Kesik Et Kokusu
.
tenimde hiç dinmeyen bir tufanla
son duasina açti ellerini
topragi yalayan dilimin yarali ezgileri
firtinanin savurdugu kumlar
kör bulut saganagi gözlerimde
kopariyor ufkun batmis renklerini tuvalimden
hiçbir sey esirgenmez artik
sözün büyüsüne düsmüsse efkâr
ve toplasam bütün acilari
etmez bir günümün solan goncasi kadar -masum
koparmis basini dizlerimden
pasli kamasini etimde bileyen zaman
bütün sayfalarinda eksigim
mezmurlar, bablar, tekvinler
ve kadim kitaplarin ask seslerinde
tanrim!
kimden sorulur bunun hesabi
yazandan ve yaratandan
baska
ey tarih!
kirletme yüzümü
çek sapli duran hançeri gecenin gögsünden
desilsin ortasindan karanligin bagri
kuyularin dibine sal iplerini
çekip çikar bu sanciyi kanli rahminden
keskin bir sözle kopar göbek bagini
adimi adinin yanina koyma
yanlis yazilmis bir söz gibi
sil beni defterinden usulca
bana baykusun gözlerini ver
göreyim beynimin gecesinde dolanan avi
sözlerini ver
sulara yazayim içimdeki korkuyu
karanlik orman ugultusu kulaklarimda hirçin
hançeresi kopuk hayvan sesleri
biri kendini vuracak bu gece
biri elleriyle desecek rahmini
ay
kal öylece daglarin ardinda
beni dogurma
yüzünü isitma ölümün
adi bilinmesin
ormanin derinliginde yitip giden deli gölgenin
tenimin suya degisinde ürperen yangin
üsütür etimde sehvanî geceyi
yarali bir atin sirtindan düstüm
geçerken dört nala sevdanin kiyisindan
erteledim asklari ömrümden
damarimda nester yemis bir sonbahar
gözlerimde bir ceylanin küskün bakislari
devrilir üstüme daglar dönüp baktikça
üzerime çevrili mavzer gibi durur karsimda
bütün sokaklar
geçtigim her kentin yarasini tasirim bedenimde
ask beni biraktigim izlerde arar
ey ask!
harlama közümü
sogumus küller altinda birak anilari
var git söyle tanrina iyice siksin yumrugunu
eksik etmesin kamçisini sirtimdan
kirbaçlandikça saha kalkan
kudurmus bir denizim ben
kiyilarina ölü sairlerin
ve isyan artigi korsanlarin vurdugu...
.
Irgat Sui
tanri oturmustu yüregime
yasim kaçti, on bes ya on alti
payima cüz okumak düstü isteksizce
VI
soluk bir resim gibi geçtim mezarindan
sarap kokulu agzina degdigim
geceler uzardi sürekli, kumru gelmez oldu
tenimde nasirli parmaklari babamin
bir siir dogardi geceden
küfürler, isyanlar, gözyaslari
islik çalar gibi
durmadan isterdi, al, al, sonuna kadar
midem agzima dayanir, yüregim çekilirdi
içim disim çiglik
VII
bir anne kurardim hep, papatyalardan mülhem
kapiyi süngüler, odamda tutardim
gel tanisalim anne, ben oglun
ince, uzun parmaklari erirdi saçlarimda
akardi yanaklarima,
bu ne cennet
lakin, erkek teninin kirleri derimde
derin uçurumlar kan akardi
VIII
adsiz mevsim sürüp gitmekteydi bende
tenimin rengi alisilmadik:
toz yanigi
ve yalnizdim uluorta serilen imgelerimle
IX
kizil bir kargi saplandi yüregime
rengi hüzne çalan aksamlardandi
cevizden bir çarmih, boyumdan büyük
düslerimde göründü önce
sonra gölgeli silueti odamda
iki öglenlik bir susku
derken
sari sandaliyla belirdi ufukta lesbos’lu ozan
gökler açildi, seyreldi daglar
sappho! sappho!
X
ve düs yeni ortama aktarildi
ergendim
kiyameti nisana en uzak mevsimin
uçurumlar genisledi, mezarlar kayboldu
anneye dair düsler ürktü
asili kaldi kirpiklerimde
on sekiz yasimdan bir tutam tortu
Raks
.
Kafamda bir Rus çingenesi raks ediyor.
Eteklerinde çingiraklar.
Çingir da çingir, çingir da çingir
Iste tam orada, sol yanda,
Çeligin soguk tadi.
Azdirir azanlari,
Ve costurur cosanlari.
Burgulu isik olur, Kamgali çali
Batar...oksar adamini
Eller raksa katilir.
Raks ellerin üstünde
Killi kilsiz, nasirli nasirsiz.
Narin, kaba
Eller.. parmagi yok
Kollar var eli yok.
