nuri deniz

nuri deniz

Üye
28.04.2010
Asteğmen
10.643
Hakkında

  • Gebeliğinin Henüz Farkında Olmayan Anne Adayının Röntgen Filmi Çektirmesi Durumunda Hamileliği Sonlandırılmalı mıdır



    Gebeliğinin henüz farkında olmayan anne adayının röntgen filmi [akciğer grafisi, sinüzit tanısı için sinüs grafisi, belağrısı için pelvis (leğen kemikleri) grafisi, vücudun çeşitli yerlerinin tomografisi gibi] çektirmesi durumunda hamileliği sonlandırılmalı mıdır?

    İyonlaştırıcı radyasyon hızlı bölünen ve çoğalan hücreleri daha fazla etkileyebildiği için gelişmekte olan fetus üzerinde zararlı etkiler meydana getirme riski vardır. Bu etkiler maruz kalınan radyasyonun dozuna ve ışınlanma süresine bağlıdır. Radyolojik çekimden dolayı hastanın ve fetusun almış olabileceği doz hakkında bir tahmin yapılabilmesi için çekim sırasında kullanılan teknik (mAs, kV, vb.), ışınlama alanı ve genişliği, ışınlama süresi gibi parametrelerin bilinmesi gerekir. Ayrıca, radyolojik çekimlerinde bu parametreler bilinse dahi fetal doz için yapılan hesaplar %50'lik hata payı içerir. Literatürde 100 mGy'in altındaki fetal dozun hamileliğin sonlandırılması için bir sebep teşkil etmeyeceği yer almaktadır. Fetusun direkt olarak X-ışınlarına maruz kalmadığı radyolojik film çekimlerinde, fetusun alabileceği dozun düşük olması nedeniyle doz hakkında bir tahmin yapılmasına genellikle gerek görülmemektedir. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgilere Uluslararası Radyasyondan Korunma Komisyonu'nun 84 no'lu raporundan (ICRP 84) ulaşılabilir.
#08.06.2010 16:03 0 0 0


  • TAEK Radyasyon Güvenliği Yönetmeliği'nin 1.Kısım 5 nci Maddesinde belirtilen muafiyet sınırları üzerindeki her türlü radyasyon üreten, radyoaktif kaynak içeren cihazlar ve radyoaktif kaynaklar için LİSANS almak zorunludur.

    2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu'nun 4(d) maddesi gereğince Radyoaktif maddeleri ve radyasyon cihazlarını bulunduran, kullanan, bunları ithal ve ihraç eden, taşıyan, depolayan, ticaretini yapan resmi ve özel kurum, kuruluş ve kişilere ruhsata esas olacak lisans vermek, radyasyon güvenliği bakımından bunları denetlemek; bu görevlerin yerine getirilmesi sırasında sigorta yükümlülüğü koymak; radyasyon güvenliği mevzuatına aykırı hallerde, verilmiş olan lisansı geçici veya sürekli olarak iptal etmek; söz konusu kurum ve kuruluş hakkında , gerekirse kapatma kararı almak ve genel hukuk esasları dahilinde kanuni kovuşturmaya geçilmesini sağlamak yetkisi TÜRKİYE ATOM ENERJİSİ KURUMU'na verilmiştir.

    Bu husus Radyasyon Güvenliği Yönetmeliği'nin, Lisans, İzin, Denetim, Kayıtlar başlıklı Birinci Bölümü'nün 50 nci Maddesinde aşağıdaki şekilde hükme bağlanmıştır. " Radyasyon Güvenliği Tüzüğü ve bu Yönetmelik kapsamına giren radyasyon kaynaklarının imal, ithal ve ihraç edilmesi, alınması, satılması, taşınması, depolanması, bakımı, onarımı, kurulması, sökülmesi, değiştirilmesi, radyasyon kaynakları ile çalışılabilmesi ve her türlü amaçla bulundurulması ve kullanılması için Kurum'dan lisans alınması zorunludur. Bu lisans, başvurusu yapılan kaynakların Kurum tarafından onaylanan kişilerin sorumluluğu altında ve başvuruda belirtilen adresteki faaliyetini kapsar. Bu işler, diğer bakanlık ve/veya kuruluşlardan da izin, ruhsat veya bir belge alınmasını gerektiriyorsa, bunların verilmesi Kurum tarafından lisans verilmesi önkoşuluna bağlıdır. 7/2/1993 tarihli 21489 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliğine tabi olan faaliyetler için Çevre Bakanlığı'nın olumlu kararı alınmadan lisans işlemi başlatılamaz."
#08.06.2010 14:55 0 0 0



  • İyonlaştırıcı radyasyon işareti ISO (International Organization for Standardization) tarafından 1975 yılında yayımlanmıştır ve tüm dünyada ve ülkemizde yaygın olarak kullanılmaktadır.

    İlgili standart (ISO #361) sembolün kullanımı, şekli, boyutu, oranları ve uygulama alanlarını belirlemiştir (Şekil-1). Gama, X-ışınları, alfa ve beta parçacıkları, yüksek enerjili elektronlar, nötronlar, protonlar ve diğer nükleer parçacıklardan kaynaklanan iyonlaştırıcı radyasyonun varlığını ifade etmek için kullanılması gereken söz konusu işaret, ses dalgaları ve elektromanyetik dalgaların diğer tipleri için kullanılamaz. 24.03.2000 tarihinde yayımlanan Radyasyon Güvenliği Yönetmeliği Ek-3'de ilgili işaret için ayrıntılı bilgiye ulaşılabilir.

    noimage


    Şekil-1: ISO iyonlaştırıcı radyasyon işareti

    İyonlaştırıcı radyasyon kaynaklarının tıp, endüstri, araştırma ve eğitim gibi konularda kullanımı dünya uygulamalarına benzer olarak ülkemizde her geçen gün artmakta ve nükleer tekniklerin kullanımı yaygınlaşmaktadır. Ancak söz konusu yaygın kullanıma paralel olarak iyi tanımlanmış düzenleyici tedbirlere ve artan güvenlik standartlarına rağmen iyonlaştırıcı radyasyon kaynakları ile ilişkilendirilebilecek olay veya kazalar ile karşılaşılmaktadır. İyonlaştırıcı radyasyon işareti konu ile ilgili uzmanlar ve ilgili alanda faaliyet gösteren şahıs, kurum ya da kuruluşlar tarafında net olarak bilinmekte ve tanınmaktadır. Son yıllarda dünya genelinde karşılaşılan bazı radyasyon kazalarında, kazaya neden olay kaynak ya da taşıma kabında radyasyon uyarı işareti bulunmasına rağmen toplum tarafından iyi bilinmemesi ve ilgili işarette potansiyel tehlikenin açıkça ifade edilmemesi nedeniyle radyasyon ışınlanması sonucu ciddi sağlık problemleri ile sonuçlanan olaylar ile karşılaşılmıştır.

    Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ve ISO tarafından 2001 yılında başlatılan bir proje ile özellikle yüksek aktiviteli radyoaktif kaynaklarla kontrolsüz olarak karşılaşma olasılığı durumunda toplum üyesi kişiler tarafından kolayca tanınabilecek yeni ilave bir uyarı işaretinin tasarımlanması hedeflenmiştir. Yeni ilave uyarı işaretinin tasarımında radyasyondan korunma uzmanları, davranış bilimciler, psikologlar, grafik tasarımcılar görev almış ve temel mesajı "Tehlike - Uzak dur" olan tasarımlar Gallup Enstitüsü tarafında toplam 11 ülkede (Brezilya, Meksika, Fas, Kenya, Suudi Arabistan, Çin, Hindistan, Tayland, Polonya, Ukrayna ve ABD), yaklaşık 1650 kişi ile yapılan anketler ile test edilmiştir. Proje sonucunda geliştirilen yeni ilave radyasyon işareti ISO tarafından 15.2.2007 tarihinde (ISO #21482) standartlaştırılmıştır (Şekil-2) ve halen kullanılmakta olan iyonlaştırıcı radyasyon işareti ile birlikte kullanılacaktır.



    noimage


    Şekil-2: Yeni ilave radyasyon uyarı işareti


    Yeni ilave radyasyon uyarı işareti, UAEA tarafından "Tehlikeli kaynak" olarak tanımlanan gıda ışınlama, tele-terapi cihazları ve endüstriyel radyografi cihazlarında kullanılan radyoaktif kaynaklar gibi yüksek aktiviteli kaynakların kategorize edildiği 1, 2 ve 3'üncü kategoride bulunan kaynaklar için tasarımlanmıştır. Söz konusu işaret sadece kaynağın bulunduğu cihaz kabında, cihazın sökülmemesi ya da daha yakınına yaklaşılmaması için uyarı niteliğinde kullanılacaktır. Normal kullanımda kolayca görünmemesi gereken söz konusu ilave işaret ayrıca bina giriş kapılarında, radyoaktif madde taşıma kaplarında kullanılmayacaktır.

    Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yüksek aktiviteli radyoaktif kaynakların kullanıldığı cihazlarda söz konusu ilave işaretin de bulundurulması yönünde gerekli çalışmalar başlatılmıştır.
#08.06.2010 14:52 0 0 0

  • TAEK LİSANSI ÇALIŞMA RUHSATI DEĞİLDİR!

    TAEK, radyasyon kaynakları ile yapılan çalışmalar için radyasyon güvenliğine ilişkin kriter koymak, uygun olanları lisanslamak ve bunları denetlemekle yükümlüdür. İş Yeri Ruhsatı alması gereken kuruluşlara bu ruhsatı kimin vereceği, ilgili ulusal mevzuatta belirtilmektedir. Örneğin, bir röntgen laboratuvarının faaliyet gösterebilmesi için ruhsat Sağlık Bakanlığı tarafından verilmektedir. Ancak, bu ruhsatı verecek Bakanlığın TAEK lisansını arama önkoşulu vardır. Bu husus TAEK mevzuatı ile hükme bağlanmıştır.
#08.06.2010 14:46 0 0 0


  • Radyasyon Güvenliği
    Tek kullanımlık tıbbi malzemelerin endüstriyel sterilizasyonunda tüm dünyada yaygın olarak kullanılan başlıca üç yöntem vardır;

    Buhar basıncı ile sterilizasyon(otoklav ile),
    Etilen oksit ile sterilizasyon,
    Radyasyonla sterilizasyon.
    Radyasyonla Sterilizasyonun diğer iki metotlarla karşılaştırıldığında başlıca avantajları aşağıda ana başlıklar halinde özetlenmiştir;

    Kolay, güvenilir ve ekonomik,
    Parti veya süreli tip sterilizasyon,
    Tek bir parametre kontrolü (zaman),
    Tüm boşluklara ve kapalı ambalajlara tam girişkenlik,
    Kimyasal kalıntı bırakmaz, bu nedenle zehirleme/kanser yapma riski yok
    Karantinasız ürün teslimi,
    Ambalaj sonrası sterilizasyon imkanı,
    Dozimetrik kontrol kolaylığı,
    Geniş malzeme ve ambalaj seçeneği,
    Çevre dostu,
    Çalışan güvenliğinin üst düzeyde oluşudur
#08.06.2010 14:43 0 0 0
  • Radyasyon Vücutta Birikir mi? Nasıl Ölçülebilir?

    Radyasyon Güvenliği
    İnsan vücudu dış ortamdaki elektromanyetik radyasyondan veya radyonüklitlerin yaydığı radyasyondan dış ışınlanma yoluyla veya bu radyonüklitlerin solunum, sindirim veya dolaşım sistemi yoluyla vücut içine alınmasından iç ışınlanma yoluyla radyasyona maruz kalabilmektedir.

    Tıbbi ve endüstriyel amaçlı kullanılan röntgen cihazları ve vücut dışında bulunan radyoaktif kaynaklar nedeniyle maruz kalınan radyasyon dış ışınlanmalardır.

    Röntgen cihazları (grafi, skopi, bilgisayarlı tomografi, mamografi..) kendileri radyoaktif madde ihtiva eden cihazlar olmayıp ancak gerekli elektrik enerjisi sağlandığında X-ışını üreten cihazlar olduğundan bu şekilde alınan radyasyon anlık olup insan vücudunda birikmez.

    Kapalı radyoaktif kaynaklarla yapılan faaliyetlerde ise herhangi bir kaza sonucu kaynak zırh kabı zarar görüp radyoaktif madde açığa çıkmadığı sürece insan vücudunun radyoaktif madde kontaminasyona maruz kalma riski ve vücutta radyoaktif madde birikmesi söz konusu olmaz.

    Buna karşılık, radyoaktif maddelerin gıda, hava veya damar yoluyla vücut içine alınması sonucunda bu maddeler insan vücudunda kaldığı süre boyunca iç ışınlanmaya neden olur. Vücuttaki radyoaktif madde miktarı "Tüm Vücut Sayım Sistemi" kullanılarak veya idrar/dışkı analizi ile ölçülebilir.
#08.06.2010 14:42 0 0 0
  • Hızlandırıcı Nedir:

    Elektron, pozitron, proton, anti-proton gibi yüklü parçacık demetlerinin belirli bir amaç çerçevesinde belirlenen bir enerjiye ulaşıncaya kadar hızlandırılmasını sağlayan aygıtlardır. Yüklü parçacıkları yüksek enerjilere çıkarmak için kullanılırlar. Hızlandırılan bu parçacıklar vasıtasıyla başta temel parçacık fiziği ve nükleer fizik olmak üzere araştırmalar yapılmaktadır. Bunun yanında endüstri ve medikal alanlarda da çok geniş kullanım alanları mevcuttur.




    IGISOL Yöntemi Nedir?

    IGISOL tekniği kısa ömürlü egzotik izotopları incelemek için kullanılmaktadır. IGISOL yönteminde fisyona uğrayabilecek bir uranyum hedef, 15-30 MeV enerjili yoğunlaştırılmış proton demeti (20-100 mA) ile bombardıman edilir. IGISOL tekniğinin nükleer fisyonda kullanımı, nötron yayınımı açısından zengin 40'dan fazla yeni izotopun keşfine sebep olmuştur.



    PIXE Yöntemi Nedir?
    Sık Sorulan Sorular - Hızlandırıcı Fiziği
    Particle or Proton Induced X-ray Emission (PIXE) yöntemi bir malzeme yada numunenin elementel bileşiminin tespiti için kullanılan bir tekniktir.



    PIGE Yöntemi Nedir?

    Proton induced gamma-ray emission (PIGE) yöntemi numune analizi ve tahribatsız derinlik profili elde etmede, diğer iyon demeti yöntemlerini (özellikle PIXE'nin) tamamlayan çok yönlü bir tekniktir. Nükleer analiz uygulamalarında oldukça yaygındır. PIGE methodu çoğunlukla protonların neden olduğu ve ani gama ışınlarının üretildiği nükleer reaksiyonlara dayanır.
#08.06.2010 14:30 0 0 0
  • Jiroskop Nedir - Jiroskop'un kullanım alanları - Jiroskop Çeşitleri nelerdir hakkında

    Jiroskoplar uçakları havada, uyduları yörüngesinde ve gemileri rotasında tutan sessiz beyinlerdir. 1910 yılında ''Sperry Gyroscope Company''yi kuran Elmer Sperry, kullanılabilir ilk jiroskopik cihazları üretti.



    noimage


    Şirket gemiler için dengeleyicileri ve pilotlara uçağın yüksekliğini gösteren yapay ufku yarattı. Sperry'nin 1930 yılında ölümüne dek, Sperry şirketleri 400 kadar patentli ürünü, askeri uçaklar, roketler, bombalar, uydular ve uzay araçlarında kullanılmak üzere otomatik navigasyon sistemlerine dönüştürdü. Bugün jiroskoplar robotlara, antilok sistemlerine, otomobillerin gösterge panosundaki navigasyon cihazlarına, uzay mekiğine, Hubble Uzay Teleskobuna, Mars Keşif Aracı'na yön veriyordur.


    Mikro jiroskoplar




    noimage


    Jiroskopların bu kadar geniş bir kullanım alanına sahip olması iki prensibe dayanıyor. Jiroskopik eylemsizlik (atalet) ilkesine göre dönmekte olan bir kütle uzayda sabit konumunu korur. Dönen bir jiroskop bir uyduyu her zaman Dünya'ya dönük olarak tutar. Böylece uydu sabit bir konumda olacağı için haberleşme kolaylaşır. Dönmekte olan bir kütle ayrıca, yan yatırma kuvvetine karşı direnç gösterir. 1900'lü yılların ortalarında tonlarca kilo ağırlığında devasa jiroskoplar gemilerin teknesine yerleştiriliyor ve motorlar tarafından döndürülüyordu. Bunlar dalgalara karşın gemilerin düzgün bir şekilde yol almasını sağlıyorlardı.

