YILDIZYAGMURU

YILDIZYAGMURU

Üye
20.07.2016
Astsubay
9.100
Hakkında

  • Vadi yamaçlarından inen sel sularının ve rüzgarın, tüflerden oluşan yapıyı aşındırmasıyla "Peribacası" adı verilen ilginç oluşumlar ortaya çıkmıştır.

    Sel sularının dik yamaçlarda kendine yol bulması, sert kayaların çatlamasına ve kopmasına neden olmuştur.
    Alt kısımlarda bulunan ve daha kolay aşınan malzemenin derin bir şekilde oyulması ile yamaç gerilemiş,
    böylece üst kısımlarda yer alan şapka ile aşınmadan korunan konik biçimli gövdeler ortaya çıkmıştır.
    Daha çok Paşabağı civarında bulunan şapkalı peribacaları konik gövdeli olup, tepe kısımlarında bir kaya bloku bulunmaktadır.
    Gövde tüf, tüffit ve volkan külünden oluşmuş kayaçtan; şapka kısmı ise lahar ve ignimbirit gibi sert kayaçlardan oluşmaktadır.
    Yani şapkayı oluşturan kaya türü, gövdeyi oluşturan kaya topluluğuna oranla daha dayanıklıdır.

    Bu peribacasının oluşumu için ilk koşuldur. Şapkadaki kayanın direncine bağlı olarak, peribacaları uzun veya kısa ömürlü olmaktadır. Kapadokya Bölgesi'nde erozyonun oluşturduğu peribacası tipleri; şapkalı, konili, mantar biçimli, sütunlu ve sivri kayalardır.
    Peribacaları en yoğun şekilde Avanos- Uçhisar-Ürgüp üçgeni arasında kalan vadilerde, Ürgüp Şahinefendi arasındaki bölgede Nevşehir Çat kasabası civarında, Kayseri Soğanlı vadisinde ve Aksaray Selime köyü civarında bulunmaktadır.

    Peribacalarının dışında vadi yamaçlarında yağmur sularının oluşturduğu ilginç kıvrımlar bölgeye ayrı bir özellik katmaktadır.
    Bazı yamaçlarda görülen renk armonisi lav tabakalarının ısı farkından dolayıdır. Bu oluşumlar Uçhisar, Çavuşin, Güllüdere, Göreme, Meskendir, Ortahisar Kızılçukur ve Pancarlı vadilerinde gözlenir.
#05.08.2016 06:27 1 0 0
  • Gözleri görmeyen bir çocuk, sokakta ayaklarının dibinde bir şapka
    ile oturuyormuş. Önünde büyükçe bir kâğıt ve kâğıdın üzerinde de bir
    yazı varmış:



    " Ben körüm! Lütfen yardım edin!"



    Şapkanın içinde sadece birkaç adet
    demir para varmış. O sırada elinde çantası ile oradan geçmekte olan bir
    adam cebinden biraz bozuk para çıkarmış ve onları şapkanın içine
    koymuş. Tam gidecekken durmuş ve çocuğun önündeki kâğıdı almış.
    Kalemini çıkarmış ve kâğıda bir şeyler yazmış.
    Kâğıdı herkesin yazdıklarını görebileceği şekilde koymuş ve yürüyüp
    gitmiş. Kısa bir süre içinde şapka dolmaya başlamış. İnsanlar kör
    çocuğa daha fazla para vermeye başlamışlar.
    Öğleden sonra kâğıttaki yazıyı değiştiren adam, geri gelmiş. Çocuk
    adamın yürüyüşünden onu tanımış.

    "Siz, sabah yazımı değiştiren kişisiniz

    değil mi? Siz gittikten sonra, bugüne kadar hiç dolmadığı kadar çabuk
    doldu şapkam. Söyler misiniz ne yazdınız oraya ?"
    Adam gülümsemiş. "Sadece doğruyu yazdım. Senin söylediğini farklı bir
    şekilde söyledim o kadar." Demiş. Ne mi yazıyormuş kâğıtta?

