Ne kadar büyürsek büyüyelim, aklımız ne kadar gelişmiş olursa olsun, kimimiz hiçbir zaman kendisinden bir işi yapması için ricada bulunulduğunda, ‘hayır’ demeyi beceremez. Diyemediğinden de başına olmadık dertler açar, huzuru kalmaz. Yanına her yaklaşan kendisinden bir şey isteyecek ve o da “hayır” diyemeyecek diye endişeyle yaşar.
Kabul ediyorum ‘hayır’ demek hoş bir duygu değildir. Hele sevdiklerinize veya oldukça iyi iş ilişkilerinizin olduğu bir müşterinizin taleplerine ‘hayır’ demek zordur. Ya da ufacık bir çocuğun rica dolu gözleri ile karşılaşıldığında ‘hayır’ demek bizim için daha da güçleşir.
Red belirten bir kelime olduğundan, bunu hem duyan hem de söyleyenin morali bozulur. ‘hayır’ demek yerine farklı bir yol takip ederek, karşımızdaki insanları kırıp üzmeden istenmedık olayları yaşamaktan kurtulabılırız.
Bize yapılan taleplere ‘hayır’ demeyip, karşımızdaki insanlardan, düşünmek ve değerlendirme yapmak üzere zaman isteyebiliriz.
Üzerinde düşünmek,; dinlenip olayları mantık süzgeçinden geçirmeye yarar.
Elbette her talepte aynı yöntemin uygulanması mümkün değildir.
alınması gerekli önemli kararlarda, doğrudan ‘hayır’ veya ‘evet’ diyerek daha sonra pişman olmaktansa, düşünmek için zaman istemek, durumu her açıdan değerlendirmemizi sağlayarak işimizi kolaylaştıracaktır.
Mutfakta pek çok malzemeyi gereksiz yere çöpe atıyoruz. Örneğin limon veya portakal gibi narenciye kabuklarını çöpe atmak yerine bitki yetiştirmek için kullanabilirsiniz.
Limon veya portakalın suyunu sıktıktan sonra kabukları atmayın. Mutfakta pek çok malzemeyi gereksiz yere çöpe attığınızı hatırlatmak isteriz. Örneğin limon veya portakal gibi narenciye kabuklarını çöpe atmak yerine bitki yetiştirmek için kullanabilirsiniz.
KABUKLARINI ÇÖPE ATMAYIN
Sadece görüntüsü güzel olduğu için bu öneriyi paylaşmıyoruz elbette. Bitkilere oldukça da faydalı bir öneri. Suyunu sıktığınız limon veya portakal gibi narenciyelerin kabuklarının altında ufak bir delik açın. İçine bir avuç toprak ve çimlendirmek istediğiniz tohumu koyun. Narenciye kabukları toprağı hem nemli tutacak hem de barındırdığı vitaminleri bitkiye geçirecektir.
Karı koca anlaşmışlar,sevişmek istediklerinde birbirlerine şifreli konuşacaklar.
Şifre:Çamaşırları beraber makineye atalım mı.
Bi akşam adam mutfakta olan karısına seslenir.
-Karıcım çamaşırları makineye atalım mı.?
Kadın:İşim var aşkım bitireyim sonra atarız.
Adam bir müddet sonra tekrar seslenir.
-Karıcım hadi atalım çamaşırları makineye
Kadın yine oralı olmamaktadır işi vardır.
Bir müddet sonra kadın seslenir.
-Kocacım geliyorum makineye çamaşırları atalım mı?
Adam:
-Gerek yok canım ben çamaşırı elde çitiledim.
Çok hayaller kurdum seninle boşa
Her daim yeniden döndüm hep başa
Bakmadın gözümden akan tek yaşa
Gönlüme kelepce takıp ta Gittin..!
Hançerle yüreğim yarasım gelir
koşup ta yanına varasım gelir
Varıp ta aşk ile sarasım gelir
Yüzüme son defa bakıp ta gittin.!
Vuslat güllerini alıp dermeden
Aşk denen menzile yazık ermeden
Doya doya seni bir gün görmeden
Hasret ateşiyle yakıp ta Gittin..!
Bu muydu kavlimiz bu muydu andın
Söyle yâr kimlerin sözüne kandın
Sen bana canımdan öte bir candın
Kalbime hançeri çakıp ta Gittin.!
Eskimolar adına igloo denen buzdan evler yaparlar.
Bu evlerin yalıtımı çok önemlidir. Ana yapıyı oluşturan buz bloklarının arası karla sıvanarak tıkanır.
İyi bir igloonun kapısı da yer üstünde olmaz. İçeri girip çıkarken kapının açılıp kapanması,
içerdeki sıcak havanın dışarı kaçmasına soğuk havanın içeri dolmasına neden olur.