Kafamda bir Rus çingenesi raks ediyor.
Çingiraklar deli deli çingirdasir.
Çekirdek harlar bu toprak.
Biz de raksa kalksak ha loooo...
Kafamda Rus çingenesi,
Etrafimda akli büyük seksenlikler.
Ve derinlemesine,
Ve bir köstebek hiziyla dar bir yolda,
Beyinlerini saksilara koymus
Kavanoz beyinli bakislar.
Zilli parmaklar kan içinde
Çingiraklar eteklerinde
Çit yok kapi pencereden.
Rüzgar eser ses vermez.
Çinlar esmer kara yanlarim.
Bogazimda biçak,
Tüketir beni serseri yanlarim.
Düzencinin kepinin altina sikismis
Esmer karalardan ne çikar looo...
Karanlik issiz bir sokakta iki hayalet
Içimde mavi buzlar
Kristallesmis insanliklar,
Onlarda benim, onlarda sudaki fare
Sessizlik yutmus yillarca,
Gökçek kari umarsiz raksa,
Tek damarli çinar,
Ömrün kösesine sikismis... Agit yakar.
Agit kendinedir kimse bilmez ama.
Resul’un ogluna rahmet ola.
Bu kis ölüm hakkini almistir.
Yasarim nasipse bir kis daha
Diyerekten sevinmektedir.
Ve olmaya ki ellerin boslukta,
Hayali haritalarini çizerken sevginin,
Olmaya ki bu elbise sana dar gelsin.
Ve içinde kapisi olmayan iç özgürlük,
Disinda binlerce kapisiyla ben-sen-o
Yinede olmaya olasilik,
Hainlik.
Gösterge hiçliktir kuzlarda
Tuzsuz salata yada uyuz bir köpek gibi
Ya da ayni sesleri çikaran duvar saati
Ya da bilmemek...rahatça
Düzlemde düzlük olmak. Düsünsenize.
Zemin olmak bir raki sofrasina.
Dedik ki diyelim ki dedik.
Olasi mi raksa alakasiz bakmak.
Olasi mi halkça yan bulamamak.
Alin terine ipotek konulmus dostlarimla
Haine peskes çekilmis 17’lik gibi
Suçluluk duymak
Nedendir?
Kötünün kötülügünden kötülük kapmak.
Nedendir ay parçasi yadigari, Konya’nin lagim deresine kaptirmak.
Nedendir?
Açligi oruç, veremi kader ile örtmek
Ve
Nedendir?
Kemirgenle yasamaya alistirilmis
Kemirilen bir olmak.
17’likler gelsin de hele.
ziller de erken çalsin.
Beyinciler,bedenciler...hepsi
Hepsi raksa katilsin.
Dedik ki diyelim ki dedik, loooo...
.
Sefer Ince
.
Bedel
.
Siir degil bu yazgi
Bir isim bulacaksan sayet
Yok bu atesin adi....
Birazdan;
Aci bir çiglik yayilacak kulaklarina
Istanbul Bogazi'na dökecegim gözyaslarimi
Bir buse konacak çok uzaklardan
Nisan rüzgariyla__________dudaklarina
Sensizligi paylasamadigimi haykiracaklar sana
Sevgi degil bu atesin adi
Hiç degilse simdi gözlerin dolmali....
Beni benden aldigindan beri
Seni asan bir 'sen'var içimde
Bilmiyorsun!
Hangi yildiza biraktim gözlerini...
Ve hangi kelimeyi doladim dilime
Seninle dolu sensizlikte
Tutku degil bu atesin adi
Hiç degilse simdi,dilin adimi anmali...
Latif bir türkü konduruyorum
Güvercin kanatlarina
Dillerin dokunamadigi
Ve sesinden yüregime inen asil yagmurlar kadar
_______________________Ulasamadiklari....
Adini anmanin bedelini ödemeye gidiyorum
'Ask' degil bu yanginin adi
Hiç degilse simdi,yüregin sizlamali...
.
Nuray Alper
Kimi istersen onu sec ama önce kendini sec !
kendin icin yasa, kendin icin sev, kendin icin asik ol.
kendini begen ve kendini dinle her zaman.
ancak o zaman bulabilirsin mutlulugun formülünü.
Düsün ki cok seviyorsun dans etmeyi.
ruhunu doyuruyorsun ve hayatinin vazgecilmezleri arasinda.
öyleyse dans et, durma. kimsenin seni engellemesine izin verme.
sirf baskalari mutlu olacak diye oturma sandalyeye.
kalk ve ilerle pistin ortasina. sonra yorulana dek dans et."ne derler"diye
düsünme.
birak konussunlar.sen mutlu olacaksin ya gerisinin önemi yok!
