Bir zamanlar mektup arkadaşlıkları vardı.
En güzel kelimeler, en an lamlı cümleler seçilerek kağıtlara dökülürdü.
Umutla ve merakla mektupların cevaplan beklenirdi. Bu kültür öylesine yaygınlaşmıştı ki ede biyat alanına bile girmişti.
Mektuplaşma kültürü, başlı başına bir sanat dalı olmuştu. Yakın tarihe kadar mektup kültürüyle iç içe yaşıyorduk.
Telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte mektuplaşma kültürünün yerini, mesajlar ve sözel anlatımlar aldı.
Eskiden çok yaygın olan bir söz vardı: “At, avrat, silah.” Şimdi bu ifa denin yerini, “araba, avrat, cep telefonu” aldı.
Cep telefonu konuşma ihtiyacından öte, bir alışkanlık haline geldi. Dünyada en çok cep telefonu kullanan ülkeler arasında
dördüncü sıradayız. İnsanlar, kişiliklerini cep telefonlarıyla ispatlar hale geldiler.
Son gelinen nokta, çok daha farklı bir görünüm sergiliyor. Gençler, internette yapılan “çetleşme”lerle kendilerini bambaşka bir sanal dün ya içerisinde buluyorlar.
Yüzünü görmediği, sesini duymadığı, yaşını-başını bilmediği, dilini, dinini, hatta cinsiyetini dahi bilmediği insanlarla uzaktan uzağa ilişkiye giriyorlar.
Genelde yalanlar, kandırmacalar ve ihanetler üzerinde kurulan bu sanal ilişkiler bir maceradan öteye gitmiyor.
Bu sanal ilişkiyi önemseyip işi evliliğe kadar götüren olmakla birlikte bunlar pek azınlıkta.
Yaparken farkında bile olmadığımız ya da farkında olup normal olduğunu düşündüğümüz kimi davranışlar dışarıdan hiç de hoş durmuyor. Makyaj yaparken yaptığımız hatalardan tutun da gözlerimizi ovuşturmamıza kadar. İmajınız zedelenmesin istiyorsanız bir an evvel aşağıda sıralanan kötü alışkanlıklardan kurtulmaya bakmalısınız.
Tırnak yemek :
Stresli insanın en belirgin özelliklerinden biridir tırnak yemek ya da tırnağın etrafındaki derileri dişleriyle koparmak. Her şeyiyle harikulade görünen bir hanımefendi tırnaklarını yiyerek bu imajını anında zedeleyebilir. Tırnaklarını ve tırnak etlerini yiyen insanların elleri imza gibidir, bu davranış halindeyken onları görmeyen biri bile tırnaklarını yediğini anlayabilir çünkü tırnak şekilleri bozuktur. Bu davranıştan kurtulmak için acı ojeleri deneyebilirsiniz.
Dudak ısırmak :
Endişeli, heyecanlı bir anımızda hemen dudaklarımızı yemeye başlarız. Bu nedenle de dudaklarımızda olan çatlaklar asla iyileşmez. Bu kötü alışkanlıktan vazgeçebilmenin yöntemlerinden biri ruj ya da koruyucu sürmek. Çünkü dudaklarımız kuru kalmadığı, nemli olduğu zaman çatlakları hissetmeyiz ve ısırmayız.
Sivilce katliamı :
Hiç kimse yüzünde iltihabı dışarıdan bile görülen sivilcelerle dolaşmak istemez. Gerçekten hoş bir görünüm değil; ama böyle bir durumda yapılacak en büyük yanlış sivilceyi rastgele sıkıp bulaştırmak. Eğer sivilcenizi yok etme konusunda kararlıysanız bunu steril bir şekilde yapmalısınız. Etrafını tonikle temizleyerek başlayabilirsiniz ve mutlaka pamuk kullanmalısınız. Öte yandan sivilcelerden tamamen kurtulmanın yolunun bünyenize uygun bir tedaviden geçtiğini unutmayın.
Lastik tokalar saçınıza işkence ediyor :
Rahat oldukları kadar güzel bir görünüme de sahip olan lastik tokalar aslında saç için çok zararlı. Çünkü lastik tokalar saçlarımızın kırılmalarına neden oldukları gibi aynı zamanda kopartıyorlar da. Lastik toka hayat tarzınız haline gelmişse tokanın üzerine az miktarda durulanmayan saç bakım kremlerinizden sürün böylece saçlarınızın sıkışıp kopmasını engellersiniz.
