Bugün size bizim için canla başla savaşıp hayatını ortaya koyan gazilerimizden bahsedeceğim. Görevim gereği Gülhane Askeri Tıp Akademisi Plastik Cerrahi Bölümünde Tıbbi Sekreter olarak çalıştığım zamanlarda gazilerimizi yakından tanıma fırsatım oldu.
Vatan için verdikleri mücadelede maddiyat en son düşündükleri şeydi. Onların yüzünde görevlerini yapmış olmanın verdiği mutluluk vardı. Kesinlikle isteyerek bu görevi yaptılar ve sonucunda ne olacağını kesinlikle bir dakika bile düşünmediler. Sadece verilen görevi yerine getirdiler.
Vatan için gazi olduktan sonra; tek istedikleri ilgi ve alaka ile "Sen görevini layıkıyla yaptın helal olsun, vatan sana minettardır" sözünü duymak istiyorlar. Demek ki bu söz onlara çektikleri acılarını unutturuyor. Yaşadıkları küçümsenmeyecek kadar büyük biz en küçük bir sıyrığı bile önemserken, onlar kollarını, bacaklarını tamamen kaybedebiliyorlar yerine yapılan protezlere alışmaları ise oldukça zor oluyor ama tek bir şey için katlanıyorlar o da vatan sevgisi.
1994 yılında oğlumu sünnet ettirirken kliniğimizde yatan gazilerde ziyaretine geldiler. Bir gazimiz gözünü kaybetmişti. Onun da oğlu benim oğlumla aynı yaştaydı. O da oğlunu sünnet ettirmek istediğini söyledi. Ama "Önce şu gözümün protezi gelsin ondan sonra demişti.".
İster istemez bir burukluk oluyor. Ama o burukluğun altında da görevini yapmış olmanın verdiği gurur vardı.
Toplumumuzda bazen gazilere verilen maddi yardımları ya da sağlanan olanakları çok görenler çıkabiliyor. Gazileri yakından tanımış birisi olarak diyorumki; kesinlikle bunların konuşulması bile yanlış, çünkü; onlar yapılanlardan daha fazlasına layıklar. Bizim görevimiz de kesinlikle onlara elimizden gelen her türlü yardımı yapıp, onların hayatlarını kolaylaştırmaktır.
Ayrıca gazilerimizin hepsi vatan evladı bizim de evladımız, kardeşimiz sayılır. Küçük fırsatlar yaratarak TSK Reh.ve Bkm.Mrk.Bşk.lığındaki yatan OHAL gazilerimizi ziyaret edip, moral vermeliyiz. Çünkü çoğunun ailesi Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, tedavi süreçleri de uzun sürdüğü için aileleri geri dönmek zorunda kalıyorlar. Maddi olamasak bile manevi yönden onlara destek olmalıyız.
"Mükemmel bir kadın" söylemini işittim ve itaat ettim.
Mutlu etmeyi kutsal bir vazife bildim.
Kadın, öylesine kusursuz ki,
Kusursuz olmalı ki Olmalıydı ki
Hayal etmesi bile imkânsız
Kadın evlerin temel taşı, güzelliğin, fedakârlığın, hoşgörünün, zerafetin baştacı. Kadın, yaşamın getirdiği zorluklara var gücüyle göğüs gererek, aile ve düzen arasında bir köprü işlevini görür.
Hazıra alışmış erkek beyinleri derler, toplar, şekil verir. Gecesini gündüzüne katarak geleceğe yatırım yapanların en önde gelenlerindendir; yetiştirdiği çocuklarına ahlaki değerleri, insan sevgisini, saygıyı, hoşgörüyü, dürüstlüğü, doğruluğu, vesaire, ilk o aşılar. Aile-Evlilik kurumunun üzerinde gördüğümüz her eser kadının imzasını taşımakta.
Arsız nefisleri memnun etmek ne mümkün, hayat dipsiz kuyu dolmak bilmez
Yaşam koşulları ne olursa olsun, kadın, zayıflıklarını güçlü yanlarının ardında gizler, aktif, mutlu bir yaşamda zayıflıklara yer yoktur! Emek vardır! Emek vermeden, bedel ödemeden mutluluğu yakalayamayacağını bilir
Hayat denilen bu telaşlı koşuşturmada son sürat koşan, kendini unutmuş kadınlar! Her geçen gün artmakta olan değerinizin, kadınlık değerinizin bilincinde olun ve değer verin, değer görmek için öncelik verin kendinize, kendinize değer verin!
Ben hayat denilen, dublörsüz kamera karşısına çıktığım bu sahnede, rollerimi karıştırmıştım. Sahi ben bu sahnede kaç rol edinmiştim?
Mükemmel bir iş kadını, mükemmel bir eş, mükemmel bir ev kadını, mükemmel bir evlat, mükemmel bir anne. Mükemmeli yakalamak hayat felsefem olmuştu, aheste yürümeyi çoktan unutmuş, dörtnala koşar gibi koşuyordum bir bilinmeze
Mükemmel bir kariyerin ardından mükemmel bir mevkide çalışmak nasip olmuştu, huşu içinde birikimlerimi, emeklerimi yönetime teslim ederek ruhumu mutlu ediyordum. Enerjik adımlarla evimin yolunu tutup, mükemmel ev kadını kimliğimi giyiniyorum. Eşimi mutlu etmeye, annelik görevlerimi eksiksiz yerine getirmeye çalışıyordum. Evlat olduğumuda aklımdan çıkarmıyor, her fırsatta büyüklerime hürmette kusur etmiyordum. Her dalda karnemdeki not: Pekiyi, hiç zayıfım yoktu.
Mesai saatim sınırsız, herkesten önce kalkıp, herkesten sonra yatıyorum.
Mimari çizgim hep ayni, her gün ayni duvarları örüyorum, ertesi gün ördüğüm duvarların hepsi yıkıldığından, yeniden aynı yerden örmeye başlıyorum.
Ev ev değil adeta bir müze, son rütüşler yapılır, her şey yerli yerinde, derli toplu, temiz, herşey gönlümce. Mükemmel bir ev kadını olmanın keyfini çıkarmak isterken oturduğum yerde sızıp kalıyorum.
Annelik mükemmel bir duygu, öylesine kutsal, tüm gerçek övgüleri hak ediyor. Yaradan bu ayrıcalığı kadına bahşetmiş, belki de bu yüzden, kadın başarılı olmaya koşullamış kendisini. Hayatı hata, Annelik hata kaldırmıyor Çocuğunun en ufak yaptığı bir hata, anneliğinde bir eksiklikmiş gibi, kadının kendini kusurlu saymasını sağlar. Bağıra bağıra, feryat edercesine özür diler eşinden, çocuğundan, annesinden, kim bilir daha kimden
Kadın acıların reçetesi, kadın uyumaz, kadın yorulmaz, kadın acıkmaz, kadın daralmaz. Sahi kadın nasıl yaşar?
Mükemmelliğin tik-tak-tik-tak yapan çalar saatinin pili zayıflamaya başlamıştır ama kadın farkında bile değildi. Bunalım çanları çoktan çalmaya başlamıştı ama duyana! Kadın duyamaz, o unutmuş kendini
Bu bendim, hem de ben değildim. Mükemmel olmak uğruna zamanla ümmi oldum. Ben artık hiç bir şeye yetemez oldum. Bilirdim ki Rabbim taşıyamayacağı yükü kullarına yüklemez. Bu yükü ben yüklenmiştim.
Hastalığıma depresyon dendi, birçok kadında görülen, bilinen, tedavisi mümkün bir rahatsızlık. Doktor hastalığımın teşhisini koymuştu koymasınada ben yaşadığım rahatsızlığın adını bir türlü koyamamıştım. Tek bildiğim: bünyem, ruhum, sistemim tıkandı ve çöktü.
Nice zaman sonra gözlerimi açtım, günaydın dedim aydın bir güne,
duru, berrak, güneşli bir güne. Başarının tadını çıkarırcasına, kadınlık, annelik, iş kadını, ev kadını hepsi el elede yaşayabiliyormuş.
Ortamı bulandıran "Mükemmellik"di!
Umudu kesme umuttan, umutlar ummadığın kadar yakında olabiliyormuş.
Ne kadar mükemmel olursan ol, kimseyi memnun etmen imkansızdır.
Kendi değerimin farkına vardım ve nihayet "Ey mükemmellik sen çekil aradan" dedim.
Hayatın bir kaç yüzünü bir arada yaşadım, tufandan sonra gelen aydınlık ruhumu yeşertti, bugüne bin şükür.
Hayatın aynı anda hem bu kadar acımasız ve ürkütücü, hem de böylesine mutluluğun damarlarımda dolaşıp baş döndürücü olabileceğine tanıklık etmek düştü benimde payıma, "Teşekkürler" Yaradanıma
"Ne bir eksik ne bir fazla" demedim, onlar birbirinin ruh ikizidirler!
