Bir kere açıldı mı bir daha kapatılmayacak olan, bir sayfası çevrildiğinde bir daha dönülemeyecek olan.
Dinmeyecek denilen susuzlukların, açlığa doymuş günlerin hitamıdır hayat.
İki mezar taşı arasında, birinden başlayıp diğerine koşar adım hasıl olan vuslattır.
Bazen bayramdır hayat, gönül evinin senede iki kere kapısını çalan.
Bazen de hıçkırıkla yankılı dolu bir ölü evidir.
Bazen, ziyaretçisi bol, güneşli bir avlunun güvercini.
Bazen de yalnızlığın kara kedisi, yalnızlığın bizatihi kendisi.
Yeryüzüne rüzgârların savurduğu tozlu arzuların arkasındaki koşudur.
Arayıp da bulamamak, bulup da kaybetmektir.
Kaybedip de kaygı kuyusunun başında yakılan ağıttır.
Dönüp dönüp akşamın karanlığına-sonsuz acizlik ve fakirliğine- varmandır hayat.
Açılan bir defterdir hayat.Bir kere açıldı mı bir daha kapatılmayacak olan, bir sayfası çevrildiğinde
bir daha dönülemeyecek olan.
Dİnmeyecek denilen susuzlukların, açlığa doymuş günlerin hitamıdır hayat.
İKi mezar taşı arasında, birinden başlayıp diğerine koşar adım hasıl olan vuslattır.
Bazen bayramdır hayat, gönül evinin senede iki kere kapısını çalan.
Bazen de hıçkırıkla yankılı dolu bir ölü evidir.
Bazen, ziyaretçisi bol, güneşli bir avlunun güvercini.
Bazen de yalnızlığın kara kedisi, yalnızlığın bizatihi kendisi.
Yeryüzüne rüzgârların savurduğu tozlu arzuların arkasındaki koşudur.
Arayıp da bulamamak, bulup da kaybetmektir.
Kaybedip de kaygı kuyusunun başında yakılan ağıttır.
Dönüp dönüp akşamın karanlığına-sonsuz acizlik ve fakirliğine- varmandır hayat.
Dünyayla ahiret arasında kurulan bağın başka bir adıdır hayat.
Gözlerini karanlığın denizine kapatıp, sabahın aydınlığında açmandır.
İyiyken hastalanmak, hastayken de iyi olmaktır hayat.
Dünyanın avlusunda durup bir sağa bir sola bakmaktır.
Bir geleceğe, bir geçmişe.
Bir gün iyilik ve kötülük deniz kıyısında karşılaştılar, dediler ki; ''haydi denize girelim!' 'Elbiselerini çıkartıp sularda yüzdüler.
Bir süre sonra kötülük, kıyıya dönüp iyiliğin giysilerine büründü ve yoluna gitti. İyilik de denizden çıktı fakat kendi elbiselerini bulamadı.
Çıplak olmaktan utanıyordu, çaresiz kötülüğün elbiselerine büründü ve yoluna devam etti.
O gün bu gündür insanlar onları birbirine karıştırır.
Ancak içlerinden iyiliğin gözlerindeki ışıltıyı bilen bazıları vardır ki, elbiselerine bakmaksızın onu tanırlar.
Ve yine kötülüğün yüzünü ve gözlerini tanıyan bazıları vardır ki, elbiseleri onu tanıyanların gözlerinden gizleyemez...
nsani değerlerinizi öldürmeyin, Ağlamaksa ağlamak, gülmekse gülmek, hüzünlenmekse hüzünlenmek, sevmekse sevmek.
İnsan bir makina değil, duygusuyla, merhametiyle, sevgisiyle insandır.
Tek bir dokunuşta, bir bakışta gizli, hissetmekle kalan sahici değerler... Yapay değerlerimizde büyüttüğümüz, her şeyi lükste, parada,
maddiyatta aramanın, hırsın, bencilliğin, çürümüşlüğün gerçek değeri nedir ki...
