1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Kadın orta yaşı biraz geçmişti. İnce, uzun boyluydu. Dalgalı saçlarının kapladığı başını ellerine eğmiş, sessizdi.

    Salon çok büyük değildi. Sabahtan beri giren-çıkanlar yüzünden havası baya ağırlaşmıştı. Kadının solunda, iki adam ve bir kadın oturuyorlardı. Tam karşısında yüksek bir kürsü. Kürsüde ince siyah bıyıklı, iri, mavi gözlü bir adam vardı.

    " Sanık ayağa kalksın."

    Kadın " Bana mı söylendi? " der gibi başını kaldırıp, etrafına bakındı. Kendisine söylendiğini anlayınca ayağa kalktı.

    " Bu üç kişi senden davacı. Senin onları "Düşürdüğünü" iddia ediyorlar. Söyleyecek bir şeyin var mı?."

    Kadın solunda oturan üç kişiye baktı. Bir zamanlar en yakın arkadaşı olan kadınla göz göze geldi. Bakışları ile sordu " Neden? " Aynı soruyu diğer iki adama da sordu. Derin bir sessizlikle karşılaştı gözleri.

    Kürsüde oturan hâkime çevirdi, başını.

    " Seni ne ile suçladıklarını anladın mı? " dedi hâkim.
    " Anladım, hâkim bey. "
    " Kendini savunmayacak mısın? "
    " Ben ne diyeyim ki hâkim bey? Onlar böyle yaptığımı düşünüyorlarsa, benim söyleyecek neyim olabilir ki? "
    " Olur mu öyle şey kızım? Herkesin söyleyecek bir şeyleri vardır, mutlaka. Anlat bakalım. Seni dinliyoruz. Bu hanım neyin olur? "

    " Hanım, benim en yakın arkadaşımdı, eskiden. Bütün sırlarımızı paylaşırdık. İçtiğimiz su ayrı gitmezdi. İyi ve kötü günlerimizde hep destektik birbirimize. Eşlerimiz de tanıştıkları için geceli-gündüzlü görüşürdük. Eşiyle sorunları vardı. Bir türlü aşamıyordu. Aşamadıkça boşluğa düşüyordu. Ne kadar çabalasam da dolduramıyordum, boşluklarını. Ve bir gün birini sevdi. Hayatı kâbusa döndü. Ne evinden ayrılabiliyor, ne de sevdiğine gidebiliyordu. Ama bir şekilde mutluydu. Hayata yeniden dönmüştü. Kendine bakıyor, süsleniyor, gözlerinin içi gülüyordu, yeniden. Yaptığının, yaşadığının yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım. Yaşadığının sahte bir pırıltı olduğunu, ışıltısı söndüğünde çok daha mutsuz olacağını anlatmaya çalıştım. Baktım ki olmuyor, anlatamıyorum ben de o mutlu diye sustum. Sustum ki yaşadığını, yaşayacağı kadar yaşasın. Bittiğinde ben yine yanında ve destek olurum dedim. Bitti. Arkasında bir yığın yalan bırakarak gitti, sevdiği. Hemen koşup sarıldım, arkadaşıma. O beni itti. "Neden engel olmadın, niye izin verdin sevmeme? "Diye beni suçladı. Ve bir daha beni görmek istemediğini söyledi. Çok direndim, gitmemek için. Küsmedim, alınmadım hiçbir kötü sözüne. Sadece sustum. Ama ben gitmedim. O gitti. "

    " Peki ya şu mavi gömlekli bey? O neyin oluyordu? "

    " O bey, benim yıllarımı paylaştığım insandı. Hayata birlikte başladık. Birlikte yürüdük. Sahip olduğumuz her şeyi beraber kazandık. Çocuklarımız oldu. O çalıştı, ben çocuklarımızı büyüttüm. Hiç şikâyetçi olmadan yapmam gerekenleri yaptım. Ne zaman bir derdi olsa, derman olmaya çalıştım. Üçüncü çocuğum gibiydi. Öyle kabullendim. Her zaman yanında durup destek olmaya çalıştım. Maddi durumumuzun düzelmeye başladığı günlerde, bizden iyice uzaklaşmaya başladığını fark ettim. Karşıma alıp konuştum. Ne kadar çok değerimiz olduğunu, bu değerleri kaybetmemek için birbirimize daha çok sarılmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bir sabah uyandım ki; evde yok. Gitmiş. Bir not bırakmış. Başka birini sevdiğini yazmış, notunda. Gitmedim. Bekledim. Gelmedi."

    " Ya onun yanındaki?"

    " Hayatın bana verdiği her şeyi hiç şikâyet etmeden kabullendim. Yaşadığım her şeyin bir anlamı olduğuna inandım. Öyle bir zamana gelmiştim ki; tamam demiştim kendime. Bundan sonrası böyle yaşanacak. Sen böyle mutlu olacaksın. Kendime bunları söylediğim günlerde tanıştık, onunla. Kış ortasında bahar gibiydi. Ruhumun açlığını doyuran lezzetli bir yemek gibiydi. Uzun zamandır hissetmediğim şeylerin hepsiydi. Önce sohbet ettik. Uzun uzun. Kendimi anlattım. Geçtiğim yolları tarif ettim. Yüreğimin kırıklarını döktüm önüne. Dedim ki; İstediğim tek şey sevgi. Sevmek ve sevilmek. Güvenmek. Huzurlu olmak. Bana bunları yaşatmayacaksan, gelme. Yaşatacağım dedi. Geldi. Yaşattı da. Ama bir şeyi söylemeyi unutmuştu; Aynı şeyleri benimle birlikte, aynı anda, çok kişiye yaşattığını. Yine de gidemedim. Bekledim. Tek'e inmeyi, tek olabilmeyi bekledim. Hiç bıkmadan ne kadar sevdiğimi anlatmaya devam ederek, bekledim. O; çok'tan vazgeçemedi. Gitti. "

    Kadın sustu. Koyu bir sessizlik kaplamıştı salonu. Hâkim başını eğmiş, önündeki dosyayı okuyordu. Çıt çıkmıyordu. Sanki nefes bile almıyordu hiç kimse. Neden sonra hâkim başını kaldırdı. Önce davacı üç kişiye baktı. Sonra kadına çevirdi bakışlarını.

    " Kararı okumadan önce söylemek istediğin son bir sözün var mı? " dedi.

    " Tuttuğum elleri bırakmadım Düşenler, benden değildi "

    " Yaz kızım, karar: Sanığın; doğru, dürüst, sevmeyi gerçekten bilen bir insan olmaktan başka suçunun olmadığının anlaşıldığı ve bu yüzden beraatına.
    Kendisinden davacı olan üç kişiyi hak etmedikleri büyüklükte bir sevgi ile sevmiş olmasından dolayı suçlu olduğuna. Bu suçundan dolayı, her birine manevi tazminat ödemekle cezalandırılmasına karar verilmiştir. Tazminat bedeli: Bir liradır. "

    Eser Akpınar
    İzmir
    31.03.2010

    Not: "Tuttuğum elleri bırakmadım Düşenler, benden değildi" sözü çok sevdiğim bir arkadaşıma aittir. Söz, çok hoşuma gitti. Okuduğunuz öykü o sözden yola çıkılarak yazılmıştır.



#17.04.2010 12:37 0 0 0
  • Zil çaldı. Bir okul haftası daha bitmişti. Bütün sınıf neşe ve telaş içinde eşyalarını toplamaya başladı. Herkes birbiriyle şakalaşıyor, hafta sonu için program yapıyordu.

    Can, sohbetlerin hiç birine katılmadan ağır ağır eşyalarını toplamaya başladı. Zaten kimse onun hafta sonu ne yapacağı ile ilgilenmiyordu. Soran da yoktu. " Gel " diyen de. Son iki yıldır oldukça uzaklaşmıştı arkadaşlarından. Kendi kabuğuna çekilmişti.

    Çantasını sırtına astı, yorgun adımlarla sınıftan çıktı. Evine giden yokuşu tırmanmaya başladı. Ayakları geri geri gidiyor, canı eve gitmek istemiyordu. Biraz oyalanmayı düşündü. Geç kaldığında annesinin nasıl kızdığı, bağırdığı geldi aklına, vazgeçti. Son iki yılda tanınmaz hale gelmişti annesi. Ne kadar güzel olduğunu hatırlıyordu. İpek gibi saçları, mis kokulu teni, her zaman gülerek bakan gözleri ile harika bir kadındı. Nasıl da tapardı annesine o yıllarda. Hiç kızmaz, hiç bağırmazdı. Karşısına oturturdu Can'ı ve sakin sesi ile yanlışını anlatırdı. Sonra da sarılır, kocaman bir öpücük kondururdu yanağına. " Artık büyüdüm, öpme beni " diye kızardı. " Keşke kızmasaydım daha çok öpseydi" diye geçirdi içinden.

    Apartmana girdi. Zeminde hazır bekleyen asansöre bindi. Altıncı katın düğmesine bastı. Asansör dördüncü kata henüz gelmişti ki babasının gürleyen sesini duydu. Ardından annesinin çığlığını duydu. Yine kavga ediyorlar, babası yine dövüyordu annesini. Hemen stop düğmesine bastı. Ve bindiği kata geri döndü.

    Apartmandan çıkıp karşıdaki parka gitti. Boş bulduğu banka oturdu. Cebinden ağız mızıkasını çıkarttı. En sevdiği şarkıyı çalmaya başladı.

    /

    Her şey iki yıl önce başlamıştı. Çok güzel, rahat bir hayatları vardı. Annesi ve babası birbirini seven bir çiftti. Herkes gıpta ile bakıyordu aileye. Derken babası geç gelmeye başladı. Her geçen gece biraz daha geç ve alkollü geliyordu. Bazen hiç gelmediği de oluyordu. Annesi ne zaman " Neredeydin? " diye sorsa kavga ediyorlardı. Maddi durumları da bozulmuştu. Gerçi annesi bir şey belli etmemeye çalışıyordu ama Can harçlığının azalmasından ve sofraya konan yemeklerin değişmesinden anlıyordu. Artık o kocaman bonfileler, köfteler, pirzolalar yoktu sofralarında. Makarna yiyorlardı çoğu gece. Sabah kahvaltılarından bal, süt, yumurta kalkmıştı. Küçük bir tabağın içinde el kadar bir peynir- o da kireç gibiydi- kurumuş birkaç zeytinle karnını doyurmaya çalışıyordu.

    Bir gece, annesi örgüsünü örüyor o da derslerini yapıyordu. Telefon çaldı. Kısa bir konuşmadan sonra annesi ağlamaya başladı. Ne olduğunu sorduğunda " Sen odana git " dedi. Can odasına girmişti ki, kapı açıldı ve babası geldi. " Ahlaksız adam, kimlerleydin bu saate kadar? " diye bağırdığını duydu annesinin. Hemen ardından bir tokat sesi geldi. Telaşla odasından çıkıp salona geldiğinde annesinin yerde, kanlar içinde olduğunu gördü. Babası her zamanki gibi sarhoştu ve ayakta zor duruyordu. Deli gibi annesinin yanına koştu " Anne, iyi misin? " diye sorarken ağlamaya başladı.

    Babasının attığı tokatın şiddeti ile savrulan annesi başını duvara çarpmış, hem başı hem de patlayan dudağı kan içinde kalmıştı. Annesi son bir gayretle " Yok bir şey, iyiyim. Sen odana git " dedi.

    Can başını kaldırıp babasına baktı, nefretle. Bakışını yakalayan babası " Defol git odana yoksa şimdi sen de dayak yiyeceksin " diye gürledi.

    Can, çaresiz, odasına gitti. Kapıyı arkasından kapattı. Ve bir daha, hiçbir gece, babası geldikten sonra açmadı.

    Sonra ki bağrışmalarından anladığı kadarı ile babasının hayatında başka bir kadın vardı. Ve bütün parasını o kadın için harcıyordu. Artık onlara verecek parası kalmamış, iflas etmişti.

    O geceden sonra babası, daha seyrek gelmeye başladı, eve. Her geldiğinde annesini dövüyor, olmadık hakaretler ediyordu. Dayak; tokat sınırını aşmış, tekmeye hatta oklava ile vurmaya kadar ilerlemişti. Annesinin yüzü, gözü, vücudu sürekli yaralar, morluklar içindeydi. Kapı dışarı çıkmaz olmuştu. Gittikçe şişmanlamış, gözlerinin altında torbalar oluşmuştu, uykusuzluktan.

    Babası, en son eve geldiğinde öyle bir dövmüştü ki, kadıncağız uzun süre topallayarak yürümüştü evin içinde.

    Bu arada Can'ın dersleri gittikçe kötüleşmiş ve lise birinci sınıfta yıl kaybına sebep olmuştu. Öğretmenleri sürekli kendisi ile konuşmaya çalışıyorlardı. Ama tamamen içine kapanan Can'ın ağzından tek bir kelime alamıyorlardı.

    /

    Hava kararmaya başlamıştı. Güneş çekilince de baya soğumuştu. Üşüdüğünü fark etti. "Artık babam da gitmiştir nasılsa" diye düşünerek eve gitmeye karar verdi. Mızıkasını cebine koydu. Çantasını yerden alıp, omzuna astı. Ellerini ceplerine sokup parktan çıktı. Karşıya geçti. Apartmana girdi.
    Asansörle altıncı kata çıktı. Evden ses gelmiyordu. Kapıyı çaldı. Bir daha. Açılmadığını görünce anahtarı ile açtı. Evde derin bir sessizlik hakimdi. Her taraf karanlıktı. Salona doğru ilerledi.

    Eşyaların çoğu devrilmişti. Karanlığa gözleri alıştıkça daha net seçebiliyordu ortalığın halini.

    Annesini gördü. Saçı başı darmadağınık olmuş, elbisesi yırtılmıştı. Yere diz çökmüş, sabit gözlerle bir yere bakıyordu. Elleri titreyerek elektrik düğmesine bastı. Gördüğü manzara karşısında dondu kaldı. Annesinin yüzü-gözü, üstü-başı kan içindeydi. " Anne?" diye seslenerek ilerledi. O sırada babasını gördü. Kan gölünün içinde yatıyordu. Annesinin elinde ki bıçağı o anda fark etti.

    Yaklaştı

    " Anne?"

    Annesini başını kaldırdı. Boş gözlerle ona baktı:

    " Sen kimsin?".

    Not : bu öykü tamamen kurgudur. Yaşayan çocuklar olduğu inancıyla

    Eser Akpınar
    İzmir
    06.03.2010


#17.04.2010 12:34 0 0 0
#17.04.2010 11:47 0 0 0
  • Konu: Mutlu Ol

    noimage


    Bütün oyuncaklarını topladım.

    Topu topuna bir günlük ayrılıkta oynaşım.

    Islak mendille silerek, arabalarını parlattım.

    Senin gibi afacandım. Yaramazım.

    Benim bütün hayatım,senin görüş alanında birtanem. Çıktığın anda, dağıtıyorum bütün köşeleri.

    Hep senli, arzularım koşuyor yanımsıra.
    Düşsemde tökezsizim, dipcik gibi sivriliyorum. Hep senin sayende.

    Beni göz göre göre kandırmana bayılıyorum
    Aldat beni diye yalvarıyorum.

    Sen beni komik bul diye, şımarıyorum.
    Saçlarımı taramayı unutsam da, sen sarıyorsun tel tel bağrımı.

    Topluyorsun amaçlarımı. Umutlarım senin göz bebeklerini, seyrediyor.
    Bütün arzularım senden gelen, bir öpücükle can buluyor.

    Hayatım sen oluyorsun.
    Şiirlerim sen.

    Bir sevmeye başladımmı, ardı arkası kesilmiyor sözlerin

    Can oluyorsun. Çekirdeğim.

    Bal oluyorsum. Mercimeğim

    Çikolata ağacım. Karanfilim

    Aslanım, yiğidim, koçum, delikanlım.

    Toprağım.

    Yakışıklım.

