cevabı son kısımda vermişsin. İstihare ile ilgili verdiğin aydınlatıcı bilgiler için de Allah razı olsun. Sorunu sorabilirsin. Ancak ben yine birazdan çıkacağım. Selametle.
Ebeveynlik, sadece olduğunuz bir şey değil, yapınanız gereken bir görevinizdir. Anne-baba olmak, eylemi gerektirir. Ebeveynlik; İslam, yaşam, ilişkiler, dürüstlük ve saygı gibi konularda çocuğunuzun neleri bilmesi gerektiğine karar vermenizi de içerir. Kendi kişisel karakterlerini oluştururken çocuklarmıza belli konularda yardım etmeyi kapsar. Anne baba olmak, çocuğumuza nasıl bağımsız ve sorumluluk sahibi iyi müslümanlar olacağı hususunda örnek olmayı gerektirir.
İslam'a ve insanlığa hizmet eden, huzurlu bir dünya ve aile için sağlıklı nesillere ihtiyaç vardır, bunun için de kadınlarımıza çok büyük görevler düşünmektedir. Kadınlarımız çocuklarmın elbiselerinin temizliğine gösterdikleri özenden daha çok kalplerinin temizliğine, çocuklarmın karmlarmı doyurmaya gösterdikleri özenden daha fazlasını kafalarmın doyurmaya özen göstermek zorundadır, aksi halde çocuklarımız bir canavar olarak yetişecektir.
Her kadın ve erkek bir başka kadının eseridir, kadın anadır, kadını da erkeği de insan gibi yetiştirme sorumluluğu kadına aittir, onun için kadınımızın daha fazla okuması, daha fazla düşünmesi, yaşadığı dünyaya tanıklık etmesi gere kir. Eğer kadınlık ve analık görevlerini yerine getirmezler ise çocukları adam gibi yetirmez. Bu ise kendi başlarına hem de toplumun başına bir bela sarar.
Bu bozuk düzen içinde, çocuklarının yine bu düzenin okullarında, imanlı fertler olarak yetiştirmeye çaba gösterirken, unutulmamalıdır ki çocuklarımızın ve bizlerin cennete girmesi, çocuklarımızın üniversiteye girişinden daha önemlidir. Elbette çocuklarımız okuyacak, ilim tahsili yapacaktır, ama her şeyden önce imanlı ve kamil bir müslüman olmaları gerekir. Bunun için de kafalarının ve gönüllerinin ebeveynleri tarafından doyurulmuş olması gerekir. İslami kaynaklarda da çocuğun tabi tutulacağı eğitim ve öğretimdeki temel konular genel olarak şöyle tespit edilmiştir:
1- İtikat ve ibadete dair zorunlu İslami bilgiler.
2- Ahlak ve muaşeret kuralları.
3- Çocuğun istikbalde geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve münasip olan bir meslek dalında pratik bilgiler.
Anlaşılacağı üzere öncelikle aile yuvası içinde çocukların vicdanını kulluk sorumluluğu periyodik olarak yerleştirilmesi amaçlanmaktadır.
Çoğu anne-baba, çocuklarını yetiştirme hususunda gerçekten en iyisini yapmak isterler. Onları ihmal etmeye ya da onları incitmeye kalkışmazlar. Oysa pek çok anne-baba için ebeveynlik, günlük işlerinin arasında ikinci sıraya alır, çoğunlukla problemler ortaya çıktığında onlarla ilgilenmeye başlar. Örneğin çoğu insan iş hayatındaki amaçlarım, emekliliğini, arabasını ne zaman değiştireceğinin planlarını ... sayabilir, ama çocuğunun sağlıklı ve mutlu yetişmesi için, ne yaptığını, kendisini ve Çocuğunu geliştirmesi için ne gibi planlar yaptığını söyleyemeyecektir. Veya fiziksel olarak tüm günü çocuklarıyla birlikte geçirdikleri halde zihinsel olarak çocuklarından kilometrelerce ayrı, hiçbir şeyi paylaşmayan, emir vermek ve kuru nasihatten başka çocuk ile hiçbir şey konuşmayan bir ebeveynler görürüz. Oysa; çocukların, hayatı anne babaları ile birlikte aktif bir şekilde yaşayarak tanımaya ihtiyaçları vardır. Bu nedenle çocuğunuzla konuşun, çocuğunuzla birlikte iş yaparak paylaşın. Bir Problemi halletmeye giderken çocuğunuzu da götürerek problem çözmeyi öğretin, çocuğunuzun duygu ve bedeni ile birlikte olun.