    BUGÜN HARİKA BİR GÜN VE BEN ONU GÖREMİYORUM...

    Tabii ki her iki yazı da okuyanlara çocuğun kör olduğunu söylüyor.
    Ama ikinci yazıda insanlara kör olmadıkları için ne kadar şanslı
    oldukları da hissettiriliyor. Bazen aynı şeyi anlatmak için kullanılan
    farklı kelimelerin, insanlar üzerinde uyandırdığı duyguların farklılığını
    anlamak ve anlatabilmek gerçekten çok zordur...


#05.08.2016 06:12 0 0 0
  • noimage

    İman ve ibadetin huzuru, ahlakın güzelliği, rızkın helali,
    dünyanın saadeti, ahiretin Cenneti hepimize nasip olsun inşallah.
    Ettiğimiz ve edeceğimiz her dua.!

    Derdimize deva, Hastalarımıza şifa, Gönüllerimize huzur,
    Geçmişlerimize rahmet, Evimize bereket getirsin inşAllah...
#05.08.2016 05:24 0 0 0
  • Geldiğim gibi gidiyorum sessizce hayatından.
    Suçlusu ne sen ne de bu yalan dünya..
    Herseyin tek suçlusu benim ..
    Son kez senden af diliyorum göz bebeklerimdeki göz yaslarımla.
    .Ve giderken kalbin kalbin bahar esintisi kadar sevgi dolu olsun..
    Gözlerin ise geceyi aydınlatan yıldızlardan birisi olsun.
    Yüzünden tatlı tebessümler eksik olmasın..
    Mutlulukların okyanusların dibindeki cakıltasları kadar çok olur...
    Hüzünlerin ise kelebeklerin ömürleri kadar az olur...
    Seni severken gidiyorum..
    Ben gitsem de ağladığında ıslak gözyaşlarındayım
    .Güldüğünde ise tatlı gülüşlerinde olacağım..
    Seni özleyerek gidiyorum..
    Hakkını helal et bitanem..
    Sunu bil ki ; Cehennemde sadece günahlarım için yanmayacağım..
    .Senin sevgine hasretle yanıp tutuşacağım..
    Göz yaşlarımda gidiyorum artık..
    Cantanemsin Bitanem...
    noimage
#05.08.2016 05:14 0 0 0

  • Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

    19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

    23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

    27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi... Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

    2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

    12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah'ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

    20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

    25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

    10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

    13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..


    24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?

    28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle... Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti... Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar... Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne... Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne... Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…

    Hemşire:

    -Kürtajınız tamamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..
#04.08.2016 21:39 0 0 0
  • Konu: ÖMRÜM...
    noimage

    ÖMRÜM......Seni ''SEN "' diye Sevdim BEN..
    Varlığına inat yokluğunda Bile Sevdim Seni..
    Sana duyduğum Sevgim bir günlük olsaydı eğer..
    Seni ''SENSİZLİKDE'' bile yaşatmazdım CANIMIN içi...
    Seni hiçbir zaman ''ACILARIMIN İNSANI' diye sevmedim ki BEN ..
    Yüreğindeki sıcaklığı Ve gözlerindeki ıslak gözyaşlarını SEVdim..
    Hep ''ALDIGIM NEFES'' bildim. Yüreğime dokunduğun için...
    Diğer YANIMI sevginle tamamladığın için ''SEVDİM SENİ''...!!!
    Sanma ki ; İsyanım SANA Sanma ki ; Sitemim YARADANA !..
    SİTEMİM DE İSYANIM DA SÖZ dinlemeyen deli GÖNLÜME

#04.08.2016 21:30 0 0 0
  • Yaşadığın Aşksa ........
    Ortalıkta söylenip durdun “aşığım çok seviyorum” diye başının etini yedin milletin.
    Sana göre dünyanın en büyük aşkıydı. Sonra ne oldu?
    Aşkın üstü bu kadar kolay toz tutar mı? Her sakallıyı baban her çiçeği gül her duyguyu aşk sanan cahil;
    senin duyduğun aşk değil kuru gürültü!...