Hayatımıza o kadar çok karmaşa ve ucuz değerler girdi ki; her gün biraz daha kaos, biraz daha karmaşa içinde
yaşamın farkına varmadan kaybolup gidiyoruz. O kadar acele yaşıyoruz ki hayatı. Bir tabloya bakarken,
ya da bir şiiri okurken bile neyi anlattığını, üzerinde durup düşünmeye fırsat bulamıyoruz.
O kadar çok sevgi var ki yarım kalan, bu acelecilikten sevgileri bile yaşayamıyor ve paylaşamıyoruz.
Birbirimize yeterince vakit ayıramıyoruz. Yaşamın yanı başımızda su gibi akıp geçtiğinin farkına varamıyoruz.
Dostluklar bile sahte ve çıkar ilişkilerinden öteye geçmiyor.
----------- ne kadar çok özlüyoruz doğal dostlukları ve sevgileri?!!!
Hangimiz sevmedik karşılıksız,katıksız ve safiyane
Hangimiz beyaz ya da pembe,yalan söylemedik
Hangimiz sebepsiz küsmedik
Hangimiz unutmadık,unutmam dediklerimizi
Hangimiz dost kazığı yemedik
Hangimiz kalmadı ki beş parasız
Hangimiz pişmanlıktan ağlamadı ki sabahlara kadar
Hangimiz omuzlamadık bir dert küpünü
Hangimiz bir yudum gülüşe kul olmadık
Hangimiz umutların tükendiği yerde ağlamadık........
Hangimiz sevip de terkedilmediki acılar çekmedik ki
Hangimiz çocukluktaki masumluğu yitirmedik ki
Hangimiz vefasızların eline düşmedik ki
Hangimiz ayrılmamak için yeminler etmedik ki
Hangimiz zorluğu görünce kaçmadık ki
Hangimiz gelmeyeceğini bile bile yolları gözlemedik ki
Hangimiz yağmurlarda ıslanmadık ki
Hangimiz küçük yolculuklarda büyük hayallere dalmadık ki
Hangimiz aşık olmadı ki
Hangimiz aldatılmadık ki,delicesine severken....
Vedalaşıp giderken bulutluydu gözlerin
Saklanmış kuytusuna iki damla gözyaşı
O güzel gözlerinden söyle nasıl geçerim
Şimdi biçare kaldım düşerim sendelerim
Elini tutabilsem dokunabilsem sana
Dünyaları değişmem el ele dolaşmaya
Hangi bahar güldürür sen olmadan yüzümü
Sevdandan unuttum ben yaz mı kış mı hüzün mü?
Nedensiz sonbaharla bırakıp gittin beni
Bir bilsen ah bir bilsen nasıl sevdim ben seni
Bir tek sendedir çare bir tek sanadır isyan
Ellerine dokunup gözlerine bir baksam
Yürekte korlar yanar özlemin ateşidir
Ah benim sevdiceğim senden nasıl geçilir
Canımsın, bitanemsin, gecemsin, gündüzümsün
Hem dünüm hem bugünüm benim iki gözümsün
Bir gülüş yeter bana dünyalarım olursun
Yürekten istediğim sen en büyük arzumsun
Seni istiyorum şimdi arsız bir çocuk gibi
Bir bilsen ah bir bilsen nasıl sevdim ben seni.....
İyimserlik, suistimale çok müsait bir duygu olduğundan kendi içinde sigortasını da taşımalıdır.
Sigortası insanın muhtemel kötülüklere karşı alacağı tedbirdir.
İnsanda bu iki meyli göstermesi bakımından akrep ile kaplumbağa arasında geçen şöyle bir hikâye anlatılır.
Suyun başında karşıya geçmek için bekleyen akrep kaplumbağadan yardım ister. Kaplumbağa akrebe,
kendisine zarar vermezse onu karşıya taşıyabileceğini söyler. Akrep "peki" demesine rağmen,
kıyıya yaklaştıkları sırada iğnesini batırır ve kaplumbağayı zehirler. Kaplumbağa bunu neden yaptığını sorduğunda
akrebin verdiği cevap oldukça ilginçtir."Bu benim mizacım, zehirlemeden yaşayamam" demiş. ...