Kambur durmak:
Kadın veya erkekte kesinlikle çok kötü görünen bir durum. Kambur duruş psikolojik olarak insanın kendisine olan güvenini bile kötü yönde etkiliyor. Aynı zamanda bel ağrısına sebep oluyor. Bazı egzersizler ve vücut disiplini ile duruşunuzu dikleştirebilirsiniz. Mesela duvara yaslanın ve sırtınızı tamamıyla duvara yaslayın. Daha sonra çömelin, fakat kalçanız yere paralel olsun ve sırtınız tamamıyla duvara değsin. Bu şekilde derin nefes alın. Bir süre bu ve bunun gibi egzersizler yaparak dik durmaya ve dik oturmaya alışmalısınız.
Gözleri kısmak :
Işıktan etkilenerek gözleri kısmak doğal bir retina refleksi. Işık altındayken alnınızın kırışması ve kaşlarınızın çatılması ise öyle olmasanız da asabi bir hava veriyor. Gözlük takmasanız bile güneş gözlüğüne alışmalısınız. Tabi sürekli sinirli görünüp hem de göz kenarlarınızın genç yaşınızda kırışmasını istemiyorsanız.
Çoğumuzun öptüğü kurbağalara bakıp, sonucunda kimsenin prense ulaşamamış olması, yüzümüze şu gerçeği çarpıyor: Prens falan yok! Neden mi?
Çünkü biz de prenses değiliz!
Mükemmeli arama sevdasıyla çıkılan yolculuklar, maalesef hüsranla sonlanıyor.
... Ya ne aradığımızı bilmiyoruz, ya çok iyi biliyoruz.
Her iki halde de, netice bizi pek mutlu etmiyor.
Gerçeğe yakın isteklerimiz yoksa, bize herkes kurbağa zaten!
Hem zengin, hem yakışıklı, hem cömert, hem aşk dolu, hem sadık, hem dürüst, hem bizi gururlandıracak, hem el üstünde tutacak, bir dediğimizi iki etmeyecek, şefkatli ama yeri geldiğinde otoriter, her ortamda elle gösterilen, oturuşu kalkışı hayranlık uyandıran, az kıskanç ama sahiplenen, düşünceli, kültürlü, çalışkan, temiz, romantik ama realist bir adam arayışınız varsa; ömrünüz aramakla geçecek gibi duruyor!
Ne istediğini bilmek, bu saydığım niteliklere uyuyorsa; aslında siz de ne istediğini bilmeyenler kısmına geçmişsiniz demektir.
Bu özellikleri ancak 5 erkekte ayrı ayrı bulabilirsiniz.
Ne istediğinizi bilmiyorsanız, bu daha kötüdür çünkü armaya başlayamazsınız. Karşınıza çıkan adamlara hep bir kulp bulursunuz. Bir arkadaşım, yılar boyu romantik bir erkek aradı. Sonunda romantik, duygulu ve tam istediği adamı buldu. Aradan iki ay geçti, bir gün gelip şu cümleleri söyledi: “Sıkıldım ya bana mum ışığında şiir okumasından. Romantik erkek çok sıkıcıymış. Şimdi sert bir adam istiyorum!” O zaman şu soruyu sormak ihtiyacı hissettim: “Peki gelen o sert adam, hoşuna gitmediği bir hareket yaptığında, seni tekme tokat döverse ne yapacaksın?”
Dualarımıza dikkat etmemiz gerekiyor; kabul olabilir. Arzu ettiğimiz sıfatları karşı cinsin üstünde çok belirleyici şekilde yerleştirdiğimizde, aradığımızın en koyusunu bulma ihtimalimiz yükseliyor.
Niteliklerini kendimizce belirlediğimiz adamı bulmak için çıktığımız yolculuğun orta yerinde, pek çok kurbağayı öpmüş olduğumuzu fark ediyoruz.
Üstelik o kurbağalar öpülünce prense dönüşmüyor.
Lâkin bir kurbağayı prense dönüştürmenin yolu yok değil!