Her çocuk anasından temiz duygularla doğar, onu Yahudi ve Mecusi yapan anne babasıdır. (El-Buhari, 6/143) Bizler nasıl yaşarsak Çocuklarımız bizlerden öyle yaşamayı öğrenir, çocuklarımızdan ancak verebildiklerimiz kadarını bekleyebiliriz, bu nedenle bizlerin ve çocuklarımızın beşikten mezara kadar öğrenmesi ve öğretmesi gerekir. Selametle.
Bir Peygamber olarak insanı ilgilendiren her konuya temas eden Peygamber Efendimiz'in tabii olarak çocuk terbiyesiyle alâkalı hadisleri mevcuttur.
Bu konuyu Prof. Dr. Abdullah Aydınlı'nın "Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Terbiyesinde Yetişen Çocuklar" adlı tebliğinden özetleyerek anlatmaya çalışalım. (Bu tebliğ, İslâm'da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu adlı kitapta yer almaktadır.)
"Hz. Peygamber'in üstün nitelikleri, merhameti, sevgi ve şefkati, gayri müslimlerin de çocukları dâhil olmak üzere bütün çocukları kucaklamıştır. O, engin tevazusuyla çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş hal hatırlarını sormuş, bu arada kusurlarını hoş karşılamış, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmişti. Aynı şekilde gayrı müslimlerin çocukları da Hz. Peygamber'in şefkat deryasında nasiplerini almışlardır. Hz. Peygamber, savaşlarda çocukların öldürülmesini, esirler içinde bulunan anne ile çocuklar birbirlerinden ayrılmalarını yasaklamış, gayri müslimierin de çocukların hastalandıklarında onları ziyaret etmişti.
Hz. Peygamber'in ailesindeki çocuklarla ilgilendiği konuları ihtiva eden hadislerden de bir müslüman ailenin çocukları olduğunda neler yapması gerektiğini öğrenebiliriz. "Hz. Peygamber'in yakın çevresindeki çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, olara isim takar önceden kötü isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ, torunu Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. Oğlu İbrahim'in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise sahâbesine şöyle açıklamıştı: "Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam ibrahim'in ismini koydum. (Bilindiği gibi Hz. Muhammed, Hz. İbrahim'in soyundandır.)"
"Hz. Peygamber, torunlarını evde bazen sırtına, bazen kucağına alıp eğlendirirdi. Hatta bazen Hz. Peygamber, câmide namaz kıldırıyorken bile çocuklar omuzunda veya sırtındadır. Bir gün Hz. Peygamber, zekât dağıtırken torunu Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omuzuna almıştı."
"Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuk ve torunlarının maddî ve mânevi eğitimiyle de ilgilenir, onlara, dünya ve ahîret mutluluklarını sağlamaya yönelik irşadlarda bulundu. Hz. Peygamber'in çocuklarını irşadlarında namaz ve zühd üzerinde çok durduğu görülmektedir. O (s.a.v.) sabah namazına çıkarken Hz. Fâtıma'nın kapısına uğrayıp namaza kaldırırdı." Selametle.
Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir.
Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:
--Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum.
Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arsında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma cereyan etmiştir.
--Baba, niçin yemek yiyoruz?
--Büyümek için.
--Büyüyünce ne olacak?
--İhtiyarlıyacağız.
--Peki ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?
--Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz...
O günden sonra çocuk yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O'nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına "Demek çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız." diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım.
Doktor Di Freundin de, Readers Diegest adlı derginin bir sayısında "Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?" Konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur. "Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz." diyor.
Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor.
Doktorun cevaben yazdığı yazı ise "Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik" şeklinde oluyor.
İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhi esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nev'inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedi hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır.
Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri, çeşitli çocukluk oyunları ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir. Bize düşen ise, en iyi ve realist telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğne göz atalım. "Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve herşeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür.
Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur.
Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu ölümü, bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler. Ünlü bir pedegog olan Carlos Costanetana'ya göre; çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı cemiyetin bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir.
Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo meydana getirmektedir.