    Ağzı boş laf yapanın kalbi de boş oluyor. Zannediyor ki midesinde hissettiği açlık kadardır aşk doyunca geçer; geçmez!
    Yüreği yangın görmemişin külü mangala yetmiyor. Diline sevgiyi dolayan kendini Mecnun sanıyor.
    Aşkın orta yeri savaş senin elin silah tutmuyor!
    Aşkta gurur olmaz ama içinde onur olmayan duyguyu da aşktan sayma! Duruşu heybetli değildir fakat sen görünüşe aldanma!
    Başkasına söylediklerin dert değil kendine bunca yalanı söyleyen dilin kalbinin sözüne mi inanıyor?

    Yüreğin ıslak senin üstünde durulmaz. Kayıp düşenlerin sonu buradan belli oluyor. Üstelik kanıp yalana hepsi aşık sanıyor!

    noimage
#04.08.2016 20:58 0 0 0
  • Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı.

    Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı.

    Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.
#04.08.2016 20:40 1 0 0
  • Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcak havalarda terlemeyle birlikte yaşanan su ve tuz kaybı, başta böbrek fonksiyonları olmak üzere kalp ve dolaşım sistemi, beyin ve sinir fonksiyonları etkileyip, idrar yolu rahatsızlıklarına, baş dönmesi ve tansiyon oynamalarına yol açabiliyor.
    Sıcak yaz aylarında vücudun su ve mineral dengesinin bozulması ciddi sorunlara yol açıyor.

    Terleme, normalin üzerinde su ve tuz kaybına sebep oluyor. Özellikle tuz kaybı beraberinde iyot eksikliğini doğuruyor. İyot, beyin ve sinir sisteminin normal büyüme ve gelişmesi, vücut ısısı ve enerjisinin devamı için gerekli olan tiroit hormonlarının önemli bir bileşenidir. Tuz, doğru biçimde tüketildiğinde insan bedeninde bulunan sıvıları dengeleyen, sinir ve adale sisteminin doğru çalışmasını sağlayan en temel mineraldir.

    Tuz vücutta su tutar. Damarların kasılmasında diğer hormonlarla birlikte tuzun etkisi vardır. Bu nedenle tuz fazla alındığında hem vücudun su tutulması hem de damar kasılması nedeniyle tansiyon yükselir. Vücudun belirli oranda tuz ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç sıcak havalarda daha da artar. Tuz eksikliği ise tansiyon düşüklüğüne neden olur, halsizlik ve baş dönmesi oluşur.

    Nöroloji uzmanlarınca sinir sistemi için önemli iyonlar arasında yer aldığı ifade edilen sofra tuzunun bileşenlerinden sodyum; sinir uyarılarını iletmeye yardımcı olur, kasların çekilmesini ve gevşemesini etkiler. Doktorlar, yetersiz tuz alımının halüsinasyon, sinir bozukluğu, kas krampı ve kalça kemiği kırıklarına yol açabileceğini ifade ediyor. Erişkin bir insanın günlük tuz ihtiyacı 6 gram kadardır. Ancak sıcak havalarda ya da ağır fiziksel çalışma şartlarında bu miktar 10 grama kadar çıkabiliyor. Tuz insan bedeninin içerisindeki sıvıları dengeleyici özellik taşıyor. Gerekli miktarda su aldığımız durumlarda bile, tuz eksikliğinden dolayı vücudumuzdaki su miktarı tehlikeli bir şekilde normalin altına inebiliyor.
#04.08.2016 12:19 1 0 0
  • Ey ‪#‎BakışLarıyLa‬ Ruhumu ‪#‎Titreten‬ Yar..!
    ‪#‎GözLerin‬ ‪#‎Manasını‬ , ‪#‎ÖzLemin‬ ‪#‎Zirvesini‬ Sende Gördüm...
    ____// ‪#‎Sen‬ ‪#‎Bana‬ ‪#‎TesLim‬ ‪#‎OL‬....
    Ben Sana ‪#‎Esir‬;
    _____// Sen ‪#‎Zindan‬ OL, ‪#‎Ben‬ ‪#‎Sana‬ ‪#‎Bir‬ ‪#‎Ömür‬ ‪#‎Mahkum‬...!!_

    noimage

#04.08.2016 11:54 0 0 0
  • Konu: Tuz ve Su
    Hintli bir yaşlı usta, çırağının herşeyden sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.

    Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

    "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "Acı" diye yanıt verdi.

    Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.

    Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

    "Tadı nasıl?"
    "Ferahlatıcı" diye yanıt verdi genç çırak.
    "Tuzun tadını aldın mı?" diye soran yaşlı adamı, "Hayır" diye yanıtladı çırağı.

    Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

    "Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
#04.08.2016 10:57 0 0 0
#04.08.2016 09:25 0 0 0
  • Sebze ve Meyvelerin Antioksidan Kapasitesi
    Amerika`da Boston Massachusetts`deki Tufts Üniversitesi
    Yaşlanmaya Karşı Beslenme Araştırma Merkezi`ndeki araştırmacılar,
    sebze ve meyvelerin antioksidan kapasitelerini ölçüp
    ORAC (Oxygen Radical Absorbance Capacity-Serbest Radikalleri Emme Yeteneği)
    Tablosu adını verdikleri bir tablo hazırladılar.
    Bu tabloda, serbest radikalleri emme yeteneğine sahip olan ve
    vücudu yaşlanmaya, kansere, diğer hastalıklara karşı koruma kapasitesi
    en yüksek olan sebze ve meyveler yer alıyor.
    Tufts Üniversitesi araştırmacıları `Her insan günde en az 3000 ORAC birimi
    vitamin ve mineral almalıdır. 5000 ORAC birimi ise maksimum koruma sağlar` diyor.
    ORAC Tablosu
    Yapılan araştırmalara göre sebze ve meyvelerin 100 gramındaki ORAC değerleri şöyle:
    Kuru erik 5.770
    Kuru üzüm 2.830
    Siyah böğürtlen 2.036
    Kıvırcık salata 1.770
    Çilek 1.540
    Erik 949
    Brokoli 890
    Avokado 782
    Portakal 750
    Kırmızı biber 710
    Kiraz 670
    Kivi 602
    Soğan 450
    Taze üzüm 446
    Mısır 400
    Patlıcan 390
    Muz 221
    Elma 218
    Taze fasulye 201
    Domates 189
    Kayısı 164
    Şeftali 158
    Armut 134
    Karpuz 104
    Kereviz 61
    Salatalık 54
    Antioksidanlar vücudu zehirlerden arındırıyor
    Aldığmız besin maddeleri, hücrelerimizde oksijenle birlikte yakılarak enerjiye dönüşür.
    Ancak bu yanma işlemi sırasında ortaya `oksidan` adı verilen moleküller ortaya çıkar.
    Oksidanlar; kanser, damarlarda yapı bozuklukları ve erken yaşlanmaya sebep olur.
    Bu oksidanlarla savaşıp onları etkisiz hale getiren ve vücuttan atılmasını sağlayan
    kimyasal maddelere 'antioksidan` adı veriliyor.
    * * *
    Siz de kendinize bir iyilik yapın ve bu yaz ''Antioksidan'' alın.
    Ama unutmayın; HERŞEYİN FAZLASI ZARARDIR.
#04.08.2016 07:37 1 0 0
  • Bilim adamlarının yeni keşfettiği bir nefes testi sayesinde mide kanserleri daha çabuk teşhis edilebilecek.
    Test kanserin vücutta sinyal veren kimyasal maddeleri yüzde 90 doğruluk oranında tespit edebiliyor. Test, insanların nefesinde, tümörden sızmış çok küçük kimyasalları algılayabiliyor.
    British Journal of Cancer dergisinin son sayısında yayınlanan araştırmaya göre İsrailli ve Çinli bilim adamları 130 hastayı inceleme altına aldı. İngiltere'de 7 bin kişiye her yıl son evrede mide kanseri teşhisi koyuluyor.