Kendini yollara mi vurmak istiyorsun, bin ilk otobüse. nereye gittigine bile
bakma.
cik yola. bir haber ver yeter. nereye gittigini soranlara "kendime
gidiyorum"de.
kes dünyayla iletisimini no'lur? bir mola yerinde pilav üstü kuru yerken
alacagin tadi düsün.
kayboluslar insana kendini buldurur bazen. geride kalanlari unutma elbette
ama onlar da beklemeyi bilsinler.
çok mu begendin vitrindeki giysiyi, al o zaman. cok mini, cok frapan cok
renkli, cok sakil mi diyecekler birak desinler.
sen kendine yakistiriyorsun ya bu yeter. "bu da nereden cikti diyenlere
"kendim icin, kendime aldim" deyiver gitsin.
Korkma ic bu gece. sarhos olmak istiyorsan ol. bul siselerin dibini.
kim kötü düsünürse düsünsün. ic ve basla sarki söylemeye. bagira, cagira
söyle hemde. sen egleniyorsun ya ...
kendi besteni kendin yap. kendi sözünü kendin yaz söyle. "bu sarki da
nereden cikti " diyenlere
"kendime yazdim"de. "kendim icin söylüyorum"de....
Ne yaparsan, kendin icin yap, kendini eglendir önce. sen mutlu ol ki; senin
mutlulugun baskalarini da mutlu etsin.
mutsuzken kimseyi mutlu edemezsin unutma!
ve sakin herkesi birden mutlu etmeye calisma. cünkü olmazlar.
Bilmem
.
bilmem hatirlayacak misin
hani bir yaz sonunda
odanin kösesindeki
vazona biraktigin
yediverenlerin arasindaki kalbimi
belki de tozunu alacaksin
beyaz bir bez parçasiyla
arada sirada kalbim gibi
gözlerini de sileceksin
tozlandigi için
.
Hamza Senyurt
Akvaryumdaki Kirmizi Balik
.
akvaryumdaki kirmizi balik!
bilir misin nehirleri
coskun akar sulari
denize kavusmaktir hülyalari
bir tutam yemdir esaretinin bedeli
cezan kesildi...
müebbet hapissin sirça kösklere
balikçilarin aglarindan uzak bir hayat süreceksin
hadi iyisin,keyfin yerinde
bir bedel ödemeliydin
ödedin
hayat dedigin iste böyle...
.
Çigdem Bir
.
Ali Haydar son kafileden işçi olarak gelmişti, Hollanda’nın Nijmegen kentindeki dünyanın en büyük Transformotor üreten SMİT fabrikasına. Bir aylık deneme sürecinden sonra, çelik sac kesen koca bir makinanın başına vermişlerdi.
Bir yıldır o makinanın başındaydı, makinanın başına geçtimiydi bambaşka bir insan olup çıkıverirdi. Dalar giderdi gözleri, dönen çarklar makine gürültüleri çağrışımlara sürüklerdi onu. Karısı, çocukları, anası, babası, kıraç tarlaları gelirdi gözlerinin önüne, köyünü anımsardı ve toprak özlemi tüterdi gözlerinde buram buram. Karısından, çocuklarından, ana – babasından ayrılmak koyuyordu Ama neylersinki aç karınlada durulmuyordu köylük yerde. Köyünü düşünürdü Ali Haydar, düşüncelerinin derinliklerinde yitip giderdi her akşam. Daha köyündeyken tarifsiz bir acı çökmüştü içine.
Verimli tarlası hiç olmamıştı Ali Haydar’ın. Bir kaç susuz kıraç tarladan başka, onlarında toprağı kupkuru çöl gibi verimsizdi. Kezban ananın fistanı gibi yırtık pırtık, çizgi çizgi… İbram babanın cepleri gibi delik delik, pantolonu gibi yama yamaydı… hayalinde hep üç beş kuruş biriktirip, yeni bir kumaş parçası alır gibi, bir toprak parçası almaktı köyünde, böylelikle anasının babasının dileğini yerine getirmekti.
Babasını anımsadı Ali Haydar, gözleri buğulandı, dudakları titreyerek ‘’’Verimsiz toprakla boğuşmak zor’’ dedi kendi kendine. Üretimliğin gürültüsü arasında babasının o ezik sesi doluverdi kulaklarına: ‘’Allah ne zaman güldürecek yüzümüzü Ali Haydar oğul, belimizi nasıl doğrultacağız bu toprağınan. Bu dünya arsızın, hırsızın dünyası oğul…Çalmadan, çırpmadan rahat yaşamanın şimdilik hiç bir kitapta yeri yoktur’’…
Oğul ki, tepeden tırnağa özlem, bilinmeyen diyarlarda kimsesiz… dilini bilmediği yerlerde dilsiz, baştan başa sükut… Sancı dolu, acı dolu, keder dolu bir kısık feryat… Oğul gurbet pazarlarında göçmen, emeği satılan işçi…Dönüşü olmayan sürğün…
Sonra anasının solgun yüz çizgileri dürümleşti gözlerinin önünde. Arada bir o yanık sesiyle mırıldandığı türkü mü, ağıt mı pek ayrımsayamadığı yürek delici sözlerini ve ardını dönüp yazmasıyla gizli gizli sildiği gözyaşlarını anımsadı.