    Torunum.

    Bütün dualarım senin için avuç açıyor.
    Senin için yalvarıyorum.



    Seni korusun diye emanet ediyorum allaha. İhanet hiç uğramasın yanına
    Mutlu ol.

    Canım benim.

    Aşkım
    Kara sevdam, sensin benim.




    Guler Birsozu
#16.04.2010 23:32 0 0 0

  • noimage



    Sen, solaryum salonunda yanarken, fitnes salonunda yağ eritip, kas yaparken, sauna da ter atarken uzakta bir kadın var, bilmelisin.
    O, tarlada güneşin altında yanıyor, elinde çapa ya da kazmayla eğilip doğrulurken yüreğinin yağına kadar eriyor, tepeden ayak tırnaklarına kadar ter akıyor, sırtında yüküyle evine dönerken kas yapıyor.

    Sen, hem rejim yapıp, hem de gününüz için fırında pasta-börek yaparken, uzakta bir kadın var, bilmelisin.
    İçi boşalmış un çuvalını, yere yaydığı bir yaygıya silkiyor. Tandırda yapacağı ekmeği bir lokma daha büyük yapabilmek için...

    Sen baharda aldığın elbiseni modası geçti diye paspas bezi yapmak için parçalarken, uzakta bir kadın var bilmelisin.
    Üç yıl önce kaba ipliklerle diktiği pazen elbisesinin parçalanmış kol ağızlarını, etek uçlarını, bulabildiği bir pazenle yamamaya çalışıyor. Nasırlı elleriyle tuttuğu iğnesine taktığı ipliği kalın ve teğitler seyrek mi seyrek...

    Sen, yine modası geçti diye geçen yıl aldığın çizmeni çöpe atarken, uzakta bir kadın var bilmelisin.
    Çapa dönüşü, sivri bir taşa çarpıp yırtılan lastik ayakkabısından çamur giriyor ve o, plastik poşetten kestiği bir parçayla çamurun beyaz ayak parmaklarına ulaşmaması için tıkaç yapıyor...

    Sen, her sabah yüzüne envayi tür kremleri boca ederken, uzakta bir kadın var, bilmelisin.
    Ateşli bir hastalık sonucu uçuklayan dudaklarına sürecek bir pürtük krem bulamadığından, kırık aynasına bakmaksızın, dudaklarına margarin sürüyor...

    Sen, hergün ithal malı şampuanla saçını yıkarken, uzakta bir kadın var, bilmelisin.
    Saçağı kısalmış süpürgenin kaldırdığı tozlar saçlarını kirletmesin diye sımsıkı başörtüsünü bağlıyor. Öyle yapmasa biliyor ki, rafta duran yeşil sabun daha erken eriyip-tükenecek...

    Sen, gecenin geç vaktinde zindelikten uyuyamayıp, can sıkıntısıyla sıcacık salonunuzda volta atarken, uzakta bir kadın var, bilmelisin.
    Sabah namazından beri çalışmasına rağmen işleri bitirememenin de verdiği bezginlikle, pamuk yorganına bürünmüş, ağırlığı döşeği delecek gibi...

    Yüksel ÖNAÇAN
#16.04.2010 22:57 0 0 0
  • noimage



    Kendine Değer ver ve onun değerlerini olgunlaştır.
    Cünkü Sen Bedeninle Değil, Ruhunla insansın.

    İmam-ı Gazali.



    Zaman sessiz, vedasız akıp giderken avuçlarımızdan,çaresiz ve suskunca seyrederiz onu giderken ardından...Her an,büyük bedeller ödüyoruz farkında olmadan ömrümüzden. Geçen her saat ve saniyeler...Birbiri ardınca tükenen haftalar...Onu kovalayan aylar...Ve bu kısacık ömrümüze sığdırmak zorunda kaldığımız, tükenmez sanılan o uzun yıllar...

    İnsan yalnızca bir dua kadar yaşar...! Çünkü Allah " Deki; Eğer duanız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz olurdu."ki der...! Furkan 77.

    İnsan olmak...

    Psikolojim bozuldu..! Deprasyondayım..! Canım sıkılıyor..! Boğulmak üzereyim..! Çıldırasım geliyor..! Aklımı kaybedeceğim..! Ne zaman son bulacak..? Beni hiç anlamıyorsunuz.!" gibi daha onlar,belki yüzleri bulacak ifadeleri toplayabiliriz günlük yaşantımızın içinden.

    Hep bir yerlerde biriktirmiş olduğumuz bir özlem, bir öfke,ve içimizi acıtıp,canımızı yakan hasretlerimiz vardır muhakkak.
    Ve buna mecburen katlanmak zorunda kalan bir kalp ve ruhumuz.

    Peki insan ruhu gerçekten hasta olabilirmi? Veya, bunu tetikleyen sebepler "İman'ı" alt edip, isyana sürükleyebilecek bir boyuta ulaşabilirmi?

    İntiharlar, aile içi şiddetler, ve toplum içindeki yoğun çatışmaların ana kaynağı, inacımızın zayıflığındanmı,yoksa mevcut "manik depresif" olarak adlandırılan ruh bozukluğundanmı kaynaklanmaktadır.

    Ruh nedir ve bozulurmu ?

    Rabbimiz bunu Kur"anda bir kaç Ayet-i Kerime ile şöyle bildiriyor bizlere.

    Rabbin meleklere, "Ben, topraktan, şekillenmiş kuru bir balçıktan bir insan yaratacağım. Ona ruhumdan üflediğimde, ona karşı secde edin" demişti. Hicr 28, 29

    Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan, sonra onun soyunu bir nutfeden (spermle ovumun birleşmesinden) yaratan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Secde 7,9

    Hz. Adem ile başlayan bu sancılı yolculuk,kıyamet sabahına kadar sürecek bir maratondur insanlar için.
    Ruh bedende gezinen bir Nurdur. Yaratılmış bütün insanlarda Allah (cc) nuru tecelli etmiştir. Peki böyle olunca, mü'min ile kafir arasındaki eşitlik nasıl bozulur? Herkes için kurtuluş geçerlimidir? diye bir soru sorulmuş olsa...Buna cevap ne olurdu.

    Ey Muhammed! De ki: Kur'an'ı, Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) inananların inançlarını sağlamlaştırmak, Müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere hak olarak indirdi. Nahl suresi 102

    Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. Şuara.193,194,195.

    Görüldüğü üzre ruh, Allah"ın (cc.) nurundan bir parçadır. Rabbimiz burada yüce Kur"anı işaret ederek, "Kalbine arapça bir dil olarak indirdik" diye buyururken,diğer yandanda bütün insanlığı uyarıyor hz.Cebrail aracılığı ile. İman edecek her kul,muhakkak cennete ulaşacaktır.

    Hz.Peygamber (sav) vahyin doğuşunu beklerken, ona (sav) e' sapık zihniyet karşısında güç verip, onu ayakta tutan irade, onda mevcut bulunan Allah inancıydı yalnızca.

    Sık sık mağaraya gider ve yaratılış gayesini tasavvur ederdi. Ruhunu maddeden arındırıp, tevhid ile pak eylerdi. Demek ki Ruh, Nurdur. Onu nara çevirense, yine insanın ta kendisi ve iradesi doğrultusunda çizmiş olduğu hayat çizelgesidir.

    İnançsızlık simsiyah bir tahta gibidir. Ruh ise o tahta üzerinde gezinen ince bir kalem.

    İnanmak gökteki güneş gibidir, öyleki O'tüm dünyaya neş-e saçan taru taze bir (nev)bahardır.

    Rabbimiz; karanlık gece de, kara taş üzerinde yürüyen, kara karıncanın ayak seslerini duyacak kudrette yüce bir varlıktır.

    Rabbimiz; bir karıncanın ruhunda, saraylar inşa ettirecek bir akıl ve mantığı inşa etmiş bir mimardır.

    Semî sıfatı ile herşeyi işiten, kullarının niyazını kabul eden, ve O'na (cc) bir adım yönelene O", koşarak giden kadim bir dosttur.

    Demek ki,hz.Peygamberin yaşadığı çağdaki o vahşet karşısında durabilme gücünün tek sebebi, onun Rabbini bilmesi, ve Rabbininde onu bilmesi ile olmuştur.

    Düşünün; öyle bir ruh haliki,yeni doğmuş kız çocuklarını diri diri toprağa gömüp,bundan müthiş zevk duyacak kadar vahşi,aklını kullanmakta bir hayvandan daha aciz ve ondan daha da aşağı ilkel bir yaşam şekliydi hayatları.

    İşte bu çağda, Hz.Peygamberin sıkıntıya düştüğü bir çok olayda Allah (cc.) ona,Cebrail vasıtası veya "rüya" ile yol gösterip, üzerinde mevcut olan tüm sıkıntılarını berteraf ediyordu.

    Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.İsra 85.

    63 yıllık ömür hayatı boyunca sürekli olarak Rabbi ile konuştu hep. Bütün işlerini önce "istihare" ile Rabbine danıştı, sonra yakın dostları ile yaptığı "istişare" ile sosyal hayatına aktardı.

    insan olupta sıkıntı ve acı çekmemek mümkünmü? Bir kalp taşıyıpta o mekanda duygu barındırmamak mümkünmü? Gözün görüpte, gönlün sevmemesi mümkünmü? Gönlün bilipte göze yaş sızmaması mümkünmü?

    Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz! Secde 9.

    Sıkıntı duyduğumuz her anımızda sürekli biri ile konuşma arzusu hissederiz insan olarak. Kimimiz bir seccadede derdimizi pay ederiz Allah ile, kimimiz kuytu bir köşede bir dost ile dertleşme ihtiyacı duyarız. Rabbi ile konuşan insan, büyük bir rahatlık ve kolaylık (umut) hissi ile donanır. Her hangi bir insan ile konuşmaksa, o anlık bir rahatlama hissi ile noktalanır sadece.

    Muhabbetin lezzeti Allah"ı bilmek,Allah"ı bilmenin neticesi ise, ilacı bulmak. Yani "şifa"ya erişmek anlamı taşır.

    Çile çekmek, Allah"a yakın inançlı insanlara manevi bir yücelik kazandırır. Allah'a uzak olup, inancına yabancı olanlarda ise, bu durumun tam tersi olan ve bu gün "Psikolojik hastalık" yani, "ruhi bunalım" olarak adlandırılan hastalık gerçekleşmiş olur. Sonrada, hayatı tümüyle yaşanmaz bir hale getirir insanlar adına.

    Yine Kur"anda başka bir örnekle Rabbimiz;Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.

    Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü.

    Demişti ki: "Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).

    Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).
    Meryem.16,17,18,19...

    Hz. Meryem"e bu yüce mertebeyi kazandıran gerçek,ondaki teslimiyet ve tamamıyla Allah inancıydı. Öyleki, hz.Meryem'in bu büyük çilesi, onda derin bir sukut ve tefekkür meydana getirmişti. Meryem, ibadet ile donatılıp,sabır ile süslenmiş, ve Yüce Yaradan onu takva ehli bir insan kılmıştı.

    İsa, Allah'ın "Kün" Ol emriyle yarattığı mahlûkudur ki, Onu Meryem'e ilka etti. O da, diğer ruhlar gibi, Allah'tan bir ruhtur. Nisa 171.

    Ruh Allah'tan bir parçadır. Kulun iç aleminde varlığının aynasıdır ruh. Bilmek ve anlamak için, Allah ile hem hal olmak esas ve şarttır. Allah'a uzak olan ruh,bedene yabancı bir ateş-i nardır.

    Demekki; ruhsal sıkıntıların tek ve ana sebebi,tümüyle insanın Allah ile olan muhabbetinin(yakîn olma) eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Ruh, ibadet ile beslenir. İnsanı takvalık yüceltir. Bunun için insanın, dilini "zikir" ile meşgul etmesi,zamanını "ibadet" ile değerlendirmesi ve "sabrı" bir kalkan olarak bilmesi şarttır.

    İbadet derken, bunun asla terkedilmemesi gereken ve Allah (cc) tarafından kesin bir dille emretmiş olduğu farz görev namaz olduğu açıktır.

    Yukarıda Ayet-i kerimede bildirildiği gibi,secde Allah'a kulluk, terk ise, ebedi bir kovulmuşluk anlamı taşımaktadır.

    Rabbim cümlemizi Allah'ın gurbetine düşmekten korusun.

    ve andolsun ki, biz insanı yarattık ve ona nefsinin ne vesvese verdiğini de biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.kaf 16.

    Rabbim cümlemizi şeytanın şerrinden muhafaza eyleyip kendine yakın kullarından eylesin...Amin...


    ----------------------------------------

    Ruhunu Kaybeden Cihanı kazansa Ne çıkar
    Victor Hugo.......

    Dostça, selam ve dua dileklerimle.

    Mehtap S.Hümeyragül DALLI
#16.04.2010 22:33 0 0 0
#16.04.2010 22:27 0 0 0
  • noimage


    Kim bunda (dünyada) kör ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha 'şaşkın bir sapıktır.' isra 72

    Benim gözlerim çok sağlamdır.! Hatta benim elimde doktor raporum var.! Ben görüyorum! deme sakın Ey insan!

    Çünkü sen hiç bir şey görmüyorsun!

    Senin elinde bulunan rapor,sadece yüz sahasındaki gözler için geçerlidir. Oysa Allah"ın vermiş olduğu rapor,kalbindeki iman sahasında bulunan ve her şeyi mana aleminde gören gözler içindir. Eğer bir insanın basiret gözleri kör olmuşsa,o insanın gören gözleride tümüyle kördür.

    Işık olmamış olsa, gören şu güzelim gözlerimizin ne kıymeti vardı? Veya, gece olmasa ,gökteki milyarlarca yıldız ve mehtab"ın ne anlamı olurdu bizler için? Galaksiler,gezegenler ve yedi kat sema! Ne ifade ederdi acaba?

    Karanlık sonsuz bir nimettir, ışığı görmek isteyen insana.

    Kainatta her şey bir mizan ve düzen ile hareket etmektedir. Güneşin her gün batması ve sabahın bir an dahi olsa geç kalmadan ağarması gibi. Ya sabahlar hiç gelmemiş olsa ? Rabbimiz "sen görevini yapmıyorsun ey kul! sana vermeyeceğim artık!Seni karanlıklartan kurtarmayacağım!" demiş olsa? Ne yaparız o zaman bizler. Dünyadaki bütün servetler ve ustalar toplansa bir araya, bir katre ışık meydana getirebilirlermi acaba?

    Elektrikmi? Oda Allaha muhtaç! Su olmasa elektrikte olmaz. Ateşmi? oda Allaha muhtaç! Ağaç olmasa, ateşte olmaz.

    Mülk onun değilmi? İstediğini yapar. Evirir çevirir. Arzu ettiği gibi dengeler. Güneş verir, yağmur verir... Yaz verir, kış verir... Sağlık verir, hastalık verir...Çok verir,hiç vermez...! Bunları yazarken ve okurken ne hissediyoruz acaba? Sanki bunları bilmeyen mi var? mı, diyoruz,kendimizei.! Peki biliyorsak eğer bizleri günaha bu kadar aşina kılan gücün sebebi nedir? diye düşünmek gerekmezmi.

    Bizlere bahşedilmiş büyük hazine olan, engin bir sevgimiz var. Ama bu sevgimizi üretmeyide, tüketmeyide bilemiyoruz yazıkki. Hakkıyla üretip,hak yolunda tüketmiş olabilseydik eğer, asla bu denli acı çeken bir toplum olmazdı karşımızda şu an. dürüst olalımmı kendimize karşı biraz. Açık bir yüreklilikle "biz vefayı bilemedik"! Biz vefasızlık ediyoruz"! Biz ahde vefayı anlayıp kavrayamadık! Diyelimmi öz benliklerimize, cesurca. Ne dersiniz? Bu cümlelerin doğruluk payı, yüzdenin üstünde-bir yüz değilmi.