Emek, fedakârlık, çıtayı biraz indirmek (beklentileri azaltmak), gerçekçi davranmak, ne istediğinizi, neden istediğinizi bilmek, sonunda size bir prens kazandırabilir.
İşin püf noktası, kalbinizin sevdiğini gözünüz zaten prens gibi görür.
Öte yandan kalbiniz o kişi için atmıyorsa, farkında olmadan bir prense kurbağa muamelesi yapıyor olabilirsiniz.
Kışın çok kar yağışı alan bir bölgede yaşıyorsanız, karayolları görevlilerinin yollardaki buzlanmayı gidermek için tuzu kullandıklarını görmüşsünüzdür. Ancak tuz aynı zamanda dondurma yapımında da kullanılmaktadır. Peki ama tuz, bu iki ters gibi görülen işlevi nasıl becermektedir? Herkesin sandığının aksine tuz suyun içinde şekerin eridiği gibi erimez. Tuz buzun içine girince onu çözer.
Tuz yine kalır ama buz çözüldüğü için artık o su değil, tuzlu sudur ve erime noktası saf sudan daha düşüktür. Buzlanmış yollara tuz döküldüğü zaman, tuz önce buz ile çözümlenerek bir buzlu su tabakası oluşturur ve bu çözeltinin donma noktası düşük olduğundan, sıfırın altındaki sıcaklıklarda bile donmadan kalabilir. Günümüzde ABD'de üretilen tuzun yüzde 45'i yollardaki buzun eritilmesinde kullanılmaktadır. Bilindiği gibi su, sıcaklığı s ıfır dereceye varınca donar. Suya tuz ilavesi ile bu donma sıcaklığı da düşer. Suya yüzde 10 tuz ilavesi donma sıcaklığını -6 dereceye indirir. Yüzde 20 tuz karıştırılmış su ise -16 derecede donar.
Ancak yolun veya buzun ısısı -16 dereceden de az ise artık tuzun erimede pek etkisi olmaz, sadece buzun üstünde kalarak tekerleklerin kaymasını azaltabilir. Dondurma yaparken de karışımın çevresinde çok düşük ısıya ihtiyaç vardır. Dondurma karışımının etrafındaki ısının çok düşük olması, ancak bu düşük ısıda karışımın donmaması gerekir. Burada eklenen tuz karışımın sıfır derecenin altında bile donmadan dondurmanın oluşturulmasını sağlar. Hatırlarsanız 'Titanic' filminde okyanus suyunun ısısı sıfırın birkaç derece altında olmasına rağmen, deniz suyunun yüzeyi, içindeki tuz nedeni ile hala donmamıştı.
Korunaklı hayaller büyüttüm
Sana, bana, aşka dair
Gel gör ki ilk hançerleyen sen oldun
Firarını anlardım da
O son sözün!
İçime öyle düştü ki hala doğrulamadım…
Keşke dememek içingeçmişimi sana bıraktım,yaşanmış ne varsa ,gözyaşlarımla yüzdürdü
kıyılarına .Öyle boğulmuşum ki sende geleceğimle kavuşamadım…
Kim bilecek daha neler neler bekliyor ikimizi
Belki de çok mutlu olacaktık tutsaydık dilimizi
Bu inat bu kapris bu kavgalar yıprattı sevgimizi
En acı sözler bile söylerken tutmadık dilimizi
Beni üzen, sonunu hazırladığın bir aşkın bana yıkılan vebali
.Herşeye rağmen deyip
sahiplenmemek yaşananları ve hayalini kurduğun onca güzelliği ,
üstüne basa basa ezip geçmen ! ! !
Bunları da aştım artık bir paket sigarayla yaram kabuk bağladıkça
birşey olmamış gibi davranabiliyorum.
Arkadaşlarım sağolsun yanlızlığımı alıp sakladılar bulmak için uğraşmıyorum...
Aşka doğru ilk adımlar ne ümitle doluydu
Seviyorum seni demek gönlümün tek yoluydu
Hasret bizi bekler sevmek bizi bekler
Kaybolan tek biz değiliz bunca yıllık emekler
Dil yarası dil yarası en acı yara imiş
Dudaktan kalbe bir yol var ki saygı ve sevgidenmiş...