Arsız bir dünyada oburların nefisleri, öz benlikleri, yalayıp yuttuğu bu yaşamda,
özünü bir yerde bırakıp sadece kalbini gezdirenlerin arasında
En az hasarla hayata tutunabildiysem, Tutunanlardan olabildiysem, bunun
mimarı Annem ve Babamdır
Zira hayatta "Tutunamayanlar" dan olmakta vardı!
Altyapı olmadan sağlam bir bina inşa etmek yok olmaya yol açabilecek,
istenmeyen tehlikenin habercisidir, anlayana
İlk aldığım öğüt: Hayatı sen yaşa! Hayatın seni yaşamasına müsade edersen,
rüzgârın önündeki kuru yaprak gibi savrulursun binbir yana.
Annem-Babam sadece seçenek sundular, sadece alternatif yollar çıkardılar
önüme, hangi yoldan gidersem ne gibi zorluklarla karşılaşacağımı anlattılar.
Önüme barikat kurmadılar, tehlikeyi gösterdiler, beni bilinçli takip ettiler,
gittiğim yoldaki engelleri bana farkettirmeden kaldırmayı denediler. Yollarımı
açık bıraktılar.„Hata yapacaksın ki doğruyu bulabilesin ama dikkat et, bazı
kusurlu yapılan hataların telafisi olmuyor; dikkat et, hayatının hatası olmasın!"
dediler.
Bıraktılar, mücadele etmeyi öğrendim hayatla.
Mücadele ruhunu aşıladılar, arzu ettiğim tüm başarılar kendiliğinden gelmeye
başladı, sadece başarı mı? Hayatın dışarıdan seyredilen bir fanus içerisinde
olmadığını öğrendim.
Zaman kısırlığını yaşatmadılar, ciddi randevuları ertelediler, değerli olduğumu
hissettirdiler, sevgiden mahrum etmediler. Sevgiyle donandım
Annemden Babamdan korkmadım, onları çok sevdiğim için üzmemeye özen
gösterdim, dikkatli oldum, örneğin akşam yemeğinde masadaki yerimi hiç
boş bırakmadım. Bu evde yaşıyorsam, bu evin ilke, nizam, görgü kurallarının
bilincinde olmalıydım. Oldumda
Annem babamın sevgisini saygıyla besledi, bende babama sonsuz saygı
duydum; Babam annemi örnek gösterdi, bende annemi örnek aldım: Hayatımın
kılavuzu yaptım
„Çalışmadan başarıyı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı
beklemek adil olmaz", „Küçük ya da büyük, her hayal kırıklığı, her acı bir
fırsattır, yeni bir başlangıçtır" dediler, "Yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek
için. Güneşin hem doğuşunu, hem batışını seyret, bil çok kısa olduğunu
hayatın, hep vermek için ya da hep almak için kısıtlıdır zamanın, uğruna bir
ömür harcayacak soruların olsun, yanıtları aramak için; çok bilmiş görünme,
hiçbir şey bilmeden!", "Onuruna dokunma, dokundurma! Onurun korusun seni!
Onurunla onura üye ol yasadığın süre, inleyen birine sus deme" dediler.
İlk aşkım Babam, ilk öğretmenim Annem oldu!
İyi ki varsınız, sevgiyle yoğurdunuz, kültür bahçenizin bitkileriyle doyurdunuz,
manevi olarak hiç aç kalmadım.
Yarınlarım için maddi birikim yapmadılar
"Ne kadar yaşayacağımız belli mi, o gün bugünkü kadar belki ihtiyacın
olmayabilir" deyip eksiklerimi tamamladılar „Ölümünü bekleyen Anne-Baba
olmaktansa, yaşamımız için duaya laik kılalım kendimizi."
Günü gelmişti
Yarından sonra uzun bir ayrılık alacaktık zamandan.
Annem biraz gergin, babama çatıyor, babamın susmanın dışında başka
bir seçeneği yok, mutluluklarının sırrı bu olduğuna inanmışlardı. Eşlerden biri
susmalıydı, kadın ya da erkek, bunu zaman tespit ederdi, evliliğe aday gençlere
tavsiyeleri bu tarzda olurdu.
Bu sabah susma sırası babamdaydı: „Nedim kendini ihmal ediyorsun, gözlük
numaranda yükseldi sanırım, bir kaç aydır kitabıda çok yakından okuyorsun,
radyoyu epey bir sesli dinliyorsun, Berrak burada unuttun mu yoksa?
Duymamıştır gerçi, küçük hanımın uykusu ağırdır. Alınganlık yapma sakın
hayatım, bu sitemim seni benimsediğimdendir, kefaretini beraber ödüyoruz
biliyorsun. Sen benim herşeyimsin, biliyorsun değil mi, Nedim? Neediiim..?"
Babamda çıt yoktu, annem yumuşamıştı, babam "Yine küçük kız şımardı" diye
gülümseyerek mırıldandı. O sabah dayanamayıp sordum: „Söylesene baba,
nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Size baktıkça mutluluğun formülünü bulmuş
gibisiniz." Şefkatli ses tonuyla: „Menekşe gözlüm" dedi, "Biz mutluluğun
formülünü sonradan bulmadık, biz zamanla kendi mutluluğumuzun formülünü
yarattık, otuz beş yıldır benim „Herşeyim" var, Annen benim herşeyim, sevgilim,
ruh eşim, hayat yoldaşım. Bundan değerli ve daha önemli hayatta ne olabilir ki?
Zamandan hiç yolcusu yokmuş gibi aldık yol, iki kişilik yaşadık aşkı, sevdayı, hayatı!"
Bu aşkın ürünü olduğum için çok şanslıyım!
Size uzun bir ömür diliyorum.
Önce Allaha, sonra birbirinize emanet ediyorum!
Dünümde vardınız,
Bugünümde,
Yarınlarımın gecelerinde bir yıldız gibi daima olacaksınız!
Annelik mi kutsaldır yoksa kutsallığa Anne mi erişir?
Bazı Anne modellerini görünce, kutsal mıdır, yoksa "kutsal" tanımlaması biraz abartılmışmıdır, pek emin değilim, ama "ayrıcalık" olduğu kesin.
Yani çocuk sahibi olmaktan değil, kadın olarak bu olanağa sahip olmaktan söz ediyorum.
Bu, müthiş bir armağandır bir insan için.
Lütfen kimse alınganlık yapmasın. Çocuklar öncelikle annenin sorumluluğundadır,
çocuk sizindir Baba bilinse çok iyi olur, ama biyolojik açıdan bilinmesi şart değildir?! Bu nedenle olsa gerek: cenaze namazlarında " sadece anne" adı söylenir, yanlış hatırlamıyorsam.
Orada Allah huzurunda durulmuştur ve verilen bilgiler içinde zerre kadar şüphe olmaması gerekir. Oysa anne apaçık ortadadır. Taşımak, doğurmak yakından ilgili olmak gibi özellikler "kutsal" sayılıyorsa öyledir. O zaman üzerine düşeni yapması beklenir. Annelikte sevgi ve şefkat esastır. Bu gösterilmiyorsa, o kadın hiç kimseyi sevemiyor demektir.
Bu nasıl bir ahlak anlayışı?
Tüyleri diken diken eden
Bağıra bağıra itiraf ediyorlar ben eşimi aldattım.
Ardamarı çatlamış bu kadınların.
Savundukları neden, ne olursa olsun onları haklı çıkarmaz.
"Eşim beni aldattı, bende ondan intikam aldım."
Ar damarı çatlamakla kalmadı sanırım ar damarı Allahın rahmetine kavuştu.
Annelik: Şimdiye kadar kutsallığıyla, bilimsel araştırmalarla, romanlara ve şiirlere konu olan o müthiş duygu!
Anne veya Baba, sorun ne olursa olsun birbirlerini aldatmaları bunu meşru kılmaz.
İnsan olan için ahlaksızlıktan ibarettir. Utanmayanın ayıbı olmaz.
Bedensel veya ruhsal dürtülerin esiri olup üstüne titrenilen kutsi varlığınızı yok sayamazsınız.
Sadece Anne, Baba kimliğiyle yaşamakta olan evlilikler tek boyutlu kalıp, düzen evliliği haline dönüşür.
Bunlar evlilik "mahkûmları"!
Annelik içgüdüsü nasıl bir şeydir?
İyi anne, kötü anne var mı?
Anneler, kadınlar önce kendi değerlerine inansınlar.
Anne ya da Baba fark etmeksizin
Sanırım onlar, yaşamsal görevlerini veya insan olduklarını unutanlardır.
Ahlaksızlıkla, ahlaksızlığa karşılık verilmemeli.