    Yüce Allah'ı seven Hz.Muhammed'i (sav) de sever. "De ki, Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir." Ali İmran 3/31.

    Allah ve Rasulünü elbette bizlerde çok seviyoruz ama, önemli olan onu hakkıyla sevebiliyormuyuz?!

    Onlarda çok severlerdi ve onlarda etten kemikten biz gibi insanlardı.!

    Ashabı güzin "anam babam sana feda olsun ya Rasullallah" demeden, asla söze başlamazlardı. Onlar, Allah ve Rasulünü her şeyden ziyade, daha çok severlerdi. Oysa bizler, kendimize beslediğimiz sevgiden gayrı, hakiki manada duyulması gereken, o ulvi sevgiye asla erişemiyoruz bir türlü. Nefis ve şeytan birleşip ,fethetmiş içimizdeki bu kutsal savaşı. Yazık bizlere...Çok yazık.!

    Duygu ve düşüncelerimiz üzerinde şeytan ve nefsin ayrı ayrı tesirleri vardır elbette. Nefsin havası yırtıcı bir kaplana benzer. Saldırıya geçtiği vakit yaralamadıkça veya öldürmedikçe vazgeçmez asla. Şeytan ise azgın bir kurda benzer. Bir yandan kovalarsanız,diğer yandan dolaşıp yine gelir ve üstüne saldırır insanın.

    Kötü bir derde mübtela olmuş insan, hekimden gayrı gidecek bir yer aramaz kendine. İşte bu noktada mü"minde emanet olan varlığını,emaneti verenin kudret eline teslim edip,ruhi ve fiili bir tedavi ile şifalamalıdır kendini .

    Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür...diye buyurur Bediüzzaman.

    Böyle insanlar,cahilin ve akıl etmezin tekidirler sadece. Gözleri çalışıp beyinleri çalışmıyor demektir çünkü.

    Ecelimizin ne vakit geleceği bizim elimizde olan bir şey değildir. Bu günkü işimizi yarına bırakırsak eğer,yarının işini ne vakit yapacağız peki.? Şeytan ve enaniyet tuzağından ancak, Allah"a sığınarak kurtulabiliriz.

    Mümin hem Allah"a sığınıp, hemde savaştığı halde onu başından savamıyorsa, bilmelidir ki sahibi olan Allah,kulunu imtihan etmek amacıyla şeytanı üzerine musallat etmiştir. Böyle durumlarda insan sabırlı olmalı ve var gücü ile mücadeleye devam etmelidir.

    Mesela, dünyanın dört bir yanındaki tüm kafir devletler müslümanların üzerine saldırtmaktadırlar. Allah istese kafirlerin ellerinden bu güç ve imkanları alamazmı? Elbetteki alır. Fakat almıyor.Çünkü mü"minleri imtihana çekmek ve onlara cihad ve şehitliğin doyulmaz zevkini tattırmak istemektedir böylelikle. Bizim, güç kuvvetimizi,cesaret ve merhametimizi ortaya dökmektedir bu yüce kararı ile.

    Öyle ise, böyle büyük bir Yaratıcının karşısında, destur demeli her insan.

    Febieyyialairabbikümatükezziban! (şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?) diye soruyor Mevlamız.

    Görmek çok büyük bir nimettir insanoğluna. Ancak, sadece maddede görmüş olursak eğer,yalnızca "zahiri" görüp bilmiş oluruz. Manada bakıp görmüş olursak,"batıni" yani uhrevi olan o sırra, o ebed zenginliğe erişmiş oluruz.

    Andolsun kuşluk vaktine ,Ve sükûna erdiğinde geceye ki,Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır. Duha 1.2.3.4.

    Yeterki biz Allahı unutmayalım.!!! inş...

    Selam duamla....

    Mehtap S.Hümeyragül DALLI
#16.04.2010 22:25 0 0 0
  • noimage



    Ve küstü gözlerim güneşe... Bense daha 14'yaşında bir çocuktum Anne.

    Biliyormusun, senin ardından kendimi sana yazmak,bölünüp hasrete seni kendime anlatmak ne kadarda zormuş meğer Anne...

    Avuç avuç ellerimde keder koklayıp seni özlemek..Veda bile edemeden,doymadan sevgine, ayrılığı yüklenip, yokluğunu yazmak ne kadar da zormuş...Ne zormuş Annem..!

    Yazacağım ama Anne...Adımı tarihe yazdırmak için yaşayıp yazacağım seni...
    Kan düşmemiş bir kağıt üstüne körpe yüreğimle sana olan hasretimi yazacağım kahp e kurşuna inat..!

    Yazacağım Anne...! Muhammed,Sümeyye, Ammar, Hamza ve ülkemin bütün öksüz çocukları adına...

    Miraç-ta kokusunu yurduma bırakıp, güneşi getirecek olan en son sevgili adına yazacağım...!
    Kanımdan güller büyüteceğim sonra...Cennete dönecek bir gün yurdum...!

    Ben Kudüs çocuğu Nusret İmanım!

    Hoca bu gün sevgiyi anlatmıştı bize uzunca.. Sevgi; "yaşamak ve yaşatmaktır çocuklar" demişti. Sevgi olunca, "acı olmaz" "gözyaşı uğramaz kirpiklere" demişti!..Anne; bu gün hoca; çocuklar "sevgi" demişti...

    Çocuklar sevgi, "cennettir" demişti.Tıpkı senin gibi Anne.

    Kara tahtaya, beyaz tebeşirle "sevgi" yazıp nokta koymuştu sonuna...
    Sevgiyle bakıp gülmüştü gözlerimize ve "ilerde mutlak adam olacaksınız çocuklar" demişti sonra...Bugün derste sevgiyi anlatmıştı hoca bizlere...

    Peki, gerçek olan sevgi neydi..?

    "Sevgi" neydi Anne?

    Seninle her sabah yeniden uyanmakmıydı güne? Sevgi elmalı şekermi? Yoksa renk renk çikolata yemekmiydi ? Yada bembeyaz papatyaları toplayıp, vatan topraklarında sıcacık elinden tutup, özgürce mavi uçurtmalar salmakmıydı gökyüzüne?

    Ölüme inat özgürlük adına...Umutla...

    Özgür kalmak adına..!

    Bilmemki sevgi neydi işte. Peki,bizim sevgimiz neden hiç büyümedi Anne?...Bizim ülkemiz de sevgi neden yaşa(ya)madı? Kim vurdu sevgimizi? Kim öldürdü? Suçlu kim Anne? Neden?

    Cevabı sende bilmiyordun değilmi Anne? Ama şu küçücük yüreğimde kocaman
    bir ülke(m)sin sen ve sevgi benim sana olan muhtaçlığımdı. Ben Annem'in kocaman çocuğuyum diyerek, gülmüştüm kendime.

    Hoca "Nusret neden gülüyorsun" diye sorunca? Yüzüne bakıp hocam "Annem" demiştim.Ve defterimin sağ üst köşesine bir kalp çizip yazmıştım içine.

    Anne seni çok seviyorum diye..

    Seni seviyorum Anne...

    Sevgi ile çıkmıştık beraberce... Hoca "yarın görüşmek üzere çocuklar" demişti.. Yarın "görüşürüz inşAllah çocuklar" demişti. Ben hocama "yarın varmı" diye soramadım Anne. Çünkü ben yarınların gelmesini hep bekliyordum içimden. Tıpkı her günün ardından seni beklediğim gibi.

    Beklediğimiz o gelmeyen özgürlük gibi!

    Seninle birlikte kurup içimde gizlediğim hayaller gibi.

    Ben Filistinde bir çocuktum ve bu benim çocukluğumdan çalınan "ne ilk" "ne de son"
    sevgi değildi Anne.

    Gökyüzü simsiyahtı hava soğuk. Karnımda çok acıkmıştı. Neyimiz vardı ki zaten sevgini katık yaptığın bir tabak un çorbasından başka.? Neyim ve kimim vardıki senden başka? Öylesi koşmak istedim ki o an sana ama, dışarda bir kıyamet vardı şimdi ve Filistin alev alev yanıyordu yine...

    Ne olduğunu anlayamadım çünkü ben hala çocuktum Anne...

    Hani, ben geç kalınca sen, tam şu köşeden bakardın, beklerdinya beni hep...
    Koşup sana, atılırdım kollarına ter kan içinde...Sarıp kollarınla beni, sıcacık buseni kondururdun anlıma..
    Ve her gülüşünde yeniden doğardım içinde. Ama bu gün sen yoktun o köşede.O kıyamet içinde yoktun sen işte.

    Gözlerim aradı seni,çok aradım ama yoktun sen, yoktun bu gün. Doğmadım içinde Anne...

    Gelmedin Anne! Nerdesin Anne?

    Sensiz ağladım ama sen beni duymadın bile. Duysan yüreğin dayanmazdı zaten bilirim.
    Anladım ki sen artık yoktun. Ölüm senide alıp götürmüştü gerçek yurduna.Ayrılıkta soğukmuş Anne tıpkı ölüm gibi... Ölümden daha soğuk...

    Şimdi ben hep üşüyecekmiyim Anne?..Gözlerin bir daha doğmayacakmı içim(d)e.

    Sevg(i)n öldümü Anne?

    Yüreğim sende kalsın Annem,yüreğimi al götür kendinle... Ama sakın üzülme olurmu, ölüm
    bize yabancı değilki zaten.Babam ve kardeşlerimde şehit olmuştu yıllar önce böyle.

    Biz doğarken şehadete açarız gözlerimizi.İmanla dolar göğsümüz ve ondandır ki ölüm kokar hep kundağımız.

    Tıpkı melekler gibi Anne... Beyaz ve tertemiz..

    Ölüm ninnileri söylenir gecelerimiz(d)e.Vedasız çöker hep ayrılık üstümüze.Benim adım Nusret İman!

    Bu gün simsiyah Anasız yurdum... Güneşe küstü gözlerim ve her yer karanlık. Kimse aldırmıyor çocukluğuma,bakmıyor bile korku dolu gözlerime...

    Ellerim buz kesti,kalbim perişan! Bir kıyamet koptu içimde Fetih ne zaman? Yaşam nerede bekliyor beni ? Hangi kapı ardında aydınlık!.. Elimi tutan yokmu?.. Duyun beni ne olur artık?..

    Ben Kudüs Fatihi Nusret İman!..

    (nusret) Allahın yardımı demek...


    Seni asla unutmadık dualarımız hep seninle Filistin....



    Mehtap S.Hümeyragül DALLI
#16.04.2010 22:20 0 0 0
#16.04.2010 22:14 0 0 0

  • noimage


    Levlake Levlak Lema Halaktul Eflak; "Ey Habibim eğer sen olmasaydın ben bu kainatı halketmezdim" diye buyuruyor Yüce Yaratan...

    Evet; onu bilmek,onu bulmak,onunla yaşamak ve onunla ölmek ne güzel ve latif bir lezzettir insan için. Alemlere Rahmet olarak gönderilen o gönüller sultanı sevgilimiz Ahmed-i Muhammed Mustafa (sav) efendimiz dünya alemine teşrif buyurdukları vakit,bir çok hadise cereyan etmiş ve alemler secdeye durmuştur.

    o doğduğu gece; Şam'da bin seneden bu yana akmayan Save nehrinin kuru yatağı su ile dolup taşıyordu...İran hükümdarı Kisra'nın eşsiz güzellikteki sarayının ondört kulesi bir anda yıkılıyordu. Kisra'nın sarayının kuleleri Dicle kıyısındaki nefis sulara batıyor ve Kisra, canını zor kurtarıyordu.

    Devrin en ileri gelenleri garip garip rüyalar görüyor ve bu rüyalara, Şam'ın Irak'ın, İran'ın, Dicle'nin ve Fırat'ın İslamın mülkü olacağını haber verdiğine dair en namlı kahinler tarafından yorumlar yapılıyordu.

    Büyücüler gelecekten haber veremez oluyor ve insandan gayri bütün mahlukat O'nu emzirmek için yarışa giriyordu.

    Her derde devâ sensin, her rûha şifâ sensin,
    Göze sürme, başa tâç, kalblere cilâ sensin.
    Habîbullahsın, fevk-i mele-i a'lâ sensin,
    Başka kapı çalamaz, seni biraz tanıyan.

    Peki tanıyalım mı Rasulümüzü az biraz?...

    Evet,alemin Sultanı Hz Muhammed Mustafa (sav) in Şemail-i nasıldı?

    Rasul-i Ekrem ne çok uzun,ne de çok kısa boylu idi. Yalnız olarak yürüdüğü zaman "orta boylu" denirdi.Bununla beraber halk arasında gezerken ondan da uzun denecek kimse yoktu. Rasul-i Ekrem hepsinden uzun gözükürdü. Hariçte uzun görünene iki kimse etrafına gelse,ancak omuzları hizasında görünürlerdi. Hz.Peygamber "iyiliğin hepsi ortada orta boyludadır" buyurmuştur.

    Hz.Peygamberin şemaili...

    Onun Aleyhisselam rengi parlaktı. Ne çok beyaz,nede çok koyu idi. Buğday rengi yani esmer idi. Amcası Ebu Talib onu şöyle tavsif eder.

    "Öyle beyaz bir yüzki,o yüzün suyu hürmetine bulutlardan yağmur istenir. öyle bir kerem sahibi kşi,yetimler onun eline bakar,dullar ve yoksullar ona güvenir.

    Bazıları,yüzünün kırmızı ile beyaz karışımı olduğunu söylediler. Terlediği zaman terleri yüzünden inci danesi gibi dökülür ve teri misk gibi kokardı. Saçı,erkek saçının en güzeli idi. Fazla kıvırcık olmadığı gibi çok fazla düzde değildi. Taradığı zaman adeta bükülmüş bir ip gibi tarak izleri saçında belli olurdu.

    Bazıları saçlarının omuz başlarına kadar indiğini söylerse de,ekseriyet kulak yumuşaklarına indiğini de söylerler. Saçlarını dörde böldüğünüde söyleyenler vardır. Çok kere saçlarını iki yanlarına böler ve zülüfleri yanlardan parlardı. saç ve sakalında on yediyi geçmeyen beyaz tüy vardı.

    Rasul-i Ekrem insanların en güzel,en çok yüzü nurlu olanlardan biri idi. Onu anlatanlar; ayın ondördü gibi güzel derlerdi. onun neşe ve üzüntüsü yüzünden belli olurdu. O,arkadaşı Ebu Bekir-in anlattığı gibidir,derlerdi. Ebubekir sıddık (ra) şöyle anlatırdı onu.

    Mustafa,hayra davet eden bir emin idi,ayın ondördü gibi karanlığı aydınlatırdı. Hz.Muhammed Mustafa (sav) in alnı geniş,kaşları ince ve uzundu. İki kaşının arası açık ve gümüş gibi parlaktı.

    Gözlerinin karası geniş idi. Biraz kızarıntı ile karışıktı. kirpikleri birbirine karışacak kadar sıkışıkdı,burnu düz dişleri seyrekti. Gülümsediği zaman dişleri inci gibi parlardı. En güzel dudaklara sahip olup ağzı açık kalmazdı. Yanakları yumuşaktı ve sarkık değildi. Yüzü uzun olmadığı gibi sakal devirisi gibi parlakda değildi. Sakalını azad eder bıyığının fazlasını keserdi.

    Boğazı ve boynu kısa olmadığı gibi fazla uzunda değildi. Boynundan açık kalıp güneş ve rüzgarın dövdüğü kısmı altun savatlı gümüş bardak gibi parlardı. Gömlek altında kapalı kalan kısmı ise ay gibi parlaktı.

    Rasul-i Ekremin göğsü geniş olup etleri sarkmış değildi. Ay gibi beyaz ve ayna gibi düz idi. Göğsü ile göbeği arası yukardan aşağı bir istikamette kıllı olup başka taraflarında tüy yoktu. Omuz kemikleri ve kemik başları büyüktü.