Oğlu babasına sorar :
« Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın ? »
Kalp sorunları olmasına karşın baba, yine de
« Evet, varım »
diye yanıtlar.
Ve bir maratonu birlikte tamamladılar. Baba oğul başka bir çok maratonu daha birlikte koştular. Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul ediyordu.
Oğlu bir gün babasına
« Baba, birlikte bir Ironman'a (Triathlon) koşmaya var mısın benimle ? »
deyince baba bu kez de evet der ve kabul eder.(Bilmeyenlere anımsatalım ki Ironman dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur : Denizde 3, 86 km'lik yüzme, 180,2 km'lik bisiklet ve nihayet 42,195 km'lik bildiğimiz maraton.
Baba oğul bu zor yarışı biirlikte tamamladılar. NASIL MI??????
Irgat koşa koşa ağasının yanına gelir;
-Ağam akşam rüyamda seni gördüm
-Hayırdır len nasıl gördün?
-İkimizde aynı uçakta seyahat ediyorduk.
-Eeee
-Sonra uçak arıza yaptı ve düştü.
-Hayırdır inşallah,ne oldu sonra?
-Ben pislik çukuruna, sen de bal çukuruna düştün.
-Olacak di mi o kadar fark. Ağalığım rüyad a bile belli olmuş.
-Sonra birbirimizi yalaya yalaya temizledik.
Hayatımızda her zaman sorunlarla karşı karşıya kalabiliriz ve çoğu zaman bu sorunlar karşısında
hayal kırıklığına uğramamız kaçınılmaz olur.
Fakat bilmiyoruz ki , bunların gerçekten de çözülmesi imkansız sorunlar olmadıklarını, hiçbir sorunun çözülmesinin
imkansız olmadığını.
.Genellikle zihnimizi ilk önce olumsuzluklara, odaklıyoruz.
Evet, belki bazı problemleri çözmek çok zordur ya da zaman alacaktır bu doğru gibi olabilir.
Ancak biz problemleri ne kadar aşılamaz görürsek hedeflerimize ulaşmamız, mutlu bir hayat sürmemizde o kadar zorlaşacaktır.
Ne olursa olsun biz yeterki olanlara ya da olması gerekenlere doğru açıdan bakmayı bilelim.
Olması imkânsız gibi görülen ya da çok kötü olduğuna inandığımız şeylerden çok önemli dersler çıkarabiliriz.
.Zihninizi olumlu şeylere odaklayınHayattan istediklerimiz hemen bizim istediğimiz yöne doğru dönmeyebilir. Ama yılmamalıyız,
yüzleşmekten korkmamalıyız, hayal kırıklıklarına yer vermemeliyiz.
Gerçekçi olun: Hedeflerinizin size özel olduğundan emin olun. Büyük hedeflere giden yol küçük adımlar atmakla başlar.
Olumlu insanlarla iletişim kurun: İşte, okulda, bulunduğunuz her yerde olumlu insanlarla iletişim halinde olun. Onların pozitif enerjileri, pozitif bakış açıları sizi de olumlu etkileyecektir.
Hayatta her zaman iniş ve çıkışlar olacaktır. Büyük resmi görün, problemleri arkaya atın. Pozitif bir insan asla zor bi hayat sürmez çünkü amaçları doğrultusunda giderken tüm sorunları aşacağına inanır. Olumlu bakış açısında yenilgiye yer yoktur, bu kabul edilemez. Olumlu düşüncelerimiz hayatımızdaki önemli varoluş sebeplerimizdir. Pozitif düşüncelerle hayatımızda olmasını imkânsız gördüğümüz her şeyi mümkün kılabiliriz.
Bir kilo limonda, bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.
Bir okyanusun en derin yerinde, demir bir topun dibe çökmesi bir saatten fazla sürer
Sadece dişi sivrisinekler ısır
Dört satır okuduğunuzda dünyada, 40 insan ve 700 milyon karınca doğmakta,
30 insan ve 500 milyon karınca ölmektedir.
Bir karınca yuvasına günde 2400 böcek taşır
Bir futbolcu topa her kafa vuruşunda, beyninde 1000 hücre öldürür
İnciler, sirkede erir.
Güneş, ısı verdikçe küçülür.