Birey olmak, herhangi bir otoriteye bağımlı olmadan,kararlarını kendi verebilmektir.
İnsan için en zor olan şey karar vermek ve verdiği kararların sorumluluğunu üstlenmek,
gerektiğinde kendi kendini kısıtlayabilmektir. Birey, toplum içerisinde özgürce tavır takınır.
Çağdaş, sağlıklı toplumlar bu tip gerçek bireylerden oluşurlar.
Birey olmak, gayret göstermek ve emek sarf etmeyi gerektirir. Birey olmak, toplumdan kendini yalıtmak değil,
bütünün içinde kendi gibi bulunabilmektir. İnsan bireysel varlık olduğu kadar toplumsal varlıktır.
Toplumun gelişmesi gerçek bilinçli bireylerden oluşması ile olanaklıdır.
“Birey olmak; kendinin farkında olmak, kendi değerlerinin, yolunun bilincinde olmak, olumlu ve olumsuz yanlarını,
davranışlarını değerlendirebilmek, çevresi ile ilişkilerinde kendi varlığını duyumsamak, davranışlarında
kendi değerlerinin eksenini yakalayabilmek, yanlışlarını kabul edebilmek, yakın ve uzak çevresiyle
ilişkilerine doğru mesafeler koyabilmek, özeleştiri yapabilmek, kendini kontrol edebilmek demektir.”
“Birlik içinde bireysellik, çokluk içinde sürüye benzeyip sıradanlaşmaksızın özerk ve özel olabilmek gereklidir.
” Farklı olmak gayreti kendini belli eder ve alelade gözükür.
Birey olmak “Hayır” diyebilme gücüdür. Birey olmak bencil olmak değildir, o farkındalıktır.
Birey olmak “Hayır” diyebilme gücüdür. Birey olmak bencil olmak değildir, o farkındalıktır.
Hayata bağlı olmak, istemediğin bir dala yanlışlıkla tutunmak değil… Hayata bağlı olmak, çok sevdiğin bir şeyi kaybetmemek için ona sımsıkı tutunmak aslında…
Bazılarımız tam düşmek üzereyken bir yerlerden önüne ne gelirse tutunmak ve düşmemek incinmemek ister. Sonra da tutunduğu dala öyle bir yapışır ki, hiç çabalamaz oradan yukarıya tırmanmak için. Hayatın ona tutmaya zorladığı bir dala ölünceye kadar sabit kalır, ne uzalır ne kısalır, ne düşer ne yukarıya tırmanmak için çabalar…
Oysa ki, bu hayata bağlanmak değil… Hayata bağlanmak aslında çabalamak… Tutunduğun şeyin hayatın seni tutmaya zorladığı şey olmaması, tutmak istediğin şeyin senin o en çok sevdiğin şey olması… Tutunmaya zorlandığın anlarda da, o dalın senin için sadece bir basamak olması…
O halde yapış hayata, tut sımsıkı ama sıkı sıkı tutunarak devam et ilerlemeye, durma yerinde… Hadi!
Artık bilgisayarın iç donanımı kadar dış tasarımına da önem verip değişikliklere gidiliyor.
Marlies Romberg’ de dijital dünyayla klasik dünyayı birleştirerek bir bilgisayar tasarlamış. Bu bilgisayarın faresi, klavyesi,
ekranının kenarları tahtadan yapılmış. Sevgili Günlük 1.0 (Dear Diary 1.0) adındaki bu ilginç bilgisayar,
tahta bir masayla da bütünleştirilmiş.
Keşkül Farsça "çanak" anlamına gelen, gezgin dervişlerin kullandığı genellikle hindistan cevizi kabuğundan ya da metalden yapılmış iki ucu zincirli veya iple omuzda ya da kolda taşınan yemek kabına verilen isimdir.