    Sırtı geniş olup iki omuzu arasında Nübüvvet mührü vardı ve sağ omuzu tarafında idi. Ortasında sarıya meyyal siyah bir gül vardı. Et yelesine benzer şekilde etrafında bazı kıllar vardı. Kol ve bazıları irice idi. Bilekleri kalın ve elleri geniş idi. Parmakları uzunca ve parlaklıkta gümüş gibi idi. Avucu parmaktan yumuşak ve misk gibi kokulu idi.

    Onunla musafaha eden kimse akşama kadar elinde güzel kokunun izlerini duyardı. Elini hangi çocuğun başına koyup da okşadıysa,akşama kadar o çocuğun başı güzel kokusu ile diğerlerinden ayrılırdı. Baldırları iri idi. Şişmanlığı orta dercede olup etleri sarkmamıştı.

    Rasul-i Ekrem"in yürümesine gelince,sanki bir kayadan çıkar ve ya bir çukurdan iner gibi adımlarını ağır ve çekinerek atar,yürürken sallanmaz ve adımlarını fazla açmazdı. Rasul-i Ekrem İnsanlar içinde Adem Aleyhisselama en çok benzeyen benim. Gerek ahlak ve gerek yaratılış bakımından da bana en çok benzeyen İbrahim Aleyhisselam dır, diye buyurdu.

    Kaynak...İmam suyuti. Camiu-ssagır Hadis Kitabı.

    Herkim geldi cihâna ve herkim ki gelecektir,
    Hepsinin üstünde Sen, serdârsın yâ Resûlallah!
    Cihân bağında insan ağaçtır gayriler yaprak,
    Nebîler meyvedir, özü Sen yâ Resûlallah!
    Şefâ'atin olmasa, hâlimiz hârâb günahdan,
    Herderdimize dermân, hep Sensin yâ Resûlallah

    "Kim ki beni malından, evladından ve canından da daha fazla sevmezse o hakiki manada iman etmiş sayılmaz"...

    Aşkın zekatı can vermekse eğer;tezelden al canım Rasüle kurban Ya Rab! Amin....



    Mehtap S.Hümeyragül DALLI
#16.04.2010 21:44 0 0 0
  • noimage


    Bu yazının, etnik köken ve inancı ne olursa olsun; Laik, Demokratik ve Atatürkçü Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde yaşayan tüm vatandaşlarımızın barış içeisinde ve kardeşçe bir dayanışma içerisinde yaşamalarını ve bu devleti sonsuza dek yaşatmak çabasında olmalarına ışık tutması amaç ve dileklerimle!..

    Şanlı Türk Tarihinden Ders Almak ve Bir Daha aynı hatalara Düşmemek Gerekir!..


    Bu için;

    ***Yalan ile Yalancıları dışlayalım
    ***Sağlık, eğitim ve adalet için çalışalım
    ***Temel değerlere sahip çıkalım
    ***Irk ayrımı yapmayalım
    ***İnanç ayrımı yapmayalım
    ***Üç maymunu oynamayalım,
    ***Dalkavuk olmayalım
    ***Çok çalışalım
    ***Ahlaklı olalım
    ***Adam kayırmayalım
    ***İftira atmayalım
    ***Laf taşımayalım
    ***Yolsuzluk yapmayalım
    ***Tüm insanlara eşit bakalım
    ***Kul hakkı yemeyelim
    ***Rüşvet vermeyelim
    ***Şike yapmayalım
    ***Duyarlı olalım
    ***Hak hukuka saygılı olalım ki; sonsuza dek barış içerisinde kardeşçe yaşayalım!..
    ***Yukardaki olumsuzlukları yapmayalım ve yapanlara da izin vermeyelim ki, suça seyirci
    kalmak daha büyük suçtur!..

    "NE MUTLU TÜRKÜM VE İNSANIM DİYENE!..


    Türkler 16 devleti nasıl yıktı ?
    Tarihte Türk Devletlerinin Çökme Dağılma ve Yıkılma Nedenleri

    Türklerin tarih boyunca pek çok devlet kurmaları, onların ne kadar teşkilâtçı bir yapıya sahip olduklarını göstermesi bakımından dikkat çekici ise, kurulan devletlerin yıkılış sebepleri de o kadar ibret vericidir. Türk tarihinin geneli göz önüne alındığında çoğu devletin iç çekişmeler nedeniyle ortadan kalktığı, veya yine bir başka Türk boyu tarafından yıkıldığı görülmektedir.


    Türklerin "ilsiz" ve "kağansız" kalmalarının en büyük sebebi, aslında kendilerini illi ve kağanlı yapan "Türk töresinden kopmaları olmuştur. İslâmiyet'ten önce Orta Asya'da kurulan büyük Türk devletlerinin yıkılış dönemleri incelendiğinde bu gerçek açık olarak görülebilir. Hun ve Göktürk çağı buna iyi bir örnektir.


    İslâmî dönemde de mahiyeti biraz değişmekle birlikte töre ve adaletten ayrılan Türk devletlerinin zayıflamaya başladıkları izlenebilir. Hun devrine ait Çin kaynaklarındaki bilgiler, Göktürk Kitabeleri ve İslâmî döneme geçiş devrinde yazılan Kutadgu Bilig ile Nizamülmülk'ün kaleme aldığı Siyasetname gibi kaynaklar, çözülmenin sebeplerini anlatan pek çok örneklerle doludur.


    Türk Töresinden Uzaklaşma, Kültürel Yabancılaşma

    Orta Asya Türk tarihinde Türk devletinin kendini güçlü kılan Türk töresinden uzaklaşmasının ne gibi kötü sonuçlar doğuracağı, ezelî düşmanları Çin ile örnekleştirilerek anlatılır.Bunda amaç, tehlikeye dikkat çekilerek, devletin kendisine çeki düzen vermesidir. Göktürk Kitabelerinde buna dair çok sayıda örnek olmakla birlikte, henüz Hun çağında bile Çin âdetlerini
    benimsemenin mahsurları, hem de bir Çinlinin ağzından, açık bir şekilde izah edilir.

    Mete'nin oğlu Kiyuk'un veziri olan Cung-Hang Yüeh, refah ve zenginliğe erişince gevşeyen ve Çin giyimi ve yemeklerine ilgi duymaya başlayan kağana bunun sakıncalarını şöyle anlatır:

    "Hunların bütün halkını toplasanız, Çindeki bir ilin nüfusu kadar bile tutmaz(nüfus bakımından). Çin daha güçlü sayılır. Ayrıca onların yiyecekleri ile elbiseleri de ayrıdır. Bu sebeple, Çin'de (yetişen ve yapılan) bu gibi mallara bağlanmak doğru değildir. Şimdi siz, Hun hakanı, geleneklerinizi değiştirip, Çin'de bulunan mallara sahip olmak isterseniz, Çin mallarının hiç olmazsa beşte birini satın almak zorunda kalacaksınız. Böylece Hun halkının hepsi, (ihtiyaçları için) hep Çin'e bakacak ve Çin'in tesiri altına girecektir. Çin ipeklilerini alsanız ve elde etseniz bile, siz Hunlar çalılar ve dikenler arasında, hep at üzerinde dolaşmaktasınız. Giyecekleriniz ve pantolonlarınız az zamanda, çalılar arasında yırtılmış olacaklar. Elbette ki, ipekli elbiseler, şimdiye kadar giydiğiniz yün ve keçe elbiseleriniz kadar mükemmel ve elverişli olamazlar.

    Yiyecek meselesine gelince: Çin yiyeceklerini elde etseniz bile, onlar da az zamanda tükenip gidecekler veyahut yemeyip atacaksınız. Bu da gösteriyor ki, Çin yemekleri, sizin kımız ve yoğurtlarınız kadar lezzetli ve size uygun yiyecekler değildir." Bugün dahi benzer meselelerle karşı karşıya olduğumuz göz önüne alınacak olursa bu öğütlerin doğruluğu ve güzelliği insanı şaşırtmaktadır. Göktürk çağında da devletin çöküşünü hızlandıran sebepler arasında Türk yaşayış ve töresinin terk edilerek Çin'e öykünmenin ilk sırada yer
    aldığı görülür. Çinliler bu durumun farkında olduğundan Türkleri kendi yakınlarına çekmeye çalışmış,taht mücadelelerini gizliden gizliye kendi çıkarları için körüklemiştir. Batı Göktürklerinin başında bulunan İstemi Yabgu'nun oğlu Tardu, ihtirası ile, Doğu'daki İşbara Han'ın yüksek hâkimiyetini tanımayarak isyan ettiğinde, Çin devreye girerek, Göktürkler arasına iyice nifak sokmuş idi.
    İşbara'ya karşı isyanların gittikçe artması üzerine, Han, Çin'in himayesine girmeyi kabul etmiş, fakat Çin hükümdarı, bunun karşılığında Hunların Çin âdetlerini benimsemesini talep etmişti. Çünkü Çin hükümdarı "Türklerin ok atamadıkları zaman tehlikeli olamayacaklarını" biliyordu.Hun ve I. Göktürk devletlerinin başına gelenleri iyi bilen Bilge ve Kültegin kardeşler, II.Göktürk Devleti'nin aynı hatalara düşmemesi için, Çin'in asıl amacını kitabelere nakşederek ölümsüzleştirmişlerdir. Tarih şuuruyla nakşedilen öğütler, Türk töresini terk etmenin ağır bedelini halka hatırlatmaktaydı:

    Tabgaç budun (Çin), altın, gümüş, işlemeli kemha ve ipekli kumaşlardan bolca verirmiş. Çin milletinin sözü tatlı, hediyesi de çekici imiş. Tatlı söz ve yumuşak ipeği (hediyeleri) ile Çinliler,ararlar ve uzak milletleri (bulup) kendilerine bu yolla yakınlaştırırlarmış.(yakınlarına gelip) konan (kavimlerin ise), içlerine fesat bilgisini yayarlarmış. İyi bilgiye sahip bilgi kişiyi, iyi cesur ve alp kişiyi yürütmez imiş. (Onların içinde) bir kişi yanılsa, beşiktekilere kadar (artık acımaz ve) kıymaz imiş. (Çin'in) tatlı sözüne, yumuşak hediyesine kanıp, pek çok Türk öldü..."

    Bu muhteşem nutukta daha sonra I. Göktürk kağanlığının dağılarak çok sayıda Türkün katledildiği ve kalanların da Çin'e yerleştirilmeleri anlatılır. Kutlu yurt olan Ötügen'in terk edilmesi devletin yıkılış sebeplerinden biri olarak gösterilir ve Türk milleti bir kez daha uyarılır:

    "Türk milleti!, eğer o yerlere (Çin'e) varırsan öleceksin. Ötügen yerinde oturup, (Çin'e yalnızca) kervan ve heyetler gönderirsen, hiçbir kaygın olmayacaktır. Ötügen ormanında oturursan ebedî il tutacaksın. Türk milleti, artık tok olacaksın. Açlık, tokluk nedir bilmezsin. Bir doysan, açlık nedir bilmezsin. Bunun için, seni eğitmiş olan kağanının sözünü almadın. Yer sayarak (yerden yere)
    vardın. Oralarda hep tükendin ve zayıfladın. Orada kalmış olanlar ise, (yine) yerden yere gittiler.Hepsi, ölü (gibi) yürüyor idiler. Tanrı buyurduğu için; özümün kutu, talihi olduğu için kağan oldum..."


    Bu ifadelerde Türk milletinin "yanılması ve "ilsiz" kalması anlatılır. Eğer millet vatanını ve kağanını terk ederse Tanrı tarafından cezalandırılır. Tonyukuk Kitabesi'nde "Tanrı şöyle demiş: Han verdim hanını bırakıp teslim oldun, Teslim olduğun için Tanrı öldürmüştür. Türk milleti öldü, mahvoldu, yok oldu."denir. Şüphesiz Türk devletlerini güçlü kılan millet-devlet kaynaşmasıdır. Devlet, milletine hizmet ettiği sürece "kutsal" kabul edilir. Orhun Yazıtlarında Türk milleti bütün işini ve gücünü kağana verirken, kağanın da milletin başını dik tuttuğu, aç ve çıplak kimse bırakmadığı destanî bir dille anlatılır. Eğer kağanlar, babalarına benzemez, töreyi unuturlarsa,devlet ve millet felâketle karşı karşıya gelir. Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarında, devletin zayıflayıp ,parçalanması sebepleri bu açıdan şöyle anlatılır:
    Bilgisiz kağanlar, kötü kağanlar tahta oturmuş olduğundan; bakanları (buyrukları) da bilgisizmiş, kötü imiş. Beyleri ve halkı düzensiz (tüzsüz), Çin milleti aldatıcı ve sahtekâr olduğu,küçük kardeşi büyük kardeşe düşürdüğü, bey ve halkın arasını açtığı için Türk milletinin ülkesi elinden çıkmış. Kağanlık tahtına çıkardığı kağanını kaybetmiş. Çin milletine bey olacak erkek çocuğu kul, hanım kızı cariye oldu. Türk beyleri Türk adını bıraktı. Çin beylerinin Çince adlarını alarak Çin imparatoru için çalıştılar."

    Hafıza, unutmamak için vardır. Unutmadığı zaman, gerçeği ve doğruyu işaret eder. İster fert bazında olsun, ister toplumsal hafıza olsun, bu durum, zaman içinde gerçekliğini hiç kaybetmemiştir.



    Ama ne acıdır ki; kaybedilmiş bir kimlik, geri alınma şansına sahip değildir. Tükendiği bir deryanın içinde kendine ait damlaları bulması ya da onları birleştirmesi mümkün değildir. Artık, başka bir kimliğin parçası olmuştur.



    İnsanda örneklenen toplum, toplumda örneklenen devlet ve her defasında bir yenisini yaşatmaya çalıştığı devletin yalanlarla üstü örtülen suni gündemlerle içi boşaltılmış kavram ve sloganlarla engellenen ve unutturulan gerçeklerin sürüklediği erozyon hali gibi hızla tükenişe giden bir çözülme Kendi yaşamındaki gerçeklerinin üstünü zavallı karanlıklarla örten insanların oluşturduğu toplum ve o toplumun genel değerlerindeki hızlı yozlaşması



    Bu gün, beyinlere yerleştirilmiş geçmişte; 16 devlet kurma kavramıyla övünen bu topluma ait fertler, bir başka açıdan bu güne gelinceye kadar, 16 ayrı devleti de nasıl ve neden yıktıklarını düşünebilseydi ya da düşünmeye gerek görseydi fark ne olurdu? Fark: Hiç yıkılmayacak sanılan Osmanlı döneminde ifade edilen "Devlet-i Ebed Müddet" kavramının, devlet için ne olduğu ortaya çıkardı.



    Devlet-i ebed müddet. İşte sonsuzluğun tarifi: "Benden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem" diyen Büyük Hun Hakanı Mete Han'ın bu sözleri düşünen beyinler için ne ifade etmektedir?



    Evet, devlet kurmada ve teşkilatlanmada mahir olunduğu açıktır. Ama kurulan bir devletin zaman içinde nasıl tüketildiğini bilebildiğiniz ve içinde bulunduğunuz şartlara ve onun baskılarına boyun eğip, korku ve kaoslara teslim olmadığınız zaman ancak sonsuz olursunuz Bunun yolu da sadece 16 tane devlet kurmakla övünmek değil; 17.ye gelinceye kadar 16 devleti nasıl yıktığınızı bilmekten geçer!..



    İngiltere neden kendisine yüz yıllardır, "üstünde güneş batmayan imparatorluk" der ve bunu sürdürmek için her şeyi yapar? Ya da Çin neden hâlâ üç bin yıl öncesinin Çin'idir; yıkıp yerine yeni devlet kurma ihtiyacı hissedilmemiştir ya da neden yıkılamamıştır? Bu sorgulanmaz da, Türkler, Hazar'ın kuzeyine ulaşan bir avuç atlının günbatımındaki sonsuzluğa baktığında gördüğü kızıl elma ülküsünün peşinde olduğu zaman neden ütopya ile suçlanır?.. Ya da bir Cumhuriyet dahi hazmedilemez?..