Bundan dolayı buzdan bir ev yapılırken önce geçici bir kapı yapılır ve evden içeri girilir.
Asıl kapı evin altındaki kar kazılarak yeraltından geçirilen kapıdır. Bu sayede buz evin yalıtımı tamamlanır.
Buzdan ev elbette ki bizim ölçülerimizde sıcacık değilse de, bu sayede oldukça elverişli bir ısıya gelir...
''Ne kadar kibirli dursada,bardagın önünde egilir çaydanlık...
Öyleyse bu büyüklenme niye?
Bu kibir,bu gurur niçin?
Mütevazi ol,hatta bir adım bile geçme gurur kapısından...
Bardagı insan bunun için,öper daima alnından...''
İnsanlar vardır; Gelip geçerler hayatlarımızdan..
Kimi hiçbir iz bırakmaz ardından, Kimi hafifçe okşar ruhumuzu,
Kimi de hüzün bırakır ardından.. İnsanlar vardır; Usulca sokulurlar içimize,
Sonsuzcasına orada kalsın isteriz.. Bazıları serap gibidir, Yokluğunda hayalleridir gerçeğimiz…
İnsanlar vardır; Su gibi aziz, su gibi duru.. Konuştukça su olur akarlar kalbimize, Kan gibi,
Can gibi, Canan gibi… İnsanlar vardır; Işığı sönmüş yıldızlar gibi çaresizdirler. Açtın mı kollarını,
Kalbine doldururlar ışığı.. İnsanlar vardır, Soğuk duvarlar misali Gülümsemenin sıcaklığını bilmezler,
Bilseler de sevmezler… İnsanlar vardır, Gelip geçerler hayatlarımızdan Kimi depremlerle gider, Kimi fırtınalarla…
Ben kalanlardan yanayım. Gitmeyenlerin sadakatini ve sabrını severim, Sarılıp bırakmayanların sıcaklığını…
Pers Sultanı iki adamı olume mahkum etmis.
Sultanin atini ne kadarsevdigini bilen mahkumlardan bir tanesi hayatını bagişlarsa bir yıl icinde ata uçmayi ögretebilecegini söylemis.
*Kendini dünyadakitek uçan ata binerken hayal eden Sultan bunu kabul etmiş..
Diğer mahkum inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve"Atların uçamadığını biliyorsun.
Nasıl olup da böyle delice bir fikirle çıkabildin ortaya..?
Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun o kadar."
" Pek değil " demiş birinci mahkum."
Kendime dört özgürlük şansıveriyorum.
Birincisi : Sultan bu yıl olebilir.
Ikincisi :Ben olebilirim.
Üçüncüsü:At olebilir...
Dördüncüsü... " Belki ata uçmayı öğretebilirim..!
"UMUTLARIMIZIN HİÇ TÜKENMEMESİ DİLEĞİYLE...
ğlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli… Ve kadın ağlar; hem de çok!
Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü.
kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler.
İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları.
Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler
Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür.
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.
Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.
O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!
Unuttum gözlerini
Unuttum o tatlı sesini..!
Gidişinle sildim yok ettim
Bende kalan sana ait her şeyi..!
Olurmu seveni üzmek
Olurmu seveni bırakıpta gitmek
Anlamsız sebebsiz..?
Hiç yaşanmamış gibi Aşk
Sadece bir elveda demek..!
Zaman zaman aklıma geliyorsun
Gözlerimde bir damla yaş oluyor
Süzülüyor İçimi yakıyor
Yüreğimi sızlatıyorsun..!
Yasak bir bahçenin gülü gibisin
Dikenin yüreğime batıyor
Acıtıyor kanatıyorsun
Öldürmüyorsun belki ama
Bir türlü taşıyamadığım
Nefes bile alamadığım
Acısına dayanamadığım
Sensizlikle süründürüyorsun..!
Var git yoluna
Vefasız yâr.!
Senin adında yalan olsun
Gözün aydın yolun açık olsun
Ben sevdayı Aşk’ı sende yitirdim
Bütün güzellikleri sende bitirdim
Aşk’ı bulduğumu sandım
Yanıldım..!
Dilerim sen bulursun..!
Hapşıran bir kişiye ‘çok yaşa’ demek adeti hemen hemen her kültürde vardır.
Anlam olarak biraz değişik de olsalar sonuçta aynı kapıya çıkarlar. Hapşıranlara
İngilizlerin ‘God bless you’, Almanların ‘gesundheit’, İtalyanların ‘felicita’
deme adetlerinin kökeni, hapşırmanın kişi için önemli bir tehlike olduğuna
inanılan çok eski zamanlara gider.
İnsanlar asırlar boyu yaşamın sebebinin ruh olduğuna, ruhun ise insanın başı
içinde olduğuna, hapşırmanın bu hayati güce zarar verebileceğine inandılar.