    Presesyon ilkesine göre, fırıldayan bir cisme, dönme ekseni üzerinde olmayan bir kuvvet etkilediğinde, cismin dönme ekseni, kendisiyle kuvvetin oluşturduğu düzleme dik olarak hareket eder. Eğer Kuvvet aynı niteliğini sürdürürse bu hareket dönme ekseninin konik hareketine dönüşür. Bu harekete presesyon denir. Örneğin bir topaç, ekseni eğik olarak fırıldarken kütle merkezini etkileyen yerçekimi kuvveti (ağırlığı) topacı aşağı yatırmaya uğraşırken, presesyon ilkesinden dolayı topacın dönme ekseninin konik bir hareket yapmasına sebep olur. Yatay konumda uçan bir uçağın kanadındaki jiroskop, kanatlar yan yatmaya başlayınca kanat harektine dik açıda hareket eder. Yalpalamayı fark eden cihazlar pilota kanat açısı hakkında bilgi verir. İkinci bir jiroskop uçağın burundan kuyruğa, alçalma veya yükselme açısını gösterir. Hız ölçen akselerometreye bağlandığı zaman jiroskoplar uçağı uçurabilir. Buna otopilot denir.

    Jiroskoplar giderek mekanik olma özelliğini yitiriyor. 1980'li yıllarda halka lazer jiroskopları ve fiber-optik jiroskopları daha hassas ve daha küçük oldukları için tercih edildiler. Bunların fiyatı 3.000 ile 4.000 dolar arasında değişiyor. Ayrıca bugünkü minyatür jiroskoplar, malzemelerdeki titreşim değişikliklerini tespit edebiliyorlar. Bunlar diğerleri kadar hassas olmamakla birlikte entegre devreler gibi seri üretilebiliyor ve ucuza mal oluyor -yaklaşık 20 dolar-. Bunların ucuzlaması tüketim mallarında kullanılmasını sağlıyor.

    Georgia Institute of Technology'den Farrokh Ayazi tarafından geliştirilen silikon mikro-mekanik tireşimli halka jiroskobunda halka, özgür bir biçimde yüzen, sabit merkezi bir çubuğa bağlı olan bükülmüş destek yayları ile asılı durur. Tahrik elektrotları halkaya elekrostatik kuvvet uygular. Bu da algılayıcı elektrotlar tarafından kontrol edilen vibrasyonlara yol açar. Eğer halka, ekseni etrafında dışarıdan gelen bir kuvvet tarafından döndürülürse, titreşim şekli bozulur. Bu da dönmenin yönü hakkında bilgi verir. Bozulmanın büyüklüğü dönmenin hızını gösterir.



    Halka lazer jiroskoplar


    Halka lazer jiroskobunda iki anot ve bir katot tarafından tetiklenen gaz, ters yönlerde, aynı frekansta iki ışık dalgası gönderir. Halka bir dış kuvvet tarafından döndürülürse, dalgalardan biri biraz daha uzağa gider. Bir dedektör sonuçta ortaya çıkan uyumsuzluğu fark eder. Bu da dönme hızını gösterir. Dedektöre giren ışık dalgaları dağınık bir yapı sergiler; bu şekildeki bir değişiklik dönmenin yönünü gösterir. Işınların tek bir frekansta kenetlenmesini önlemek için, titreşim motoru üniteyi titreştirir ve fazlarda ufak da olsa bir değişiklik yaratır.




    Dinamik ayarlanan jiroskop


    Dinamik olarak ayarlanan bir jiroskoptaki motor, rulman yataklarındaki demir rotorun sabit bir hızda dönmesini sağlar. Jiroskop bir dış kuvvet tarafından döndürülürse, rotor buna dik açı oluşturarak hareket eder. Bu da sinyal jeneratöründe manyetik alan değişikliklerine neden olur. Değişiklikler dönmenin yönünü ve hızını gösterir. Jeneratör ayrıca, sabit torklu mıknatısların dik açı çizerek oluşan harekete karşı tepki göstermesini sağlar. Böylece rotor, yatağına çarpamadan döner.
#08.06.2010 14:20 0 0 0
#08.06.2010 14:08 0 0 0
  • Hubble Uzay Teleskobu HUT tanımı - Hubble Uzay Teleskobu HUT'un özellikleri -
    Hubble Uzay Teleskobu HUT'un Tasarım ve Hedefleri Hakkında


    Hubble Uzay Teleskobu HUT, ismi Amerikalı astronom Edwin Hubble'ın anısına verilmiş; Nisan 1990'da uzay mekiği tarafından Dünya etrafındaki yörüngesine taşınmış bir uzay teleskopudur. İlk uzay teleskopu olmamasına rağmen, HUT en büyüklerindendir ve bir çok üstün özelliğe sahiptir. Ayrıca hem hayati öneme sahip bir araştırma aracı olması hem de astronomi için etkili bir halkla ilişkiler unsuru olması nedeniyle çok tanınmıştır.

    HUT, NASA ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) arasında ortak bir çalışmadır ve Compton Gama Işınları Gözlemevi, Chandra X-ışınları Gözlemevi ve Spitzer Uzay Teleskobu projelerinden oluşan NASA'nın Büyük Gözlemevleri programının bir parçasıdır.

    Uzay teleskopların yapımı ilk olarak 1923'te düşünüldü. HUT için 1970'lerde, 1983'te uzaya gönderilmesi hedefiyle fon bulundu ancak proje teknik gecikmeler, bütçe sorunları ve Challenger faciası nedeniyle gecikti. 1990'da yörüngeye yerleştirildikten sonra bilimadamları ana aynanın teleskopun çalışmalarını kısıtlayacak şekilde yanlış yerleştirildiğini tespit etti. 1993 yılında bir uzay mekiği yolculuğunda bu sorun giderildi.

    HUT, Dünya atmosferinin dışında konumlanması sayesinde, yeryüzündeki teleskoplara kıyasla pek çok avantaja sahip olabilmektedir: Atmosferin olumsuz etkilerinden (Görüntüde bulanıklık ve havadaki partiküllerden yansıyan ışığın oluşturduğu arka-plan kirliliği gibi) bağımsız görüntü elde edilmesinin yanısıra, Ozon tabakası tarafından tutulan morötesi ışığın gözlemlenmesi ancak bu şekilde mümkün olabilmektedir.

    1990 yılında fırlatılmasının ardından, astronomi tarihindeki en önemli enstrümanlardan biri haline gelmiştir. Astronomların astrofizik alanındaki temel problemlerine çözüm bulmakta büyük yarar sağlamıştır. Hubble teleskopu tarafından kaydedilmiş olan Hubble ultra derin alan adlı fotoğraf, bugüne kadar görünür ışık ile en uzak mesafeden alınmış detaylı görüntüdür. Bir çok Hubble gözlemi, en kesin biçimde hesaplanan evrenin genişleme oranı gibi astrofizik alanında bir çok çığır açıcı sonuç doğurmuştur.

    HUT, uzayda bakımı astronotlar tarafından yapılacak şekilde tasarlanmış tek teleskoptur. Sonuncusu Mayıs 2009'da olmak üzere beş adet bakım uçuşu gerçekleştirilmiştir. İlk servis uçuşu Aralık 1993'te Hubble'ın görüntüleme hatasının düzeltilmesi için gerçekleştirildi. 2, 3A ve 3B bakım uçuşları sırasında çok sayıda alt sistem onarılmış ve bir çok gözlem cihazı daha modern ve yetkin olanlarıyla değiştirilmiştir. Ancak 2003 yılında Columbia Uzay Mekiği'nin yaşadığı kazadan sonra beşinci bakım uçuşu güvenlik gerekçeleri ile iptal edildi. Uzun tartışmalardan sonra NASA kararını tekrar gözden geçirdi ve kurumun yöneticisi Mike Griffin son kez olmak üzere bir servis uçuşu yapılmasına karar verdi. STS-125 Mayıs 2009'da gerçekleştirildi; iki yeni cihaz takıldı ve çok sayıda tamir yapıldı. Yeni cihazların test ve düzeltmelerinin sorunsuz olması durumunda HUT rutin işlemlerine Eylül 2009'da tekrar başlayacak.

    Son uçuşta yapılan bakım ile 2014'te uzaya gönderilmesi planlanan ve HUT'un ardılı olan James Webb Uzay Teleskopu (JWUT), çalışmaya başlayana kadar HUT'un görev yapması beklenmektedir. (JWUT) bir çok açıdan daha üstün astronomik araştırma programlarına sahip olacak ancak kızılötesi gözlem yapacağından dolayı Hubble'ın spektrumun görünür ve ultraviyole ölçeğinde gözlem yapma yeteneğini (yerine geçmeyecek) tamamlayacak.