    İngiltere daha tek basamaklı yüzyılların bir klan toplumu halinde iken (ki; bırakınız bir devlet olmaya ait kurum ya da öğelerin oluşturulması ve birleştirilmesini, yan yana yaşama bilincinin gelişmemişliği içinde iken, ancak kavimler göçü sonrası, 400'lü yıllarda ortaya çıkmıştır) devlet olma vasfını nasıl kazanmış, tüm dünyaya yayılan bir sömürge imparatorluğuna ulaştıran gücün üstüne ne ekleyerek devamlılığı sağlamıştır? Ya da, Çin'i binlerce yıldır Çin olarak hangi yönetim şekli ile olursa olsun, muhafaza eden sebeplerle, bizi 16 devlet kurmakla övünür hale getiren sebepler nelerdir?



    Bu sebepler, Türk adının tarihle tanıştığı andan itibaren kimi tarihçiler tarafından beylik statüsünde sayılmasına rağmen gerçek birer devlet olan, küçük büyük, sayısı yüzlerle tarif edilen Türk devletlerinin, kuruluşundaki idealleri, gerçekleri, yaşam şekli ve amaçları unutturularak tüketilmesi ve bu tükenişin ardından gelen yıkılışları; ancak bunların ardındaki gerçek nedenleri bilinirse anlamak mümkündür..



    Nedir bu unutturulan gerçekler? Üstü yalanlarla örtülen sebepler?

    Bizi, niçin yıkıldıklarını hiç düşündürtmeden, 16 Devlet kurmakla övünür hale getiren nedir?



    Eğer kurduğumuz devletleri nasıl tükettiğimizi bilirsek, neyle övünmemiz gerektiğini bileceğimiz kanaatindeyiz.



    Türklerin tarih sahnesine çıktıkları ilk andan itibaren kurdukları devletler, bilinenin aksine, 16 değil, bu anlamda yüzün üzerindedir. Bu da demektir ki bugüne kadar tüketip yıkmayı başardığımız devlet sayısı da yüzün üzerindedir!..



    Türk tarihi üzerine araştırma yapan tarihçilerin, genelde her biri mükemmel devlet yapısına sahip olan pek çok Türk devletini beylikler statüsünde görerek, sadece 16'sını büyük devlet statüsünde değerlendirmeleri de sorgulanması gereken bir tarihçilik anlayışıdır.



    İşte olumluyu ya da olumsuzu, doğruyu ya da yanlışı ve bilmek istemediklerimizin üstünü örtme alışkanlığımızı terk etmedikçe, dünya tarihinde hiçbir milletin yaşamadığı bu tükenişleri hep yaşamak zorunda kalacağız. Çünkü; her unutturulan gerçek, bir sonraki devlette tükenişin tohumu olarak yeşerecektir!



    Toplumun merkezi bireydir. Bireye unutturulan her gerçek, topluma unutturulandır Bu sebeple bilebildiğimiz Türk devletlerinin neden yıkıldıklarını sebep ve sonuçlarını unutturmak yerine, öğretirsek, binlerce yıllık tekerrüre sebep olan ve adeta alışkanlık haline gelen yozlaşmaları daha iyi analiz edebiliriz.



    Tarihin kayıtlarında Török-Türük-Türk adıyla boy gösteren ve bu milletin kurduğu bilinen ilk devlet (bize öğretilen) Büyük Hun Devleti olmasına rağmen, acaba gerçek böyle midir?



    Büyük Hun devleti, milattan önce 204-210 yıllarında tekabül ederken bundan binlerce yıl önce doğuda Kingan dağlarından batıda Hazara, yukarda Sibirya' dan Güneyde Karanlık dağlarına kadar Yenisey bölgesindeki Altaylarda, MÖ.1700 den önce, Tanrı dağları çevresindeki proto Türk dönemlerine ait bilgilerimiz çok kısıtlı olmasına rağmen, hareket halinde yaşayan Türk kavimlerinin kurdukları devletler ve yıkılış nedenleri, gerek destanlarda gerek son dönemlerde taşlarda elde edilen delillerle, varlığı inkar edilemeyen Türk devletleri olup, daha sonra kurulanlarla, aynı gerçeği yaşadıkları anlaşılmaktadır.



    O dönemde Asurlular ,Urartular ,Kimmerliler ve Perslilerle mücadele edildiğine dair bilgiler vardır. Alper Tunga efsanesinin tarihte rol oynayan ilk Türklerden olan İskitlerin ön Asya'daki bu mücadeleleri ile bağlantılı olduğu iddaları da bunu göstermektedir.



    Türk varlığının dünya sahnesinde rol aldığı, kimi eski kaynaklara göre 3 bin, daha sonra elde edilen delillere göre 5 bin yılı geçen bir zaman diliminde gücü, kuvveti, Töre'yi (yasa) sistem ve organizasyonu ifade eden kavramları içeren ve kelime olarak, Türük / Türk diye adlandırılan bu insanların kurduğu açık bir şekilde ve tartışmasızca bilinen ilk büyük devlet, Büyük Hun Devleti'dir. Tabi zamanla Hun'dan öncesi de araştırmalarla birgün mutlaka netleşecektir.



    Çin yıllıklarında Şan-yu adıyla anılan Teoman'ın Çinlilerle mücadele ederek kurduğu ve oğlu Mete tarafından neredeyse eski Ogur, Isık gölü ile Mançurya'dan Aral gölüne ve Sibirya'dan Gobi çölüne kadar muazzam bir coğrafyada, devlet tesis etmiştir ve kendilerine (yay geren halk) yani Hun denmiştir.



    İşte böyle bir devleti kuran büyük Hun Hakanı Mete'nin "Benden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem" dediği bu muhteşem devlet neden yıkılmıştır?



    "Toprak devletin temelidir. millete ait olan bir şey hiç kimseye verilemez" denilen bir kültürün, inancın, ve devletin tüketilmesi nasıl başarılmıştır? Ekonomisi genelde hayvancılığa bağlı birbirine akraba boylar halinde yaşayan ve savaş zamanı aniden toparlanma özelliğine sahip muazzam bir teşkilatlanmacı olan Hunlar, sadece kardeş kavgası ile mi çökmüştür? Ya da nedir bu kardeş kavgasını çıkaran faktörler?



    İncelenirse görülecektir ki, Çin gibi yerleşmiş siyasi entrikaları ve yok etme kültürü olan bir devletin bu özelliklerine karşı da savunmasızdır aslında Hunlar... Bilinmesi gereken sadece bu da değil, bu fikir paralelinde Büyük Hun Devletinin devlet yapısındaki küçük memurların bir kısmının Çinli olduğu gerçeğidir ki, işte bu boylar arasında sistemli ve alttan alta küçük kışkırtma ve tahriklerle Hun Devletini meydana getiren boylar ve onların beyleriyle kurulan ilişkilere ve onlara verilen dış (Çin) destekler, önce ikiye ayrılmayı gerçekleştirmiştir. İşte bu ayrışma, devlet adına sonun başlangıcı olmuştur İkiye ayrılan bir devlette Türkçe bilen, Türk gibi yaşayan ve Türklerden de elde edilen dostlar sayesinde ortak düşmanı bırakıp birbiriyle savaşan boylar yıkılmaktan kurtulamamıştır.



    Ne ibret vericidir, önce ipeği, sonra yiyeceği, sonra kadınlarını veren Çinlilerin bütün bunları hangi amaca yönelik ve nasıl gerçekleştirdikleri düşünülmeden, sadece kardeş kavgası sebebine sığınılıvermiştir. Peki kardeş kavgaları niçin ve nasıl çıkmıştır? Bazılarının Çin'le işbirliği yapması nedir?.. Dün Çin, bugün Amerika!.. Ders almak istiyorsak, böyle düşünmek gerek!



    Bu büyük tükenişin arkasından gelen ikiye ayrılışın doğal sonucu Aral gölü civarında kalan bölüm, tekrar ayağa kalkarak, Batı Hun İmparatorluğunu kurmuştur Doğuda kalanlar ise, Mançurya'dan kuzey ipek yolu civarında kalanların tamamı Çin egemenliğinde yok olup gitmiştir. Çinin ipeklisine, kadınına ve Çinli gibi yaşama arzusuna yenik düşmenin sonucu Çin'in içinde yok olmakla gerçekleşmiştir. İşte görünür sebeplerin dışında aslında çok açık bir şekilde görünen, Çin kültürüne öykünmenin acı sonucu!



    Öte yandan, Çin'in, Türklere karşı olan bu yıkma ve yok etme fikrinin nerden kaynaklandığı sorusu gelecektir akıllara?



    Evet, o tarihlerde her yıkılış ve tüketme faaliyetinin ardında neden Çinliler vardı acaba?



    Bunun Çin adına tek bir sebebi yoktur mutlaka... Ancak; en temel neden, Çin'in batı bağlantısını sağlayan ve o dönem ticaretinin can damarı olan İpek Yolu'nun Türklerin hakimiyetinde olmasıdır. Çin'in amacı ise İpek Yolu'na tek başına hakim olabilmektir Çinlilerin bitmeyen kızıl-elması da, hep bu olmuştur. Bu yüzden İpek Yolu üzerinde her ne ad altında olursa olsun her Türk devleti bu düşmanlığın sürekli muhatabı olacaktır. Çin'e Türkler tarafından yapılan saldırılar, ya da akınlar elbette sebeptir ama, bir politika olarak Çin'i özellikle Türkleri yıkmak, parçalamak, yok etmek ülküsüne odaklayan asıl sebep ipek yoludur. Çin, bununla baş edebilmek için özel politikalar geliştirerek, para, ipek ve kadınla kendine ittifaklar aramış, başarılı olamadığı anlarda ise, Çinli prensesler eş olarak sunulmuş, akrabalıklar aranmış, onların mahiyetinde yer alan yardımcı ya da hizmetli adı altındaki eğitilmiş casuslar yardımıyla beylerin yada hanların otağlarındaki insanların arasına nifak sokmak, karışıklık çıkarmak metodu kullanılmıştır.



    Aslında dünya tarihinin değişmesine neden olan kavimler göçü hareketi bu büyük yıkılıştan sonra, İdil nehri ve kuzeyindeki havzada yaşayan Hunların Balamir Han'la birlikte batıya doğru hareketi ile başlamıştır. Bu harekettir ki Batı Hunlarını Avrupa'nın içlerine kadar çekecek ve Ildız hanla birlikte Cermen kavimleri ile mücadele başlatacak, devamında Batı Hunları, en büyük hanları Atilla ile Roma'ya kadar girecektir.



    Roma'ya kadar giren bu büyük devletin Atilla'dan sonra, çökmesine esas sebep olarak iç karışıklıklar gösterilmektedir. Acaba yegâne gerçek bu mudur? Galya'ya, İtalya'ya, Bizans'a seferler yapıp ve tarihte Bizans'la ilk savaşı yaparak ilk barış antlaşmasını imzalayan Batı Hunları değil midir? Bu devletleri vergiye bağlayan ve kendisine elçi olarak Papa'nın gönderildiği bu büyük güce ne olmuştur da iç karışıklıklar elli yıl gibi kısa bir dönemde Batı Hunlarını yok etmiştir?



    Bilinenin dışında Atilla'nın ölümü ile birlikte (ki; Atilla'nın şaibeli ölümü batılı tarihçilerle Türk tarihçileri arasında mutabakat sağlanamayan bir ölümdür) İrnek hanla yapılan mücadeleler Batı Hunlarının Avrupa'nın içlerine çekilmesine kadar sürmüştür. Daha önce örnekleri yaşanan olaylarda görüldüğü gibi İrnek komutasındaki boyların İdil havzasına dönmek yerine Macaristan ovalarına yerleşerek yurt tutmaya çalışması, Cermen kavimleri ile kaynaşıp; önce yaşam tarzlarını, sonra dillerini ve sonra da kültürlerini terk etmeleriyle sonuçlanmış ve böylece tarih sahnesinden silinmişlerdir.



    Buradaki yok oluşu sadece Atilla'nın ölümüne ve ölümünden sonra doğan iç karışıklığa bağlamak, gerçeklerin üstünü örtmektir. Asıl iç karışıklığa neden olan mesele kimlik kaybı, kültür kaybı, dil kaybı, Cermen tipi hayata özenme ve bu özenmelere bağlı bazı dış yakınlaşmalar sonucu gelen tükeniştir!



    Batı Hunları Avrupa'da tükenip giderken, Orta Asya'da (Türkistan'da) M.S 500'lü yıllarda gerçek anlamda ilk defa Türk adıyla anılan ve Bumin hanın önderlik ettiği, merkezleri Ötüken olan Göktürkler kendini gösterir. Ancak Bumin han daha devletin kuruluş yılı olan 552 de ölür ve kardeşi İstemi Hanın faaliyetleriyle Isık gölü ve Tanrı dağlarından Sasanilere kadar olan geniş bir coğrafyaya hükmederler.



    Tarihler: M.S 582'ye geldiğinde, Göktürklerin Çin'in siyasi faaliyetleriyle Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasını, Doğu'da İşbara han, Batı'da ise Tardu han ile yönetildiklerini ve bu parçalanmanın hemen ardından 630'larda doğu Göktürklerin, daha sonra ise 659'da batı Göktürkerin tamamen Çin hakimiyetine girip, 50 yılı aşkın bir sürü lidersiz, yönetimsiz kısaca fetret devri diyebileceğimiz belirsizliklerle dolu bir döneme girdiklerini gösterir!



    İşte asıl incelenmesi gereken neden ve sonuç bağlantılarına en çok ihtiyaç duyulan gerçekler aslında bu dönemle ilgilidir. Bu kadar teşkilatçı bir devletin nasıl tükendiğine ait deliller de bizzat Çin kaynaklarında kendini gösterir. Öte yandan Türk milletini yıkmak için uygulanan yöntemler, Göktürk Yazıtlarının içinde açık bir şekilde ifade edilmiştir. Şöyle ki: ''Türk beyleri, Türk adını bırakmışlar, Çin beylerinin adlarını almışlar, Çin hakanına boyun eğmişler, elli yıl işlerini, güçlerini onlara vermişler", "Çin küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş" diye haykıran taşlardaki gerçek, Çin'in bir devletin yıkılabilmesi için ne kadar mükemmel bir kültürel yok oluş siyaseti izlediğini, Çin yıllıklarında üstü örtülemeyecek bir gerçek olarak ortaya çıkarmaktadır.



    Bu kimliksizleştirme ve tüketme uygulamasına ve bu uygulamanın sonuçlarını gösteren en önemli bir delil de M.S 630'lu yılların sonunda, buna direnen bir avuç GökTürkün Çin'in başkentinde gerçekleştirdiği (ve bazı eserlerde Kür-Şad ayaklanması olarak anılan) ayaklanmadır ki; bu ayaklanmanın sonucunda ayaklananların tamamı uçmağa varmıştır. Mutlaka bunun dışında da hareketler olmuştur.



    Bu çabalar sonuçsuz kalmamış ve Kutluk hanın Çin'le yaptığı bitmez tükenmez savaşlar sonucunda, ikinci Göktürk devleti kurulmuş ve 681'de Kutluk han, devleti derleyen toparlayan yeniden ayağa kaldıran anlamıyla (İlteriş) olarak ilan edilmiştir. Daha sonra, Bilge Han ve Kültigin Han devletin başına geçmişler ve tüm dönemlerin en başarılı devlet adamı Tonyukuk da o dönemin ünlü veziri olmuştur. Bilge kağan; Çin'deki asıl düşüncenin Türk neslini tüketmek olduğunu; "Çin kağanı, Türk kavmi onlara bunca işini gücünü verdiği halde, Türk kavmini öldüreyim, soyunu mahvedeyim, der imiş, mahvetmeğe yürürmüş".diyerek kendinden sonra gelenlere ibret olsun diye açıklamıştır. ( Orhun kitabeleri)



    Yaşanılan acı, zulüm ve tükenişleri uzun bir fetret devri ile bizzat yaşayan bu eşsiz devlet adamları üstü örtülemesin diye gerçekleri taşlara kazıyarak kendilerinden sonra gelenlere bırakmışlardır!



