1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Uyuyamadığı bir gece babasının ona ilk defa masal anlattığı andan beri istediği şeyi yapmıştı bugün. Bugün okumayı öğrenmişti. O kadar huzurlu o kadar sevinçliydi ki ne yapacağını bilmiyordu. Bu haberi babasına vermek için koşa koşa gitti eve.
    Ona biri ev dediği zaman, iki göz bir beton yığını aklına geliyordu. Babasının parası ancak buna yatmişti. Her ne kadar o beton yığınında elektrik,su,televizyon olmasa da orası onun eviydi. Onun ve çok sevdiği biricik babasının eviydi...
    Babası her gün geç saatlerde eve gelirdi. Kocaman toprak kokan elleriyle oğlunu kucaklar ve öperdi. Sonra çoğunlukla zeytin-ekmekten oluşan akşam yemeklerini yerlerdi. Babası para aldığı zaman erzak getirir ve o gün farklı bir menüyle karınlarını doyururlardı.
    Ama bugün farklıydı. Bir taraftan içinde huzur saçan gülümsemeler, diğer taraftan ağlamaklı bir hüzün vardı. Ne olduğunu çözemese de buna aldırış etmeden gülümsemeye devam etti.
    Evin kapısını açıp içeri girdi. Her şey birbirine girmiş, berbat bir görünüm kazanmıştı. Önce ortalığı toparlayacak sonra da babası için sürpriz bir karşılama töreni hazırlayacaktı. Babası geldiğinde kim bilir ne kadar sevinecekti? Sonra sımsıkı babasının boynuna atılacak ve "baba okumayı öğrendim!" diyecekti. Bunları düşünrek hızla işe koyuldu. Evin küçük olmasına rağmen iş onun gözüne büyük görünüyordu.
    Yaklaşık bir saate evin her yerini düzene sokmuştu. Evde kadın yaşamadığını bilmeyen biri buna inanmayabilirdi. Temizliği bitirip kısa bir süre dinlenmek için oturduğunda etrafına bir göz attı. Unuttuğu veya gözden kaçırdığı bir şeyin olmasını istemiyordu. O kadar iyi bir iş başarmıştı ki evi hiç bu kadar temiz hatırlamıordu.
    Dinlenip tekrar işe koyuldu ve sofrayı hazırlamaya başladı. Onun sofra anlayşı ev anlayışı gibi pek çok insana göre farklıydı. Yerde yamalı bir bez parçası, üzerinde en fazla üç tabak bulunan eski bir tepsiden ibaretti onun sofrası. Ama o bu durumdan asla şikayetçi olmamıştı. Babasının elinden gelin yaptığından şüphesi yoktu.
    Sofra işi kısa sürede bitmişti. Duvardaki, küçüklüğünden beri "tik tak" sesleriyle uyuduğu emektar saate baktı. Babası kısa bir süre sonra gelecekti. Heyecanla pencerenin dibine oturup yolu izlemeye başladı.
    Saniyeler dakikaları,dakikalar saatleri kovalıyordu. Her geçen an içindeki mutluluk değerini kaybediyor, kötü düşünceler beynini kemiriyordu. Babasının madende çalıştığını ve bu işin çok tehlikeli olduğunu biliyordu ama onun babasına bir şey olmazdı. Ama babası bundan iki saat önce evde olmalıydı. Ağlamaya başladı. Gidip kanepeye uzandı. Az sonra uyuyup kalmıştı.
    Kapının vurulduğunu duyunca uyandı. Ama kapı vurulmuyor sanki kırılmak isteniyordu. Korktu bir an. Babası ona "ben söylemediğim zaman asla kapıyı açma" demişti. Bu uyarı aklına geldi ve kapıdan uzaklaştı. Sonra bir ses "oğlum aç kapıyı" diyordu. Bu ses az ötedeki Halime Nine'nin sesiydi. Koşup kapıyı açtı. Halime Nine yaşlı gözlerle buynuna sarıldı hemen. Ninesinin biraz gerisinde okumakta çok zorlanmadığı harflerle üzerinde "Ambulans" yazan bir araba vardı. İçinden beyaz giysili adamlar indi ve siyah büyük bir şey indirmişlerdi. Bu anları daha önce Halime Nine'nin kocasının getirildiğinde görmüştü. Ama o zaman Halime Nine'nin kocası ölmüştü. Aklına cevabını almak istemediği onlarca soru geldi. O da ağlamaya başladı. O an ninesi konuştu "evladım baban öldü". Gözlerini sımsıkı kapatıp bunların rüya olması için bildiği bütün dauları okudu. Gözlerini terar açtığında manzara değişmemiş, babasının huzur veren gülümsemeleri yerini hayatın korku salan kahkahalarına bırakmıştı...



    Selim Gökkurt
#21.04.2010 08:29 0 0 0
  • "YALNIZIZ" başlıklı yazınız beni çok etkiledi." diye başlıyor, okurum mektubuna. Ve devam ediyor:

    ".... Kırsal kesimden gelmedim. Hep kalabalık şehirlerde yaşadım. Çevrem dar denilemez. Maddi bir sorunum da yok. Kırk yaşı aştım, elliye dayandım. Bu zamana kadar çok geniş ilgi alanlarım oldu. Ama hiçbir alana saplanıp kalmadım. Şimdi de okumaktan başka saplantım yok. Bazen bu saplantıma da kendi kendime kızıyorum. "-Oku oku, ne olacak. Dünyada hep okumak için mi geldim" diye. Ama kitapların dışında bir şeye sarıldığımda, eninde-sonunda hüsrana uğruyorum.