Ana ki baştan ayağa sükut… Ana sır dolu diyardı. Ana ki sapsarı, gözlerinin bile suyu çekilmiş. Gözlerinin yatakları mosmor, göz çukurları derin derin… Konuş ana, konuş n’olur. Kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… Göçmen kuşların dilinden bir sen anlarsın. Bir sen anlarsın türkülerin, ağıtların dilinden, garibin, gurbetin, halinden. Say ki güneşi doğmayan, insanları buz gibi bir ülkeden geliyorum. İklimine ihtiyacım var, gönlünün sıcak yerlerine al beni. Yüreğinin ince tüllerine sar üşüyorum. Yağmur gibi düşüyorum sokaklara her gece. Soluğum dumanlı soğuk bir kış mevsimi. Ayak izlerimle kirletiyorum düşlerimin en beyaz yerini. Duyuyor musun beni ana… İçindekileri söyle de üz beni, ki, içimdeki hasretler kanasın, kapanmadan uğurum düşeyim yolara…Dikenli teller var aramızda ana, koca koca dağlar... yoksulluk var aramızda, kahrolası ayrılık var biliyorum. Ama tükenmemiş acı, küllenmemiş kahır mı var ana… Tanrı kuluna ne verirde götürmez….Bu günlerde geçer elbet, biter kahrolası hasret, yeni bir hayata başlarız. Sürü sürü hayvanlarımız, tarlalarımız, bağlarımız olur. Çok yoksulluk çektik ana, aç kaldık, çıplak kaldık… Halimizi kimseye anlatamadık…
Anasının ne öfke izi vardı yüzünde, ne de sevinç, yalnızca anadolu kadınının yarı çekingen yarı kaygılı yüz titreşimleri büyüdü bakışlarında, ezilmişliğin, çaresizliğin, çileli bir yaşamın izleriydi bunlar… Dingindi ama gözleri çok uzaklarda bir noktaya çakılmış gibi bakıyordu ona, tedirgin miydi? Umutsuz muydu? Belirsizdi, yüz çizgilerinin sır vermez bir yapısı vardı. Ama yinede acı bir titremeye duruvermişcesine dalgalanıverdi sesi, ‘’Gel gitme oğul yaban elere, hayat ağırdır oğul, hayat karadağ kadar ağır. Belki daha da ağırdır yaban el…
Karadağın ağırlığını taşıyabilmek için dinç ve sağlam omuzlara gerek var, bizim zayıf ve güçsüz omuzlarımız taşır mı? bu koca dağı, bu koca hasreti… Gel gitme oğul… Seni görmeden ölürsem eğer gözlerim açık gider, yaşlı yüreğim dayanmaz hasretine.
‘’O gün bu gündür işte Ali Haydar’ın anası hep o pencereden bakar. Her gün birileri bavulunu eline alıp giderken, bakar arkalarından, bakar her gidenin arkasında gözünün ışığı biraz daha sönerek, her gidenin ardından biraz daha gözyaşı dökerek yüzü elleri kırışır. Dua dua hasreti siner dudaklarına… yol yol olur uzanır uzaklara… ağıt ağıt dökülür derelere…
Dua eder anası gece gündüz dua eder ‘’ Yarabbi! der Ali Haydar’ımın yüzünü görmeden alma canımı, hasretimi dindirmeden, görmeden mürüvetini alma canımı‘’ ….
Şimdi seninle beraber olmak değil, seni görebilmek bile hayal oldu oğul. Kaç yıl oldu sen gideli, kaç kışı sensiz geçirdik, kaç yaz geçti sensiz, kaç bahar geldi. Bir sen gelmedin oğul, bir sen gelmiyorsun. Can oğul, kurban oğul, bir sen durursun öyle uzaklarda garip, kimsesiz. Efkarlı günlerinde ne çok severdin türkü söylemeyi oğul. Hasretin içimizde kanayan bir yara bilesin.