Başta zikrettiğimiz iki misalde olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?.
Eğer siz ona "Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!... Sönmek değil!... " hakikatını ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun, küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta adi bir oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer ahireti bilmezse, hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?
Halbuki ruhu, "âhirete îman" nuruyla aydınlanan bir çocuğun çehresindeki teessür sisi dağılacak "Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü, ama Cennetin bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O'nun yanına gideceğiz. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. ölüm sadece bir vatan değişikliğinden ibarettir." düşüncesi şuur ve hislerine akseder aksetmez, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır.
Yazımızı Prof. dr. Atalay yörükoğluínun ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle bitirelim: ìÇocuklar ölümle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur... Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!..
Yörükoğlu çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiyesi; onların sevdiği kişilerle bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın şeklindedir.
Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meslesini çocuklara doğru biçimde anlatmanın yolu asıl biz büyüklerin onu doğru şekilde anlamamızdan geçer.
***** Selim Gündüzalp *****
- Çocuk donmamış beton gibidir. Üzerine ne düşerse izi kalır.
- Çocukların nasihattan çok iyi örneklere ihtiyacı vardır.
- Çocuğunu iyi eğiten kimse, düşmanının bel kemiğini kırar.
- Çocuğun ortaya koyacağı şahsiyet; fıtrî değil kesbiîdir, terbiyevîdir.
Sevgili anne ve babalar, Çocuğunuzu.............
-Hoşgörüyle yetiştirirseniz, Sabırlı olmayı öğrenir.
- Destekleyip yüreklendirirseniz, Kendine güven duymayı öğrenir.
- Yaptığı güzel şeyleri över ve beğenirseniz, Takdir etmeyi öğrenir.
- Hakkına saygı gösterirseniz, Adil olmayı öğrenir.
- Güven ortamı içinde yetiştirirseniz, İnançlı olmayı öğrenir.
- Kabul ve onay gösterirseniz, Kendini ve başkalarını sevmeyi öğrenir.
- Aile ortamı içinde dostluk ve arkadaşlık gösterirseniz, Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.
- Sevgi içinde büyütürseniz, Güvenmeyi öğrenir.
- Sürekli eleştirirseniz, Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
- Kin ortamında büyütürseniz, Kavga etmeyi öğrenir.
- Alay edip aşağılarsanız, Sıkılıp utanmayı öğrenir.
- Devamlı utanç duygusuyla eğitirseniz, Kendini suçlamayı öğrenir.
- Devamlı gülünç duruma düşürürseniz, Çekingen olmayı öğrenir.
- Kendisine inanmazsanız, Dolandırıcılığı öğrenir.
- Aşırı hoşgörülü olursanız, Bencilliği öğrenir.
- Her zaman tenkit ederseniz, Kendini kabahatli bulmayı öğrenir. Selametle.
Evlatların anne baba üzerindeki hakları:
* Anne babanın çocuğuna güzel bir isim koyması ve akika kurbanı kesmesi
* Çocuğun beslenmesi
* Evlat sevgisi
* Evlada hediye vermede adalet
* Evlada iman aşılamak
* Çocuğa güzel örnek olmak
* Evlada terbiyede sert olmamalı, hatasına da göz yummamalı
* Çocukları gece sokağa salmamak
* Çocukları merhametli yetiştirmek
* Çocuklara haramdan sakınmayı telkin etmek
* Çocukların dini ve ilmi bakımdan yetiştirilmesi
* Çocukların iyi arkadaşlarla arkadaşlık kurmasını sağlamak.
* Çocuğa Kur'an okumayı öğretmek.
* Çocuklara selamlaşmayı öğretmek.
* Çocuğu disiplinli olmayı öğretmek.
* Çocuğun kalbine Allah korkusunu yerleştirmek.
* Çocukları güzel ahlak üzere yetiştirmek.
Bunlar aynı zamanda İslam'a göre evlat yetiştirme sorusuna da yanıttır. Selametle.
son zamanlar buraya bakamadım işlerimden dolayı. Gecenin bu saatinde bir bakayım dedim. aha aha aha soru yok. cevapla gulcan kardeşim soruyu. şaka millet, aslında o cümle çok şey anlatıyor. Selametle.