    Düşünce, tasarım ve hedefler

    Taslaklar ve Öncüler

    1923 yılında, Hermann Oberth füzeciliğin babaları olarak düşünülen Robert H. Goddard ve Konstantin Tsiolkovski ile beraber bir füze yardımıyla dünya çevresinde bir teleskobun nasıl yörüngeye oturtulabileceğini anlattıkları (Almanca die Rakete zu den Planetenräumen, İngilizce:The Rocket into Planetary Space, Türkçe: Gezegenler Arası Uzaya Roket Yollamak) bir kitap yayınladı.

    Hubble Uzay Teleskobunun tarihçesi, gökbilimci Lyman Spitzer'ın 1946'da yazdığı "Dünya dışına konumlandırılmış bir teleskobun üstünlükleri" isimli yazıya kadar takip edilebilir. Bu çalışmasında uzayda kurulacak bir gözlemevinin dünyadaki bir gözlemevine göre iki temel üstünlüğünü tartıştı. Birincisi açısal çözünürlük (nesnelerin açık bir biçimde ayrıştırılabildiği en küçük ayrım), atmosferin ters akıntısı yüzünden yıldızların göz kırpar gibi görünmesine yol açan ve gökbilimciler tarafından verilen isimle gökbilimsel görmeye nazaran sadece kırınım ile kısıtlanacaktı. O yıllarda, dünyadaki teleskoplar, çapı 2.5 m olan bir aynası olan, teorik olarak yaklaşık 0.05 arcsec'lik kırınım sınırlılık çözünürlüğe sahip bir teleskop ile karşılaştırıldığında 0.5-1.0 açısal dakikalık çözünürlükle sınırlıydılar. İkinci olarak uzaydaki bir teleskop atmosfer tarafından güçlü biçimde emilen kızılötesi ve ultraviyole ışınlarını gözlemleyebilirdi.

    Spitzer hayatının büyük bir kısmını bir uzay teleskobunun geliştirilmesine adadı. 1962'de ABD Ulusal Bilimler Akademisi tarafından yayınlanan bir rapor insanlı uzay uçuş programının bir parçası olarak bir uzay teleskobunun geliştirilmesini tavsiye etti ve 1965'te Spitzer, büyük bir uzay teleskobu için bilimsel hedefler taslağı hazırlamakla görevlendirilen komitenin başına atandı.

    Uzay tabanlı astronomi II.Dünya Savaşı'nı takip eden kısa süreli bir boşluktan hemen sonra bilimadamlarının roket teknolojisinde etkili olan geliştirmeler gerçekleştirmelerini takiben başladı. Güneşin ilk morötesi elektromanyetik tayfı 1946'da elde edildi, ve NASA 1962'de morötesi, x-ray ve gama ışın spektrumlarını elde etmek için Uydu Güneş Gözlemevi'ni uzaya gönderdi. Dünya çevresinde dönen bir güneş teleskobu Ariel 3 programı çerçevesinde İngiltere tarafından 1962 yılında dünya yörüngesine oturtuldu ve 1966'da NASA ilk Uydusal Astronomik Gözlemevi'ni (OAO) uzaya fırlattı. OAO-1 üç gün sonra güç kaynağının bozulması sonucu görev dışı kaldı. Bu uyduyu 1968 ve 1972 arası, normal planlanan ömründen bir sene fazla çalışarak yıldız ve galaksilerin morötesi gözlemlerini yapan OAO-2 takip etti.
#08.06.2010 13:59 0 0 0
#08.06.2010 13:53 0 0 0



  • Blu-ray Logo
    Blu-ray Disc (BD,) olarak ta bilinen yeni nesil optik disk formatıdır. Aralarında Apple, Dell, Hitachi, HP, JVC, LG, Mitsubishi, Panasonic, Pioneer, Philips, Samsung, Sharp, Sony, TDK ve Thomson'ın da bulunduğu dünyanın önde gelen üreticilerinin Blu-ray Disc birliği (Blu-ray Disc Association - BDA) adı altında geliştirdikleri yeni format özellikle yeni nesil yüksek çözünürlüklü (HD) videoların tek bir diskte saklanabilmesinde yardımcı olurken aynı zamanda çok büyük miktarda veri depolamaya da yardımcı oluyor. Tek tabakalı bir Blu-ray disk, 25 GB'lık kapasitesi ile iki saatten fazla HDTV kalitesinde görüntü veya onüç saat civarında standart çözünürlüklü görüntü saklayabiliyor. Çift tabakalı biçimi ise 50 GB veri depolama kapasitesine sahip. Blu-ray ileride kolayca genişletilebilsin diye ayrıca çoklu-katman desteğide barındırıyor, herbir katmanda 25 GB veri ile ileride veri kapatisesi 100-200 GB seviyelerinde olabilmesi planlanmaktadır.
#08.06.2010 13:47 0 0 0
  • UVB yani Ultraviole B ışını 320-260 nm dalga boyu aralığındaki elektromanyetik ışımanın adıdır. UVB ışınının ne olduğunu ve önemini anlatabilmek için önce güneş ışığından ve UVB ninde içinde yer aldığı UV ışınlarından kısaca bahsetmek lazım. Çünkü yapay kaynaklarla da UVB ışını üretmek mümkün olsada dünyamızdaki en kuvvetli doğal UVB kaynağı güneştir.

    GÜNEŞ IŞIĞI :
    Güneş ışığı Güneş tarafından yaratılan çeşitli dalga boylarındaki elektromanyetik ışın demetlerinden oluşur Dalga boyu ölçümünde nm ölçüsü yani nano metre -1 metrenin milyarda biri - kullanılıyor. Biz güneş ışığında bulunan ışın demetlerinden sadece 700 nm ve 400 nm dalga boyları arasında kalan ışınları çıplak gözle görebiliyoruz ama bazı kişiler 740 - 380 dalga boylarındaki ışınlarıda görebiliyorlar .Bu skalanın üstünde veya altında kalan dalga boylarındaki diğer ışınlar ise çıplak gözle görülemezler.
    Bu görülebilir ışınlar da çeşitli dalga boylarına göre değişik renkleri oluştururlar Güneş ışığı prizma tarafından kırıldığında duvarda oluşan renk tayfı işte bu ışınlardır. Bunlar dalga boylarına göre sırasıyla

    740-625 nm arası kırmızı
    625-590 nm arası turuncu
    590-565 nm arası sarı
    565-500 nm arası yeşil
    500-440 nm arası mavi
    440-380 nm arası mor ışığı oluşturur.



    Yukarıda da görebildiğimiz gibi çıplak gözle görebildiğimiz en büyük dalga boyu kırmızı , görebildiğimiz en küçük dalga boyu ise mor ışındır dır
    Kırmızı rengin hemen üstünde yer alan yani görülebilir ışınlardan daha büyük dalga boyundaki ışınlara KIZIL ÖTESİ - İNFRARED ( 740 nm -1 mm ) ışınları diyoruz
    Mor ışığın hemen altında yer alan yani görülebilir ışınlardan daha küçük dalga boyundaki ışınlara da MOR ÖTESİ - ULTRAVİOLE ( 400 - 200 nm ) ışınları diyoruz.

    Bugün kullandığımız bazı dalga boyları kabaca şu şekilde sıralanıyor

    RADIO WAVES | MICROWAVES | INFRARED | VISIBLE LIGHT | ULTRAVIOLET | X-RAYS | GAMMA RAYS

    3 km den 30 cm kadar RADYO DALGALARI (am radyo , tv , fm radyo dalgaları)
    30 cm den 1 mm ye kadar MİCROWAVE DALGALARI
    1 mm den 750 nm ye kadar İNFRARED DALGALARI
    740 nm den 380 nm ye kadar GÖRÜNÜR IŞIN DALGALARI
    400 nm den 200 nm ye kadar ULTRAVİOLE DALGALARI
    100 nm den 0.01 nm ye kadar X RAY DALGALARI
    0.01 nm den daha küçük GAMMA DALGALARI

    micrometre (um) 0.00000 1 m (1 X 10-6 m)
    nanometre (nm) 0.000000001 m (1 X 10-9 m)
#08.06.2010 13:37 0 0 0
  • GÜNEŞ IŞIĞINDAKİ ULTRAVİOLE ( UV ) IŞINLAR VE UVB IŞINI
    UV ışınları 400-200 nm dalga boyları arasında yer alan ışınlara verilen ad. Görüldüğü gibi en düşük dalga boylu görünür ışın olan mor ışınlar ile UVA ışınları 400-380 nm dalga boyları arasındaki bölgede biraz iç içe girmiş durumda. Ultraviole ışınlar kendi aralarında dalga boylarına göre 3 bölüme ayrılıyor UVA , UVB ve UVC

    UVA : Dalga boyu 400-320 nm arasında olan ışınlarıdır. Bu ışınlar ışığın olduğu her yere ulaşabilirler yeter ki ortamda güneş ışığı olsun. Buluttan camdan yada ozon tabakasından kolayca geçerler ve kolayca yansırlar.UVA ışınının normal yaşamsal davranışlar üzerinde etkileri vardır yani yeme içme hareket etme ve üreme gibi davranışlarımızı aktive eder.