    Ne acıdır ki yazılanlar yine taşlarda kalmış ve söylenenler yine birer birer gerçekleştirilmiştir. Çinli gibi yaşama sevdasına kapılan beylerle yapılan mücadele kaybedilmiş, bu defa, bilinen sebepler o kadar açık olmasına rağmen kimliksizleştirme ve Çinleştirme gayretleri sonuç vermiş ve İkinci Göktürk devleti de (Kutluk Devleti) yıkılmaktan kurtulamamıştır.



    Bilgelerin taşlara kazıdığı; "Ey türk budun! aklını başına topla, düşmanlarına kanma, birlik ve beraberlikten ayrılma, devletine sahip ol, sonra ölürsün ve bir daha dirilemezsin" feryadı duyulmamış; değil ibret almak, bu derslerin varlığı bile gelecek nesillere unutturulmuş ve yüzyılın başlarına kadar da unutulmuş olarak kalmıştır!



    Unutulduğunun en açık göstergesi de, Uygurlarda, Avarlarda, Hazarlarda, Kıpçaklarda (Kuman) Türgeş ve Kırgızlarda aynı şeylerin bire bir tekrar tekrar yaşanmış olmasıdır..



    Yüzyıllar önce ortaya çıkan Moğolistan adlı ülkenin sahip olduğu topraklar, herhalde bilinir ki, eski Türk yurdu, hatta başkent ve çevreleridir. O topraklarda, Kutluk Bilge-Kul Kaan tarafından kurulan güney doğuda Çinlilerle savaşan Uygur Devleti, (MS.940 MS.1210) Kırgız Türkleri tarafından adeta oba oba yok edilerek eşsiz bir coğrafyada Türk varlığını tüketmişler ve Moğolların eline geçmesine sebep olmuşlardır. Kaldi ki aynı Kırgızlar 920'lerde Kitanlara yenilmişler ve sonrasında Cengiz Hana biat eden ilk Türk kavmi olmuşlardır. Eşsiz bir medeniyete sahip olan Uygurları yok etmenin ve Ötüken'i yurt tutmanın Çinlilerle iyi geçinmekten geçmediğini, ancak Ötüken'in Moğollaşmasından sonra anlayabilmişlerdir. Ancak bu çare midir? Uygurlarda bu sonu hazırlayan asıl nedenler nedir hiç düşünülmüş müdür? Ya da yazısı ve dili Uygurca olan Cengizli devletinden nasıl Moğolistan oluşmuştur?



    Araplarla Talas savaşını kaybeden ve ardından Tibet'ten istila endişesi yaşayan, Çin'in Tang hanedanından Su-tsun 'un, o dönemki en güçlü Uygur hanı Moyen- çor' dan yardım istemesiyle, Moyen-çor bu yardım çağrısına olumlu bakacaktır. Bu yardım çağrısıyla, Moyen-çor Çine girecek, ittifak ve yardım adına Çin vergi vermeyi kabul edecek, binlerce top ipek ve bir prenses alınarak geri dönülecektir. Devlet güçlüyken sorun yoktur. Ancak Moyen-çor öldükten sonra yerine oğlu Bögü kağan geçecek ve yine, yardım için gittiği Çin'de, çok beğendiği, Mani dinini öğrenmek amacıyla beraberinde ülkesine dönerken Çinli rahipler getirecektir.



    İşte baştan beri üstünde durduğumuz, kimliğini ve kültürünü kaybetme gerçeği burada da işleyecek, Bilge kağanın söylediği "Kağan bilge imiş, cesur imiş, buyrukları da bilge imiş, cesur imiş, beyleri de, kavmi de iyi imiş, böylece ülkeyi tutup töreyi düzenlemişler... Sonra kardeşler, oğullar kağan olmuş, küçük kardeş büyük kardeş gibi yaratılmadığı, oğul babası gibi yaratılmadığı için bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar, buyrukları da bilgisiz, kötü imişler" tesbiti gerçekleşecek ve Bögü kağanın kendisinin kabul ettiği Maniheizm, neredeyse Uygur-Türk ülkesinde resmi din haline gelecektir.



    Savaşmayı ve hayvansal gıdaları yemeyi yasaklayan bu din, göçebe bir yaşam süren Türk-uygur boylarının yaşam kültüründe büyük değişiklik yapacak, zaman içinde, topluma kendi değerlerini unutturacak ve böylece Çin'in istediği olacaktır! Ardından her türlü hile ve desise kullanılarak, devleti yönetenler ile yönetim altındaki boylar arasına, akrabalık tesisi ile nifak sokulacaktır.



    Bu gayretler menfaat kaygısıyla, önce çözülmeyi, ardından kimlik kaybıyla gelen kardeş kavgalarını ve isyanları başlatacak, unutulan gerçek ve engellenemeyen son tükeniş olacaktır.



    Bu sistemli çalışmayla, her yeni nesilde, unutturulan her gerçek, ardından daha gelişmiş bir metotla daha iyi uygulamayla, yeniden, unutanların karşısına çıkartılacaktır. Çin yıllıklarında ve Çinli hakanların kendilerine müttefik olarak kazandıkları Türk boylarının hanlarına yazdıkları mektuplarda anlatılan, saklanmaya gerek görülmeyen, en bilinen politikaları budur. Bu husus, Bilge kağanın ağzından "Çin kavminin sözü tatlı, ipeklisi yumuşak imiş; tatlı sözü, yumuşak ipeklisiyle uzak kavimleri aldatıp yaklaştırır imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmış, iyi, bilge kişiyi yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne, ipeklisine kapılan çok Türk kavmi öldü" (Orhun abideleri) diyerek, unutulmasın diye tarihe not düşülecektir.



    Ancak; korkulan olacak, zaman içinde insanlara ve toplum hafızasına çeşitli yollarla üstü örtülerek, unutturulan bu politikalar, her defasında yeniden kurulan her Türk devleti için şu ya da bu şekilde sonuç verecektir. Sonucu alınamayan durumlarda ise, en çarpıcı örnek Uygurlardaki gibi, yaşanacaktır.



    Her tükenişin devamında, mutlaka Türklerin o teşkilatçı devlet yapısı devreye girecektir Başkırtlar, İdil civarında Savarlar-Sibirler (=bugünkü Sibiryaya adını veren Türkler) Türgeşler, Karluklar da tarih sahnesinde rol alacaklar; ama ne hazindir ki hep aynı gerekçelerle tüketilip, tükenecekler ve egemenliklerini, bağımsızlıklarını ve bazen yurtlarını kaybedeceklerdir!



    Batıya ve Anadolu'ya doğru göçlerin ve yurt arayışlarının sonucu, Horasan'dan Harzem'e kadar olan bölgede bugünkü Hindistan'ın Pencap bölgesi dahil olmak üzere Alp-Tigin tarafından kurulan Gazneliler, yine bir başka Türk boyu Selçuklular tarafından yıkılacaktır. Bu dönem Türklerin İslam dini ile tanıştıkları dönem olacak İslam'la ilk tanışan Kıpçaklardan sonra gerçek anlamda İslam dinini kabul etmiş olan Karahanlılar Bilge Kul Kadir Han tarafından doğu ve batı Türkistan'ın hakim olduğu topraklar üzerinde devletleşeceklerdir.



    Genel olarak eski Türk devletlerinin yıkılış nedenlerini incelediğimizde; hemen hemen hepsinin; kültürel yozlaşma, kimliğini kaybetme, Çin tarzı yaşama öykünme, Çin'den eş ve hediye kabulüyle, dostlar ve müttefikler edinmeyle, usta Çin taktikleri karşısındaki kışkırtmalara kapılarak, diğer Türk boylarıyla ve dahası.baba, oğul ve kardeşler arasında çıkan taht kavgalarıyla, çıkarılan iç ayaklanmalardan, savaşlardan dolayı yıkılıp yok olduklarını görmekteyiz. Bu oyunun metodu da, şekli de hep aynıdır



    Sonuçlar mutlaka önemlidir. Ancak; bu sonuçlar kadar o sonuçları hazırlayan gerçek nedenler bilinmedikçe, aynı sonuçla defalarca karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır



    Devam edelim. Sonraki yüzyılda, (MS.1040) Tuğrul ve Çağrı beylerin Anadolu topraklarını kapsayan Büyük Selçuklu Devleti ortaya çıkacaktır. Bu büyük devletin yıkılışı nasıl olmuştur peki? Her şey sadece taht ve Cengizliler ile toprak kavgası mıdır? Örtülen nedir?



    Karahanlılar'dan başlayıp Selçuklulara uzanan dönemde artık devlet mekanizması üzerinde fiilî Çin etkisi kalmamış, İslam dini ile birlikte devlet kademelerinde Sasani (İran), Arap asıllı ve kökenli gerek memur gerek yönetim kadroları ihdas edilmiş, İslam dinini yayan ve İslama dair bilgiler veren bilgin ve fikir adamları bu defa İslam dini ile birlikte Arap ve Fars kültürünü yaymaya ve öğretmeye başlamışlardır. Yani bölge değiştiği için, Çin'in yerini Fars ve Arap almıştır.



    Bunun doğal sonucu olarak hızla dilde bozulma başlamış, Türk töreleri terk edilerek Arap veya Fars kültürüne ait gelenekler yaşanmaya başlanmış, topluma Türk isimleri unutturularak, hakanlar seviyesinde bile Farsça ve Arapça isimler kullanılmaya başlanmış, kültürel yozlaşma devlet yönetimindeki çözülmeyi tetiklemiş, kuruluşundaki vasıflarını kaybeden Selçuklu, Moğol-Türk saldırılarına direnememiştir.



    İnsanlara Selçukluyu yıkanın sadece bu Moğol-Türk saldırıları olduğunu söylemek, işte bu yönüyle gerçeklerin üstünü örtmekten başka bir şey değildir. Moğol saldırıları sadece sonu belirlemiştir. Halbuki o sonu hazırlayan nedenler başka kültürlere tabi olmak, inanç adı altında da olsa onları taklit etmek ve bunları yaparken kimliğini kaybettiğini görememektir!



    Unutulmamalıdır ki başkasına benzemeye çalışan kişi, bir daha asla kendisi olamayacaktır.



    Selçukluların yıkıntıları arasından gelen ve Edebali ile görüşmedeki belirtilere bakılırsa, muhtemelen henüz kimlik erozyonu yaşamamış olan Kayı boyu, yeni bir devletin temellerini atacak ve Osmanlı Devleti ortaya çıkacaktır. Tarih: 1299. Aynı Osmanlı, Karahanlılara ve Selçuklulara bulaşan kimlik erozyonunu Yıldırım Hana kadar pek yaşamayacak ve büyümeye devam edecektir. O dönemde, Türklerin makus talihi olan cihan hakimiyeti ülküsü yine iki Türk hakanını karşı karşıya getirecek ve Timur ile Yıldırım'ın karşılaşması, Türk Tarihinin Göktürklerden sonraki ikinci Fetret devrini başlatacaktır. İlginçtir, Yıldırım'ın yanındaki Türkmenler, Timur'un tarafına geçecek, Yıldırım çoğunluğu Sırp olan askerleriyle kalacaktır! Ancak Osmanlı, bununla son bulmayacak, toparlanacak ve yükselmesi İstanbul'un fethine kadar devam edecektir.



    Tarihte bize Osmanlının çöküş ve yıkılışını anlatırken ne öğrettiler? Osmanlının çok geniş bir coğrafyaya yayıldığı, Avrupa ülkelerine verilen kapitülasyonlar ile farklı dinlerden ve farklı dillerden oluşan toplumu yönetmenin zamanla zorlaştığı iç ve dış düşmanlarla mücadeleyi ve nihayetinde, 1. Dünya savaşında müttefiklerinin yenilmesi ile yenik sayıldığı ve bu şekilde tarih sahnesinden çekildiği öğretilmedi mi ?



    Evet, bunlar Osmanlı'nın çöküşünün nedenlerinden bazılarıdır. Ama acaba gerçekler bunlarla sınırlı mıdır? Hatta temel soru: 1. Dünya savaşında Osmanlı yenik mi sayılmıştır, yenilmiş midir.?



    Çanakkale'de son bir gayretle yazılan destanla, Fahrettin Paşanın Medine müdafaası ve bugünkü Irak'taki Süleymaniye'nin İngilizlere karşı savunulmasının dışında başarılanlar nelerdir? Bosna-hersek,Eflak-Boğdan, Balkan toprakları, Kafkasya nasıl elden çıkmıştır? Sarıkamış'ta, Bingazi'de, Derne'de, Yemen'de ne olmuştur? İşte tüm bu soruların cevabı da İstanbul'un fethinden başlayan bir süreçte aranmalıdır.



    Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul'u aldıktan sonra yüzyıllardır burada hüküm süren Doğu Roma'yı bitirmiştir. Ancak İstanbul alındığında yüzlerce yıllık birikim ve sisteme dayalı Roma devletinin idari yapısı fiilen mevcuttur. İşte Fatih Sultan Mehmet han o dönem için çok ileri sayılacak bir düşünce ile Bizans'a ait bu mevcut yapıdan ve kurumlardan yararlanmaya çalışmış ve bunları ıslah ederek Osmanlı devlet yapısına katmıştır. Büyük Selçuklu' da yapılan bu defa daha sistemli olarak Osmanlı'da yapılmaya başlanılmıştır.



    Osmanlı giderek büyüyen bir devlet olmakla, bu büyümeyi besleyebilmek için ordu sisteminde en büyük değişiklik olan bir uygulamaya geçilmiş, devşirme yöntemi ile fethedilen topraklardan toplanan küçük çocuklar İslami bilgiler ve Türk geleneğinde eğitildikten sonra Yeniçeri olarak ordu sistemine dâhil edilmişlerdir. Ancak ilerleyen yüzyıllarda yaşı daha büyük çocukların alınması kimliklerini bilen insanların eğitiminde yeterli dikkat ve özenin gösterilmemesi sonucu, Yeniçeri sistemi devletin başına bela olmuş ve bu sistemden yetişen ağalar ve paşalar tarafından devlet makamları adeta ele geçirilmiştir. İstanbul'un fethinden sonra askeri yapıdaki kısmî yabancılaşma, giderek devlet yönetiminde de kendini göstermeye başlamıştır.



    Bu devlet yapısı içinde Türkler giderek sadece savaşmaya yarayan ve genelde ekonomik gücü olmayan, ikinci sınıf vatandaşlar durumuna düşürülmüş, çeşitli ayrıcalıklara sahip olan Rum ve Ermeni tebaanın önü daha da açılmıştır. Bu süreçte; genellikle, mali yapı Rumların, idari yapı Ermenilerin inisiyatifine geçmiştir. Fatih, bu unsurlara bir yenisini eklemiştir. Avrupa'da Hıristiyan engizisyonunda yok edilmek istenilen Yahudiler, Osmanlı'ya alınmıştır.

    Büyüme ile birlikte gelen diğer sebeplerden göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir olgu da kültürel çözülme ve yozlaşmadır.Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır seferi sonrası, aynı Karahanlılar ve Selçukluların başına gelen kültür çözülmesi ve kimlik kaybı Osmanlı'da da büyük mesafe kat etmeye başlamıştır. Yavuz Sultan Selim Han tarafından Arabistan ve Mısır seferi sorası oradaki bazı kutsal eşyalarla birlikte İslam'ın ileri gelen bilginleri ve ailelerinin İstanbul'a taşınması ve iskan edilmesi sonucu, Selçukludaki gibi İslam dininin öğretilmesi ile birlikte Arap ve Fars kültürünün kültür olarak benimsenmesi sürecini de güçlendirmiştir. Ve ne yazık ki; sanki, İslam dininin gereğiymiş gibi, Farsça ve Arapça'nın dili yanında, kültür özelliklerinin de kabulü yönünde çabalar ağırlaşarak sürmüş, Osmanlı Devletini Türk Milletinin kurup, yaşattığı ve bir Türk Devleti olduğu gerçeği sistemli bir şekilde örtülerek adeta unutturulmuştur. İslam adına fetva veren din adamları İslam'ın tüm insanlığa olan özelliğini, yani Ümmetçilik kavramını ısrarla önde tutarken, İslam dininde millet kavramı olmadığını savunmuşlar ve ısrarla bazı gerçekleri bilerek yada bilmeyerek, ama sistemli bir şekilde, örtme yoluna gitmişlerdir.