Keşkül , sofra gibi açlığı yatıştıcak kadar yemek saklanan kaptır. Gezgin dervişler onu ,çölde su kabı yaparlar. Kuyu olan yerde kova olarak kullanırlar. Susadıkları zaman bardak ve maşrapa olarak kullanırlar. Abdest aldıklarında ibrik olarak kullanırlar. Aç kalırlarsa ve muhtaç düşerlerşe “şey’en lillah( Allah rızası için)” diyerek kumbara olarak kullanırlar. tekkelerinde içine şeker, hurma, üzüm, incir gibi tatlı yiyecekler konulur ve zikrullahtan sonra “ala berekatillah!” diye ikram etmek üzere şekerlik olarak kullanırlar.
Sakız yapışan bölgeye zeytin yağımızı sürmemiz gerekiyor , bu işlem için sakızlı kısımın altına bir peçete veya buna benzer bir bez koyunuzki zeytin yağımız etrafı pisletmesin. Zeytin yağı saçlarımıza yapışan sakızdan yavaş yavaş çözecektir. Bu arada bizde saçlarımızı küçük küçük teller halinde bir birinden ayırmaya başlıyoruz. Elimiz ile veya bir peçeteden faydalanarak sıyırarak çekmeye başlıyoruz. Ne kadar küçük küçük yaparsanız sizin için daha kolay olacaktır.
Sıyırma işlemin ardından saçlarımızdaki sakızların bir çoğunun çıktığını göreceksiniz. Şimdi sıra eski kullanmadığımız diş fırçamız ile saçımızı tarıyoruz. Diş fırçamız saçımızda kalan sakız parçacıklarınıda temizleyecektir. Saçımızdaki sakızdan kurtulana kadar bu işleme devam ediyoruz.
Zeytin yağlı kalan saçımızın o bölgesini 15 – 20 dakika boyunca yıkayalımki zeytin yağın etkise de saçlarımızdan gitsin.
Kumdan bir kale düşünün. Çevresine güzel su kanalları yapmış, hendekler kazmışsınız.
Yalnız öyle bir yere inşa etmişsiniz ki kalenizi, dalgalar güçlendikçe önce su kanalları doluyor, sonra heybetli surlarınız tuzlu suyun ellerinde giderek erimeye başlıyor.
Sizse elinizde küçük plastik kovanız, sahilden topladığınız kuru kumlarla surları onarmaya çalışıyorsunuz. Yaptığınız yamalar, bir sonraki dalganın darbesiyle çirkin şekiller almaya başlıyor.
Küçük plastik kovanızla habire koşturup duruyorsunuz. Kan, ter ve panik içinde!..
O kadar odaklanmışsınız ki "onarmaya", bu yıkımın artık sizin kontrolünüzde olmadığını göremiyorsunuz.
Oysa bir dursanız, durup da yukarıdan baksanız kaleye, çamur haline gelmiş surlara ve dalgalara; onarmaya harcadığınız sürede yepyeni bir kale inşa edilebileceğini göreceksiniz. Denizin biraz ötesinde, yeni bir başlangıç yapabileceksiniz.
Yaşam da birçoğumuz için böyle geçip gidiyor.
Katlanamadığımız bir işimiz, sevmediğimiz bir çalışma ortamımız ya da gururumuzu inciten bir yöneticimiz oluyor bazen.
"Alışmaya" çalışıyoruz. İncinen yerlerimize her gün küçük yamalar dikiyoruz.
Ertesi gün sökülüyor yamalarımız, yara bere içinde, delik deşik, yorgun argın dönüyoruz evlerimize. "İşimi sevmiyorum ama dayanmak zorundayım!" diyoruz. Her şeyi bırakıp düşlerimizin peşinden gitmek, bir lüksmüş, şımarıklıkmış gibi görünüyor gözümüze. Öyle ki utanıyoruz da bazen, gitme düşlerimizden!
Parasal anlamda risk alalım ya da almayalım; "Çevrem ne der? Yıllardır çalışıp aldığım terfilerim ne olur?" kaygılarımız, hırslarımızdan ve profesyonel (!) değerlerimizden vazgeçemeyişimiz ve daha birçok neden bile bizi yeni başlangıçlardan alıkoyabiliyor.