    UVB : Dalga boyu 320 - 260 nm arasındaki ışınlardır Bizim için önemli olan esas ışın işte budur. Deriye temas ettiği takdirde ciltte bir reaksion oluşur ve vücut D3 vitamini sentezlemeye başlar. Bu UVB ışını UVA ya göre biraz daha nazlı bir ışın mesela buluttan bayağı etkileniyor camdan ise ancak %5 oranında geçebiliyor.

    UVC : Dalga boyu 260 - 200 nm arasında yer alan ışındır. Çok tehlikelidir, hücrelerde tahribat yaparak canlının ölmesine yol açar fakat dünyamızı saran ozon tabakası tarafında tamamen süzülür ve dünya yüzeyine ulaşamaz.Eğer ulaşsaydı dünyada yaşam kalmazdı.Ozon tabakasındaki delik işte bu açıdan risk taşıyor.Akvaryumlarda sterilizasyon amaçlı kullanılan UV ışını işte bu ışındır Mikro organizmaların hücre yapısını bile tahrip ederek zararlı mikropları öldürür tabi bu arada bizim için yararlı olan bakterilere de hiç acımaz onlarıda yok eder.
    Güneş ışığında bulunan bu her 3 UV ışınının da fazlasının cilt kanseri yaptığı kesinlik kazanmıştır.

    Not : Renklere ait dalga boylarında olduğu gib UV ışın çeşitlerindeki dalga boylarıda farklı kaynaklarda birbirinden değişik yazılmış.Mesela ingilizce [Linkler üyelere. Üye olun...] dalga boyları 400-320 , 320-280 , 280-200 olarak yer alırken Kaynak aldığım yazıda ([Linkler üyelere. Üye olun...]) 400-320 , 320-260 - 260-200 olarak verilmiş. İnternetten bilgi almanın bazen böyle dezantajları var.


    UVB IŞINI NEDEN ÖNEMLİ :
    D vitamini doğada 2 farklı biçimde bulunuyor bitkisel gıdalar da D2 biçiminde ve hayvansal gıdalar da D3 biçiminde. D vitamini ( D2 veya D3 herhangi biri ) bünyede mutluluk etkisi yaratan bir vitamin. Yazın içimizin açılması kendimizi daha mutlu hissetmemiz biraz da kış mevsimine göre daha fazla aldığımız güneş ışınları sebebiyle vücudumuzda artan D vitamini sayesinde oluyor.

    Fakat canlılar ve özellikle kabuk yapısına sahip sürüngenler için UVB ışığının apayrı bir önemi daha var. Besin yolu ile alınan kalsiyumun vücuda yararlı hale gelebilmesi için D3 vitamini şart. D3 vitamini aslında vitamin değil vücut tarafından üretilen bir hormon ama vitamin olarak geçiyor. Kaplumbağa D3 vitaminini bir miktar besin yolu ile alsada esas önemlisi kendi vücudunda sentezlediği miktardır. Vücutta D3 vitamini (hormonu) sentezlenmesini sağlayan ise UVB ışınıdır. Bu ışın canlıların derisine ulaştığı zaman deride bir reaksiyon oluşuyor ve vücutta bulunan 7-dehydrocholesterol biraz kafa karıştıran karışık bir yöntemle D3 vitaminine dönüşüyor. Kaplumbağa vücudunda yeterli seviyede D3 vitamini oluşmuşsa ancak o zaman kalsiyum bağırsaklardan emilebilir ve kalsiyum metabolizmasını destekleyebilir bir hale dönüşebiliyor aksi takdirde büyük çoğunluğu işe yaramadan vücuttan atılıyor. Kaplumbağa sağlığı açısından UVB ışınının önemi D3 vitamini sentezlenmesini sağlaması ve bu sayede de kalsiyum metabolizmasının vede kabuk ve iskelet yapısının desteklenmesinden geliyor. D3 vitamini bu açıdan olmazsa olmaz bir vitamindir. Eğer kalsiyum metabolizması desteklenmezse kaplumbağalarda MBD ( Metabolic Bone Disease) diye bilinen kemik yumuşaması oluyor ve işin sonu ölüme kadar gidiyor.

    Yukarda UVB ışınını anlatırken UVB ışınının nazlı olduğunu ve pencere camından % 95 oranında geçemediğini söylemiştim. Bu da demek oluyorki kaplumbağalarımız pencere yada akvaryum camı arkasından güneş aldığı zaman belki ışık alıyor , ısı alıyor hatta UVA ışınıda alıyor ama malesef UVB ışını alamıyor Bu yüzden güneşlendirme mutlaka arada cam olmadan direk olarak yapılmalı.

    Peki bu D3 vitaminini başka bir yöntemle sağlayabilirmiyiz. Evet UVB ışını dışında bir yol daha var oda besin yolu ile alması. Eğer kaplumbağamız direk olarak güneş göremiyorsa D3 vitamini içeren vitaminler kullanabiliriz. Fakat bu yöntemde bir risk bulunuyor çünkü D3 vitamininin fazlası da azı kadar sağlık açısından zararlı olabilir.Kendi vücudunda D3 üretmesi çok daha doğal ve sağlıklı olur.
    D3 vitamini çok az elde edildiği için pahalı bir ürün bu yüzden D3 içeren vitaminlerde pahalı ürünler , suya damlatmak işe yaramaz vitaminin direk ağız yolu ile alınması lazım. Kuru yeme emdirerek kaplumbağaya verebilirsiniz. Tabi bunun yanı sıra Kaplumbağamızın besin yolu ile kalsiyum almasına da önem verilmeli. Çünkü ne tek başına D3 nede tek başına kalsiyum tam bir işe yaramıyor.
#08.06.2010 13:33 0 0 0
  • Gama Işın tarihçesi - Keşif - ROTSE Projesi - kullanım alanı hakkında


    Gama-ışın patlamaları (GIP), önceden öngörülemeyen zamanlarda ve uzay konumlarında, oldukça kısa süreler (0.1-100 s) içinde meydana gelen Gama Işın Patlamaları (GIP), çoğunlukla yüksek enerjili (≥100KeV) fotonların atımlarıyla oluşan patlama olaylarıdır. Patlamaların kaynağı olarak iki ayrı görüş vardır, dev bir yıldızın çökmesi hipernova, ya da iki nötron yıldızının birbiriyle kaynaşması. Bu patlamalar, enerji içeriği itibariyle (1045-1047 joule) şu ana kadar Büyük Patlamadan sonra en büyük enerji salma olayı olarak kabul edilmektedirler (bir megatonluk nükleer patlamanın 1015 Joule olduğunu hatırlatalım)[1]. Evrendeki çok uzak gökadalarda meydana gelen bu patlamalarda, enerjinin büyük kısmı gama ışınlarıyla yayılır.

    Bu düzeydeki enerjilerin ya çok büyük kütleli yıldızlardan, atarcalardan ya da bileşeni nötron veya karadelik olan çift yıldızlardan gelebileceği bilinmektedir. Örneğin, GRB 011121[not 1] isimli gök cismi büyük kütleli bir yıldızın süpernova olarak patlamasıdır. Bir birine çekimsel olarak bağlı iki yıldızın oluşturduğu bir çift yıldız sisteminde bileşen yıldızlardan birinin kütlesi Güneş'e göre çok büyük ise bu bileşen yıldız öldüğünde arkasında ya nötron yıldızı ya da bir karadelik bırakır. Bu aşamadan sonra çift sistemdeki bu iki cisim zamanla birbirlerine yaklaşma yönünde sarmal hareketler çizerek birleşip tek bir cisim (bir karadelik) oluşturabilirler. Böyle bir karadeliğin oluşması inanılmaz enerji açağa çıkarır ve Dünya'dan bu enerji gama-ışın patlaması olarak gözlenir.