JAPON araştırmacı Dr. Masaru Emotonun on yılı aşkın bir süredir gördükleri,
suyun hiç de duyarsız, cansız, sıradan birşey olmadığını düşündürüyor. Su sesi dinliyor,
söze kulak veriyor, deyim yerindeyse
üzülüyor, ağlıyor, küsüyor, seviniyor, gülüyor. Nasıl mı?
SU insan hayatının en önemli vazgeçilmezi... Susuz edemiyoruz. Susuz hayat mümkün görünmüyor. İnsan vücudunun ve yeryüzünün dörtte üçü, meyvelerin ise yüzde 90a yakını sudan oluşuyor. Aslında her birimiz su içinde yaşıyoruz. Hücrelerimiz ince bir zarla çevrelenmiş birer su küpüne benziyor. Bu küçücük küpler içindeki herşey su içinde oluyor.
Su hayatımızın bu kadar merkezinde olduğu halde, suyu hep varmış varsayıp üzerinde düşünmeye bile değer görmüyor olabiliriz. Sudan ucuz pek az şey var gündelik hayatımızda. Sözümona, su basit bir madde. Sıradan bir molekül. Önümüz sıra akıp giden, cansız, duygusuz birşey.
Öyle mi?
Japon araştırmacı Dr. Masaru Emotonun on yılı aşkın bir süredir gördükleri, suyun hiç de duyarsız, cansız, sıradan bir şey olmadığını düşündürüyor. Su sesi dinliyor, söze kulak veriyor, çevredeki duygu atmosferini yüzüne yansıtıyor. Deyim yerindeyse üzülüyor, ağlıyor, küsüyor, seviniyor, gülüyor, neşeleniyor, barışıyor.
Emotonun yaptığı çalışmalar su moleküllerinin ve atomlarının bir insan duyarlılığına sahip olduğunu resmen ortaya koyuyor. Emotonun bugünlerde dünyanın çeşitli şehirlerinde heyecanla sergilediği çarpıcı görüntüler herşeyi anlatıyor.
Dr. Emoto her bir maddenin kendine özgü bir manyetik alanı olduğu gerçeğinden yola çıkmış ve ilk olarak suyun manyetik alanını incelemeye başlamış. Emoto, herşey gibi, su moleküllerinin de manyetik alanının elektronların atom çekirdeği etrafındaki dönüşlerinden kaynaklandığını hatırlatıyor. Elektronların dönüşü ve dolayısıyla da suyun manyetik alanı, çevredeki ses dalgalarından etkilenebilir miydi? Konuşulan sözlerin içeriğinin olumlu ya da olumsuz olması suyun manyetik alanını ve dolayısıyla moleküler ve atomik yapısını etkileyebilir miydi? Emoto mikroskopla fotoğrafını çektiği su kristallerine bakarak, bu sorulara kesin bir Evet cevabı veriyor.
Emoto ve ekibi ilk olarak suya müzik dinletmiş. Bir miktar arıtılmış suyu birkaç saat farklı müzikler yayınlayan iki hoparlörün önünde bekletmişler, sonra bu suları dondurarak su kristallerinin fotoğrafını çekmişler.
Emotonun ekibi su moleküllerinin insan sözünün içeriğinden nasıl etkilendiğini görmek için Fujiwara Barajından topladıkları suya dua okumuşlar. Su kristalinin duadan önceki biçimi ile duadan sonraki biçimi arasında belirgin bir farklılık gözlemlemişler.
Suyun tüm bir hayatı yakından ve derinden etkilediğine dikkat çeken Dr. Emoto, negatif duygularla içilmiş suyun ya da negatif duygular yüklenmiş suyun canlı bedeni içindekilere adı konmamış zararlar verebileceğini belirtiyor. Canlı bedenleri büyük oranda su içerdiğine göre, negatif duyguların, sözlerin ve müziklerin kanser oluşumuna zemin hazırlayacak derin moleküler değişikliklere de yol açabileceğine dikkat çekiyor.
Bu bakımdan, siz siz olun, sevdiklerinizin huyuna suyuna gidin. Tek bir sözünüzün ve hatta bakışınızın bile vücut kimyasını etkileyebileceğini aklınızdan çıkarmayın.
SU DUANIN ÖNEMİNİ NE KADAR DA BİLİYOR DEĞİL Mİ ???