Ama gelenler gidecekti elbet, en kutsal amaç olan hayat zayıf omuzları ezecek, ezecek bilinmeyen bir anda, beklenilmeyen bir saatte alıp götürecekti insan oğlunu…
Hayat ağırdı, koca karadağ kadar ağır… Kezban ananın zayıf ve kuru omuzları bu ağırlığı daha fazla taşıyabilir mi ki… Ölmüş olabilir miydi? anası. Karadağın bayırında bir çukura mı gömülecekti? …Ya O sabrı, merhameti, vefası, inceliği, iyiliği, azmi, hasreti sığar mıydı o küçük çukura… O koca sevgisi ölür müydü hiç… Ah! vefasız dünya, gelimli gidimli dünya, doğumlu ölümlü dünya; ah yalancı dünya; su ve toprak, rüzgar ve ateş… Ah fani işleri fani dünyanın! .. Bit pazarlarında almışsak hayatlarımızı, almışsak esvaplarımızı üstümüzde nasıl iyi dursunki…
Ali Haydarın gözleri dolu dolu oluverdi. Çarkta inen bıçaklar titreşti gözlerinin önünde, anasının yarı durgun, yarı kaygılı yüzü çıkıverdi dönen bantda, ona gülümser gibi yaptı sarılmak istedi Ali Haydar’a, sonra birden yine yitiverdi o yüzü. Başı döndü elleri titredi dengelenmek için makinanın bir ucuna dayadı elini, Ali Haydar’ın boğazı düğüm düğüm oldu. Kıraç tarlası, anası, babası, karısı, çocukları ve iki göz yıkık kerpiç evini düşündü…
Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret…Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki…Neylersinki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsinki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun kuşun konuştuğu yerde… uğursuzun puştun konuştuğu yerde… Hep biz susarız...
Gurbet bir hal eder insanı, arkadaşları gezip, tozup, eğlenirken. O kahrından erirdi. Akşam yellerinde yılpır yılpır eden kavak yaprakları gözlerinde tüterdi. Sanırdı ki onlar birer küçük el > gözleri nemlenir içini çekerdi. Bazen benim bu yaban ellerde işim ne diye hayıflanır, köyünü çocuklarını özlerdi. Rüyalarına girerdi o yoksul insiz köyü, çorak susuz toprağı.
Kafasının içinden kaynaşan bu denli düşüncelerle kendini bi-türlü işe veremiyordu. Daha bir dalgınlaşıverdi. Gözleri çakılmışcasına hızla dönen gürültüler koparan makinanın çarkındaydı, kesi çarkları hızlı devinimlerle gidip geliyordu, Ali Haydar’ın bileği birden makasların soğuk yüzüne dokunuverdi, elini çekmek istedi çekemedi,bağırmak istedi bağıramadı, gözleri karardı ve birden acı bir çığlık koparıp makinanın yanıbaşına yığılıverdi. Makinalar durdu, derin bir sessizliğe gömüldü fabrika.
Kaç saatti hastahanedeydi bilmiyordu Ali Haydar. Baygındı iç bayıltıcı bir kokunun ağırlığını duyumsuyordu. Neredeydi? Ana dedi birden, elleri öpülesi ana. Hakkın ödenir mi senin… Buz gibi titredi Ali Haydar, iç geçirdi derin derin. Soluksuz kalmışcasına nefes aldı. Anasının kokusu çöktü ciğerlerine, birden karardı gözleri, dünyası yıkılmıştı sanki.
Kendine geldi sonra, yüreğine ateş düşmüşcesine irkiliverdi. Başını alıp duvarlara vurmak istiyordu, doğrulmak istedi doğrulamadı ‘’vay anam’’ dedi, kısık kısık inledi Ali Haydar. Yanık yanık… Acı acı… Ozan Hasan Hüseyin’in bir dizesi dolandı diline. Kör olasın demiyorum/ Kör olmada gör beni.
Sonra derin bir sessizliğin içinde buluverdi kendini bu kez karısı geldi gözlerinin önüne, titrek yüzü onu sorguluyordu sanki.‘’Duyuyor musun beni, hepimiz melül mahzun yolunu gözlüyoruz, çocuklar babamız gelsinde bize lastik pabuç alsın diyorlar, ne zaman gelecen heee! bilsen bi- yanımız hep gırık … Hep bükük boynumuz … Sen yoksun diye… Sen yoksun diye ceylan pınarın suyu bile acı acı akıyor… Dalgın dalgın bakıyor kara öküz…
Gönderdiğin parayla ancak kışlıklarımızı alabildik, Kara Misto’ya faizli borcumuzu zamanında ödeyemezsek, kıraç tarlamızıda alacak elimizden, aç gözlü dürzü dağları taşları versen yine doymaz.