    Bir arkadaşın bir kitap kadar ömrü olmuyor maalesef. Ben arkadaşlığı çocukluğumdaki gibi sanıyordum. İşim icabı çok gezdiğimden, yıllardır uzun süreli bir arkadaşlık kuramamış, arkadaşlık ettiğim yıllar lisede noktalanmıştı. O tatlı anıları şimdi uzatmak istedim ama arkadaşlık kavramı, dostluk kavramı kişilerde farklılık kazanmış. Cömert davransan enayi, tutumlu davransan cimri olarak arkandan konuşuluyor. Değerlendirme hep maddeye göre yapılıyor. Kafa ve kalbini tatmin etmek için bir çift kelebek gibi ele uzanıyorsun; o elin tekini tuttuğunda diğeri cüzdanına uzanıyor. Günümüz kızı ya da erkeği karşısındaki kendisini terk ettiğinde ya kendi ya da karşısındakinin canına okuyabiliyor. Bu denli egoizmin boy attığı bir toplumda aşktan bahsetmek, aşkı aramak ne denli doğru, bilemiyorum. Dostluk ve aşk..

    Sonuç, hüsran...

    Bir bahçe hazırlıyorum. Ellerim kabarıyor bel yaparken. Gübreliyor, çimlendiriyorum. Nadide çiçekler dikiyorum. Her sabah erkenden suluyorum. İlâçlıyorum. Gelip-geçen hayran hayran bakıyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Bir sabah uyanıyorum bir çiçeğim, diğer sabah uyanıyorum bir gül ağacım ya da bir çiçek fidem yerinden sökülüp götürülmüş ya da koparılmış. Mutlu olmak ve çevremi mutlu etmek için hazırladığım bu bahçeden dolayı mutsuz oluyorum...

    Ve yine kitaplara dönüyorum.

    Yine de bir kitabı bitirdikten sonra dünyada insanların ne kadar yapayalnız olduğunu düşünüyorum. Aynı güzellikleri birlikte seyredebileceği, bir demlikteki çayı birlikte paylaşabileceği, yemek yerken ağzının kımıldamasından tiksinmeyeceği bir arkadaşı olması çok güzel bir şey olmalı."

    Okurumun, sürüp giden mektubundaki düşünceleri çok güzel.

    "İnsan, kalbine diğer bir insanı misafir ederken çok düşünmeli," diyorum, ben. Ve insanlardan hep doğruyu, güzeli beklenenin yerine kötülüğü beklemeyi alışkanlık haline getirirsek hem hüsrana uğramayız, hem de onlardan iyi bir davranış gördüğümüzde mutlu oluruz.

    Farklı eğitim, farklı kafalar yaratır. Farklı kafaların da birbirlerini mutsuz etmeleri doğaldır. Birarada yaşamak zorunluluğunda olan toplumun devamlı sürtüşmesine sebep, eğitimde birlik ve beraberliğin sağlanamamış ve sağlanamıyor olmasındandır.

    Bir milletin okulu farklı, basını, televizyonu farklı eğitim verirse fertler ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez. Kendi kültürünü alamayanlar, üç gün yurt dışında kalıp, oranın kültürünü alıveren(!) dümbüklerin sergiledikleri yaşam tarzlarına özenir ve bu kargaşa sürüp gider.

    Yalnız kalmamıza sebep işte bu farklardan dolayıdır. Konu uzundur ve benim buradaki köşeme sığmaz.

    Ve ben, yalnızlar topluluğunu seviyorum...

    Yüksel ÖNAÇAN

#21.04.2010 08:22 0 0 0

  • noimage


    Benden iyi bilen yoktur zannetme
    Bilmediğin çıkar zorda kalırsın
    Her yaptığın işte çıkar gözetme
    Düzgün yürür iken yolda kalırsın


    Vardır senden iyi bilenler elbet
    Her ne yapar isen birazcık sabret
    Fazla uzak değil yakındır ahiret
    Tedarik etmezsen narda kalırsın


    Büyütme kendini dev aynasında
    Dün oturuyordun gaz lambasında
    Çareler ararsın dert ovasında
    Yolunu bulamaz orda kalırsın


    Evvelden damlaydın bugün göl oldun
    Baban çok fakirdi altın mı buldun
    Sen de bizim gibi sade bir kuldun
    Sanma ölüm varken burda kalırsın

    Yaradan yarattı eşit her kulu
    Sana çok gelmesin garibin çulu
    Doğruluk dürüstlük cennetin yolu
    İyilik yaparsan nurda kalırsın

    Bir aç mı doyurdun zekat mı verdin
    Paran çoğalınca bitti mi derdin
    Ruhun bedendeyken mezara girdin
    içini kemiren kurda kalırsın

    Nefsinin sözüne aldanma sakın
    Unutma ki ölüm herşeyden yakın
    Güneş doğmuş iken etrafa bakın
    Yaz ortasındayken karda kalırsın

    Kötülüğü kaldır pak et içini
    İbrete ne gerek gör ak saçını
    Baharı unutup düşün kışını
    Gönlünü açmazsan zorda kalırsın...


    Mehmet Ali Türkan



#21.04.2010 08:08 0 0 0
  • Konu: Hani Nerde

    noimage


    Hani nerde?
    Küçükken oynadığım sokaklarım.
    Her yeri oyun alanım.
    Mışıl mışıl uyuduğum yatağım,
    Sabaha kadar huzurla uçtuğum rüyalarım.

    Hani nerde?
    Üstünden uçarak geçtiğim ırmaklar,
    Gölgesine sığındığım zeytin ağaçlarım.

    Hani nerde?
    Her bayram elini öpmek için
    Yanına gittiğim ninem,
    Yanık sesiyle,
    "Elveda" ilahisini söyleyen dedem,
    En ufak bir çığlıkta,
    "Ne oluyor" diyen komşularım.

    Hani nerde?
    İlkokulda giydiğim siyah önlüğüm,
    Hiç tutmadığım,
    Ancak acıyla dolu günlüğüm,
    Ve acımasızca avladığım,
    Rengarenk kuşlarım.