Aynı durum ilişkiler için de, bitmiş ama süregelen evlilikler için de, hani o hep gidip yerleşmek istediğimiz huzur dolu sahil kasabası için de geçerli; değil mi?
Bazen bir şeyi onarmak için, önce tamamen yıkmak gerekmez mi?
Hayatınızdaki bazı kumdan kaleler, denize karışmayı çoktan hak etmedi mi?
Bir şeylerin peşinden koşturup duruyoruz.
Kimimiz kariyer, kimimiz ailemiz için çalışıp didiniyoruz.
Peki ya delice geçen yıllar? O bizim peşimizde koşturuyor mu?
“- Heyy yabancı, bekle beni!...” diye arkamızdan bağırıyor mu?…
Hep bir ev, bir araba, bir çanta, bir ayakkabı, bir motosiklet hayali…
Hayal kurmak güzel şey ve hayallerin peşinden koşturmak daha da güzel.
Hayallerin peşinden koşturan delilere hiç bir zaman karşı olmadım.
Çünkü ben de hayallerimin peşinden koşturan bir deliyim
Ama bir şeylerin peşinden koştururken, kaçıp giden yıllarımıza ne demeli?…
Acımasızca, yüzümüze bakıp, pis pis sırıtan yıllara…
Peki, bir sabah aynaya baktığınızda, saçınızdaki bir çift beyaz saçı görünce ne yapacaksınız?…
İşte, o an gelmeden yapılması gerekenlere bir an önce başlamanın tam zamanı….
Birincisi: Hayata kafa tut!...
Hani o çok önemsenen, her şeyin kafalara takıldığı (veya taktırıldığı...) salakça şeylere…
"- Boşverrrrr..." de, gül ve geç….
İkincisi: Hayatla oyun oyna…
Kimseyi takmadan yaşa… Kimin ne diyeceğine aldırmadan yaşamak en güzeli…
Üçüncüsü: Koyun olma…
İki nokta arasında sıkışmış ve sadece aynı şeyleri yapmaya programlamış insanlardan olma…
Dördüncüsü: Aşk yoktur, inanma!...
Tv de salakça dizileri izleyip, bize sunulan gerçek sandığımız aşkların peşinden koşma...
Aşk dediğin çabuk biter.. Aşık olmak yerine "saygı duyulacak" bir ilişkiye başla…
Beşincisi: Kendini Kullandırma…
Hey arkadaş…
Kendine gel!...
Tek gerçek var…
O DA SENSİN… “SENDEN DAHA DEĞERLİ KİMSE YOK…“
Ailen bile senden sonra gelmeli… Sonuçta onlar da ilk önce kendi mutlulukları için yaşadılar. Kendi mutlulukları için seni dünyaya getirdiler.
AİLENE SAYGI DUY!... AMA KENDİ HAYATINI UNUTMA!...
Altıncısı ve sonuncusu: Hayatında üzüleceksen bir kaç kişiye üzül.
Unutma!...
Arkasından ilk önce gözyaşı dökeceksin, sonra acını kalbine gömüp hayatına devam edeceksin.
Bir gün gelecek içindeki acı azalacak. Ve hayatın hızla akıp gittiğine bir kez daha şahit olacaksın.
Hayatla oynamayı keşfettiğinde, en değerli şeyi o zaman fark edeceksin…
Göç eden uçan kuşları inceleyen bilim insanları, sürüye liderlik eden kuşların yoruldukça görevi başka bir kuşa teslim ettiğini ortaya koydu.
İngiltere, Almanya ve Avusturya’dan uzmanlar kelaynak kuşlarını inceleyerek sürüye sıra ile liderlik ederek kuşların her birinin, “V” şeklinin arka taraftaki kuşlar için yarattığı uçmayı kolaylaştırıcı etkiden faydalandığını ortaya koydu. Araştırmacılar “Her bir kuş için, önde geçirdiği zaman ile başka bir kuşu takip ettiği zaman arasında oldukça net bir ilişki var” yorumunu yaptı.