PEKİ BİZ DUANIN ÖNEMİNİ NE KADAR BİLİYORUZ?????????????????????? SELAMETLE.
bilinmez kardeşim Allah razı olsun. Bu şiir Peygamber Efendimizin dünya ve dünyada yaşayan insanlar için bir dönüm noktası olduğunun, alemlere rahmet olduğunun anlatıldığı bir şiir aslında. Allahu Teala hepimizi layıkıyla onun ümmetinden olanlardan eyler inşallah. Selametle.
Allah razı olsun kardeşim bu güzel paylaşım için. *Cennet annelerin ayakları altındadır.* Elimizdeki bu nimeti en güzel şekilde değerlendirmek gerekir. Bunun da en güzel yolu hayırlı bir evlat olup, annelerin bizden memnun olmalarını sağlamak ve onların hayır dualarını alabilmek olsa gerek. Selametle.
Öncelikle böyle bir hayırlı işe önderlik yaptığı için DermanAbi arkadaşımdan Allah razı olsun. Yüce Rabb'imin dualarımızı kabul etmesi temennisiyle.
Ya Rabbi, Eksiklerimizi, noksanlarımızı, hatalarımızı ört, Sen rahmet ve
mağfiretinle onları hayra tebdil eyle. Şu güzel bahar günü, ağaçlardaki tomurcuklar, dallardaki çiçekler nasıl açmışsa, Sen de yalnız kalbimizde sevgi çiçeklerini açtır. Gönlümüzde ise iki cihan güneşimiz habibinin ve bütün
sevdiklerinin muhabbet goncaları açsın!.. Gönlümüzü, gülümüzü soldurma Allâh'ım! Hazan gelmesin, yaprakları dökülüp boyunları bükülmesin. Ve öyle bir rayiha yayılsın ki içimize, onu her zerremizde hissedelim, bütün nefeslerimizle...
Ben de bu duayı bu güzel hayra vesile olan arkadaşıma ve bir sonraki değerli kardeşime armağan ediyorum. Selametle.
Cennet ve cehennem elle tutulur belirli yerler midir, yoksa bir düşünce hâli midir? Cennet ile cehennem hakikaten mevcut yerler midir? yoksa ceza ve mükâfat şartları mıdır? Selametle.
Emr-i bil-maruf nehy-i ani'l-münker: İyilikleri emretmek, kötülüklerden men etmek, dinimizin müslümanlara yüklediği çok önemli bir görevdir.
Kimlere yapılmalıdır:
- Öncelikle kendi nefsine,
- Sonra aile efradına,
- Akrabalarına,
- Arkadaş çevresine,
- Komşularına,
- Ve ulaşabildiği her müslümana, bilhassa yöneticilere, emri bil maruf, nehyi anil münker yapmalıdır.
Nasıl yapılmalıdır: Bu hizmeti yaparken şu hususlara dikkat etmemiz gerekmektedir:
1- Hiçbir zaman dinimizin esaslarından taviz vermeyeceğiz.
5- İfrat ve tefrite kaçmayacak, itidal üzere olacağız.
6- Bu vazifeyi ihlasla, yalnız Allah rızası için yapacağız.
7- Kendimizi, muhatabımızdan üstün görmeyeceğiz.
8- Emri bil maruf, nehyi anil münker yaptığımız konuyu çok iyi bileceğiz.
9- Mütevazi, merhametli olacağız.
10- Muhatabımızın o andaki psikolojik durumunun emri bil maruf, nehyi anil münker yapmaya müsait olup olmadığının farkında olacağız.
11- Her hangi bir konuda emri bil maruf, nehyi anil münker yapacağımız zaman, önce kendi nefsimize bakacağız; şayet bu konuda biz de emir bil maruf, nehyi anil münkere muhatap isek bu vazifeyi öncelikle kendi nefsimize yapacak, kendimizi ikaz edecek, kendi hatalarımızı düzeltecek ve sonra da diğerlerini ikaz edecek, uyandırmaya çalışacağız. Selametle.
Her biri Müslümanın düsturu olması gerken bilgiler için Allah razı olsun kardeşim. Son aktardıklarına katılıyorum. Müslüman önce kendini düzeltmeye çalışmalıdır. Çevremizi aydınlatmak istiyorsak önce mum olmasını öğrenmeliyiz. Selametle.