    Hani nerde?
    Zar zor sahip olduğum lastik toplarım,
    Birkaç tane bitirmeden bırakmadığım,
    Çizgi roman kitaplarım.

    Hani nerde?
    Defalarca diktirerek giydiğim,
    Futbol ayakkabım,
    Bayram geceleri,
    Yastığımın altına koyup uyuduğum,
    Kadife pantolonlarım.

    Hani nerde?
    Saf çocukluğum,
    Büyük küçüklüğüm,
    Huzurlu dünyam,
    O tertemiz duygularım.

    noimage

    Hani nerde ?
    Saçalarımı sevgiyle okşayan el,
    İsmimi candan söyleyen dil,
    Bana kızan ablalarım,
    Gözü hep yolumda olan annem,
    Beni yürekten seven babam,
    Ondan geriye kalan sevinçlerim,korkularım.

    Hani nerde?
    Umut ettiğim gelecek,
    Sürekli gerçekleşmesini beklediğim hayalim,
    Ufak tefek günahım, vebalim,
    Hiç tükenmek bilmeyen bilinmezlik kaygılarım.

    Hani nerde?
    Yaşayamadığım cennet dünyam,
    Masal dağlarının arkası,
    Beni kurtaran iyi kalpli adamlar,
    Affedilmeyen masumane suçlarım.

    Hani nerde?
    Gökyüzündeki yıldızım,
    Yüreğimdeki sızım,
    Mutluluk ki sınırsızım,
    Çoktan vazgeçtiğim tutkularım.

    Hani nerde?
    Sıkıştığımda yanımda olacak,
    Dayanağım,
    Sırdaşım,
    Sırtımdan bıçağını hiç eksik etmeyen dostlarım!

    Hani nerde?
    Tatlı lokmam,
    Kuru ekmeğim,
    Bulğur aşım,
    Artık dışarıya bırakmaktan vazgeçtiğim,
    İçime akan gözyaşlarım.

    Hani nerde?
    Yalan dünyam,
    Saf duygum,
    Uykum ,
    Ki mışıl mışıl uyuduğum,
    HANİ NERDE?
    HUZURLU RÜYALARIM...



    Mehmet Ali Türkan
#21.04.2010 08:04 0 0 0
#20.04.2010 17:56 0 0 0
  • :) Herzaman bu güzel yorumların için teşekkür ederim..gözlerine sağlık Ozan..

    Ağlamak güzeldir...Allah acı gözyaşı döktürmesin kimseye diyorum...
#20.04.2010 17:20 0 0 0
  • Konu: Aşk Nedir
    Bu güzel, kendi görüşüne burda yer verdiğin için teşekkür ederim Ozan.Gözlerine sağlık arkadaşım sağolasın.Hoşuna giden tüm gifleri tabiki alabilirsin;beğendiğine sevindim...

    :)
#20.04.2010 15:48 0 0 0

  • noimage


    Akşam küçüklerin yarıştığı bir bilgi yarışmasında, sunucu soruyordu yarışmacılardan küçük bir kıza;
    " Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye.
    Cevap veriyordu küçük kız;
    - Doktor!
    Peki neden doktor olmak istiyorsun ? diye sorusuna devam ediyordu sunucu. Bu soruya küçük kız, her çocuğun verdiği bilindik bir cevap veriyordu, sanki yıllar öncesinden kalma kulak dolgunluğu olan bir aşinalıkla.
    "İnsanlara ve hastalara yardım etmeyi seviyorum" dedi; o minicik, ama; kocaman tertemiz saf yüreğiyle.
    İleride büyüyecekti ve bu düşünceleri çok çok değişecekti. Bunu bilmiyordu küçük kız. Zamanla öğrenecekti.
    Fakat; belki de değişmeyecekti. İleride onun yaşındayken bu soruya cevap verip, sonra da bu sözünü unutan bir çok büyüğü gibi olmayacaktı. Kimbilir belki de!
    Ne kadar iyi düşünmeye çalışırsam çalışayım; bir zaman sonra sonuç, düşlediğimiz gibi olmuyordu ve olmayacaktı da. Çünkü; hayat çarkı evirip çevirip insanları yutacaktı. Bir zamanlar, insanların söyledikleri sözlerde o çarkın içinde döndükçe dönecek yalandan; sadece sözde kalacaktı.
    O küçük kızda anlayacaktı. Belki istemeden, belki de isteyerek o çarkın içinde kendine yer bulacaktı. Ve, işte o zaman anyayı konyayı o da anlayacaktı.
    Yaşı ilerledikçe küçük yüreğiyle sahip olduğu iç dünyasında artık kara bulutlar ve hayat darbeleri dolaşacaktı. İşte o zaman, bu küçük kız da; diğer bir çok büyüğü gibi söylediği o sözleri acaba hatırlayacak mıydı? Belki hatırlayacaksın küçük kız! Beni yanıltacaksın. Belki de hatırlamayacaksın. İşte o zaman sende hayat çarkına karışıp, insanlığını kaybedip sadece kendi için yaşayanlardan ve " Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın " diyenlerden olacaksın.
    Biz büyükler de geçtik o tertemiz yüreklere sahip bedenlerden. Hepimize soruldu bu soru. O an hangi mesleğe kendimizi yakın hissedersek, o mesleği söylüyorduk büyüklerimize. Kimimiz doktor dedi senin gibi, kimi avukat, kimi asker, kimi polis, ve kimi öğretmen. Beş meslek vardı zaten biz küçükler için olmamız gereken. Yani anlayacağın, büyüklerden ne görürsek ve duyarsak aklımızca onu söylüyorduk.
    Bu büyüme sürecinde kimimizin dileği oldu. Kimimizin ise hayallerde kaldı. Sanmaki aynı cevabı sadece sen verdin ve veriyorsun. Şu an söylediğinde ve düşündüğünde bir yanlışlık yok. Ama ileride olacak küçük kız. Bir zamanlar bizlerde unutulan bu sözleri verdik. Ama şimdi, çoğu büyüğün bu sözleri hatırlamıyor, yanından bile geçmiyor. Şimdi bir çok büyüğünün o düşüncelerinde yeller esiyor.
    Ne olursa olsun, sen diğer büyüklerin gibi olma! Kendi kendine verdiğin sözleri unutma ! Hadi beni yanılt; uzun seneler sonra. Kimbilir; belki de doktor olarak çıkarsın yıllar sonra karşıma. Hayat bu ya! Hayat çoğu zaman tesadüflerden ibarettir nasıl olsa. Hatırlamam seni ama, tatlı dil, güleryüz ve ilgi alakanla; üstüne de hastalara gösterdiğin yardımsever ruhunla; bir zamanlar kendi kendime küçük bir kız vardı derim ve birilerinin beni bu hayat çarkında yanıltığını yıllar sonrada olsa görür ve bilirim.