Beni duyuyormusun Ali Haydar. ‘’Duydum duydum’’ dedi birden Ali Haydar. Baş ucundaki hemşire ‘’ sayıklıyor zavallı ‘’ dedi yastığını düzeltti Ali Haydar’ın, derin bir boşluktaydı Ali Haydar, karısı çocukları kıraç tarlası karısının kederli sesi onu kendine çekti yeniden. Böyle anlarda karısının dudakları titrek titrek olurdu, konuştukça güzelleşir güzelleştikçe çekerdi onu kendine: Birden sağlam elini uzatıverdi karısına doğru, ona dokunmak geldi içinden eli uzandı boşlukta kaldı, başı zonkladı kesik bileğinin acısı çöktü içine, boğazı düğümlendi, kara gözleri kararmış bir gece gibi kaldı. Uludu dağlarca Ali Haydar, sel oldu aktı yüreği… Derin derelerce kabardı… Taştı deniz deniz…
Toprak çizgi çizgiydi, kezban ananın fistanı gibi yırtık yırtık… İbram babanın pantolonu gibi yama yama… Acılar feryat feryat… Bu nasıl bir hayat oğul… Bu nasıl bir hayat… Umut lime lime. Umut paramparça… Yollar çıkmazlara kilitli, kilit büyük, kilit kocaman… Anahtarı fetbazların, düzenbazların, arsızların elinde… Yokluk, çaresizlik, hasretlik zor oğul, kimseye yaşatmasın tanrım. Bir gün gökten düşünce yıldızımız, gök bulutlanır, güneş görünmez, sonsuz bir uykuya dalar gibi gireceğiz karanlıklar ülkesine. Bilinmez ak mı, kara mı, uzak mı, yakın mı! …Gün gelir seni bırakıp gideceğiz oğul. Ölüm herkes için alın yazısıdır. Her doğan ölecektir, insan dünyaya kimsesiz gelir, yine kimsesiz gider. Yaşamak bizim için, çile çiçeklerinin rengidir oğul, kızıl kor demetlerince dehşet… İncecik dikenleri vardır ya, çizer ya ellerimizi, ayaklarımızı cam kırıkları gibi; canımız kırılır! … Kan sızar yaramızdan oğul, biz bize akarız yine yüreğimizde kendimiz kadar yarayla… Kimseye göstermeden öperiz yaramızı… Acıyı acıyla yıkarız hasret gölünden… Acıdan bal umar, baldan zehir içeriz. Umut umut tohum ekeriz toprağa, diken diken dert biçeriz. Mutluluk deriz, çark-ı feleğin çemberinden geçeriz. Kimi zevki sefa içinde gününü gün eder, kimi yiyecek bir parça ekmek bulamaz. Bu nasıl bir dünya oğul...
Boşluktaydı. Soluğu kesilmişti sanki. İIliklerinde duyuyordu sızıyı. ‘’Esti mi kimsesizliğin soğuk yeli, titresende savamazsın yüreğindeki sızıyı’’. Diyordu bir arkadaşı… Sahipsiz kalmış yaban ellerde, yaşamın yabanıl koşulları yüreğine işliyordu her gün biraz daha Ali Haydar’ın. Sesler gelirdi kulağına, uyanır bakardı. Gurbette ölmek çok korkunç gelirdi ona, dedesinin, ninesinin gömülü olduğu topraklara koşmak, oraya kapanmak,’’benide alın yanınıza’’ deyip yalvarmak gelirdi içinden.
Bir gün yer altında azıksız kalan tohumlar boy atar mı filiz filiz? .. Çatır çatır çatırdar mı tomurcuklar. Tane vermeyen başakların başı kabarır mı? … kara tufan yine keyifle havlar mı? ağılın önünde. Sarı inek yine ak sütünü akıtır mı? nasırlı avuçlarına. Ama onlar olmasa da olur ana. Yeter ki sen ol… yeterki sen kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… yine akşam olunca okşa saçlarımı, yine dürümler sar içi yağlı. İçi yağlı dürümler uzat bana… yetertki sen ol. Sen gereksin bize. Yüreğin, kocaman sevgin gerek… oy ana oy... oyy da oy… Kahrolmaz mı bizi yakanlar, hor bakanlar kör olmaz mi? …
General Network GSM 900 / GSM 1800 / GSM 1900
Announced 1Q, 2004
Status Coming Soon
Size Dimensions 148 x 57 x 24 mm
Weight 222 g
Display Type TFT, 65K colors
Size 640 x 200 pixels
- Second LCD (128 x 128
pixels) with 65K color
- Full QWERTY keyboard
Optional Ringtones
Vibration In phone
Languages Major European languages
- Polyphonic ringtones
- WAV, AMR, AAC/MP3 ringtones
- USB port
- Pop-Port interface
- Integrated handsfree
- Xpress-on covers
Memory Numbers in phone Advanced contacts DB
Call records Advanced
- 80 MB shared internal memory
- Symbian 7.0S, Series 80 UI
- MMC card slot
Features GPRS Class 10 (4+1/3+2 slots)
Data speed 177 kbps (EDGE), 11 Mbps (WLAN)
Messaging SMS, MMS, Email, Fax
Clock Yes
Alarm Yes
Infrared port Yes
Games
Colors Tin Grey
- Build-in VGA camera with video
- Music player - MP3, MPEG4(AAC), RA, MIDI
- Wireless LAN
- EDGE
- Bluetooth
- Java
- Office applications
- Opera browser
- WAP/xHTML
- PIM
Bir demet ates al günesten
Gögsüne bastir
Dön isiga yüzünü
/Anla, nasil yanarim./
bak gözlerimden sonra
yika aydinlikla yüregimi
gözlerimsin
hiç mi hayal kurmam sanirsin
bir bir öperek bütün hatlarini
nar çiçegi köpüklere doludizgin
Eger birgün,karsi karsiya gelirsek seninle,
Merhaba Hakan der,tanisirmisin benimle..