Peki, kadın Anne rolünün bilincinde mi?
Yaradan kadınları yüceltmiş, doğurganlığı bahsetmiş.
Bir canı, bir canın içine sokmuş.
Tanrının yarattığı canlıyı dokuz ay içinde taşıyorsun, canından can katıyorsun.
Annelerin aldatma lüksü olamaz! Olmamalı!
Bu zihniyetteki anneleri tüm kalbimle ve de nefretle kınıyorum.
Dualarım yaratana, anneliğin kutsallığını, anneliği hak eden kadınlara laik görsün.
Sen anne oldun. Diğer işlerden elini ayağını çek demiyorum.
Ahlaki değerlerini gömme yerin yedi kat dibine.
Annelerimiz alının lütfen, Anneliği hak etmiyorsunuz!
Edepli anneler istiyorum
Geçenlerde bir dialogtan öylesine etkilendim ki Bebekler dünyaya gelirken korkuyorlar
Bebek dünyaya gideceği gün Allah a sormuş:
"Allahim dünyaya gideceğim, orada ne yapacağım bilmiyorum.
Dünyada çok kötülükler varmış. Onlarla nasıl başa çıkacağım?"
Allah "Ben senin için bir melek yarattim o seninle ilgilenecek. Herseyin iyisini sana öğretecek. Cani pahasına seni koruyacak." diye cevap vermiş.
"Allahım benim meleğimin ismini söylermisin?"
"Meleğin isminin ne önemi var, sen ona ANNE diyeceksin."
Kadın doğurgan olabilir ama annelik bambaşkadır
Eşinden intikam aldı. Ya nasıl baktı bebelerinin yüzüne?
Başı dik, alnı açık, bu imkânı almayın bebelerinizin elinden.
Demek ki: Anne, baba, sevgili olmaktan önce "insan" olmak koşul oluyor.
Doğadaki tüm canlılara anne ilk kılavuzdur ve buna yükümlüdür
Bunun bilincinde çağdaş uygar anne olmayı nasip etsin herkese Allah!
Anneliğin kutsallığının bilincinde ki tüm annelere, başta kendi annem olmak üzere.
Anneliğin kutsallığına sığınmayan, hak etmenin gururunu yaşatmak isteyenlere!
Saygılarımla ellerinden öpüyorum.
Haydi, unutmayalım anneler geleceğe anne hazırlayacak!
Bir kuşluk vakti, ufkumda güneş
Ey adını yitiren insan!
Sen adı bilinmeyen bir hayatın hayat öyküsüne daldın
Bana insansızlığını verdin
İmsak vakitlerinde bastırdın ustaca, asice, hunharca
Oysaki
Yıldız çiçekleriyle belirler sevenler sevdiklerini
Yaradan sevgiyi bahşeder sevgi emaresi bu çiçekler
Sevgi çiçekleri gözlerde olacak sözlerde yetmez
Mana âlemlerinin yolcusu insanlar:
Kalbi şefkat yüklü bir zat gördünüz mü?
Yakınlarda?
O insanların kalpleri mıknatıs gibidir
Şefkat onları hissedebilir
Kaldı mı bu âlemde bu zatlardan?
Hep dahası, hep dahası insanoğlu ne kadar kanaatsiz
Anlamsız cimrilik çekememezlik
Telaş içine düşmeyin azığım yetmez diye
Yarına çıkmaya kimin var senedi
Şimdi ki zatlar, hoyrat ve sabırsız
sanısını sürdürüp berkitmekten başka neye yarar?
İnsanoğlu ne kadar nankör
Nefesin takıldığında yenik düşer bedenin
Gözlerinde zamanın iklimleri
Mutluluğun sesi çıkmaz dilinden
Günlerin nihayetinde yenik düşersin kâinatta
Ya sonrası?
Bir şeyler unuttuk evrenin kalbinde sanki
Yanıldığını anlarsın hiç yaşamadın sanırsın
Son çırpınışım dersin, bir dilenci gözleriyle bakarsın
Bin minnet edersin, el açarsın haram yediysen
Yoktur onun sadakası!
Yana yana kaybettiğin her güne
Heba olan ömre yazık dersin
Ömür nedir ki, kaç kadeh
Gündoğumundan günbatımına içilecek
Son kadehten sonrası
Fazla kederlendirir, meçhule karışır sonrası
El sallayamasın gidişine
Anlayacağın her şeyden elini çekersin
İster görkemli yaşa ister fukara
Muhteşem hayatın işte son tangosu
Övündüğün mülkün söner görkemi
Paran varsa sadece mezarın olur fiyakalı
Yanın sıra nedir ki? Götüreceğin
Bir çapıt parçası boyuna kadar!
Sensiz duracak senin şehrinde zaman
Son yolculuk biletin tek gidiş
Rahmanın hâkimiyeti karşısında tutulur dilin
Söylemeden söyleyenleri bilen birine hesap zamanın
Şimdi hakikatın seması altında
İsteğinizi siz söyleyemeyeceksiniz
Sustukların söylediklerin hiç eksiksiz kayıtlıdır
Ulu Tanrı bilir kalplerdeki lisanı
Sadakası yok yediğin haramın
Tevafuk etmediysen gönül erleriyle
Her namaz kılana cennet müjde edilmeyecek
Şefkatli safi kalpleri hisseder, kendi tarafına çeker
Yaradan bilir o safi kulları
Mazlumun gönlünü okşamayı kalpten isterler
Odur insanın en büyük serveti
Senin canın emanetti sana
Hatırlasana?
Gözlerinle ilk buluşturduğun günahı
Sesini Yaradan a kimse duyuramayacak
Bir emirle gelecek azrail, ona can alıcı denmeyecek
Ölümün bir hastalık adıyla anılacak
Bu âlemde kalanların temennileri aynı
Rahmet eylesin mekanı cennet olsun denecek
Yaşarken, ömrün hesabını biçmeden
Bir nefes alıp verecek kadar
Son sözler iki mısra
Son bakış o nasıl bir pişmanlık
Son nefeste son saniyeler çekilen sancı çok acı
Son atış cız ettirir kalbi
İşte böyle bir son biraz vahim
Azaplıdır son sancılar, zakkum gibi yutkunmaya çabalayacak
Boğazından geçirmeyi başaramayacak
İki ezan arası son yolculuk vedası
Ezan musikisi son yolculuğun habercisi
Allah-ü teâlâ nasip eylesin herkese imanı, kelime-i şahadeti
KAYIP YALDIZ
Kimler ne dedi ne önemi var?
Anan Baban kimlerden sormuyorlar?
Kent uyuyordu bir hayatın karanlık odalarında
Neler oluyor tehirli geliyor mucizeler
Can sömürüyor ömür ülkemi
Hazlarım iğrendiriyor beni
Ah nideyim canım seni
Gölgem kimlik soruyor benden
O dedi ki
Gönlünün matemiyle mağruru bırak
Vehme düşme
Bir beste oluştur matematiksel
Mürşit olmalı
Doğanın tüm renklerini çarpmalı
Ezgileri baştan başa terennüm eder gibi bütün hatıraları toplamalı
Günah dökülmemiş bir ummanda sevgiyi bölmeli çıkarmalı
Serüvenlerin bir mısra boyu olmalı
Tesellisizim
Gecenin aralığından, bir kadeh gibi sunulmada neşideler
Bir şair tecrit edilirken yüreğimden
Feragat edeceğim
Göklerin mavi eşiğinden
Karanlığın çirkinliğinden
Gök sağır
Ufukları sarsan rüzgâr bağırdı
Dinle! Sansür koyacaklar sözüne
Sana bir öğüt, bak bağrın açıldı zalim bir büyüdür sana uzletin
Sevgi cellâdın, bu hummalı iyilik senden usandı, onu bil
Bedbahtlığım ağır geliyor bir ömre
Ağlamak mı, tek damla yaşım düşmesin yere
Ne yazık ki ona kimse boyun eğmez
Kimse bakmaz kimsenin yaşadığına
Ne kadar kötülük, pislik var, bunu bil istedim
İnsanlar gittikçe daha bir ayartıcı
Kıymık, kıymık, canla canı böldüler
Ben senken bilmeyi dilediklerim
Bilirdim bende olan senleri
Umduğunu bulmamak buna denir herhalde
Anladım ki söz geçmiyor yüreğe tufandan sonra
Bağışlamıyor hayat yüreğiyle oynayanı
O mazi kitabında böylece yazılıdır
Gizli nabzımda bugün izler var
Ruhuma karışan her şey ses verir
Sukun içeceğim
Yaşanmamış kabul ediyorum
Bir yanım dere bir yanım deniz
Hem boğuldum hem yüzdüm
Buda sevginizin verdiği tesellidir
Sevgililerim! Kifayetsiz kalacak duygularım
Bende dopdolu olan yürek sahipleri
Bildiğim cümleleri boğuşuyorum
Başım eğik dökeceğim satırlara
Kızıl bir fecir anına kadar
Beyaz mendil gibi sol cebimde sevdiklerim
Ah! Diyorum
Sevgi o ki bir mucize gibi
Seviyorum!