    Yazan : Melodi AKÇAY
#20.04.2010 14:07 0 0 0


  • noimage


    Bütün gün yudum yudum içilen kahvenin, sabahları uyanmak için içilen büyük bir fincan kahveden daha etkili olduğu belirtildi.

    Chicago daki Rush Üniversitesi nde görevli bilim adamları, gün boyu yudum yudum kahve içildiği zaman kafeinin beyindeki uyku merkezlerine daha güçlü etki yaptığını tespit ettiler.

    Uyku uzmanı James Wyatt, vücutta bir yandan düzenli aralıklarla melatonin adındaki uyku hormonunun salgılandığını, öte yandan uykuya geçmek için kolaylık sağlayan, kendi kendini düzenleyen bir sistemin var olduğunu ve bu sistemde adenosin isimli molekülün önemli rol oynadığını kaydetti.

    Adenosinin, uyku ve özellikle derin uyku için çok önemli olduğu biliniyor.

    Adenosin miktarının, uyanık kalma süresiyle birlikte arttığını belirten Wyatt, kahve ya da çaydaki kafeinin, adenosinin etkisini önlediğini söyledi. Wyatt ın teorisine göre, uykusuzlukla mücadelede başarılı sonuç alınması için, kafein miktarının adenosin miktarıyla paralel artması gerekiyor.

    Araştırmaya, 28,5 saat uyumalarına izin verilmeyen 16 kişi katıldı. Kahve yerine kafein içeren hap kullanan bilim adamları, katılımcıları iki gruba ayırdılar. Birinci grup düzenli aralıklarla kafein haplarını içti. İkinci grup ise çok sayıda hapı bir kerede yuttu.

    Birinci gruptaki kişiler, konsantrasyonu ölçen testlerde daha iyi sonuç aldılar.

    Bilim adamları, gece çalışmak zorunda kalan kişilere, kahve ya da çayı güne yayarak içmelerini önerdi, ancak kahve içerek uykusuz kalmaya her zaman başvurulmamasını vurguladılar.

    Alıntı
#20.04.2010 13:28 0 0 0
  • Ama "sen" hiç Bilmedin Ve Bilmeyeceksin ki (!)

    "Sen"sizliğin Beş Dakika Öncesini . . .


    Emeğine sağlık Sevil bu güzel sunum için canım...
#20.04.2010 13:01 0 0 0
  • Yurdum gibi
    Yurdum gibi yaralıyım
    Dünyaya karşı ben
    Yılar değil yıllar, umudumdur
    Sessizce küllenen...

    Çok güzel ve özce dile gelmiş dizeler canım..Bu hüzne, özete yakışır sadelikteki sunumuna emeğine sağlık diyorum canım...

#20.04.2010 12:56 0 0 0
  • Konu: Dost

    noimage


    Dilimize pelesenk ettiğimiz dost kelimesi, örfün anlam dünyasında yârenlerin teklifsiz yakınlığını, sıcak birlikteliğini anlatır.
    Teklifsiz, içtenlikli, diğerkâm ve teselli veren beraberliği...

    Karşılıklı mülâzemeti, bağlılığı, sadâkati, ünsiyeti, maddî ve manevi dayanışmayı...
    Aşkın buuduyla da, sevgi ve bağlılığı Allah rızasına raptetmeyi... (Müslim: 7/109, hn. 6326)
    Bu meyanda "Allah'ın dostu anlamında halillullah", İbrahim peygamberin sıfatı olarak anılmıştır (Müslim: 1/125, hn. 500); Allah'a olan yakınlığını, yakîn inancını ve aşkını işaretlemek üzere...

    Aklı tutulmuş modern zaman diliminde cinselliğe tapınmanın aşk diye anlaşılması, çıkar ilişkilerine dayalı arkadaşlıkların dostluk sanılması, doğru olmasa da anlaşılabilir bir durumdur.

    Bencilliği üreten materyalist felsefenin anlam veremeyeceği kaliteli, derinlikli, kökü yerde ufku semâda olan bir dostluk, kuşkusuz zamana en dayanıklı insan ilişkisidir.
    Materyalist hayat algısının salgın bir virüs gibi zehrini akıtmadığı bir coğrafya kalmış mıdır acaba? Bundan olsa gerek hakiki dost bulmak da, dost olmak da çetin bir iştir, modern dünyada!

    Hakiki birliktelikler zamanı ve mekânı aşan değerlere mebnî olmadan kurulamaz. Zamanı ve mekânı aşan değerlerle irtibatını keserse de yaşayamaz..
    "Seni Allah için seviyorum" demek, yani sevgiyi ve sadâkati Allah'la anlamlandırmak, Allah'ı hatırlatan özel ve ulvî bir ilişkiyi ihtiva eder.
    Hem seven, hem sevilen, hem de sevginin kendisi Allah tarafından yaratılmışsa, gerçek anlamını da ancak Allah'la bulur dostluk.