Duygularini açikça ortaya koyup,içtenlikle,
Arkadas olurmuyuz, herseye ragmen......
Eger böyle olursa,çünki öyle olmali dermisin,
Varsayimlari birakip beni böyle severmisin,
Olmazsa olmaz deyip,yoksa gidermisin,
Arkadas olurmuyuz,herseye ragmen......
Tüm bunlara ragmen,sen yinede birgün,
Hayati bana,sürgün edermisin sürgün,
Seni düsünmek olsada cezam ,hergün,
Arkadas olurmuyuz,herseye ragmen.....
Soguk ve yagmurlu bir aksamda, Sakin,sessiz bir kose basinda, Sirilsiklam bir genci karsinda, Gorursen birtanem beni hatirla. ^^ ^^ ^^ ^^ Masumca ,gozlerinin icine bakan, Hali yurekler karartan, Askindan mahfolmus bir gariban, Gorursen birtanem beni hatirla. ^^ ^^ ^^ ^^ Soguktan tir tir titreyen, Senden azicik bir sicaklik,bir sevkat bekleyen, Butun umitlerini sende kilitleyen, Bir gariban gorursen birtanem,beni hatirla ^^ ^^ ^^ ^^ O tebessum dolu dudaklarindan, Zorda olsa iki soz cikartan, Sensin beni bu hale getiren insan:::!, Diye bir feryat duyarsan,anlaki o zaman; ***BENIM O GARIBAN****
Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan
sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek: Küçüüük!... diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun? Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, "tek kelimeyle" dökülüyordu. Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra :Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim,dedi.
Bakalım üzerine uyacak mı?
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece
ciddiydi.Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyâda olup olmadığını,
daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini
düşündü.Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından
verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte
ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş
vaziyette kendisine yamanırdı. Ama "her zaman hasta" dedikleri
babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile
itiraz etmemişti. şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de
bayrama üç gün kala...
Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş
olduğunu ilk defa farketti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne
kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice
geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve
artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun
cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin
olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli
misket alabilirdi. Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin
paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek :
Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım
için,onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı da
..
Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini
bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir
defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara
fırlattığı eskileri giydi.
Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için
çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi.
Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı.Çocuk, arkadaşlarının
yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları
seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna
katılmadı.
Arkadaşları :
Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın.
Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken :
Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden
onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.
ASLINDA HER YAŞTA AMA FARKLI ŞEKİLLERDE HEP BİRİLERİ TARAFINDAN
KANDIRILIP SONRA DA BİR KENARA FIRLATILMADIK MI??
KİMİN UMURUNDA -BİR BAŞKASININ- DUYGULARI, HİSSETTİKLERİ VEYA
KANDIRILMASI? GÖZYAŞLARI YA DA KALP KIRIKLIKLARI? BÜTÜN BİR ÖMÜR BOYU KALAN İZLER ??
NE YAZIK Kİ HİÇ KİMSENİN...
KEŞKE.... KEŞKE... FARKLI OLABİLSEYDİ HERŞEY.
BİRAZ DAHA İNSANCA, BİRAZ DAHA HASSASCA,
DÜRÜSTCE VE BİRAZ DAHA YÜREKLİCE...
Mutluluklar pazarlarda al1n1p sat1l1r oldu. Betonla_t1 gözya_lar1, yürekler kat1la_t1. Kimse kimseyi sevmiyor, kimse kimseye ac1m1yor, yanm1yor. Güzellikler bile parayla al1n1p sat1l1yor art1k. Namussuzlar çoald1kça namuslular azald1. Makamlar büyüdükçe beyinler küçüldü. Herkes firsattan istifade edip cebini _i_irmeye çal1_1yor, yetimin, yoksulun kakk1na tecavüz ediyor. Gözlerde güne_in s1cakl11, vicdanlarda doruluun akl11 kalmad1 çocuk. Yürekler gibi gözlerde kirlendi. Sevinçlerimizi, _iirlerimizi, kitaplarimizi yok ettiler, al1p götürdüler bizden uzaklara insani duygular1m1z1. Topra1m1z küs _imdi bize, ögümüz de küs. Bilmem ki nas1l anlat1l1r sahtekarl11n, cüzdan1n ve vicdan1n kirlenmi_lii bir ülkede . Erdemin, fazilletin, sevginin ve dostluun çürümü_lüü.