    KÖPEKLER DE KOKLAYARAK TEŞHİS EDİYOR
    İnsan nefesini koklayan bazı eğitimli köpekler de erken evrede akciğer kanserini teşhis edebiliyordu. Türkiye'de de uygulanan yöntemle insanlarda kanser doğal bir yolla keşfedilebiliyor, böylece hastalar gereksiz yere radyasyona da maruz kalmamış oluyor.
    Yapılan araştırmalara göre köpeklerin burunları insanlarınkinden 1000 kat daha hassas ve böylece kanseri teşhis edebiliyor...
#04.08.2016 07:28 1 0 0
  • noimage

    Sevgisiz Hayat Anlamsızdır. Sevgi kokan çiçekler açsın yüreklerde Kucaklaşmalar büyük,
    Heyecanlar büyük, Gün güzel, gün neşeli Hep mutlu günlere yürek yüreğe olun inşallah .
    Gününüz güneş kadar parlak, yolunuz okyanuslar kadar açık, kazancınız bol,
    mutlulukla dolu bir gün yaşamanız dileğiyle;

    Günaydın, günaydın herkese.......
#04.08.2016 06:38 0 0 0
  • 0
    0

    İnsanoğlu yaratılışından beri hem iyiye hem de kötüye sahiptir. Bizler; zaman içinde dış çevrenin de etkisiyle bu yönlerimizden iyiyi ya da kötüyü daha fazla geliştirir ve ön plana çıkarırız. Sonra, toplumda öyle bir yer ediniriz ki; bu ön plana çıkardığımız yönlerimizle hafızalarda kalırız. Sevgi, saygı, şefkat,…gibi birçok kavramı da kendi benliğimizle bütünleştiririz.

    Öncelikle kavram karmaşası yaşamamalı, kavramları doğru yerleştirmeli ve bu kavramları kendi çocuklarımıza da doğru şekilde yansıtmalıyız. Aslında bu kavramların çoğunu hissederek, yaşayarak öğrenmeye çalışırız. Bazen de kendi çocuklarımızla, yaşayarak kavradığımızı zannettiğimiz kavramları bir başkasında yaşayamayız. Bunun temelinde, az evvel de değindiğim gibi, kavramı yerine tam anlamıyla oturtamamamız yatar. Örneğin, kendi çocuğumuza şefkat gösterirken dışarıda karşılaştığımız herhangi bir çocuğa aynı şefkati gösteremeyebiliriz.

    Aslında herşeyin temelinde “Sevgi noksanlığı” yatar. Eğer bizler; çocuğumuza, çocuklarımıza bir parça şefkat gösterebiliyorsak ne mutlu bizlere! Unutmamalıyız ki; sevgiden yoksun kalan çocuklarımızı gelecekteki yaşamlarında büyük sorunlar bekleyecektir.

    En büyük tehlike; sevgisizlik ile birlikte mutsuzluklar ve beraberinde karşılaşacakları diğer olumsuzluklar. Çocuklarımıza; ” O benim çocuğum değil; karışamam!” dememeli, tüm çocukları kendi çocuğumuz gibi görüp sevgi dolu şefkatli kollarımızı her zaman açık tutmalıyız.

    Çocuklarımızın iyiliklerle bezenmiş bir birey haline gelmesinde de; yarın öbür günün de katil, cani gibi toplumda rolünü almasında da en büyük pay bizlerin elbette.