Medine'deki Hz. Muhammed Camii, 30 futbol alanı büyüklüğündedir. 2000 mermer sütunu,
bir asansörü, açılabilir bir çatısı vardır. Dünyadaki en büyük air-condition sistemine sahiptir
Bilardo topu, sıkıştırılmış kağıttan yapılır
Ahtapotun duyguları, renkleriyle belli olur. beyaz korkuyu, kırmızı sakinliği ifade eder
Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş,
bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş...
Akşamları da arkadaşından birkaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. ..
Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.
Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: "Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım.
Senden daha erken işe başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin.
Bu işin sırrı ne?" İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: "Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken,
ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.
Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir.
Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için
olmazsa olmaz bir koşuldur. Sokrat'ın şu sözü;
İnsan kendini tanır" Kendini tanımak, şu anda olduğumuz noktayla, olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur.
Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında açı olmaması anlamına gelir.
Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.
Kalmadı umudum sensiz yarın dan
Dilerim inşAllah utan arından
Bir kara sevdanın ahu zarın dan
El oldun çevirdin kandırdın beni..!
Aşk’ından ölsem de duyanım olmaz
Sevipte adamdan sayanım olmaz
Deneşir de bir tek yuyanım olmaz
Yel oldun savurdun yandırdın beni.!
Aklımı yitirdim bahtıma güldüm
Saymadım kimbilir kaç defa öldüm
Anladım sonun da ben sana eldim
Sel oldun devirdin söndürdün beni..!
Üzdüler dimi seni, kırdılar, canını sıktılar
Bırakıp gitmek istedin ne varsa.
'' Allah belasını versin '' dediğin anlar oldu mutlaka.
Gözyaşın aktı,
Annenin öpmeye kıyamadığı yanaklarına.
Çıkmak istemedin evden, bazen sarılıp yastığa.
Kimsede hissedemediğin sıcaklığı aradın yatağında.
Üs-tüne üstüne geldiler,
Anlamını yitirdi sevdiğin ne varsa.
Yaklaş bir şey söyleyeceğim kulağına.
'' Boş-ver aptal onlar halden anlamazlar. ''
Sen kendine iyi bak.
İyi beslen, sıkı giyin.
Çorapsız yere basma.
Gördün işte kimsen yok senden başka.
İçindeki çocuğun ellerini bırakma.
...ve sıkı sıkı sarıl inandıklarına !
Heyecan, sevgi, mutluluk, güven, kahkahalar ve tabi ki göz yaşları...
Sanırım hayatın kısa bir özetini çıkardım az önce.
Bu duyguları jeton gibi düşünelim şimdi, başımıza gelen iyi ve kötü olayları ise birer oyun...
Beklemediğimiz ama güzel bir sürpriz yaşadığımızda, 'heyecan' jetonumuzu harcarız.
Yabancı birini veya aileden birine bir şeyler hissedersek 'sevgi',
Önem verdiğin kişilerle yaşadığın anlarda 'mutluluk',
Genelde yorulduğunda ama bazen de kendinden fazla birine inanmak istediğinde 'güven',
Kendine yakın gördüğün samimi kişilerle yaptığın esprilerde veya şakalarda 'kahkahalar'
Ve tabi yine en çok değer verdiğin insanlar için döktüğün 'göz yaşları'...
Ama ya bu jetonlar sınırlıysa...
Hiç düşündünüz mü?
Yani bize söylemedikleri bir sayısı varsa her birinin ve biz onları boşa harcıyorsak...
Sanırım bunu ben yaşıyorum...
Meraklı bir yapım olduğu için bütün oyunları merak ettim,
Bir diğer kötü huyum ise inatçılık...
Yenemediğim oyunlarda tekrar ve tekrar başa sardım.
Ve hiç durmadan hepsini ardı ardına oynayarak, yoruldum...
Tam sıradaki oyuna geçecekken, kenarda hiç jetonumun kalmadığını fark ettim.
Duygularını kaybetmiş birini düşünün,
Tıpkı ruhsuz bir beden gibi,
Yalnızca oynanan oyunları dışarıdan izleyerek, bir gün bitmesini dileyen biri...
Mucizelere bile pek inanmam ama belki bir gün...
Haberim olmadan bir oyunu kazanmışımdır ve ödülüm verilir...
Belki bir gün, biri gelir ve benimle jetonlarını paylaşır,
Kim bilir işte, belki bir gün...