Gökyüzü hepimizin deil mi? ya yeryüzü. Neden vicdanlar1 gibi gökyüzünüde, yeryüzünüde kirletirler çocuk. Doaya, insana, ku_a, çiçee, emee bu dü_manl1k niye... Bilmezlermi ki, bunlar1 sevmekle ba_lar ya_am. Bu kin, nefret ve dü_manl1kla nereye varacak dünyam1z. Bunlar sevmeyi bilir mi çocuk? zerre kadar bir vicdan ta_1m1_lar m1 yüreklerinde?
Hayatta hiç sevmi_ler mi bir 1rma1n türküsünü? Gümbürtüsünü bir orman1n durup dinlemi_ler mi? bir p1nar1n ak1_1n1, yamurun ya1_1n1?. Bir türkünün, bir _iirin güzelliini, bir dostluun ve sevdan1n s1cakl11n1 ya_am1_lar m1 hiç? Gülümsemi_ler mi çocuklara bahar gülleri gibi, ok_am1_larm1 saç1n1 bir öksüzün. Vurmu_lar m1 sesini dalara, çalayanlara? Oturup alam1_lar m1 yavrusu vurulmu_ bir cerenin ac1s1na. Duymu_lar m1 olu mahpus bir anan1n feryad1n1 yüreklerinde...
Yalvarma güzel çocuk, dillerini utand1rma. Utand1rma dillerini, dillerin ki da yelidir senin; P1narlar1n sesi, ku_lar1n ötü_üdür. Bükme boynunu gözlerini utand1rma, gözlerin gökyüzüdür senin, mavi gülü_lü bir çiçek. Yalvarma çocuk; sesini utand1rma. Gülün kokusudur sesin; rüzgar1n nefesi, 1rma1n türküsüdür. Yalvarma çocuk; ellerini utand1rma. Yokluk, yoksulluk kötü bilirim. Umudu, sevinci, onuru utand1rma. En güzel senin ellerindir çocuk ekmei tutan, suya uzanan.
Ey çocuk yoksulluunu öfkeli bir b1çak gibi ta_1 yüzünde ama yalvarma, utand1rma yüzünü. Utanc1n1 ve h1nc1n1 güne_in sar1s1 gibi yüreinde sakla. Unutma seni alatanlar1. Unutma utanmas1 gerekenleri ama sen alama, utand1rma gözya_lar1n1. A_k için ala, dostluk ve sevgi için. Ama yoksulluun için alama, yalvarma, utand1rma gözya_lar1n1 çocuk. B1rak dereler alas1n senin yerine, rüzgarlar, p1narlar alas1n ama sen alama. Deli taylar gibi sev ya_am1, a_k1 sevgiyi ve umudu. Yüzün her ko_ulda onuru, öfkeyi, sevinci, direnci ta_1s1n; Y1lg1nl1k, bezginlik olmas1n. Yeri geldiinde sormal1s1n yoksulluun hesab1n1..
Elimden tut ey çocuk; utand1rma ellerini. Tut elimden güne_e yürüyelim, sevince, umuda, ne_eye yürüyelim. Tutki güne_ dosun, serçeler sevinsin. Zulümler, karanl1klar çekilsin üstümüzden. Tut ki tomurcuklar açs1n, büyüsün çocuklar, serceler ucsun, tohumlar ekilsin, ye_ersin umutlar. Bir demet 1_1k saç1ls1n dünyaya, kap1lar aç1ls1n, kalmas1n esaret, ezilmi_lik, açl1k. Kimse kimseye avuç açmas1n, çocuklar alamas1n, utanmas1n analar, babalar yoksulluktan yokluktan.
Ah… çocuk!
vakitsiz açan ,bir çicçek tarlas1 gibi yürein
beyaz kardelenler, sar1 papatyalar
bükmü_ boyunlar1n1 ip - ince boynundan
güne_e bak1yorlar...
her iç çeki_te
dünyan1n bütün çiçekleri kanamada
bütün ku_lar1 havalanmada
umudun evi yok, sevincin adresi
neylersin çocuk...
ah…. çocuk!
vereceksen, rüzgarlara ver sesini, tomurcuklara
bahar1 mu_tulas1n yar1nlara
mümkünü yok art1k, gittiim her yere
soluk yüzünü ta_1yaca1m
ve seni her dü_ündüümde
ça1m1n utanc1n1 ya_ayaca1m ah! çocuk