    Sırtını O'na yaslayan, gücünü O'ndan alan, anlamını O'nda bulan yârenlik, zaman ve mekândan münezzeh "Mutlak Varlık"a taalluk ettiğinden; her şeyin olduğu gibi birlikteliklerin de hızlı yaşandığı ve hızlı tüketildiği dönemin dostluklarına benzemez.
    Tesmiyede aynı, içerikte farklıdırlar. Kutsaldan arındırılmış, dünyevî çıkarlara ve insanî hazlara ayarlıdır da ondan.

    İnsanoğlu sekülerleştiği/profanlaştığı (dünyevîleştiği/kutsaldan arındığı) oranda metafizikle irtibatını yitirmiştir. Metâ, hayat tasavvurunun merkezine zerkedilmiştir çünkü. Zihin, nesnelerle temasını metafizik eksenli değil, salt metâ eksenli kurduğunda, buna paçayı kaptıran insan da egosantrik bir mahlûka evrilecektir.
    "Ben"liğini kainatın merkezine yerleştiren bir varlık, dostluğun çağrıştırdığı zengin anlam dünyasına kanat açabilir mi? Aynı anlam dünyası uğruna büyük fedakarlıklara katlanabilir mi?
    Açamaz diye düşünüyorum. Empati bile kuramaz.
    Seküler perspektifli bir zihin algısının aşkın olana râm olan bir tasavvur dünyasıyla empati kurması, boyut farklılığından dolayı, kolay değildir.
    Hakiki dostluk ahlâkî olanın yüceltilmesine endeksli yoldaşlıktır; hür öznelerin yorucu ve yıpratıcı hayat yolculuğunda, biri tökezlediğinde ötekinin omuz verdiği, ikisi birden tökezlediğinde birbirine tutunarak ayağa kalktığı bir daşanışmanın adıdır velhâsıl.
    Maddeciliği esas alan, bir diğer ifade ile kitabında aşkın olana yer olmayan; insanı, burayla (bu dünyayla) ve şimdiyle (yaşanan zaman dilimiyle) sınırlayan bir dünya algısı, insan egosunu aşan birliktelikler üretemez.

    Modern değerler üzerine kurulu evliliklerin insan ömrüne karşı dayanaksız olmasının sırrı da buradadır diye inanıyorum.

    Müslüman câmiada boşanma oranlarının artmış olması, bu söylediklerimizi tekzip etmez. Aksine, Müslümanlar da modern dünya görüşünün sularına açıldıkları için hayatı modern eksenli kurduklarından aynı sorunları yaşamaya başlamışlardır. Onlar da artık "ev" kuruyorlar, "yuva" değil.

    Hülasa; ev kuranlar yuva kuramadıklarından aile ve sosyal dengelerin gereği birbirlerine katlanmak zorunda kalıyorlar.

    Ev bana modern olanı, yuva ise kadîm olanı hatırlatır. Ev; dört duvarı, kapısı, penceresi, çatısı olan bir mekânı. Yuva ise; değerlerle örülmüş sevgi ve hürmetin birlikte soluklandığı sıcak bir yapıyı...

    Fast-foot kültürün ürettiği nesiller dostluğu da ayak üstü tüketilebilecek çıkar ilişkisi ve hazza dayalı sandıklarından, yuvaya değil eve yatırım yapıyorlar...
    Hâlbuki insan sonlu bir varlıktır. Sırtını Sonsuz'a dayamadan kalıcı ve kaliteli değerler üretemez, dostluk gibi...

    Uhrevî ideallerin değil dünyevî heveslerin buluşturduğu insanî temaslar, sizce kalıcı ve kaliteli birliktelikler üretebilir mi?