Cep telefonu ve bilgisayar gibi aletler sadakat tanımını tepetaklak ettiler ve
insanlara kolayca yalan söyleme rahatlığı sağladılar. Sonuç: Telefonunu köşe bucak kaçıran erkekler ve
sürekli diken üstünde kadınlar...
Bütün ilişkiler temelde sevgiye dayansa da bu konuda kuşaktan kuşağa değişen sorunlarla boğuşuyoruz.
Hayatımıza son 10 yılda giren ve işleri çok kolaylaştıran teknolojik yeniliklerin ve değişen yaşam koşullarının
ilişkilerimize farklı bir boyut kattığı da gerçek. Erkek arkadaşınızla yaşama ihtimaliniz olan modern zamanların
ilişki sorunlarına göz atmak ister misiniz?
CEP TELEFONU KAPANI:
Dünyanın neresinde olursak olalım cep telefonları sayesinde artık istediğimiz an birbirimizle iletişim kurabiliyoruz.
bulunduğumuz her ortamda yazışıp, mesajla duygularımızı paylaşabiliyoruz.
Ancak işin bir de başka boyutu var. Bu faydalı âletler, ilişkilerde sadakat tanımını neredeyse tepetaklak ettiler ve
insanlara kolayca yalan söyleme rahatlığı sağladılar.
Cep telefonunu sevdiklerinden köşe bucak kaçıran erkekler ve sürekli diken üstünde oturan kadınlar ise
ilerleyen teknolojinin en kötü sonuçları...
Günümüzün en güçlü iletişim ağı kuşkusuz internet.
Hangimiz sevdiklerimizle Facebook ya da MSN konusunda kavga etmemişizdir?
Facebook ve benzeri sosyal ağlar, yüzyıllardır süregelen kıskançlık ve özgüven eksikliğinin farklı bağlamlarda
ortaya çıkmasına neden oluyor.
Kalp bir bahçedir.
Onda mutlaka bir şeyler bitecektir.
O halde güzel şeyler ekin ki güzel şeyler bitsin!
Güzellik izafi bir kavram. Peki neden... Bilim adamları güzelliğin bakanın beyninde olduğunu ortaya çıkardı.
Yapılan araştırmalar gerçekten beğendikleri bir şeye baktıklarında beynin ilgili bölgesinde yoğun bir aktivite başlıyor.
GÜZELLİK BAKANIN BEYNİNDE
Bilim insanları, "Güzellik bakanın gözünde midir?" sorusunun cevabını buldu.
Bilim insanları, neyi güzel bulup, beğendiğimize, aslında gözlerin hemen arkasındaki bölgede bulunan, beynin orbitofrontal korteks adı verilen bölümünün karar verdiğini ortaya koydu.
University College London araştırmacıları, güzel bir şeyle karşılaştığımızda beynin bu bölümünün harakete geçtiğini belirtiyor.
Beyin uzmanı profesör Semir Zeki, 21 genç erkek ve kadından bir grup tablo ve müzik parçalarının güzelliklerini oranlamalarını istedi. Bu sırada gönüllülerin beyin taramaları izlendi. Sonuçta, gönüllülerin gerçekten sevdikleri bir şeye baktıklarında ya da bir şeyi dinlediklerinde beyinlerinin en aktif bölümünün orbitofrontal korteks bölümü olduğunu belirledi.
AŞK VE NEFRET ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ
Beynin merkezine yakın bir yerde bulunan caudate nucleus’un (kuyruklu çekirdek) ise sevdiğimiz birini düşündüğümüzde harekete geçtiği biliniyor. Profesör daha önce de anne sevgisinin, romantik bir sevgiye çok benzediğini ortaya koymuştu. Ayrıca aşk ve nefret duyguları arasında da ince bir çizgi var, zira bu duygularda beynin çok sayıda aynı bölgesi faaliyete geçiyor.
- Birincisi, İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir ?
Eflatun tek ...tek sıralamış, ?
Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler
Ne var ki çocukluklarını özlerler
Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.
Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler.
Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar.
Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar.
Hiç ölmeyecek gibi yaparlar.
Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.