Zor mu? Seviyorum demek?
Yürek ne diye vurur
Sevmek, böyledir çünkü
Nasıl anlatsam
O canlar ki! Nesilden kalan miras
Sevdaları öyle ki depreşir durur
Sevememe lüksün tabiatüstü sayılan olay
Benim sızılarım, benim insanlarım
Hatıralar bir dostluk korosu
Kafile bana eşlik etmekte
Benle bedenim türkü söyler her bir vakit
Hiç bitmeyecekmiş gibi
Türkü der ki
Hoyratça feleğin avucunda biçare çırpınan
Hicranı hoşgörüye katık eden
Bu kadar mı şen olur
Bilenler dediler ki, diyebilirdin belki
Unutmuşum
Esip geçen dervişlere sor?
Yalanım yok, sözüm derviş sözüdür!
Revaçta iken sağduyusu olmayan
Doğru ile yanlışı birbirinden ayırma zor
Meşru duygular yine kürtaja zorlandı
Nedametin nerededir gizlenen yeri
Açık denizden bir set ile kapatılmış emel koyağı
Gönlünden dereler boşansın bırak
Zihnin eşiğinde ürkek nedamet
Dereyi takip et
Tövbe deryasına götürsün seni
Islak dönene, tanrı için söyleyene sor?
Sordum! Sordum! Söylemler
Tehirli yolcuların yarım kalmış duası
Ah işte gasp edildi imanın feri
Hayat heykelini yontuyor gaflet ustası
Duydum! Sormadım
Dinledikçe, düşündükçe, sustum
Sanki güzel bir emel besleyenleri bir yerlerde unuttum
Yoksa zaafa mı uğradı o minnet
Kim bilir? İlktir canı cana dövüştüren
Öyle mahsun, öyle umutsuz fukara
Telaş içindeydiler
Mucip sebebin bilirim
Hiç candan cana olur mu külfet
Ne sunulduysa yuttum
Tam ağlamaklı he ya dedim
Nedamet yaşı getirmemek için dudaklarımı ısırıyordum
Ağzımdan bir of! Kurtuldu
Üstüne kızılcık şerbeti içtim
Hayat o ki
Ben ve gölgem koşuyordu güneşin battığı yere!
İşte benim sevdasında bencil yüreğim
Demiştim sana hatırlarsan düştü içimdeki türkü
Üstümde de mavimtırak soğuk ve bulanık bir gökyüzü yükseliyordu
Martılar aldı götürdü
Ezgiler denize döküldü
Bütün arzularım düşmüş dalgalara yalnızlık içinde yüzüyor
Benim kalbim de boşalıyor
O kadar çok şey döküldü ki takip edemedim
Ben yine bende çiğ tuttum
Bu yeryüzü issiz ve kurak, hiçbir şey vaade etmiyor
Sevginin cevherini sömürüyor yutuyor
Kim o, demeyin müptezel yaşamında bir gölge
Şüphesiz benim, ben!
Öyle ki kendime çıkan bir yokuştum
Oydu, bağışlanmaz korkunç suçtu
Adet ettim hayat dersini asmayı
İşte, avuntu
Yan yatırdım kum saatini
Şöyle bir baktım
Bir kadının ağıdı kum saatini devirmeye değerdi
....................................... AB-I hayat yetmiyor
.......................................Şimdi şurdan saptım mıydı bitiyor
.......................................Bıldır beni davacıyım
.......................................Haklı mıyım, haksız mı?
.......................................Ara benim hakkımı
.......................................Hiçbir set durdurmasın
.......................................Bilgi yokuşu hoşgörüye çıksın
.......................................Bölüşelim zeytin dalını
.................................Öyle gönüller ateş yutmuş gibi muhabbet talan olmasın
Farklılaşsın düşünme ahlakı
Acısı acemi ezgiler bellet
İçime düştüğün vakitlerde beni ihya et
Bir yol göster, akar gibi geçeyim zamandan
Biraz gittikten sonra döndüm geriye baktım
Gidenleri geri çağırmıyor zaman
Madem değer veren yok aşkın yasalarına
Duyular defterinden bir aşk yazayım gönlümce
Kalem çıkar nakkaşın yayından
İfrat çok kimlikli, çok yüzlü
Ruhumu tenimden süz
İmgeler keskin bir bıçak
Gönlüm taze kan gibi sıcak
Öyle bir aşk yazdım ki gözlerinin içine
Gözlerini aç!
Oradan sesleneceğim sana keyfimce
Getir şu sahte şarabı
Ruhumda hararet var
Şarap içmem işte bu sebepledir
Neyzenin dilinden bir çift kelepçe çıktı
Düşlerin düğümü çözüldü
Mesela, güneş bir deniz kıyısında
Gölgesinde sevgi ılındı
Deniz altında bir gelin midye topluyor
Yanliz ve telaşlı
Duvak düştü yüzünden
Bir midye elinde tutuyor
Allah in kudreti hayali gerçek oldu
Sevgiyi içine sakladı
Kadere bırakamazdı
Zikretmeye ne zahmet
Bütün dalgalar saçlarını okşadı
Taşınmaz saçların yükü, yalan mı? Deniz!
Onun şansı içinde yok kinin yemini
Vuslat dedi duaya mim koydu
Kalp adını verdiğimiz ötesiz berisiz
An gelir gülümser maveradan
Çığırından çıkmış imgeler, nasihat kâr etmez
Ey güzel kimse! Bu nasıl bir düş!
Uyanda kalk! Biraz daha yakın dur
Ben, Deniz? Sen Sevgi, kim bu sahte gelin!
Saçlarında suların sırnaşıp durduğu
Ahenkli temaşa bir hayli sıcak
Her türlü aşkın en iyi mezesi
Hangi kâbus bastı ki seni, gedik açtı uykularına
Akisler mucize içerinde?
Bi kes sesini!
Geçti düş gazabı!
Bence
Bir anda unuttum seni
Ne rüya, ne de gazap umurumda
İsterim ki
Sen beni kul et kendine
Ben seni esir alayım kalbime
Benden ne istersen iste
Ben senden ne isteyeceğim
Düşün!
Boynumun borcu
Nihayetinde
Öğrendim ağız dolusu gülmeyi
Hani ağaç toprağa sarar ya kökleri
Hani öyle ki iliklerinde hissedersin onu
Ömre bedel dilli, yıl gibi bir gece
Saçlarında dolaşsın elim
Belki böyle beğenir bizi sevgin
Yaşanılası bir sevgi düşle
İmgeler sahnesinde beni ağırla
Ve hiç bitmesin
Peki!
Zor sevgi sınanır derler
Ve say ki
Yürek paralayan, iç tırmalayan
O iki doğunun ve iki batının muradından
Mahrum olan
Mavi, masmavi bir deniz
İçinde yüzen bir sevgi
Yeryüzüne inat
Güneşe asildi, günün göğsüne dolacak
Duyurdu ona!
İçimde bir umut, dokunmalı sıcaklığına
El verip görünmek istiyorum ufuklara
Bu kadar nöbet yeter bana
Şöyle ki, ben seni sevdiğim anda
Emin ol ki ilaha tapar gibi taparım Sana!
Haydi, bunları bos ver
Bulutlar uyanmadan
Güneş gitmeden, güneşten bir parça koparıp alsam
Mümkün mü? Acaba
Bir heveskâr işte
Uğrarsan, o yasak göğe
Hayra alamet değil
Bir başka âlemden gelmiş gibisin
Aşk kanunsuz, sevgi kaçak, onur kurumlu
Ey sevda! Bir iki silkin
Dök dedi terini dök ki emeğin belli olsun
Sırılsıklam âşık desinler
Gecenin sonunda gün yelini bekleyeceksin
Ey ıslak sevdam üşüyeceksin!
Hiç geçmedi fikrimden
Sevgi haram kuru ırmağa
Az sonra
Güneş, üstünde ateşten yalın bir alevle kıpkızıl hareket etmekte
Niçin, nasıl? Deme!
Güneş topla ellerinle
Doldur kalbine
İçinde tut benim için ateşi
Yanıp kızaran yağ gibi
Kırmızı gül haline getirsin seni
Yüze vuran sıcaklığınla
Haşlasın üryan bedeni
Aşk yaktı sanılsın
Yani beni
O, şöyle demişti
İşte, şimdi tam doğrusunu temenni edebilen
Benim için bir kadın var bilirken
Bana aşkı ifade etmeyi öğretti
Demişken
Med gibi cezir gibi, hal bilmezin aşk dediği bumuydu?