    Zadegan
#20.04.2010 11:13 0 0 0
  • Aylakçılar, köy kahvesini işgal etmiş durumda, gürültü, şamata gırla gidiyor. Kapı hızla açıldı, arkasındaki duvara gürültüyle çarpıp geri kapandı. Kimse görünmedi. İkinci hamlede kapıyı açmayı ve bir ayağını içeriye atmayı başaran, kapkara paltosunun içinde kaybolmuş, etine dolu, kısacık boylu bir adam kendini içeriye atmayı başardı. Oturacak bir yer için bakındı, lodosa yakalanmış gemi gibi, bir o yana bir bu yana yalpaladı ve sonunda bir uygun pencere kenarı buldu, oturdu.
    -"Kahveci! Lan karının oğlu!"
    -"Buyur İspirto?"
    -"Bana buz gibi bir gazoz getir!"
    Gelen İspirto İsmail'di ve kör kütük sarhoştu. Parasızlıktan rakı ve şarap alamayınca, evde eksik olmayan ispirto ile demlenmeye başlıyor ve sonunda da ispirtokolik olup çıkıyor zavallı. Adını hiç telaffuz eden yok köyde, herkes ona İspirto lâkabıyla hitap ediyor ve öyle tanınıyor artık. Soğuk bir kış gecesi, herkes sıcacık adaçayı, ıhlamur ve çay içerken, o buz gibi gazoz içiyor. Herkes, odun sobasının etrafında kendisine sıcak bir sandalye kapma yarışına girerken, o kahvenin en soğuk pencere kenarını tercih ediyor. İçinin ne kadar yangın olduğunu varın siz düşünün! İspirto İsmail, eskiden beri pek fazla konuşmayı sevmeyen, elin etlisine/sütlüsüne karışmayan, kendi halinde, sessiz, sakin birisiydi. İspirtonun da etkisiyle, sanki biraz daha uğuşmuş ve bitkinleşmişti. Daha gazozunu bitiremeden uyuyakalmış ve horlama sesleri kahveyi inletmeye başlamıştı. Kahveci Nuri ve kardeşi Cemil, hınzırca bir plân hazırlığına çoktan koyuldular bile. Çay ocağında başbaşa vermişler, aynı tastan yem yiyen culuklar (hindi) gibiler. İspirto'dan tarafa bakıp bakıp, bıyıklarının altından kıs kıs gülüyorlar. Zaman ve zemin tam onlara göre. Cemil harekete geçti bile. Bakın çay ocağından bir ensi (yanan odun) almış eline, avını yakalamak isteyen tazı gibi, yavaş yavaş İspirto İsmail'e yaklaşıyor. Aniden, yere deymekte olan paltonun ucundan tutuşturuverdi ve adam ateş topuna dönüverdi birden.
    -"Ulan ben yanıyorum, can kurtaran yok mu!!!?"
    Yıllardır üstüne başına döke saça içtiği ispirto ile adeta canlı bir bombaya dönen İsmail'in, bir kıvılcımla alev topuna dönüşeceğini hesap edemeyen Nuri ve Cemil'in ödleri kopmuş, donmuş kalmışlardı. Sonra işin ciddiyetini kavrayanlardan birisi, çay ocağındaki soğuk su bidonunu aldığı gibi koşturdu ve İspirto'nun üstüne deviriverdi. Ama hayret, adam hala yanmaya devam ediyordu. Neyse ki çeşme de yakındı ve kahvedekiler hep birlikte yangını söndürmeyi başardılar, şimdi soğutma çalışması yapıyorlar. Neredeyse kahve de yanacaktı, İspirto'yu dışarı çıkardılar.
    -"Ulan ben ölüyorum! Çabuk beni Keles Hastanesi'ne yetiştirin!"
    Köyün tek aracı Hacı Murat'ın (Murat 124) sahibi Almanyalı Yaşar acele çağırıldı, İspirto apar topar arka koltuğa yatırıldığı gibi, ver elini Keles. Keles'ten Ödemiş'e, oradan da İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesi'ne. Refakatçı olarak da olayın baş kahramanlarından Cemil var başında. İspirto İsmail, İzmir'deki hastanede onbeş gün kadar tedavi gördükten sonra, taburcu edildi, köye getirildi. Yaraları tam olarak iyileşememişti zavallının. Acı içinde inlemeleri, Karşıyaka'daki evinden taa Tomtepesi'ne duyuluyordu. Nuri ve Cemil kardeşler, yaptıklarında çok pişman oldular.
    -"Ah ulan kör şeytan, yaptın yine şeytanlığını be! Öz dayımızı neredeyse öldürtüyordun, katil olacaktık be, katil!"
    Özellikle, olayı başlatan Cemil çok üzgündü ve kimsenin yüzüne bakamaz, kahvelere çıkamaz olmuştu. Araya hatırlı kişileri koymuş, hastane masraflarını da ödemiş olmasına rağmen, İspirto İsmail onu mahkemeye vermekten vazgeçmemişti. İlk duruşma yapılmıştı ama İspirto ikinci mahkemeyi göremedi, acılar içinde inleye inleye vefat etti. Cemil'in üzüntüsü daha da arttı ve çareyi köyden başka bir yere göçmekte buldu. Bu eşek şakası, hem dayısının hayatına mal olmuş, kendisi de evinden barkından olmuştu. Vicdan azabı, bir kurt gibi Cemil'i yiyip bitiriyordu şimdi. Bakın, Kocaoğlan Dayı olanlardan hiç ibret almamış. Oturmuş sıcacık sobanın başına, ağzında kalağı (piposu) uyukluyor. Kamarlı Emmim
    onu dürtükleyerek uyarmaya çalışıyor.
    -"Kalk lan Kocaoğlan, kalk! Sabaha kadar koyun mu güttün, yoksa beşik mi salladın? Bak kahvede uyuyup durma, yoksa sonun rahmetli İspirto İsmail gibi olur ha! Seni de yakarlar vallahi, uyarmadı deme sonra!"
    Kocaoğlan, don gömlekle zeytinlikte çapa yapmaktan öyle bitkindir ki sıcacık soba başını bulunca uyuyakalmıştır. Gözlerini hafifçe açar gibi oldu ama yeniden daldı uykuya, top atsan uyandıramazsınız artık onu.


    Ali AKSAKAL


#20.04.2010 10:57 0 0 0
  • Konu: Aşk Nedir
    çok şahane olmuş

    Teşekkür ederim Erkan...:)

    emeğine yüreğine sağlık arkadaşım
    sunum a henkle dans ediyor adeta

    Size de teşekkür ederim BULUVEY.Gözlerinize sağlık arkadaşlar...
#20.04.2010 10:53 0 0 0

  • noimage


    Hacılar Köyü halkının en önemli geçim kaynağı, tütüncülüktü. Tütünün kalitesini ve miktarının belirlenmesi için, Tekel Eksperleri (Uzmanları) tarafından tespit yapılmaktadır. Hacı Mustafa'nın kızı Hatice ile Tekel Eksperi Yakup arasında yakınlaşma olur, birbirlerini severler. Gizli gizli buluşmaktadırlar.
    - Yakubum, biz birbirimizi seviyoruz ama bu işin sonu yok! Babam beni, Kale Köyü'nden İsmail Çavuş'un oğlu Hasan'a vermek istiyor. İsmail Çavuş ile babam asker arkadaşıdır, birbirlerini hiç kırmazlar!
    - İyi de senin fikrini soran olmaz mı? İstemediğin, sevmediğin birisiyle nasıl evlendirirler seni? Senin mutlu olmanı istemezler mi?
    - Sen babamı bilmezsin, Nuh der de peygamber demez! Tek yolu var, kaçmak! Yakup, beni kaçır!
    - Ne diyorsun Hatice, anlı şanlı düğün yapmak varken?
    - Vallahi sen bilirsin, ben söyledim söyleyeceğimi! Beni gerçekten seviyorsan, kaçırırsın!
    İki genç sözleşirler ve gece yarısı birlikte kaçarlar. Kızın annesi uyanır, kış günü "Açılmıştır, üşümesin " düşüncesiyle üstünü örtmek için Hatice'nin odasına girer, olayı fark eder ve eşine koşar.
    - Adam kalk, kalk! Hatice yok, Hatice yok! Kalk çabuk, kalk!
    - Nasıl yok, nereye gitmiş? Ulan yoksa o eksperle mi?
    - Ne bileyim ben canım, odasında yok işte!
    Hatice'nin kaçtığı anlaşılınca, silahlı adamlarını alır yanına
    onları takibe başlar Hacı Mustafa.
    İki genci, köyün ilerisinde sıkıştırırlar, silahlı çatışma çıkar, Yakup kolculardan birini vurur, ardından da kendisi vurulur.
    - Haticem, ben vuruldum kaç canını kurtar, kaç hadi kaç!
    - Olmaz, ben seni bırakamam! Ölürsek birlikte ölürüz!
    Sonunda ikisi de vurulur, birbirlerine sarılmış olarak bulunur.
    Olay jandarmaya, sonra da adliyeye intikal eder. Hacı Mustafa'nın adamlarından birisi olayı üstlenir. Kolculardan birisinin de ölmesi nefsi müdafaa sayılır, az cezayla kurtulur. Ancak, Hacı Mustafa sonradan çok pişmandır ama iş işten geçmiştir.