Hapşırmanın soğuk algınlığı ile ilişkili olması bu inanış; güçlendirdi. İnsanlar
hapşırıklarını tutabilmek için her yolu denediler.
Milattan önce dördüncü yüzyılda Aristo ve tıbbın babası sayılan Hipokrat’ın
öğretileriyle insanlar, hapşırmanın başın yabancı maddelere karşı bir savunma
refleksi olduğunu öğrendiler. Hapşırma bir hastalığın başlangıcı olduğundan
hastalığın sonunun kötü bitmemesi için hapşırana ‘uzun yaşa’, ‘sağlıklı yaşa’
gibi sözlerin söylenmesi adeti bu zamanlarda başladı.
Yaklaşık yüz yıl sonra Romalılar hapşırmanın iyi bir şey olduğuna, insanı
hastalıktan koruduğuna, hapşırığı tutmanın hastalığın kuluçkaya yatmasına belki
de ilerde ölüme sebep olabileceğine inandılar. Artık hapşıranlara ‘tebrikler’
veya ‘iyi şanslar’ deniliyordu.
Hapşırana ‘çok yaşa’ denilmesinin kökeni birçok kültürde bu şekilde olmasına
rağmen bir Hıristiyanlık deyimi olan ‘God bless you’ (Tanrı seni takdis etsin)
cümlesinin kökeni ayrıdır. Altıncı yüzyılda İtalya’da bulaşıcı ve öldürücü veba
hastalığının tüm şiddeti ile başlaması ve bu hastalığın belirtisinin kronik
hapşırma olması nedeniyle, hapşıranlara ‘God bless you’ denilmesi Papa
tarafından yasa olarak yayınlanmış ve mecbur kılınmıştır.
Bu yasa ile ayrıca hapşıranın çevresinde ‘God bless you’ diyecek kimse yoksa, o
kişinin kendi kendisine ‘God help me’ (Tanrı yardımcım olsun) demesi de tavsiye
edilmiştir.
Genelde ‘çok yaşa’ diyene ‘sen de gör’ yani ‘sen de benim yaşamımı görecek kadar
çok yaşa’ denilmesi de adettendir. Hapşırana ‘çok yaşa’ deyince hapşırmanın
kesileceğine inananlar da vardır...
Çok eski zamanlarda, güzeller güzeli bir genç kız, gönlünü köyün çobanına kaptırmış.
Ama talihsizlik bu ya, köyün beyinin oğlunun da kızda gözü varmış.
Evlilik hazırlığına başlayan kız, bir gün atına binmiş çobana yemek götürürken,
yolda beyin oğlunun atıyla ona yaklaştığını görmüş.
Kız başına gelecekleri anlamış, çobandan başka birine yar olmamak için de Tanrı’ya yakarmış:
‘Tanrım taş keseyim, yeter ki beni bu bey oğluna yar etme’.
Kızın duası kabul olmuş ve oracıkta atı ile birlikte taşa dönüşmüş.İşte o günden beri,
evliliğe hazırlanan kızlar ve yeni gelinler,
Karahayıt’taki bu kayaya gelerek, mutlu bir evlilik sürmek için dua eder...
Evinizde, yatak odanızda ya da bahçenizde hamam böceği bulduğunuzda öldürmeden önce iki kere düşünün.
Sakın öldürmeyin!
Hemen hepimiz evlerimizde gördüğünüz hamam böceklerinden iğrenir ve hemen çaresine bakmaya çalışırız. Fakat yeni yapılan araştırma, hamam böceklerinin beyninin geleceğin antibiyotikleri olacağını gösteriyor.
Popular Science dergisinde yer alan habere göre, Nottingham Üniversitesi'nde yürütülen laboratuar testlerinde, hamam böcekleri ve çekirge gibi belirli böceklerden elde edilen beyin dokularının güçlü antibiyotik kalitesinde olduğu ve "hastane mikrobu " olarak bilinen MRSA isimli virüsü insan hüclerine zarar vermeksizin yüzde 90'dan fazlasını öldürdüğü belirlendi.
Araştırmacılar, böceklerin sinir sistemi dokularında bakteriler için zehirli, fakat insan hücreleri için zararsız olan 9 farklı molekül tespit ettiler. Bu dokuların geleneksel ilaçlara dirençli olan enfeksiyonların tedavisinde etkili olan yeni tür antibiyotiklerin geliştirilmesinde kullanılabileceğini belirttiler.
MRSA gibi ilaca dirençli hastalıkların tedavisinde yeni yöntemin ucuz antimikrobiyal ilaç kaynağı olduğunu söyleyen araştırmacılar, bundan sonra evinizde, yatak odanızda ya da bahçenizde hamam böceği bulduğunuzda öldürmeden önce iki kere düşünün.