Şeffaf bir seda duyurdu ona!
Cehennemden yeni geldim
Şüphesiz o, kızgın bir ateşti
Öyleyse şimdi, aşk ağırlıyor ikimizi
Sen ey!
Önünde dizin çöktüğü tek gerçek!
Aşk'ın zirveye ulaştığı demde
Tufanıydı boşanan sağanak
Bir şimşek yalımıyla geçtin düşümden
Yıldız yıldız nur yağar
Henüz ifrat bahtına düşmemiş daha
Vakittir şimdi
Ben kadrini bileceğim
Sen sevgiyi helal tut
Helal aşkı elif doğruluğunda ifşa et
Sakın ki!
Sana, kudret helvası ikram edeceğim
Yoksa Âdem'le Havva gibi sürgün edilirsin
Sade bunlar sebebi ise
Affet senden habersiz atan nabzımı
İzin ver yüreğinde konaklasın
Sürgüle kapıları
Bir buselik kuşluk vurmamıştı üstüme henüz
Her gece rüyada gördüğüm yeri aradım
Güneşi gördüm
Gölgesine asılı ıslak sevgi
Sanki orada bir kuşluk vakti kadar kalmış gibiydi
Cezir vakti deniz
Bir asa kes bana! Midye, sen
Denizden geçeceğim
Demin
Kumsaldan geldim, tabanlarım kan içinde
Çakıllara sor
Sermest! Ver elini!
Niye? Deme
Güneş senin tepende
Gün bitmeden al onu güneşten
Sessiz ve çabuk!
Kapat midyeyi içinde kalsın sevgi
İkimiz de bilmiyorduk bu sahnenin sonunu
And olsun ki âşık oldum sana değil aşkı veren Mevla'ya!
Doğum Günün Kutlu Olsun...
Nikin ayrı güzel,adın ayrı güzel ve sen ayrı güzelsin kardeşim.Seni tanımaktan mutluyum.Bu güzel yaşamında o güzel yüreğin neyi nasıl istiyorsa canı gönülden olması dileğiyle kardeşim...
Hoşuma gidip seninde okumanı arzu ettiğim güzel bir NARÇİÇEĞİ Tasvirini burada paylaşmak istedim...
Sevgiler kardeşim,nice mutlu senelere...
Duvarlarından asmalar sarkan küçük avluda beş ağaç var. Biri dut, biri incir, üçü de nar. Evet o meyvenin ağacı, yani üç nar ağacı.
Nar ağacı çiçek açmış, nar çiçeği... Nar çiçeğini görüyorum. Şu anda hiçbir çiçek umurumda değil, karşımda birer ateş damlası gibi tutuşmuş nar çiçeğini görüyorum. Aman Yarabbi! Hazreti İbrahim'in atıldığı ateşin rengi midir bu? Yoksa, Yusuf Peygamberin arkadan yırtılan kan kırmızı gömleğinin şiiri mi? Bilmiyorum. Bilemiyorum ama gözlerimi alıyor, içimi yakıyor. Evet, ömrümde ilk defa bu kadar çok nar çiçeğini yakından görüyorum. Son güzde kırmızı pırıltılar saçan tanelerini bin bir sevinçle yediğimiz narın çiçeğini hayret ve hayranlıkla seyretmeye doyamıyorum. Şiirlerde okuduğum, türkülerde, şarkılarda dinlediğim, bilmecelerde, efsanelerde duyduğum ve hep merak ettiğim meyvenin çiçeği demek bu!.. Çocuklar gibi sevinerek, türlü çılgınlıklar yaparak günlerce nar ağacının dibinde oturabilirim. Ta ki çiçekler meyveye durana kadar oturabilirim.
Şu an, üç nar ağacının yanındayım. Gözlerime inanamıyorum, gözlerimde sevinçten müthiş bir pırıltı olduğunu hissediyorum. ? Demek nar çiçeği bu!? diye hayıflanıp duruyorum, önce nar ağacının koyu yeşil, küçük yapraklarına dokunuyorum. Sonra hafif dikenli dalları ve gövdesine. En sonunda ise insanın içini tırtıklayan, bir hoş eden, ateş gibi çiçeklerine dokunuyorum. Ruh kayıtsız kalamıyor bu kışkırtıcı, bu iç gıcıklayan güzellik karşısında. Dokundum ve yandım. Tepeden tırnağa ağacı, yapraklarını, özellikle göz alıcı, tehlikeli ve alevli çiçeklerini bütün cazibesi ile iyice süzüyorum. Ağaçların dallarında gezinen karıncalar var. Yoksa onlar da mı tutkun nar çiçeğine? Kim bilir?
Üç nar ağacını alır gibi alıyorum çiçekleri. Aşkın ateşiyle kırmızı kâseye dönüşüyor ellerimde çiçekler. Ellerim nar oluyor. Ben nar oluyorum. Kendim oluyorum böylece.
Kat görevlisi olarak çalıştığım otelde,koridorda gezinen sarışın uzun boylu bayan yanıma yaklaşıp,el kol hareketleriyle birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Kendisini dinledim ama, hiç bir şey anlamadım.
Çok çaresiz durumdaydı, durmadan bana işaretlerle anlatıyordu. Böyle durumlar için sakladığımız sözlüğü alıp geldim. Eline verdim. Sarışın bayan sayfaları karıştırıp bir sözcük buldu.
Erkek yazan yeri bana gösterdi. Neydi bu erkek; tek başına bişey ifade etmiyordu. Benim için,başka sayfaları karıştırdı. Bu defa, hasta sözcüğünü seçti. Şimdi anlamıştım ne demek istediğini. Elinden tuttum, buna çok sevindi... Beni odasına götürdü.
Yatağı gösterdi. Genç bir erkek yatıyordu yatakta. Yüzü sapsarı olmuş, aşırı zayıftı. Birazda ateşi vardı. Yataktan kalkacak gibi değildi. Sözlüğü tekrar elime alıp ne istediğini sordum. Doktor, ilaç eczane...
Genç kız bana eczaneyi gösterdi eliyle. Onun elinden tutup merdivenlerden indik birlikte. En yakın eczanenin yanına kadar geldik, ben onu eczane de bırakıp bakkala gittim. Ramazan dolayısıyla otelde mutfak kapalıydı. Aşağı yukarı tüm personel oruçluydu.
Ramazan ayının ortaları falandı... Çayla şekerden başka bir şey yoktu. Bakkaldan bir ekmek, biraz da zeytin peynir aldım. Otele geldim. Küçük bir demlik çay yaptım. Biir siniye kahvaltı hazırlayıp kapılarını çaldım. Kapıyı açan gençkız beni görünce çok şaşırdı.
Önce almak istemedi am, sonra ben ısrar edince aldı. Ertesi gün evden birşeyler getirip kimseye görünmeden yine odalarına bıraktım. Genç adam biraz iyi gibiydi, çok sevindim. Selamlaşıp işime başladım. Akşama doğru terasta çamaşır asarken ayak sesleri gelen tarafa baktığımda, çantalarını sırtına almış benim iki sevimli arkadaşım bana doğru geliyorlardı.
Dünkü hasta gençti gelen. Yanıma gelince, ellerinde biraz zeytin biraz peynir vardı... Israrla bana vermeye çalıştılar, almasam mutlu olmayacaklardı,aldım verdiklerini. Kız çantasını yere koyup bana sıkıca sarıldı. Kızdan cesaret alan erkekte aynı şeyi yaptı.
O an onlara karşı içimde tarifi imkansız bir sevgi oluştu. Burda gördüm ki; sevgi evrenseldir. Dilini bilmesem de, dinini yaşamasam da, sevgi evrenseldir. Çantasını açan kız, içinden küçük bir paket çıkardı. Avuçlarıma bıraktı. Israrla almamı istiyordu, aldım.
Bu defa ben onlara sıkıca sarıldım. Sanki çok sevdigim dostlarım gidiyordu. Beni çok mutlu etmişlerdi. Onlar için dualar ettim. Gittiler. Verdikleri paketi açınca, içinden küçük bir kilise resmi olan tabak çıktı. Bu onlar için değerliydi . Onların dinini temsil ediyordu.
Ben hıristiyan olmasam da, dinlerine saygı duydum. Kutsallarını bana hediye olarak vermişlerdi. O tabağı yıllarca sakladım. Taki, ev taşırken kırılana kadar... Tabak kırılınca çok üzüldüm. Sanki bir dostu kaybetmiş gibiydim. Ama kaybetmediğimi biliyorum.
Dünyanın neresine giderlerse gitsinler, benim onları hatırladığım gibi, onlar da beni hatırlıyordur. Eminim bundan.