    ÖTME BÜLBÜL ÖTME,
    GÖNLÜM HOŞ DEĞİL

    Ötme bülbül ötme, içim kan ağlar,
    Hacılar Köyü'nde ateşim yanar,
    Ellerin dağına bülbüller konar.

    Ötme bülbül ötme, gönlüm hoş değil,
    Oy deyin de bizim dallar boş değil.

    Bileydim ben Hacılar'a varmazdım,
    Tütüncü Hacı'nın kızın almazdım,
    Gelen belâlara karşı durmazdım.

    Ötme bülbül ötme, gönlüm hoş değil,
    Oy deyin de bizim dallar boş değil.

    Bir kurşun attım da kolcuya çarptı.
    Bir sevda ateşi içime aktı,
    Mavzer kurşunları ciğerim yaktı,

    Ötme bülbül ötme, gönlüm hoş değil,
    Oy deyin de bizim dallar boş değil.

    Gelin ahbaplarım gelin yanıma.
    Sebebim tütünü basın kanıma

    Kaynak: Ali Aksakal.Salihli Hikâyeleri-Salihli: Sanayi ve Ticaret Odası,2008.96 s.


#20.04.2010 10:39 0 0 0
  • Matbaa, ilk defa Uzakdoğu'da kullanılmaya başlanmıştır. Bilinen ilk baskı, 8.yüzyılda Japonya'da yapılmıştır. Japon İmparatoriçesi Shokoko, kutsal Budizm metinlerini Sanskritçe dilinde Çin alfabesiyle bastırmış ve aynı yüzyılda matbaa Çinlilerden Uygurlar Türkleri'ne geçmiştir. Uygurların 8.-9.yüzyıldan itibaren baskı yaptığı bilinmektedir. (Tun-Huang mağarasındaki buluntular.)Ahşap harflerden oluşan müteharrik (hareketli/ harfleri sökülüp takılabilen) matbaayı , Uygur Türkleri icat etmiştir. Johann Gutenberg ise; çırağı Fust ile birlikte Mainz şehrinde, metal harflerle basım tekniğini uygulamıştır. İlk çalışmaları olan 42 satırlık İncil'i 1455 yılında basmışlardır.
    Osmanlı Devleti'nde de ilk matbaa, azınlıklar tarafından kurulmuş ve kendi dillerinde İncil, vb. dini kitaplar basmışlardır. 1726 yılında da Macar asıllı İbrahim Müteferrika (1674 - 1761) ve Paris Büyükelçisi Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin oğlu Sait Efendi'ye ( ? -1761), Türkçe baskı yapacak bir matbaa (basımevi) kurma izni verilmiş ve dinî yayınları basmama şartıyla 14/16 Aralık 1727 tarihinde bu matbaa çalışmaya başlamıştır. Bu matbaada sırasıyla aşağıdaki eserler basılmıştır.
    1-31 Ocak 1729 tarihinde, Mehmet Vanî'nin "Vankulu Lûgati" ilk kitap olarak basılmıştır. Bu eser, Arapça kelimelerin Türkçelerini veren bir sözlüktür.
    2-29 Mayıs 1729 tarihinde, Katip Çelebi'nin, "Tuhfetü'l Kibar Fî Esfari'l Bihar" isimli Osmanlı deniz tarihi ile ilgili eseri, ikinci basılan eserdir (1000 adet basıldı).
    3-26 Ağustos 1729 tarihinde, Polonyalı Kurusinski'nin, İbrahim Müteferrika tarafından çevrilen "Tarih-i Seyyah der Beyan-ı Zuhur-ı Agvaniyan ve Sebeb-i İnhidam-ı Bina-i Devlet-i Şahan-ı Safeviyan" isimli, İran ve Afgan tarihine ait eseri, üçüncü basılan kitap olmuştur. (1.200 adet basıldı).
    4-1730 Mart ayında, Türkiye'de basılan ilk resimli kitap olarak kabul edilen, "Amerika veya Batı Hindistan Tarihi"ni konu alan eser, basılan üçüncü kitaptır.(500 adet basıldı)
    5-"Timur'un ve Torunu Sultan Kali'nin Hayat Hikâyeleri"ni anlatan, kısaltılmış bir çeviri kitabı, basılan beşinci kitaptır.(500 adet basıldı)
    6-Süheylî'nin 1628 tarihine kadarki "Mısır Tarihi"ni konu alan eseri, altıncı olarak basılan kitaptır. (500 adet basıldı)
    7-Nazmi-zade'nin "Günşen-i Hulefa" adlı eseri, yedinci basılan eserdir. Kuruluşundan 1718 yılına kadar Bağdat tarihini anlatır.(500 adet basıldı)
    8-İbrahim Müteferrika'nın İstanbul'da döktürdüğü Latin harfleriyle basılan, yabancı tüccar ve din adamlarına Türkçe öğretmek amacıyla kaleme alınan, "Gramer" kitabı, basılan sekizinci kitaptır.
    9-İbrahim Müteferrika'nın bizzat kaleme aldığı, "Usulü'l-Hikem fi Nizami'l Ümem" adlı ve Osmanlı yönetim sisteminde yeniden yapılanmanın gerekliliğini ve uygulama yöntemlerini bilimsel bir şekilde anlatan eseri, basılan dokuzuncu kitaptır. (500 adet basıldı)
    10-Müteferrika'nın Latince kaynaklardan derlediği, "Pusulanın icadı ve Kullanımı" hakkında bilgiler veren eseri, onuncu basılan kitaptır(500 adet basıldı)
    11-3 Temmuz 1732 tarihinde basılan onbirinci kitap, Katip Çelebi'nin, "Cihannüma" adlı eseridir.(500 adet basıldı)
    12-Katip Çelebi'nin kaleme aldığı, Adem Peygamber'den 1648 yılına kadar geçen olayların konu edildiği, "Tavîmü't Tevarih" isimli diğer eseri, basılan onikinci kitaptır. (500 adet basıldı)
    13-İlk resmî devlet tarihçisi Naima'nın, "Tarih-i Naima" adlı eseri, basılan onüçüncü kitaptır.
    14-17 Şubat 1741 tarihinde, "Tarih-i Raşit" isimli eser, basılan ondördüncü kitaptır. Bu eser,1660-1721 arası Osmanlı tarihini anlatmaktadır.
    15-Küçükçelebi-zade İsmail Asım'ın "Tarih-i Çelebi-zade"si de basılan onbeşinci kitaptır.
    16-Basılan onaltıncı kitap, Ömer Bosnavi'nin yazdığı, "Osmanlı-Avusturya Savaşları"nı anlatan kitabıdır.
    17-Onyedinci kitap, "Lisanü'l Acem" isimli bir sözlüktür. 1 Ekim 1742'de yayınlanan bu kitap, Müteferrika'nın sağlığında basılan son kitaptır.