    Yakında meydana gelebilecek bir gama-ışın patlaması, Dünya'da kitlesel yok olmaya yol açabilir.[2] Kısa süreli bir gama-ışın patlaması yaşama ciddi anlamda zarar verebilir. Ancak, yakındaki bir patlama ozon tabakasını azaltarak atmosferin kimyasal yapısını bozabilir ve sonunda biyosferde ağır hasara yol açan, asitli nitrojen oksitleri oluşturabilir.

    noimage






    Tarihçe
    Keşif
    GIP'ların bulunuşu bütünüyle astronomi dışı gelişmelerle olmuştur. 1963 yılında "Atmosferdeki nükleer denemelerin yasaklanması" hakkındaki ABD-SSCB anlaşmasına uyulup uyulmadığını denetlemek için ABD Savunma Bakanlığı'nca Dünya çevresinde yörüngeye konulan, herhangi bir anda en az iki tanesi bütün yeryüzü atmosferini görebilen ve gama ışınlarını kayıt ve geliş yönlerini saptayabilen Vela adlı bir dizi uydu, yerötesi GIP sinyallerini ilk olarak 2 Temmuz 1967'de almaya başladı[3].

    O zamanlar için çok gizemli bu fiziksel olayın bilim dünyasına duyurulması 1973 yılında olmuştur[4]. Bu dönemde diğer önemli katkılar OSO-7 ve SAS-2 uydularından gelmiştir. ilk dönemlerde kayıt edilen yıllık patlama sayısı 10 civarında olmuştur. GIP'ların kayıtsal ve istatistiksel olarak önemli sayılara ulaşması 1977'den sonra gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda aktif uydu sayısının artması ile birlikte kayıt edilen yıllık ortalama patlama sayısı 1979'da 60'a, 1980'de 130'a[3] ve 5 Nisan 1991'de gönderilen Compton Gama Işın Uydusu (Compton Gamma-Ray Observatory, CGRO) üzerinde bulunan Patlamalar ve Geçici Kaynaklar Deneyi BATSE (Burst and Transient Source Experiment) teleskopundan elde edilen sonuçlardan (BATSE'nin son kataloğu olan 4B'den) GIP olayları sayısı 2000'i geçmiştir[5].

    Birkaç yıl öncesine kadar, GIP'ların herhangi diğer dalgaboylarında hiçbir izleri olmadığı düşünülüyordu. Fakat, son birkaç yılda bazı gama ışın patlamalarından zayıf x-ışın sinyallerinin yerinin belirlenmesi ve ölçülmesi, diğer ardıl ışımaların mümkün radyo ve optik algılamaları dikkat çekici gelişmelerdir. İtalyan-Hollanda uydusu Beppo-SAX ile GIP olayı GRB970228'in ardıl ışımaları gözlendi ve ardıl ışımanın zayıflamasının yüksek çözünürlükteki x-ışın görüntülerini elde edilmesi diğer bir önemli gelişme oldu. Ardıl ışımalar, kızıla kayma mesafesinin ölçümüne, patlamaların olduğu evsahibi galaksilerin teşhisine ve mesafelerin belirlenmesine imkan verdi. Böylece GIP'ların kozmolojik uzaklıklarda oluştuğu anlaşıldı. Bu uzak mesafelerden gözlenmeleri nedeni ile GIP'ların toplam ışıma enerjileri 1051-1054erg olmalıdır. Algılamaların bazen radyoya genişlemesi ve bu olayların bazen günlerce veya haftalarca sürdüğü gözlendi. şu ana kadar ~ 30'dan fazla GIP'ların ardıl ışımaları yardımıyla 25 kadar evsahibi gökada teşhis edildi
#08.06.2010 13:27 0 0 0
#08.06.2010 13:12 0 0 0
  • Dublin (İrlandaca: Baile Átha Cliath, Áth Cliath ya da Dubh Linn diye de bilinir) İrlanda'nın başkenti ve aynı zamanda en büyük şehri. Ülkenin doğu kıyısının ortasında, Liffey Nehri'nin ağzında, Dublin Kontluğu'nun merkezinde yer almaktadır. Viking yerleşimlerinin merkezi olarak kurulan şehir, Orta Çağ'dan beri İrlanda'nın başkentidir.

    Dublin şehri dendiği zaman aslında Dublin Konseyi'ne bağlı bölge kastedilse de, halk arasında Dublin'den çevre bölgelerden bazılarını, (Dun Laoghaire, Fingal ve Güney Dublin gibi), kapsayacak şekilde de bahsedilmektedir. Bu bölgeye bazen Dublin metropolü ya da Dublin kenti de denmektedir.

    BBC'nin 2003 yılında, Avrupa genelinde 112 kent ve kırsal kesimden, 11.200 kişiye uyguladığı bir ankette, Dublin, Avrupa'nın yaşanacak en iyi başkenti, İrlanda ise Avrupa'nın en mutlu ülkesi seçilmiştir. [3] Dublin, yılda dört milyonun üzerinde ziyaretçisiyle, Paris ve Londra'dan sonra Avrupa'da en çok ziyaret edilen başkenttir. [4]


    Adı
    Dublin ismi, İrlandaca'da "siyah havuz" anlamına gelen Dubh Linn kelimesinden gelmektedir. Tarihsel olarak, İrlandaca'da yazımında bh'deki b'nin üzerinde Duḃ Linn ya da Duḃlinn, şeklinde bir nokta bulunmaktadır. Fransızca konuşan Anglo-Norman'lar noktayı kaldırmışlar ve ismi Develyn ya da Dublin olarak yazmışlardır.

    Bazı kaynaklarda Dublin isminin İskandinavya kökenli olduğuna dair de düşünceler bulunmaktadır. Yine de Dubh Linn ismi Viking'lerin İrlanda'ya gelmelerinden öncesine dayanır ve Eski Nors dilinde ve modern İzlandaca'da kısaca Dubh Linn kelimelerinin Eski Nors diliymiş gibi yazılmasıdır, yani Dyflinn (okunuşu "Düv-linn" şeklindedir, 'y' harfi Norveççe, İsveççe, Eski Nors dili gibi dillerde, 'ü' olarak okunurken İzlandaca'da yazılış aynı kalmış olsa da okunuşu /i/ sesini almıştır).

    Modern İrlanda dilinde şehrin yaygın ismi Baile Átha Cliathtır. Bu isim, Türkçe'ye yaklaşık olarak "Sazlık engellerinin sığ olduğu yerdeki yerleşim yeri" şeklinde çevirilebilir. Bu kelimeyle 988 yılında II. Mael Sechnaill tarafından kurulan, Dubh Linn kasabası ve Siyah Göl ile birleşen yerleşim yeri kastedilmektedir.

    Tarihi

    1922'ye kadar İrlanda Lordu'nun tahtı olarak kullanılan Dublin kalesi.Yunanlı astronom ve kartograf Ptolemy'nin yazıları Dublin ile ilgili en eski kaynaklardandır. M.S. 140 civarında Eblana Civitas adlı bir yerleşim yerinden bahsetmektedir. 'Dubh Linn'in yerleşim yeri olarak tarihi M.Ö. 1. yüzyıla kadar gitmektedir. Sonraları burada bir manastır inşaa edilmiştir. Ama kasaba olarak 841 yılında Norse'lar tarafından kurulmuştur.[5] 'Baile Átha Cliath' ya da kısaca 'Áth Cliath' 988 yılında kuruldu ve bir süre sonra bu iki kasaba birleşti.

    Bugünkü şehir birinin İngilizceleştirilmiş ismini, diğerinin de özgün Galce ismini almıştır. Normanların İrlanda'yı işgalinden sonra Dublin başkent oldu ve iktidar, bağımsızlıklarına dek Dublin kalesinde toplandı. 14. yüzyıldan 16. yüzyılın sonlarına kadar Dublin ve çevresi (Pale, yani sınır, mıntıka olarak bilinir), İrlanda'nın hükümet kontrolündeki en büyük alanını oluşturmaktaydı.

    17. yüzyıldan itibaren, Geniş Caddeler Komisyonu'nun da desteğiyle, şehir hızla büyüdü. Kralları I. ve IV. George'lar arasındaki dönemde (yani Georgian dönemi), bir süre Londra'dan sonra Britanya İmparatorluğu'nun ikinci şehri konumundaydı. Dublin'in en ilgi çekici mimarisinin büyük bir bölümü bu dönemden kalmadır.