Zeynep tuvalet kâğıdında ki, kana şaşkınlıkla bakarak, 'bu da nerden çıktı şimdi? Benim adet görmem biteli üç yıl oldu.'
Zeynep kırk sekiz yaşında, sarışın, orta boylu, elâ gözlü bir bayandı. Evli ve iki çocuğu vardı. Oğlunu ve kızını evlendirmiş, torunları bile olmuştu. Hayata erken başladığı için, bütün yolu çabucak bitirip, yolun sonuna gelmiş gibi hissediyordu kendini. Gördüğü kana dikkatlice bakıp, neden olduğunu düşünmeye çalışsa da, üzerinde fazlaca durmamıştı.
Kanaması, tıpkı adet görür gibi, üç gün normal bir şekilde olmuştu. Tıpkı gençliğindeki gibi, yirmi bir gün sonra tekrar gelince, hayata yeni başlamış gibi hissetti kendini; ama komşulara da anlatamadan edemedi. İşte şimdi yanmıştı Her kafadan ayrı bir nasihat çıkıyordu. Bazıları şöyle derken, 'aman ha, dikkat et, ur falan vardır! Hemen muayene ol!' bazıları da şöyle diyordu. 'Tanıdığım bir doktor var, çok iyi. Benim gelinin iki yıldır çocuğu olmuyordu, o doktora muayene oldu ve şimdi nur topu gibi bir bebeğimiz var.'
Ertesi gün, komşularının tavsiye ettiği doktora gitmek için, erkenden evden çıkıp hastaneye gitmiş, ilk sırayı almıştı. Sıra kendisine gelince, muayene odasına girip doktora derdini anlatmaya başlamıştı. Zeynep'i dinleyen doktor:
-Senin adet dönemin biteli üç yıl olduğuna göre, biyopsi yapmak zorundayız. Ancak ondan sonra sana sağlıklı bir cevap verebilirim.
Doktor on beş gün sonrasına, biyopsi için gün verip:
-Mutlaka sana verdiğim randevuya gelmelisin; ihmal etmeye gelmez!
-Tamam doktor bey, geleceğim.
On beş gün sonra Zeynep kocasıyla beraber hastaneye gelip, biyopsi yapılacak odaya girdiğinde, hemşireler ondan bazı evrakları tamamlamasını istemişlerdi. Zeynep kocasına evrakları tamamlaması için verdiğinde adam:
-Ben onları yaptıramam. Nerde yapılırlar bilmem.
-Nerde olacak, hastaneye girilen kapının yanındaki küçük binaya git, orada sorarsın söylerler. Orada yapılıyor.
Zeynep kocasına ne kadar tarif ettiyse de, adam bir türlü anlamıyor, 'ben yapamam.' Diyor da, başka bir şey demiyordu. Çaresiz, evrakları eline alıp kapıya yönelince, bölüm hemşiresi arkasından bağırıyordu:
-Zeynep Hanım! Nereye gidiyorsun? Biyopsi için hazırlanman gerekiyor!
Arkasından bağıran hemşireyi duymamış gibi, koşar adımlarla evraklarını yaptırmaya giderken, kocası da arkasına takılmıştı. Evrakları yaptırıp geri geldiğinde, doktor sinirli bir şekilde bekliyordu. Zeynep'i görünce:
-Neredeydin? Seni bekliyorum. Hemen şu masaya çık ve yat!
Kendisine gösterilen masaya bacakları titreyerek çıkan Zeynep'in,apış arasına soğuk demir parçaları deyince ani bir hareketle bacağını çekmeye çalışmıştı. Doktor:
-Hoppala! Daha başlamadık bismillâh! Böyle yaparsan biz işimizi nasıl yapacağız? İşine başlamak için eline aletleri alınca hemşire:
-Uyuşturmayacak mıyız, Doktor Bey?
-Hayır! Yeterince zaman kaybettik. Hemen işleme başlayacağız. Deminden beri hazırlamak için hasta bekliyoruz burada. Bizim başka işimiz yok mu?
Doktor elindeki, minik bir küreği andıran aleti kullanınca, Zeynep acıyla bir çığlık atmıştı.
-Bağırma be kadın! Sizin iyiliğiniz için çabalıyoruz, teşekküre bak! Biraz dişini sıkacaksın. Yok sıkmıyorum, canım tatlı diyorsan, zorla değil ya, in masadan!
Zeynep sesini kesip, dişlerini sıkmaya, çaresizce masanın demirlerini kavrayarak asılmaya başlamıştı. İşlem kısa sürse de, sanki bir asır olmuştu başlayalı. Doktor 'bitti' dediğinde, bayılmamak için son gücünü kullanıyordu. Masadan güçlükle inmiş, ayakta zor duruyordu. Hemşirenin gösterdiği sandalyeye oturduğunda, küçük bir kavanozla, aldıkları parçayı eline verip:
-Bu parçayı patolojiye verin.
Zeynep çektiği acıya aldırmayarak, kendisi önden, kocası arkadan, patolojinin yolunu tuttular, parçayı verdiklerinde, 'on beş gün sonra gelip alın.' Demişlerdi.
On beş gün sonra patolojiye yalnız gelmişti Zeynep. Nasıl olsa kocasının bir şeye faydası yoktu. Diogenes'in dediği gibi, bir işe yaramıyor, gölge bari etmesin diyordu.
Patolojiden gelen evrakta şunlar yazıyordu. Yeterli materyal olmadığı için, sonuç alınamamıştır. İkinci kez biyopsiye sevkine diyordu.
Evrakı evire çevire okuyan Zeynep:
-Yeterli materyal alınmadığı halde, canım bu kadar yandı, ya birde yeterli alırlarsa ne olacak?
Elindeki evrakı yırtıp en yakın çöp kutusuna atarken, o an ölmek istiyor, bu çarpık düzenden ve salak kocasından sonsuza kadar kurtulmak istiyordu; ama ölmemişti ve yaşayacaktı. Ölüm O'nu gelip bulana dek Hastanenin çıkış kapısına doğru, sessiz ve sakin yürüyordu.
1821 yılında yapılan bir çörek, çürümeden günümüze kadar gelmeyi başardı.
Çöreğin kendisine ailesinden yadigar kaldığını açıklayan Nancy Titman, fırıncı bir aileden geldiğini ve günümüze kadar gelmeyi başaran çöreğin büyük büyük büyükbabası William Skinner tarafından Londra'da pişirildiğini söyledi.
91 yaşındaki Nancy Titman, çöreğin kendisinden sonra kızı Anthea, ondan sonra da torunu Hannah'a miras kalacağını belirtti.
19. yüzyılda birçok insan, Good Friday günleri pişirilen çöreklerin küflenmediğine hatta bu çöreklerin iyileştirme güçlerinin olduğuna inanırlarmış. Nancy Titman da, ailesinin bu düşünceye katıldığını ifade ediyor.
Ben sizler gibi resimlere yazı yazmasını bilmediğim için BULUVEY bu şekilde ancak sunumu hazırlıyorum..Beğenmenize memnun oldum arkadaşım gözlerinize sağlık..
Konuşulduğu ülkeler
Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Bulgaristan, Yunanistan, Ermenistan, İran, Makedonya Cumhuriyeti, Moldova, Suriye, Irak, Kosova
Şu ülkelerdeki göçmen topluluklar: Hollanda, Almanya, Avusturya, Kanada, ABD, İsrail, Brezilya, Venezuela, Kolombiya, Belçika, İngiltere, Danimarka, İsveç, İsviçre, Avustralya
Sürgündeki Ahıska Türkleri'nin yaşadığı ülkeler: Kazakistan, Azerbaycan, Rusya Federasyonu, Kırgızistan, Özbekistan ve Ukrayna.
Konuşan kişi sayısı
80 milyonu ana dili olmak üzere, yaklaşık 100 milyon. Sıralama 14 arasında
Sınıflandırma
- Altay Dil Ailesi (tartışmalı)
- Türk Dilleri Ailesi
- Oğuz Grubu
- Türkçe
Resmi Durum ve Dil Kodları
Resmi dil olduğu ülkeler: Türkiye, KKTC , (Makedonya , Kosova (Belediye dili)), Kıbrıs Rum Kesimi
Düzenleyen kurum: Türk Dil Kurumu
ISO 639-1: tr
ISO 639-2: tur
Türkçe, Altay Dilleri içerisinde Türk dil ailesinin Oğuz Grubu'na mensup, Türkiye lehçesidir. Türkiye Cumhuriyeti, KKTC ve bazı Balkan ülkelerinin resmi dilidir.