    İbrahim Müteferrika'nın vefatından sonra, matbaa zaman zaman âtıl kalsa da çalışmaya devam etmiştir. Matbaanın başına, 1754 yılında İbrahim ve Ahmet Efendiler, 1783 yılından sonra Beylikçi Raşid Mehmed Efendi ve Vak'a-nüvis Vasıf Efendi geçmiştir.
    1796 yılında Abdurrahman Efendi, Mühendishane Matbaası'nı kurmuştur. Daha sonra Üsküdar Matbaası(1802) ve sonrasında 1831'de Takvimhane-i Amire adında bir matbaa daha açılmıştır. Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa da, 1822'de Bulak Matbaası'nı kurdu.



    Ali AKSAKAL
    İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Şube Müdürü
#20.04.2010 10:31 0 0 0
  • Konu: Aşk Nedir
    Şayestem ben teşekkür ederim canım öncelikle güzel yorumun için...Sana katılıyorum canım.Özellikle herşeye rağmen kalıcı olabilmesi en büyük belirgin özelliği olmalı...Saygı ve sevgi çerçevesiyle inşa edilmişse;güven ve hoşgörüyle yoğrulmuşsa sanırım kalıcılığını yitirmiyecektir...
#20.04.2010 10:16 0 0 0
  • Konu: Aşk Nedir

    noimage

    noimageAşk; Sınır tanımayan, kalıpları olmayan, ötelerden yüreklere nakşedilmiş sonsuz bir duygudur.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Yüreklerde büyük izler bırakan, artçıları eksik olmayan, ömür de bir veya birkaç kez gelen bir depremdir.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Çoğu kez yenilgiyi kabul etmek, elde edememek, elde ettiğinde bittiğini bilmektir.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Tarifi olmayan duygu karşısında beyaz bayrak sallamak, maşukun peşinde köle olmaktır.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Çölde bir serap görmek, peşinden koşup yakalayamamak, Sonu meçhul bir yolculuğun içinde savrulmaktır.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Ecel gelmeden gün içinde defalarca can vermek, ölüme hasret duyarcasına sürünmektir.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Yârin yüreğine ulaşamamak, ızdıraptan haz almak, gözlerden minik damlalar akıtmaktır.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Akıl çatısına gönül bayrağının dikmek, deliliğe eşdeğer bir duygu ile bir hayat sürmektir.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Uyanmamak istercesine bir düşe banmak, fiziksel özelliği nasıl olursa olsun yâri güzel görmek, dışarıdaki kalabalıklarda yalnızlıkla, yalnızlığında içindeki kalabalıkla yaşamaktır

    noimagenoimage

    noimageAşk; Gizemdir, sürprizdir zamansızdır, şaşırtıcıdır.Kalpleri ne zaman fethedeceği belli olmayan bir duygudur.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Ölümle yaşam arasında tampon bir bölgede yaşamaktır. Yüreğinin bir yanının su toplamasıdır. Kelimelerin derin duygu karşısında aciz kalmasıdır.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Candan vazgeçip candaki cananı düşünmek, Yârin yüreğine demir atmak, bir daha çıkmamak için gemileri yakmaktır.

    noimagenoimage

    noimageAşk; Yârin gönlünde bir nokta olmaktan bile mutluluk duymak, dünyanın en tatlı acısını tatmaktır.

    noimage
    noimage



    Mehmet Orhan DURDU




    Tarih: 20:31, 9/9/2009








    [main-arkaplan-muzik]601[/main-arkaplan-muzik]
#20.04.2010 10:06 0 0 0