    19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında, Cumhuriyetçi devrimcilerin Birleşik Krallıka karşı başlattıkları ayaklanmalar, 24 Nisan 1916'daki Postane Baskını ile harekat boyutuna ulaştı, ama 24-30 Nisan arasında süren Paskalya Ayaklanması, devrimcilerin teslim olmasıyla son buldu. Bu süreçte ön plana çıkan Michael Collins ayaklanmalar süresince kullandığı taktiklerle şehir içi gerilla savaşının ilk örneklerini sergiledi. Bu ayaklanmalar başkenti istikrarsız bir sürece soktu. İngiliz-İrlanda savaşı ile İrlanda iç savaşı kenti yıkıma uğrattı. Şehrin en güzel binaları bu savaşlar sırasında yıkıldı. İrlanda Bağımsız Eyaleti binaların çoğunu yeniden inşaa etti. Parlamentoyu Leinster Sarayı'na taşıdı ama yeniden düzenlemek gibi büyük bir işe kalkışmadı.


    Liffey üzerindeki Half Penny köprüsüAcil durum diye adlandırılan, II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Dublin zaman-dışı bir başkent olarak kaldı: modernleşme yavaş gerçekleşiyordu ama sonunda 1960'larda değişim hızlanmaya başladı. Son yıllarda, yerleşim, ulaşım ve iş alanında yapılan özel ve devlet girişimleriyle, Dublin'in alt yapısı oldukça değişti. Bazı ünlü sokak köşeleri hala gelişim ve değişimden önce orada bulunan bar veya dükkanın ismiyle anılmaktadır.

    12. yüzyılda başlayan İngiliz kontrolünden itibaren şehir İrlanda adasının başkentliğini yapmıştır. Bağlı olduğu hükümetler şunlardır:

    İrlanda Lordluğu (1171-1541)
    İrlanda Krallığı (1541-1800)
    Birleşik Krallığın bir parçası olarak İrlanda (1801-1922)
    İrlanda Cumhuriyeti (1919-1922)[6]
    1922'de İrlanda'nın bölünmesinden itibaren, İrlanda Bağımsız Eyaleti'nin başkenti olmaya devam etti (1922-1937) ve şu anda İrlanda Cumhuriyeti'nin başkentidir. (Bu hükümetlerin çoğu İngiliz hükümetiyle aynı zamanda ve genellikle rekabet içinde var olmuşlardır.)

    Kültür
    Genel Durum

    Anna Livia Plurabelle, O'Connell caddesinde bir çeşme
    James Joyce'un Finnegan romanından esinlenerek yapılan heykelDublin Avrupa'nın en önemli kültürel merkezlerinden biri ve Jonathan Swift, Maeve Binchy, Bram Stoker, Oscar Wilde, William Butler Yeats, James Joyce, J.M. Synge, George Bernard Shaw, Seán O'Casey, Samuel Beckett, Brendan Behan ve Roddy Doyle gibi, birçok ünlü yazarın çıktığı bir şehirdir. Burayla ilgili en ünlü eserlerden biri James Joyce'un Dublinliler başlıklı öykü kitabıdır. Bu eserinde, Joyce 20. yüzyılın başlarında şehirdeki yerli halkı ve yaşananları tiplemelerle anlatır. Ayrıca yine Joyce'un Ulysses, romanı Dublin'de geçmekte ve kentin topografik detaylarını içermektedir.

    İrlanda Ulusal Basım Müzesi, Modern Sanat Müzesi, Ulusal Galerisi, Ulusal Kütüphanesi ve Ulusal Müzesi'nin üç merkezi; ayrıca Hugh Lane Belediye Galerisi ve Chester Beatty Kütüphanesi Dublin'de bulunmaktadır.

    Şehrin merkezinde, Şehir Sanat Merkezi, Dört Galeri, Douglas Hyde Galerisi, Proje Sanat Merkezi ve İber Kraliyet Akademisi gibi, birçok galeri ve sanat merkezi vardır.

    Temple Bar, özellikle haftasonları, Birleşik Krallık'tan ve başka birçok yerden turist çeken popüler bir gece hayatı mekanıdır.

    Şehir dünyanın en genç nüfusuna sahip yerlerden biridir. Yaklaşık olarak %50'si 25 yaş altındadır.

    Çok-Kültürlü Dublin
    1990'ların başlarına kadar İrlanda daha çok dışarı göç verse de, şu anda Dublin'de özellikle Çin, Polonya, Filipinler, Birleşik Krallık, Nijerya, Litvanya, ve Romanya'dan yüksek sayıda göçmen bulunmaktadır. Ayrıca AB üyesi ülkelerden, Avusturalya, Yeni Zelanda ve Rusya'dan da yoğun göç almaktadır. Buna ek olarak geçtiğimiz on yıl içinde ülke dışına göç eden İrlanda'lılar da geri dönüp tekrar ülkeye yerleşmişlerdir.

    Eğitim

    Trinity Koleji, DublinDublin, üç üniversitesi ve birçok diğer yüksek öğrenim kurumuyla, İrlanda'nın birincil eğitim merkezidir. Şehirde 20 adet üçüncü-seviye (bir çeşit devamlı, yüksek öğrenim) enstitü ve kolej bulunmaktadır.[7] Dublin Üniversitesi, 16. yüzyıla uzanan tarihiyle İrlanda'nın en eski üniversitesidir. Bir tek koleji vardır, Trinity Koleji, ve Kraliyet onayıyla, I. Elizabeth döneminde kurulmuştur. Kolej Katoliklerin özgürleşmesine kadar Roma Katoliklerine kapalı kalmıştır. Daha sonra ise 1970'e kadar Roma Katoliklerinin katılımı, Katolik hiyerarşisi tarafından, yasaklanmıştır. Ulusal İrlanda Üniversitesi'nin Dublin'de Dublin Koleji ile paylaştığı bir kürsüsü bulunmaktadır. Aslında şehrin sınırlarının biraz dışında olan, Dun Laoghaire'de bulunan, Dublin Koleji, İrlanda'daki en büyük üniversitedir. Dublin Şehir Üniversitesi en yakın zamanda kurulmuş olan kurumdur ve özellikle işletme, mühendislik ve endüstriyle alakalı fen alanlarında ön plana çıkmaktadır. İrlanda Cerrahlar Kraliyet Koleji, Ulusal İrlanda Üniversitesi'ne bağlı bir tıp kolejidir ve şehir merkezindeki St. Stephen's Green parkı içindedir. Ulusal İrlanda Üniversitesi, Maynooth da Ulusal İrlanda Üniversitesi'ne bağlıdır ve şehrin merkezine yaklaşık 25km uzaklıkta olan Kildare ilçesine bağlıdır.

    Dublin Teknoloji Enstitüsü modern bir teknik kolej olup ülkenin en büyük, üniversite olmayan, üçüncü-seviye eğitim kurumudur. Teknik konularda uzmanlaşmış olsa da birçok sanat ve insan bilimleri dersleri de verilmektedir. Dublin'in kent dışı yerleşimlerinden Tallaght ve Blanchardstown'da teknoloji enstitüleri bulunmaktadır: Tallaght Teknoloji Enstitüsü ve Blanchardstown Teknoloji Enstitüsü.

    Ulusal Sanat ve Tasarım Koleji ve Dun Laoghaire Sanat, Tasarım ve Teknoloji Enstitüsü sanat, tasarım ve medya teknolojisi alanlarında eğitim vermektedir.

    Bunların dışında ayrıca birçok küçük uzmanlık kolejleri ve özel kurumlar da bulunmaktadır. Örneğin, The Gaiety Oyunculuk Okulu'nda hem iki yıllık yoğun oyunculuk kursu, hem de Dublin Şehir Üniversitesi ve Dublin İşletme Okulu ile ortak, üç yıllık lisans programı bulunmaktadır. Aungier caddesinde bulunan, bu okul aynı zamanda ülkedeki en büyük, bağımsız, üçüncü-seviye kurumudur.
#08.06.2010 13:04 0 0 0
  • İstanbul Raylı Sistemler Kronolojisi