Sıra gelmiş ikinci soruya ;
-" Peki sen ne öneriyorsun ? "
Bilge yine sıralamış,
Kimseye kendinizi " sevdirmeye " kalkmayın !
Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi " sevilmeye " bırakmaktır.
Önemli olan ;
Hayatta , " en çok şey'e sahip olmak " değil,
"en az şey" e ihtiyaç duymaktır.....
Sağlıklı bir yaşam için ne zaman su içmeliyiz ?
1 ) Yeni güne su içerek başlayın. Bu bir bardak su böbreklerinizi boşaltmanıza ve detoks sisteminizin gün boyu çalışmasına yardımcı olacaktır.
2 ) Kahvaltıdan bir saat öncesine kadar yavaş yavaş ama kısa aralıklarla içilen suyun birçok kronik hastalıklarda tedavi edici özelliği olduğu açıklanmaktadır.
3 ) Günde en az sekiz bardak su için, içtiğiniz su ne kadar temiz ve sağlıklı olursa bedeniniz suyu o derecede faydalı kullanır.
4 ) Canınız bir şeyler atıştırmak istediğinde bir şeyler atıştırmaktansa önün yerine bir bardak su için ve biraz bekleyin. Göreceksiniz ki bedeniniz sizden yemek değil su istiyormuş!
5) Vücudunuzun size ne söylediğini anlamaya çalışın, başınız veya mideniz ağrıyorsa veya bitkinseniz veya kendinizi iyi hissetmiyorsanız ilaç almadan önce bir bardak su için ve neticeye göre hareket edin.
6 ) Baş ağrısı çekiyorsanız ilaca saldırmayın. Sadece su yeterli gelmemişse o zaman suda bir magnezyum tablet eritin ve için. Ağrı kesici kullanmadan da baş ağrılarınızın geçtiğini şaşkınlıkla keşfedeceksiniz.
7 ) Yemek yerken kesinlikle su ve sulu içecekler içmeyin, suyu yemekten yarım saat önce ve sonra için.
8 ) Yediğimiz yiyeceklerle de su alırız. Çünkü onların içinde de su vardır. Organik olarak üretilen ürünleri tercih ederseniz yiyeceklerle beraber aldığınız suyun kalitesi de iyi olur.
9 ) Su her yiyecekte aynı kalite ve özellikte bulunmaz, bu durum bedenimizde bulunan sular için de geçerlidir. İçimizdeki su bizim ruh halimize göre sürekli kendi kendini değiştirme gücünü içinde barındırır.
10 ) Stresli ya da endişeli olduğunuzda bir bardak su için. Su vücut sıvınızı ve elektrolit dengesini düzenleyerek sakinleşmenize yardımcı olacaktır. Farkında mısınız? Sinirlenince ya da heyecanlanınca dudaklarınız kurur ve yapışmaya baslar. Bu, bedenin doğal olarak o anda su ihtiyacını size göstermesidir.
11 ) Akılıca yemek yiyin. Kalori, karbonhidrat ve yağları çok fazla hesaplamanıza gerek yoktur. Sadece asidik ve sağlıklı olamayan yiyecekleri yemeyin.
12 ) Karaciğerinizin yediğiniz yiyecek ve içeceklerdeki bakteri, virüs ve kimyasalları temizlemek zorunda olduğunu unutmayın! Bol, temiz ve kaliteli alkali su içerek karaciğerinize asli görevini yapabilmesi için yardımcı olun.
13 ) Hazır yiyeceklerden, fast-food’lardan, gazlı içeceklerden, katkı maddeleri içeren her tür hazır gıdadan uzak durun. Tabii burada asıl suçlu olan food'dan ( yemek ) çok işin fast ( hızlı ) kısmıdır. Çünkü hızlı yemek pek çok rahatsızlığın kaynağıdır.
14 ) Yediğiniz yemeklerden keyif almaya çalışın, iyi çiğneyin ve yemek esnasında gazete okumayı ve TV izlemeyi bırakın. Yediklerinizi iyice inceleyin, onlarla bir diyalog içinde olun.
15 ) Fazla çay, kahve, alkollü içecek içmeyin. Bu tür içecekler vücudunuzda su kaybına neden olurlar. Şayet mecbur kalırsanız bunlardan fazla içtiğinizde dengelemek için bol miktarda su ya da mümkünse alkali su için.