    Sorunsuz bir nesle sahip olmak ve yarınlarımızda güzel günler yaşamak istiyorsak; gelin, bir parça şefkati eksik etmeyelim yavrularımızdan.
#04.08.2016 06:31 1 0 0
  • noimage

    Ölüm kadar zordu gözlerin..
    Ne benim oldular, ne aklımdan çıktılar..
    Son sözlerim oldun bazen..
    Bazen yeni bir sigarayı yakış sebebim..
    ⋙╬─►Şimdi ellerinden uzak olduğum kadar uzağım kendimden,
    Hiç bitmemiş siyah beyaz bir puzzle gibi hayat..
    Parçaları birleştirmeye korkuyorum..
    Bitince sen çıkarsın diye titriyor ellerim..
    Ölüm kadar zordu ellerin..
    Ne benim oldular, ne aklımdan çıktılar..
    ⋙╬─►Ayrılık şarkıları oldun bazen..
    Bazen kendimden kaçış sebebim..
    Şimdi beyazlar dans ediyor saçlarımda..
    Seyretmediğim siyah beyaz bir film gibi hayat..
    Seyretmeye korkuyorum..
    Bitince sen çıkarsın diye dinmiyor gözlerim..
    ⋙╬─►Ölüm kadar zordu gidişin..
    Ne benim oldun ne aklımdan çıktınnnn........
#04.08.2016 05:44 0 0 0
  • noimage
    Ne gidebilirsin, ne kalabilirsin:

    Bazı ilişkiler insanı çıldırtır. Ne huzurla, şöyle mutlu yanında kalabilirsin; ne çıkıp gidebilirsin. İki arada bir derede durursun ama durduğun derenin sularında boğulmak üzeresindir.
    .
    Elinden geleni, hatta gelmeyeni bile yaparsın ancak hiçbiri karşı tarafa geçmez, ulaşmaz. Çoğu zaman bir duvara konuşsan, onun bile dile geleceğini düşünürsün. İşin ilginç tarafı sevdiğin adam da, öyle boş biri değildir. İlişkiniz hariç her konuda bilgisi, öngörüsü, tecrübesi ve mutlaka bir fikri vardır. İş aşka gelince sınıfta kalır, yani teorisi zehirdir de pratikte sınıfta kalır. Öyle bir adamdan beklenmeyecek hayal kırıklığı yaratır üstünde, şaşırırsın. Sonra içinden geçirirsin, bütün erkekler biraz çocuklardır

    Punduna getirdiğin o zaman diliminde, karşına alır, güzel güzel anlatırsın. İlişkinden ne beklediğini, onunla daha fazla hangi şartlarda mutlu olabileceğini, aklında ne varsa hepsini ortaya dökersin. En sonunda da kendisinin senden istediği, mutsuzluk duyduğu bir şey olup olmadığını sorarsın. Cevap genellikle hayır olur. Yine beklemeye başlarsın. Daha yeni konuştun, hepsini anlattın ya, zannedersin ki, düzelecek. Düzelmez! Zamanla içinde biriktirdiklerin, gerçek olmayan sebeplerden, saçma bahanelerden dolayı patlamaya başlar. Karşındaki adam senin neredeyse deli olduğunu zanneder. Tepkilerinin anormal olduğunu bilirsin ancak kendini tutamıyorsundur. Asıl sebepleri daha önce anlattığın için, sürekli yinelemekten yorulmuşsundur. Bütün bu olanlar sevgini törpülemeye başlar.

    Bir gün, hiç olmayacak bir anda kendini tutamaz ve bağırmaya başlarsın. İş kavgaya dönüşür. Kalbinde kırgınlıklar volta atıyordur. Son defa oturur, bu sefer biraz sert bir dille daha önce anlattıklarını tekrarlarsın. Vakit verirsin, beklersin, düzelmesi için gözünün içine bakarsın. Ancak yine her şey olduğu gibidir. Bir türlü değişmez. Bunu anladığın andan sonra, bir akşam aşık olduğun adam seni arar, telefonu açmazsın. Bir daha arar, yine açmazsın. Final günü gelmiştir ve sen o telefonu bir daha hiç açmazsın. Çünkü gitmekle kalmak arasında verdiğin mücadele o kadar yormuştur ki kalbini, yokluğunda çekeceğin acıyı, yanındayken çektiğin çileye tercih edersin….


#04.08.2016 05:39 0 0 0