    04/01/1871: Yedikule - Kuçukçekmece arasında banliyö hattı açıldı.
    22/04/1872: Kuçukçekmece - Halkali banliyö hattının ikinci etabı hizmette.
    03/09/1872: İlk atlı tramvay Azapkapı-Ortaköy hattında işletmeye alındı.
    27/07/1872: Yedikule - Sirkeci arası işletmeye açılarak Avrupa yakasında banliyö hattı tamamlandı
    22/09/1872: Anadolu yakasında ilk banliyö hattı Feneryolu - Pendik
    01/01/1873: Anadolu yakası banliyö hattı ikinci etabı Pendik - Gebze arası seferler yapıldı.
    12/01/1875: İstanbul' un ilk metrosu olarak addedilen funiküler sistem ile çalışan Karaköy - Beyoğlu Tüneli açıldı.
    1907 : Tramvay şebekesi işletme hakkı yapılan sözleşme ile 75 yıllığına-1993 yılına kadar uzatıldı.
    19/08/1908: Feneryolu - Haydarpaşa bağlantısı ile Anadolu yakası banliyösü de tamamlandı.
    Ocak/1910: Dersaadet Tramvay Şirketi tünel hattını, tesisleri, araçları ve işletme hakkı ile birlikte "Metropolitan Railway Of Constantinapole From Galata De Pera" şirketinden satın aldı.
    1912 : Balkan Savaşı nedeni ile atların orduya devredilmesi nedeni ile işletme yapılamamıştır.
    25/01/1914: İlk elektrikli tramvay seferde, tramvay hatları galata köprüsünden geçirilerek İstanbul ve Pera yakaları birbirine bağlandı.
    15/01/1915: 1. Dünya Savaşı nedeni ile şehirde yaşanan elektrik kesintisi nedeni ile tramvay işletmesi ikinci kez durdu.
    1927: Yılda 61.336.000 yolcu ile rekor yolcu sayısı
    1928: Şirket 199 motris, 121 römork ile 21 hatta, 27.714 m çift ray, 5880 m. tek ray ile hizmet vermektedir.
    08/06/1928: Üsküdar-Kısıklı tramvay hattı ile Üsküdar Kadıköy Havalisi Tramvayları işletmeye açıldı.
    20/02/1931: Dersaadet Tramvay Şirketinin adı "İstanbul Tramvay Şirketi" olarak değiştirildi.
    16/06/1939: Millileştirme Hareketi ile şirket önce belediyeye ardından İETT ye devr edildi.
    1943 : İstanbul yakasında 201 vagon ile 83.864.583 yolcu taşınmıştır.
    1945: İstanbul ve Kadıköy yakalarında toplam 105.420.690 yolcu taşınmıştır, bu yılda İstanbul' daki toplam tramvay hattı uzunluğu 59.068 m dir.
    16/03/1955: Üsküdar Kadıköy Havalisi Tramvayları şirketi İETT ye devr edildi.
    1956/1958: Tramvayların Galata köprüsünden geçişi yasaklandı. İstiklal Caddesi ile Topkapı ve Yedikule' den gelen raylar sökülerek bu bölgelerdeki tramvay hatları da iptal ediliyor.
    1960: İstanbul' da artık sadece 16 tramvay hattı var.
    12/08/1961: İstanbul yakası tramvayları Şişli deposundan son seferlerine çıkarak Anadolu yakasına geçecekleri gemilere yüklenmek üzere limana ulaşıyorlar.
    14/11/1966: İstanbul' un son tramvay hatları Kadıköy-Fenerbahçe, Kadıköy-Gazhane, Kadıköy-Kısıklı ve Kadıköy-Üsküdar hatlarıda seferden alınıyor. İstanbul artık tramvaysız.
    23/02/1983 : İstanbul Metrosu ihalesi askıya alındı.
    22/06/1986 : Aksaray-Kartaltepe arasında ilk metro hattının temel atma töreni yapıldı.
    16/08/1988 : İstanbul Ulaşım A.Ş. Büyükşehir Belediye iştiraki olarak kenti içi raylı sistemleri işletmesi amacı ile kuruldu.
    11/03/1989: Aksaray - Kartaltepe Kocatepe arasında ilk metro seferleri başladı.
    24/12/1989: Kartaltepe Kocatepe ile Esenler istasyonu bağlantısı açıldı.
    29/12/1990: Taksim - Tünel nostaljik tramvay hattı, eski İstanbul tramvayları revize edilerek işletmeye açıldı
    13/06/1992: Modern dönemin ilk tramvay hattı Beyazıt-Yusufpaşa arasında seferlere başladı.
    10/07/1992: Beyazıt-Sirkeci bağlantısı ile tramvay hattı uzatıldı.
    19/08/1992: Taksim-4.Levent metrosu temeli atıldı ve inşaat çalışmalarına başlandı.
    29/12/1992: Yusufpaşa - Topkapı arasıda açılarak tramvay hattı Topkapı-Sirkeci arasında çalıştırılmaya başlandı.
    31/01/1994: İlk metro hattımız Zeytinburnu na uzatıldı, aynı tarihte Otogar istasyonunda açılışı yapıldı.
    07/03/1994: Metro hattı Zeytinburnundan Bakirköy İncirli istasyonuna uzatıldı.
    10/03/1994: Tramvay hattı Topkapı-Zeytinburnu bağlantısı açıldı, tramvay hattı 11 km lik uzunluk ile Zeytinburnu-Sirkeci arasında hizmet veriyor.
    25/08/1995: Metro hattı Bakırköy-Yenibosna bağlantısı tamamlandı.
    20/04/1996: Tramvay hattında Sirkeci ile Eminönü arasındaki bölüm İstanbul Ulaşım A.Ş. tarafından inşa edilerek Eminönü istasyonu hizmete alındı.
    11/01/1999: Taksim-4.Levent metrosu için alınan 32 aracın hatta indirme işlemleri başladı.
    15/01/1999: Aksaray-Yenibosna arası metro hattında Bahçelievler istasyonu açılarak sisteme eklendi
    25/03/1999: Taksim-4.Levent metro hattında ilk deneme seferlerine başlandı.
    16/09/2000: Taksim - 4.Levent metrosu yolculu seferlerine başladı.
    2002: Edirnekapı-Sultançiftliği tramvay hattının temeli atıldı.
    23/08/2002: Taksim - Kabataş Funiküleri inşaatına başlandı.
    20/12/2002: Aksaray metrosunun Yenibosna-Havalimanı bağlantısı hizmete açılarak Havalimanına raylı sistemler ile erişim sağlandı.
    2003: Kadıköy-Moda tramvayı inşaatı başladı.
    01/11/2003: Kadıköy-Moda tramvayı tarihi 20 numarası ile yeniden işletmeye açıldı. Böylece Anadolu yakasında 37 yıl sonra tramvay işletilmeye başlandı.
    27/01/2004: Zeytinburnu-Bağcılar tramvay hattının temel atma töreni yapıldı.
    30/05/2004: Zeytinburnu-Eminönü tramvay hattında 55 adet Alçak Tabanlı tramvay aracı hizmet vermeye başladı. Araçlar için tüm istasyonlar yıkılarak yeniden inşaa edildi.
    30/01/2005: Kadıköy-Kartal metro hattının temel atma töreni yapıldı.
    30/01/2005: Eminönü-Fındıklı arasında tramvay seferlerinin başlaması ile 47 yıl sonra tramvay yeniden Galata Köprüsünden geçti.
    12/03/2005: Taksim-4.Levent metro hattının 3. etabını oluşturan Ayazağa kesimi inşaatına başlandı.
    29/05/2005: Otogar-Bağcılar metro hattı temel atma töreni yapıldı.
    01/11/2005: Eyüp-PierLoti Teleferiği hizmete açıldı.
    03/12/2005: Taksim-Kabataş Funiküler sisteminde kullanılacak araçlar Kabataş' tan hatta indirildi.
    04/01/2006: Taksim-Kabataş Funiküleri deneme seferlerine başlandı.
    18/05/2006: Zeytinburnu-Bağcılar tramvayı deneme seferlerine törenle başlandı.
    30/06/2006: Tramvay hattının son istasyonu Kabataş hizmete açıldı, aynı gün açılan Funiküler sistem ile Taksim-4.Levent metrosu ve tramvay hattı aracılığı ile raylı sistemler arasında entegrasyon sağlandı.
    30/06/2006: İstanbul' un ikinci Funiküler sistem uygulaması olan Taksim-Kabataş funiküleri hizmete açıldı.
    14/09/2006: Zeytinburnu-Bağcılar tramvayı seferlere başladı.
    10/07/2007: Edirnekapı-Sultançiftliği hattı deneme seferleri başladı.
    17/09/2007: Şehitlik-Mescid-i Selam tramvay hattı yolculu seferlerine başladı.
#08.06.2010 12:48 0 0 0
  • Füniküler, raylı bir taşıma aracıdır. Bir dağ veya tepe gibi eğimli arazide, halatlarla yukarıya çekilerek çalışır. İki ayrı aracın aynı anda kullanımı, vagonların her birini karşı ağırlık olarak etkilemesi prensibi ile çalışır.



    noimage
#08.06.2010 12:44 0 0 0