1 Sınıflandırma
2 Coğrafi dağılımı
2.1 Resmi durumu
2.2 Kullanımı
3 Tarihsel Gelişimi
3.1 Orta Asya'dan, Anadolu'ya
3.2 Dil Devrimi
4 Ağızları
5 Dilbilgisi
5.1 Türkçenin özellikleri
5.2 Sözcük Türeme Farkı
5.3 Eklerle tümce oluşturma
5.4 Büyük ve küçük ünlü uyumu
5.5 Türkçenin deyim ve atasözleri
6 Yabancı Dillerle Etkileşimi
6.1 Türkçeye Geçen Yabancı Sözcükler
6.1.1 Bu Kelimelerin Basın Dilindeki Yaygınlığı
6.2 Türkçeden Diğer Dillere Geçen Sözcükler
Rekortmen Sözcükler
Sınıflandırma
Türkçe; Gagavuzca, Horasan Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi ile birlikte olarak Türkçe dil grubunda yer almaktadır. Türkçe dil grubu, Oğuz dillerinin (Güney Türk dilleri) bir alt grubudur. Oğuz dilleri de Türk lehçelerinin bir alt grubudur. Çoğu bilim adamı Türk lehçelerini Altay dil ailesi içine koyarlar.
Coğrafi dağılımı
Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Bulgaristan, Yunanistan, İran, Makedonya, Moldova, Suriye, Irak, göçmenlerin yaşadığı Hollanda, Almanya, Avustralya, Kanada, ABD, Brezilya, İsrail,Venezuela, Kolombiya, Belçika, İngiltere, Danimarka, İsveç, İsviçre, Avustralya ve sürgündeki Ahıska Türklerinin yaşadığı ülkeler: Kazakistan, Azerbaycan, Rusya Federasyonu, Kırgızistan, Özbekistan,Afganistan,Tacikistan ve Ukrayna'da konuşulur.
Resmi durumu
Türkçe Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmi dilidir. Türkiye'de Türk Dil Kurumu, Atatürk tarafından 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti olarak bağımsız bir organ olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu dilin sadeleşmesi, yabancı kökenli sözcüklerin değiştirilmesi (özellikle Arapça ve Farsça) için çalışmıştır.
Kosova'da Türkçe resmi dil olmaktan kalktı. Eskiden yani 1978 Dil yasasına göre Türkçe resmi dil idi. Şu anda sadece Kosova'nın bir kenti olan ve Türk çoğunluğun yaşadığı bir kent olan Prizren'de Türkçe resmi dildir. Diğer yerlerdeki resmiyeti ortadan kaldırıldı.
Kullanımı
Dünya'da Türkçe konuşanların dağılımı
Türkçenin Türkiye lehçesi,
Türkiye'de yaklaşık 72.000.000 kişi tarafından,
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde 250.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Türkçenin artık ayrı birer dil olarak kabul edilen ve Türk Dilleri Ailesinin alt kolunu oluşturan tarihi lehçeleri de bulunmaktadır. Bunlar Türkiye Türkçesi de dahil aşağıdaki bölgelerde şu yoğunlukla konuşulmaktadır:
İran'da yaklaşık 30.000.000 İran Azerisi tarafından,
Özbekistan'da 23.600.000 kişi tarafından,
Rusya Federasyonu içinde Türk muhtar cumhuriyetleri de bulunmaktadır. Başlıcalarını, Tataristan, Başkortostan, Çuvaşistan, Yakut-Saha Muhtar Cumhuriyetleri, Dolgan-Mens Muhtar Bölgesi, Kabardin-Balkar, Tuva, Kırım-Tatar Muhtar Cumhuriyetleri, Hakasya, Gorno-Altay Muhtar Bölgesi, Dağıstan Muhtar Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Muhtar Bölgesi buralarda toplam 18.000.000 yakın kişi tarafından,
Doğu Türkistan'da (Çin) yaklaşık 17.500.000 kişi tarafından,
Kazakistan'da 15.900.000 kişi tarafından,
Azerbaycan'da 7.600.000 kişi tarafından,
Kırgızistan'da 5.000.000 kişi tarafından,
Türkmenistan'da 6.000.000 kişi tarafından,
Tacikistan'da 2.800.000 kişi tarafından,
Afganistan'da 5.000.000 kişi tarafından,
Irak'ta 3.000.000 kişi tarafından,
Almanya'da 2.670.000 kişi tarafından,
Suriye'de yaklaşık 1.500.000 kişi tarafından,
Bulgaristan'da 850.000 kişi tarafından,
Gürcistan'da 400.000 kişi tarafından,
Sırbistan ve Kosova'da en az 350.000 kişi tarafından,
Kırım'da 300.000 kişi tarafından,
Gagavuz Yeri'nde (Moldova) 200.000 kişi tarafından,
Avusturya'da 200.000 kişi tarafından,
Hollanda'da 354.000 kişi tarafından,
Avustralya'da 150.000 kişi tarafından,
Fransa'da 176.000 kişi tarafından,
Yunanistan'da 135.380 kişi tarafından,
İngiltere'de 120.000 kişi tarafindan
Makedonya'da 97.500 kişi tarafından,
Belçika'da 112.400 kişi tarafından,
İsrail'de 50.000 kişi tarafından,
Amerika'da 27.000 kişi tarafından,
Danimarka'da 25.000 kişi tarafından,
Romanya'da 16.000 kişi tarafından,
Kanada'da 10.000 kişi tarafından,
İsviçre'de 7.500 kişi tarafından konuşulmaktadır.
1960'larda iş gücüne ihtiyaç duyan Avrupa kapılarını büyük ölçüde Türklere açmış ve Türkiye'den Avrupa'ya yoğun bir göç yaşanmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında Balkanlar'da yaşamaya devam eden Türkler ile birlikte bu insanların sayısı günümüzde neredeyse 6 milyona ulaşmıştır ve büyük bir çoğunluğunun ana dili Türkçedir. Amerika ve Avustralya'da ise yaklaşık 200 bin kişi Türkçe konuşmaktadır. Böylece Türkçe (Türkiye Türkçesi), Türkiye ve KKTC dahil tüm dünyada ana dil olarak yaklaşık 71 milyon kişi tarafından konuşulurken, bu sayı Türkiye Türkçesini ikinci dil olarak konuşanlarla birlikte tahminen yaklaşık 80 milyonu bulmaktadır.
UNESCO, 1980'li yıllarda yaptığı araştırma sonucu tüm Türk lehçelerini 200 milyon kişinin konuştuğunu ortaya çıkardı. Ancak buna Türk lehçelerini ikinci ya da üçüncü dil olarak konuşanlar da dahildi. Aradan geçen çeyrek asırda Türkçe konuşan nüfus önemli oranda arttı. Günümüzde yaklaşık 210 milyon kişinin Türkçeyi ve diğer tarihi lehçelerini ana dili olarak konuştuğu üzerinde durulmaktadır. Buna Türkiye Türkçesini de içeren Türk lehçelerini ikinci veya üçüncü dil olarak konuşanlar da dahil edilecek olsa, bu sayı gözle görülür derecede artacaktır. Bu nedenle Türkiye Türkçesinin en çok konuşan kişi sayısına sahip olduğu Türk Dilleri Ailesi, tüm lehçeleri ile dünyanın en çok konuşulan dil ailelerinden birini oluşturmaktadır.
Tarihsel Gelişimi
Orta Asya'dan, Anadolu'ya
Altay Dağları civarından kaynaklanan dil, onu kullanan göçebe kavimlerin doğuda Japonya'ya, batıda ise Avrupa'ya doğru hareketiyle yayılmıştır. Afganistan ve Batı Çin civarında Moğolca; Rusya, Güney ve Güneydoğu Çin bölgesinde Tunguz; eski Rusya ülkelerinden batıda Türkiye'ye, güneyde ise İran'a yayılan bir alanda ise Türki diller olarak değişmiştir. Güneyde bulunan başlıca Türki diller Türkçe, Azeri Türkçesi ve Türkmen Türkçesidir. Oğuz boylarının kullandığı Gagavuz lehçeleri ve İran kaynaklı Horasan lehçesi, Türkiye lehçesi ile birlikte bugünkü Türkçenin bölümlerini oluşturmaktadır.
Divanü Lügati't-Türk, Türk kültürün ilk Türk dilini anlatan ve yazılan Sözlük eseri dir ve Kaşgârlı Mahmud tarafından 25 Ocak 1072'de yazılmaya başlanmış ve 10 Şubat 1074'te bitirilmiştir. Bu kitap içinde bu cümle bulunuyor. "Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur". Türkçenin zengin gramer özelliklerini ilk ve en çarpıcı biçimde yansıtıyor.
Türkçenin kullanım alanını genişleten bir başka Karahanlı Devleti'nin mensubu, ikinci bir Türk ve Türkçe kültür abidesi olan Yusuf Has Hacib dir. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig (Kutatkı/Kutatı Bilik, Kutlu eden Bilgi ya da Mutluluk Bilgisi) adlı eseri ile Türk dil birliğinin diğer önemli yazılı temelini attı.(1069-1070 yılarında bu Türkçe eseri tamamlandı).