    Okuma yazma oranının çok düşük olması ve herkesin, her şeyi, din adına fetva verenlere sorması yüzünden bu sorulara cevap verenler tarafından, Kuran-ı Kerim'in Hucurat suresi 13.Ayetinde açıkça "Ey insanlar, Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışanız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Haberiniz olsun ki, Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır. Muhakkak ki, Allah, bilendir, her şeyden haberdardır".diyen hükmünün birinci kısmında insanların kavimler halinde (millet) yaratıldığı gerçeği özellikle örtülerek, sadece takva (ümmet) kısmı gündemde tutulmuş ve millet kavramı hep yok sayılmıştır.



    Bu ve benzeri çalışmalar bilhassa din adamları ve aydınlar tabakasından başlayan hızlı bir kimlik erozyonuna sebep olmuş, Türk dili Osmanlıca adı altında ağdalı bir hale getirilmiş ve bu dilin çok uluslu, çok kültürlü ama içinde Türklerin ikinci sınıf insan, (reaya) olarak görüldüğü bir toplum oluşturulmuştur. Ancak yönetimin bu kadar yozlaşmasına karşılık Anadolu kendini korumuş ve o Anadolu'dan bir kurtuluş destanı yaratılmıştır!

    Osmanlı Devleti yönetiminin bir yönde yaşadığı durum böyle iken, diğer taraftan batılılaşma adına Avrupa hayranlığıyla yoğrulan kitleler yaratılmıştır. Türk töresi unutturulmaya, milli kimlikten uzaklaştırılmaya çalışılmış, batılı olmak ve batıya ulaşmak adına, aslında Batı taklidi olmaktan öteye geçilememiştir. Batı özentisi olarak yaşayan ve düşünen tipler, tarihi ve tarihte yaşanılan gerçekleri unutmuş, geçmiş adına her ne varsa terk edilmeye çalışılmıştır. .

    Avrupa'ya hayranlık duyup, ona benzemek adına Avrupa'yı örnek alanlar, iddialarının aksine, bilim ve teknik alanında değil, kültür ve siyasette, taklitten öte gidememişlerdir. Avrupa'ya eğitim için gönderilen öğrencilerin çoğu, kendi ülkelerinin içerisinde bulunduğu sorunların gerçek sebeplerini unutarak, cazibesine kapıldıkları şekilciliği ülkelerine taşımışlardır. Devşirme metoduyla bünyeye alınan ve zaman içinde yetki kazanan bürokratlar, kendi çıkarlarını halkın ve devletin çıkarlarından üstün tutmaya başlamışlar ve Batı hayranı gazeteciler ya da yazarlar eliyle, geleneklerle alay eden tiyatro eserleri, Türk kültürü ile alay ederek, hesaplaşma iddiasında makaleler, hikayeler ve romanlar yazılmaya başlanmış; Türk olmak, horlanarak küçültülmeye, aşağılanmaya çalışılmıştır. Üst bir makam için, yeterli olmayanlarda bu şekilde makam ve rütbe kazanmak bir metot haline gelir.

    Durum artık, o kadar ümitsiz olmuştur ki:, Katip Çelebi, "Kişinin ihtiyarlığına alamet, saç ve sakal ağarmasıdır. Devletin kocadığına alamet de, devleti yönetenlerin, saltanata ve süse düşkünlüğüdür. ki bu, açık bir çöküntü eseridir. Devletlerin hayatında, duraklama devresinden sonra bu devre gelir. Refah, süs ve lükse rağbet fevkalade artar. Eski hayat tarzı beğenilmez, terk edilir. Herkes şanını ve ününü artırmak hevesine düşer. Herkes her makama geçmeye başlar. En yüksek makam ve ünvanlar, belli vasıflar aranmaksızın dağıtılır. Zevk ve rahat, keyif ve konfor, vazgeçilmez örf ve adetler haline gelir, tabii görünür" diyerek gelinen noktayı şiddetle eleştirmiştir. (Takvîmü't Tevârih)

    Avrupalı olma sevdasındaki bu kadroların attıkları her adım, batı adına, daha farklı, ancak ülke adına, daha büyük erozyona yol açan yasaları getirmiştir. İşte bu ortamda, Osmanlıyı kendi içinden vuracak insanlar yetiştirmek artık kolay olmaya başlamıştır. Fransa ve İngiltere'de eğitilen ve çeşitli Türk- Osmanlı düşmanı odaklarca desteklenen insanlar, kolayca bulunur olmuştur. Onlar batılılaşma adına Avrupa'nın çıkarlarına hizmet edecek birer nefer olarak yetiştirilmişlerdir. Sonuçta gelinen nokta, "Her Şeye Rağmen Batılılaşma" adı altında Tanzimat dönemidir artık. Ancak; Tanzimat adı altında, ıslah çabaları sonuç vermemiştir. Ne var ki bu noktada da devletin yıkılması, genellikle savaşlara ve dış devletlerin çabalarına bağlanmış, ancak bu sonu getiren nedenler örtülüp, unutturuldukça aslında, devlet tükenmiş ve tüketilmiştir.

    Batı hayranı düşünce ve değerlerle eğitilip, yetiştirilen kadroların sebep sonuç ilişkisi ile geldikleri noktalarda, elbette başka kültürlere öykünen ve kimliğini kaybeden insanlar olmaları ve bunun tabii sonucu olarak, elbette bu kadar büyük bir coğrafyanın yönetimde aksaklıklar doğması olağan sonuçtur. Varlığı bilinen ve nedense örtülmesi tercih edilen bu sebepler, zaman içinde kimlik erozyonuna uğramış kişileri vezir ya da paşa unvanlarıyla idari mekanizmanın üzerine taşımış ve onların uygulamalarıyla, kaçınılmaz son bu şekilde başlamıştır.

    Yukarda yaklaşık 5 bin yıllık tarihin, belirli bölümlerini kısmen incelemeye çalıştığımız ibret verici, ama üstü hep örtülen gerçeklerle, bugün de örtülen ve unutturulmaya çalışılanlar aynı şeyler değil midir? Sadece aktörleri değişen bir perdelik oyundur aslında hep sahneye konan



    "Her şeye rağmen Batılılaşma" adı altında, ne istenirse istensin, mutlaka Avrupalı olmak iddiası ve yine bir Avrupa projesi olan Tanzimat ile, günümüzdeki Avrupa Birliğine girmek için yapılan ısrarlı çalışmalar, acaba nasıl örtüşmektedir? Bu husus, binlerce yıllık tarihin süzgecinden gelen şu gerçekler ışığında, acaba düşünen beyinlere ne ifade etmektedir.



    Bilge Kağan, Orhun Yazıtlarında: "Ey Türk, Oğuz Beyleri, işitin, üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe: Türk milleti, senin devletini ve yasalarını kim bozabilir?" derken, milletine ve onun tarihine olan derin inancı, sonsuzluğu, unutmazsa tükenmeyeceği gerçeğini, ne kadar güzel ifade etmektedir. Ya da Bilge Kağan'dan bin üç yüz yıl sonra da aynı şekilde Mustafa Kemal'in; "benliğini bilmeyen milletler başka milletlerin avı olmaya mahkûmdur" dediği gibi!..





    Gerçekleri unutturmaya çalışanların şu ya da bu isimde olması, varolan mutlak gerçeğin kendisini değiştirmeyecektir.

    Milletlerin de tıpkı insanlar gibi, kendi geleceğini şekillendirme ve yön verme iradesi vardır. Bunu da insanda hafıza, millette ise, toplumsal hafıza gerçekleştirir. Bu sebeple hafızaların zorlanması, kendini bilmesi gerekir.

    Kaoslarla, korku ve gelgitlerle, olmayacakları olur yaparak, hep ne diyecekler endişesi içinde ideallerini gerçekleştirmek ve yaşamak istemeyenler, kendilerine dayatılmış, şartları gerçek zannedenler, sonsuzluğu, gerçeği ve doğruları, kendi iradeleriyle kaybedenler; ister insan olsun, ister onun örneğinde millet olsun, er geç tükenecek, kendine toplumun o günkü gerçeği olarak gösterilen üstü örtülmüş yalanlar ve o korkuyu besleyen güçler tarafından kimliği unutturularak, eninde sonunda yok edilecektir!

    Yok olmamak için, unutmamak gerekir! Çünkü; unutmak, tükenmektir, yok oluştur!..

    Faydalanılan kaynaklar: :


    1-Prof. Dr. Bahattin Ögel - Türk Tarihinin Gelişme Çağları

    2-Prof.Dr. Muharrem Ergin - Orhun abideleri

    3-M.Necati Sepetçioğlu - Sonsuza uyanan taşlar

    4-Prof.Dr. İ.kafesoğlu - Türk tarihi ders notları

    5-Prof.Dr. İ. Kafesoğlu - Türk Milli Kültürü,

    6- Prof.Dr. İ.Kafesoğlu-Orta Asya Türk Tarihi

    7-Prof. İ.Hakkı Uzunçarşılı - Büyük Osmanlı Tarihi C.1,2,3

    8-Kutadgubillig, Kabalcı yayınevi

    9-Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi

    10-Kâtip Çelebi, Takvîmü't Tevârih

    11-Divanı-ı lügat-it türk - TTK yayınları

    12-Halil İnalcık - Osmanlı İmparatorluğu

    13-İlber Ortaylı, Osmanlıyı yeniden Keşfetmek- Batılılaşma Yolunda

    14-Elmalılı Hamdi Meali

    15- Sencer Divitçioğlu, Oğuzdan Selçuklu'ya

    INTERNET ARAŞTIRMASI İLE ALINTI YAPILMIŞ VE BU ŞEKİLDE YAZILMIŞTIR...

    SAYGILARIMLA.

    Selim Temiz
#16.04.2010 21:09 0 0 0
  • noimage
    noimage
    noimage

    noimage
    noimage

    Öyle sar ki beni
    Ayazım sıcağından
    Gözlerim uzağındaki karanlıktan ürkmesin
    Nefesim soluksuz
    Bedenim ruhsuzluğa boyun eğmesin yar

    noimage
    noimage

    noimage

    noimage
    noimage

    Öyle bir sineyim ki sana
    Dilinde ki tatta
    Bedenindeki terde
    Avuçlarında çizgilerde
    Dudağındaki tebessümün ensesinde
    Ruhunun saklıda kalmış gizlerinde kendimi bulayım yar

    noimage
    noimage


    noimage


    noimage
    noimage

    Gözlerinin baktığı her noktada
    Yürüdüğün yolda
    Hayallerinin karanlıkta kalmış yanında
    Uyuduğunda rüyalarının gölgesinde nöbette durayım yar

    noimage
    noimage

    noimage

    noimage
    noimage

    Karanlığın matemin katmanlarında
    Hüznün arşa vardığı semalarda
    Yakarışındaki ince yolculukta
    Ruhuna veda eden gözyaşının içinde seninle çağlayanın olayım yar

    noimage
    noimage

    noimage
    noimage
    noimage



    Sedanur






    [main-arkaplan-muzik]601[/main-arkaplan-muzik]

#16.04.2010 20:55 0 0 0
#16.04.2010 14:32 0 0 0

  • noimage


    Az önce kısa süreliğine de olsa elektrikler kesildi. Yaşamsal faaliyetlerin bir kısmı dolayısıyla durdu. Geçici olarak dinlenme zamanı yani...Birden aklıma prizdeki fişleri çekmek geldi. Çünkü; elektrik geldiği zamanki gücü fazla olduğu için cihazlar arızalanabiliyor. Derhal hepsini çektim.

    Bir tek neyi çekemedim biliyor musunuz? Anılarımı... Onları hafızamda bıraktım tek tek...

    Anılar böyledir işte hep içimizdedirler. Bizimle yer, bizimle içer, gezer ve tozarlar. Ama uyandıkları zaman, hele bir de akla düştüklerinde ana sigortayı bile attırırlar.

    Bakarsınız duygularınız halen sımsıcacık, hüzünler ise daha bir dibine çöker, acılar demlenir, liğme liğme olur yaşanmışlıklarda tüm beden, pıhtı pıhtı koyulaşır sevdalar; karışır kana, dolaşır ayağa, kocaman bir sarmaşık misali gövdeyi sarar usul usul.

    Fişini çekmek zordur anıların. Hele bir yaklaş dokun; çarpar, sallar insanı...Öyle bir güçtür ki o bilmem kaç watt...

    Bazen çekemiyorum anılarımı, şehir şebekesi bile az geliyor bana...

    Enerjimin tükendiğini hissediyorum zaman zaman.. Böyle zamanlarda ailem ve dostlarım var jeneratör görevini üstlenen...

    Onlar benim; "EN KARANLIK ZAMANLARIMIN, SÖNMEYEN IŞIKLARI"dır.

    Sevgilerimle...

    Aysel AKSÜMER
#16.04.2010 14:07 0 0 0

  • noimage


    Hani zaman zaman bazen de sıklıkla kullandığımız bir kelime vardır "yaranamadım" diye... Olumlu hali yaranmak olan kelimenin anlamı nedir? diye şöyle bir sözlüğe baktım.

    Diyor ki sözlük; "birisinin işine yarayacak, faydalı olacak bir davranışta bulunmak", peki o zaman biz çok mu iş yapıyoruz? diye düşünmeden edemedim.

    Küçük bir çocuğun koşarak "gel bak oyuncaklarımın hepsini topladım" diyerek büyüğünü çekiştirmesinin sebebi nedir? "Bir kocaman öpücük almak", "büyüdüğünü kanıtlamak" ya da "sevdiği bir çikolatayı haketmek" olabilir mi sizce...

    Okulda bir öğrencinin ısrarla parmak kaldırarak söz istemesi "çok çalıştım, bunu göstermek istiyorum" demek, sonrasında ise sınıf içinde çok sevdiği öğretmeni tarafından onure edilmek istemesi midir acaba...

    İşyerinde yaptığımız her işin zaten maddi karşılığını da alırız. Fakat bunun yanısıra amirimizden alacağımız bir övgü, iş arkadaşları tarafından çok sevilmek apayrı bir zevk verir. Bu motivasyonla insanın işe giderken ayağı hiç geri geri gitmez hatta koşarak gider ve görevini yapar. Böyle olunca da kişisel başarılar, kurumsal daha sonra ise toplumsal başarıya dönüşüverir.

    Peki evlilik "iyi günde kötü günde birarada olmak adına biraraya gelinmiş olan müessese"nin asıl varoluş sebebi sevgi değil midir sizce...

    O zaman neden "kadın" bazen de "erkek" hiç sevdiğine yaranamadığını düşünür?
    Bir de "anne, baba gözüyle çocuğa", "Çocuğun gözüyle anne ve babaya" sitem vardır bu konuda...

    Hiç bir insanın kendisi için yaşamıyor olduğunu da düşünmüyor değilim aslında... Hep birisi, birileri için yaşıyoruz. Yoksa neden bu kadar beklentilerimiz var.

    İnsan bireysel yaşasaydı, sadece yatar, kalkar, yemek yer bir de tuvalet ihtiyacını görürdü.

    Kabul etsek de etmesek de kısır bir döngü içerisindeyiz herkesin mecburiyetleri var. "Benim yaptığım seni", "senin yaptığın onu", "onun yaptığı da bizi" etkiliyor. Bu da demektir ki hepimizin birbirine karşı sorumlulukları var.

    Bir anne; çocuğuyla ilgilenmek zorunda, çocuk; annem babam tabiki yapmak zorunda düşüncesinde olmayıp, üzerine düşen ödevlerini sonuna kadar yerine getirmeli.

    Çiftler arasında da kadın ve erkek; sahiplenme duygusuyla birbirini kölesi gibi görmemeli. Herkes elinden geleni yapmalı, yapamadığında da hayat arkadaşından yardım isteyebilmeli. Hayat ortak çünkü...

    Çocuklarımdan asla maddi bir beklentim olamaz ama saygı beklerim. Bakmakla mükelllefim çocuğuma... ama "güzel sözler de duyma hakkına da sahibim" diye düşünüyorum.

    "Araba nasıl benzinle çalışıyorsa, yürek de sevgiyle çalışır" diye düşünürüm hep... Hem de kurşunsuz sevgi istiyorum ben.. Göstermelik de olsa, çeyrek depoda olsa sevgiye bütün insanların ihtiyacı var...

    Genellikle arabanıza benzin aldığınız istasyonu bile değiştirmek istemezsiniz. Başka bir yerde "sulu benzin koyar" diye korkarsınız. Bunu niye söyledim biliyor musunuz? hani birde yaranmak adına tatlı dil dökenler vardır ya menfaate dayalı.... O sözleri de sulu benzin gibi hemencecik hissedersiniz, ikisi de yolda zor giderler ve yarı yolda bırakırlar.

    Birbirimizi sevmeliyiz diyorum yine her zaman dediğim gibi... Ben çok güzel yemek yapmışım ailem yemedikten, eşim dostum tatmadıktan sonra ne yapayım, ya da çok güzel bir roman yazan bir yazar yazdıklarını kitlelerle paylaşmazsa neye yarar.

    Birbirimize içten ve samimi bir şekilde "seviyorum seni" sözünü ve yapılan iş küçük veya büyük olsun hiç farketmez bir "teşekkür ederim" sözünü esirgemeyelim lütfen.

    Bunu yapmalıyız, çünkü; ömür çok kısa....

    Sevgilerimle....


    Aysel Aksümer
#16.04.2010 14:00 0 0 0

  • noimagenoimage noimage


    Büyük istekleri olanlara hemen sıramı vermek istiyorum. Bir an önce alsınlar yatlarını, katlarını, kimsede olmayan jiplerini ve bana yol açılsın.... Çünkü ben Allah'tan küçük şeyler istiyorum. Maneviyat benim için daha önemli....

    Derin, gizemli, keşfedilmemiş koylardan bir parsel sevgi, uçsuz bucaksız gözyüzünden, parlayan bir yıldız, semalardaki ak bulutlardan inci tanesi büyüklüğünde yağmur tanesi, dünyayı aydınlatan güneşten ince bir çizgi ışın, gürül gürül çağlayan pınarlardan bir içimlik su istiyorum! yok mu ? O zaman yanağıma küçücük bir öpücük istiyorum bu da çok mu?

    Sevgili dostlar, sevenlerin sevdiklerinden istedikleri aslında bu değil mi?

    Zaten maddiyatla kazanılmış dostluklardan, hile hurda, haram parayla alınmış eşyadan kime ne yarar gelmiş ki, bizlere gelsin...

    Hep derim; ayakları yerden kesecek bir arabası olacak insanın ama ille de çok lüks olmasına gerek yok ki. Dünyanın parasını verdikleri kimsede olmayan arabalar sanki 3 oda bir salon mu? Balkonlu mu? Güneye mi bakıyor camları... Neticede önde bir şoför koltuğu, yanda ve arkada olmak üzere içine aldığı adam sayısı beş, lastiği de dört adet değil mi?

    Televizyonun en üst modelini alınca Sibel Can gelip şarkılarını evimizin baş köşesinde mi söylüyor?

    Ya da cep telefonu; diyelim ki kimsede yok, teknolojinin son harikası.... Uzaktaki kişinin sadece ve sadece sesinin yanında görüntüsünü verebilir hadi getirsin ahizenin ucundaki kişiyi....

    Diyeceğim küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmeliyiz. Yoksa mutluluğu yakalamak zorlaşıyor. Herşeyi olan insanlara bakın hepsi mutsuz bu seferde uyuşturucu gibi tatlar almaya çalışıyorlar.

    Birbirimizi sevelim, sayalım gönül zenginliği en büyük zenginlik...

    Sevgilerimle....

    Aysel Aksümer
#16.04.2010 13:54 0 0 0
  • noimage


    Başımı cama dayadım. Seyre daldım gecenin alaca renklerini...Hiç bir şey hissetmeden boşluğa bakıyordum öylece...Uyku,uykusuzluğun koynunda kalmıştı. Kalbim sineden çok uzaklara taşınmış firar etmiş gibiydi..Gözlerim acıyordu ama düşmüyordu damlalar...

    Sokak lambalarının yer yer aydınlattığı sokaklarda hüzün hakimdi ..biraz aydınlık biraz karanlık yansıyordu kaldırımlarında.. yüreğim gibi..Oda öyle değil miydi?Belki de kapkaraydı..Işığa hasret karanlık yollarda geziniyordu...


    Yağmur yağıyordu... Sadece Aydınlığa yağıyor, karanlığa yağmıyor gibiydi...Gecenin aydınlığında yağmur ne güzel görünüyordu...Ne güzel yağıyordu ..Sesi ruhumu dinlendiriyordu... ıslanmak istedim atında...
    Karışmak istedim sularına...Sonra yolcuları,dışarıda kalanları düşündüm. Bana huzur veren yağmur onlar için zorluk muydu? Ulaşmak istedikleri yere ulaşmalarına engel miydi?''Allah'ım bütün yolcuları koru kazasız belasız yerlerine ulaşmayı nasip eyle... dışarıda kalanlara yardım eyle...''

    Ansızın gelen seslerle irkildim... Bu seslerde neyin nesiydi? Sesin geldiği tarafa baktım..İçim ürperdi birden...Bir gurup insan omuzlarında bir tabutla geliyordu sanki...İnanmakta zorlandım..Sokak lambalarının altına gelinceye kadar da emin olamadım...Evet bir tabuttu...Dört kişi omuzlarına almış,arkasında da birkaç kişi...
    Bir anlam veremedim...Saate baktım üçe geliyordu... Neden bu saatte ve nereye gidiyorlardı.. Buralarda mezarlıkta yoktu..
    Gözlerimi kapattım..Elimi sineye koydum... Tekrar baktım....Kimse yoktu... yoktu. Allah Allah....Anlam veremedim..Hayal mi görmüştüm.Göz yanılması mıydı yoksa...Dalmıştım beklide...

    Kaldırımın kenarında duran kediye takıldı gözüm...Sırılsıklam olmuştu... Sığınacak kuru bir yer bulamamış mıydı acaba? Sesimi duymadığını bildiğim halde ona seslendim.uzaktan uzağa nazladım ...''gelip alayım mı seni aç mısın..''Tam gidip almaya karar verdiğim anda ,kedi başını çevirip baktı...Bir iki kez miyavladı..Hissetmişti..Evet o sevildiğini hissetmiş cevap vermişti... Koşarak gözden kayboldu...
    Bazen hayvanların insanlardan çok daha iyi dost olabileceğini de düşünüyorum...Ve daha zararsız... Gerçek dostlar da vardı bilene...Bulabilene...Arayana dost vardı...Lütfedip buldursun Rabbül Alemin...Buluştursun inşallah...

    Yağmur şiddetini iyice Artırmıştı...esen rüzgarla cama çarpıyordu..Az önceki sakinliğinden eser kalmamıştı..

    İşte yine aynı uğultu...Başımı çevirdim...Yine elimi sineye koyup''Sana sığındım Ya Rabbim''.dedim..
    Önde omuzlar üzerinde taşınan tabut...Arkasında bir gurup insan yukardan aşağı iniyorlardı...Yaklaştıkça sesler de netleşti...Tekbir sesleri yankılandı her yerde..Sonra selatu selamlar yükseli....Bir kadın iki büklüm yürüyordu...
    Evlerin camlarına kaydı gözüm...Kimse duymamıştı bu sesleri...Kimse açmamıştı ışıklarını...

    ''İnna lillahi ve inna ileyhi raciun'' sözleri döküldü dudaklarımdan...İçimi korkunç bir acı kapladı...Acaba yine hayal mi görüyordum...uyumuş olabilir miydim.!?

    Tekbirlele evin tam karşısına geldiklerinde bir an durdular...Yürümekte zorlanan kadın başını kaldırıp baktı...Tanıyor muydum onu..Hiç yabancı değil gibiydi...Gayri ihtiyarı başımı camdan uzaklaştırdım bakmaya devam ederek...Kalbim çarpmaya başladı... Gözlerimi kapattım yeniden.. Yaşlar boşandı pınarlarından... Ölüm güzeldi..ölüm güzeldir...Vuslattır...tekrar tekrar bu sözleri tekrarladım

    Gözlerimi açtım...Kimse yoktu...Yoktu...Allah'ım Aklımı koru... Neydi bu şimdi..Hiç bir anlam veremedim...İçim ürperdi...Sana sığındım Allah'ım..Sana sığındım...

    Ölüm nasıl gelirdi acaba...Şu an gelse hazır mıydım? ''Ölüm vuslatım olda gel...'' dedim. Sonra, kendi halime güldüm....Böyle söyleyince vuslat mı olurdu ölüm... Ne garip kadınsın...Azığın var mı ,ne hazırladın ahiret yurdu için...'' Vuslatım ol gel'' Ne kolay söylenmiş bir söz..Ne kadar cahilane...

    Gözlerim doldu...Şu an Azrail A.s. gelse nasıl gelirdi ..Güzel bir prens gibi mi gelirdi...Yoksa dehşetinden nutkumdu tutulurdu... .Allahım merhametinle muamele eyle bu günahkar kuluna...Affet... Cümle müminleri rahmetinle kuşat...

    Düşünmek lazımdı ölümü hazırlanmak için...hazır beklemek, kavuşmak için...Sevgiliye vuslat olsun diye...Ölüm vuslat olarak gelsin diye...

    Yağmur yağıyordu hala...sokaklar boş ve sırılsıklamdı...Yolları yıkamış temizlemişti...Ahhh !! yağmurlar şu yüreğime de yağın...Yıkayın kir namına ne varsa...Yağar mısınız söz dinlemez gönüle...Sen rahmetsin...Bereketsin toprağa.. Can olursun cümle canlara... Hayat olursun... Sensiz kurur cümle nebadat,sensiz ölür canlar...

    Yağmur rahmetti...

    Ey gönül sana rahmet gözden yağan yağmurlardır....

    , Allah için akan yaşlar Rahmettir...deryadır gönüle...Yağın ey gözlerim...Allah için yağın...Yunusca yağın Mevlanaca yağın...

    Başımı cama dayadım tekrar. Yatmak istemiyordum.. Bu geceyi farklı kılan bir şeyler vardı...Uyumayacaktım...Elimi kalbime koydum ,dilimi damağa yapıştırdım...Gözlerimi kapattım...

    Ne kadar zaman geçti bilmiyorum...Çalan telefon la kendime geldim..Acı acı çalar mıydı telefon...Evet..! Gecenin ilerlemiş saatinde telefon acı acı çalardı...

    Bir müddet kıpırdamadan bekledim...Bakmasam mı acaba...Korkuyordum...

    Ahizeyi aldım ürkek hareketlerle...

    ''Alo...Alo ''

    ''Alo Ben Çağlar'''

    Çağlar mı ..!?

    Oğlumun ev arkadaşı,neden arıyordu bu saatte...

    '' Hayırdır oğul ...''

    Konuşmakta zorlanıyordu'' Göktuğ bir kaza geçirdi teyze...Hastahanedeyiz..''.

    Zaman durmuş gibiydi...Algılayamıyordum bir türlü..tekrar tekrar sordum ...cevap hep aynıydı??

    ''Geliyoruz oğlum'' diyebilmeyi başarmıştım..

    .Yağmur Rahmetti...bulutlardan ayrılırken,ağlıyordu.

    Sonra toprağa kavuşuyor, bereket oluyordu ,hayat oluyordu her canlıda...ayrılık acısı vuslata dönüyordu.. mutluluğa dönüyordu...

    Nasıl hazırlandık ,nasıl çıktık yola hiç hatırlamıyorum...
    Sabahın ilk ışıklarında hastahanenin önünde bulduk kendimizi...Yürümekte zorlanıyordum...Yavrumu nasıl bulacaktım...ne haldeydi ...Yol boyu sadece dua ettim...Kapıdan içeri girdiğimizde arkadaşlarıyla göz göze geldik önce.. Sonra başları öne düştü...Ağlıyorlardı...

    Yanlarına vardık ''oğlum nasıl nerde'' diye sordum...Başlar eğik'' başınız sağolsun '' dediler...

    ''başınız sağolsun'' bir müddet yankılandı kulaklarımda... Bıcak saplanmıştı sineye kanatıyor,dağlıyordu..

    Yavrumun yattığı yeri gösterdiler bize...İçeri girdik...Üzeri beyaz bir örtüyle örtülmüştü...Yüreğim dolup olup taştı.. Yanına vardım ...Ağlayarak örtüyü kaldırdım yüzünden....

    Hala ümidim vardı...Yanlıştır diyordu bir ses...ölmedi diyordu... Ama ölmüştü işte... Yavrum bizi bırakmış gitmişti...Vade dolmuş ferman verilmişti..

    Bembeyaz olmuştu yüzü yavrumun...alnında biriken boncuk boncuk terler vardı...Eğildim şefkatle öptüm alnından... ''İnna lillahi ve inna ileyhi Raciun''

    Ya Rab sen verdin Sen aldın...

    Gözlerini kapattım usulca...Yüzüne yayılan tebessüm ona ne kadar yakışmıştı...Ne kadar güzeldi yavrum...Doğduğu gün gibi parlıyordu yüzü yavrumun...Allahım Yavrumu merhametinle kuşat...

    Her yer karanlığa büründü aniden..Gün geceye kavuştu... Sesler uzaklaşıyor, sessizliğe bürünüyordu dünya.....Düşüyordum.. batıyordum derinliklere...

    ''Allah'ım... Allah'ım'' dedim ..Sesim bana ne kadar uzaktan geliyordu...''Allah'ım...''

    Her şey birer birer silindi...Bir acı kalmıştı yüreğimde birde yağmurun sesi... Sonra Tekbir sesleri çınladı kulaklarımda... Bir tabut geçiyordu gözlerimin önünden birde iki büklüm yürüyen kadın...

    Sonra hepsi silindi ...

    Derinden bir ses geliyordu... gittikçe yaklaştı kulaklarıma... Gözlerimi açtım yavaşça...Bir an nerede olduğumu anlayamadım...Etrafa baktım boş boş...

    Başım cama dayanmış halde duruyordum... Gün açmaya başlamış yağmur dinmişti ve telefon çalıyordu... Rüya...Allah'ım rüyamıydı?Yavaş yavaş kalktım..Telefonu açmak istemedim bir zaman...Öylece baktım..Kimdi???

    Bir müddet baktıktan sonra ahizeyi aldım...''Alo...''

    ''Alo...Selamun Aleyküm anne...Uyuyor muydun.?''

    Anne..!!! Bir an bocaladım... Rüyaymış...Çok şükür rüyaymış...Kendime çeki düzen verdim;

    ''Aleyküm Selam ...Oğlum...''

    Ağlıyordum.... Başım secdeye varıyordu...Şükrediyor... Affet diyordum...

    Allahım Ölümü bizlere vuslat eyle...Ey merhameti sonsuz Sana geldim...Boyun büküp sana geldik...Affet bizi...Affet... Rahmetinle Kuşat Allah'ım...


    VUSLATIM OL EY ÖLÜM..!!

    Aysel Bahram

#16.04.2010 13:36 0 0 0