13/14.yy. yaşamını süren Yunus Emre Türkçenin, özellikle Türkçe şiir dilinin temel ustası ve abidesi(anıtı) olmaktadır.
Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçenin ses yapısına uygun aruz olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını, Türkçenin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür.
Hacı Bayram Veli 14/15.yy. Anadoluda yaşamını süren Türk mutasavvıf ve şair olarak, eserlerini Türkçe olarak yazmakta oldu ve Türkçe kulanımını Anadoluda önemli şekilde etkiledi.
Altay dil ailesi
Türkçe dil kolu
Güney dilleri
Balkan Gagavuz Türkçesi (Türkiye ve Türklerin yaşadığı Avrupa ve Amerika kıtalarını bazı bölümleri)
Gagavuz Türkçesi (Moldovya)
Horasan Türkçesi (İran)
Türkiye Türkçesi
Azeri Türkçesi
Kazak Türkçesi
Türkmen Türkçesi
Kırgız Türkçesi
Özbek Türkçesi
Tatar Türkçesi
Uygur Türkçesi
Türkçe ait olduğu Altay Dil Ailesi'nin en çok kişi tarafından kullanılan dilidir. 5500-8500 yıllık bir geçmişi olduğu sanılmaktadır. Azeri, Türkmen, Tatar, Özbek, Başkurti, Nogay, Kırgız, Kazak, Yakuti, Çuvaş gibi bölümleri vardır.
Örnek olarak yazılı Türkçe üzerine kaynaklarda (M.Ö. 1766 yılık çin kronikinde) ilk kez tutanaklarda tanrı , Ordu , kılıç ve kut (mutluluk) sözcükleri bulunulmaktadır.
Moğolca, Mançu-Tungus, Korece ve Japonca ile yakın ilişkisi vardır. Bazı bilimadamları, ilişkinin ödünç alınmış sözcüklerden kaynaklandığını ve temelli olmadığını iddia etmiştir. Son zamanlarda yapılan karşılaştırmalı çalışmalar, bu tezin hatalı olduğunu, Türkçe ve Japonca'nın temel ilişkilerinin bulunduğunu kanıtlamıştır.
Dil örnekleri klasik Eski Türkçe Kültürü (Göktürk 6/7/8yy. ile Orhun yazıtları) ve Türkiye Türkçesi Kültürü
Göktürkçe
Türk Oğuz beğleri, budun, eşidin; üze Kök Tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türk budun, ilinin, törünün kim artatı(r)?
Türkiye Türkçesi
Türk Oğuz beyleri, ulus, işitin; üzeride Gök Tanrı basmasa, altta yer delinmese, Türk ulusu, ülkeni, töreni kim atar?
Dil Devrimi
Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslaşma sürecini tamamlayan Türk Devrimi'nin ya da Atatürk devrimlerinin en önemli basamaklarından ilki Cumhuriyet'in kuruluşundan 4 yıl sonra yapılan harf devrimi, ikincisi de Cumhuriyet'in kuruluşundan 9 yıl sonra yapılan Dil Devrimi'dir.
Dil Devrimi kısaca, Türkçe ile düşünmeyi, Türkçenin bütün, bilim, sanat ve teknik kavramları karşılayacak yolda gelişmesini sağlayan eylemdir.
Dilbilimci Kâmile İmer "Dil Devrimi nedir?" sorusunu şöyle yanıtlıyor:
Dili daha çok yerli öğelerin egemen olduğu bir kültür dili durumuna getirmek amacıyla yapılan ve devletin desteğini kazanmış olan ulus çapındaki dili geliştirme eylemine 'dil devrimi' adı verilmektedir.
(Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK Yayınları, Ankara, 1976, s. 31 ve ötesi)
Her insan düşüncesini sözcükler arasında bağ kurarak oluşturduğu tümcelerle aktarır, bu açıdan bakınca Dil Devrimi aynı zamanda düşüncenin yenileşmesidir.
İmer'in söylediği gibi, "Dil Devrimi'nin gerçekleşmesini sağlayan etkenler, aynı zamanda onun amaçlarını ortaya koymaktadır. Uluslaşma etkeni dili yabancı öğelerden temizleme amacını, öteki de kültür dili durumuna getirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçların olumlu sonuçlar vermesi, ortaya çıkan ürünlerin toplumun malı olmasına bağlıdır. Devletin desteği olmaksızın dilde yapılan devrim, bireysel bir eylem olarak kalır, topluma mal olmaz. Dil Devrimi'nin hazırlık evresindeki çabalar, bunun en güzel örnekleridir. Türk Dil Devrimi'nin hazırlık evresi olarak nitelendirebileceğimiz ve Tanzimat Fermanı ile başlayan dönemdeki dili temizleme isteği toplumu kapsayamamıştır. Ancak Cumhuriyet'ten sonra, 1932 yılında devletin öncülüğünde Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin kuruluşuyla dilde yapılan yenilikler, ulus çapında bir eylem olarak topluma mal olmaya başlamıştır." (Agy, s. 32)
Türkçe yapı bakımından çok zengin bir dil olmakla beraber, dünya üzerinde de hala çok konuşulan bir dildir. Bu zenginlik her ne kadar içinde yabancı sözcükler bulundursa da, bu durum dilde hiçbir bozukluğa yol açmamıştır. Bunun nedeni de, Osmanlı'nın, zamanında barındırdığı azınlıkların olmasıdır. Çünkü bu nedenle dilde çok fazla yabancı "sözcük alış-verişleri" olmuştur.
(Yağmur Akyüz)
Türkler dünyada en çok alfabe değiştiren kavimlerdendir.
Türkçenin bilinen ilk alfabesi Orhun Abideleri'nde yer alan Orhun Alfabesi'dir. Bu alfabe 1. yüzyıldan itibaren Göktürkler tarafından kullanılmıştır.
Osmanlı Devleti'nde ise Arap alfabesi üzerinde bir takım düzenlemeler yapılarak Osmanlıca dediğimiz yazı çeşiti kullanıldı.
Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte 29 harfli Yeni Türk Alfabesi ise Latin abecesi üzerinde yapılan düzenlemeler sonucu 1928'de Mustafa Kemal Atatürk tarafından kabul edilmiştir.
Ayrıca günümüzde 20 ayrı Türk yazı dili bulunmaktadır: Türkiye Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Kırım Tatar Türkçesi, Karaçay-Malkar Türkçesi, Nogay Türkçesi, Kumuk Türkçesi, Kazan Tatar Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Kazak Türkçesi, Karakalpak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Uygur Türkçesi, Altay Türkçesi, Hakas Türkçesi, Tuva Türkçesi, Saha (Yakut) Türkçesi, Çuvaş Türkçesi.
Ağızları
Türkiye Türkçesinin genel kabul görülmüş ve yazı diline aktarılmış şivesi, İstanbul ağzından türemiştir. Anadolu'da özellikle Karadeniz Bölgesi, Güneydoğu Bölgesi ve de Ege Bölgesi'nde ağız farklılıkları apaçık gözlenmektedir. Ancak ağızlar, genellikle insanların belli bir eğitim ve kültür seviyesine ulaşması ile yavaş yavaş terk edilmekte ve toplumda çoğunluğun konuştuğu ağız kabul görmektedir.
Dilbilgisi
Türkçeyi (Türkiye Türkçesi) diğer dillerden ayıran dört özellik şunlardır:
Türkçe sondan eklemeli bir dildir.
Türkçede ses uyumu vardır.
Türkçede sözcüklerin cinsiyeti yoktur.
Türkçenin özellikleri
Türkçe söz varlığının çoğunluğu; öz Türkçe sözcükler, Arapça ve Farsça'dan geçmiş Türkçeleşmiş sözcüklerden oluşmaktadır. Arapça ve Farsçadan gelmiş sözcükler o kadar Türkçeleşmiştir ki Arap veya Fars dilindeki halinden oldukça farklıdır ve kimi sözcüklerin anlamı farklılaşmıştır.
Türkçede tümce yapısı: Özne, Tümleç, Yüklem şeklindedir.
Türkçede kısa yoldan anlatım ön plandadır. Örneğin, "sobayı yak" derken "sobanın içindekileri yak" anlamındadır.
Türkçede zamirler: ben, sen, o, biz, siz, onlar şeklindedir.
Sözcük Türeme Farkı
Özelliği gereği sona eklemeli bir dil olduğundan Türkçede basit bir kökten çok sayıda sözcük türetmek mümkündür. Bu özelliğin bulunmadığı Hint-Avrupa Dilleri kolundan gelen İngilizce, Almanca ve İspanyolca aşağıda Türkçe ile karşılaştırılmıştır.
Ve fiillerden türeme:
Eklerle tümce oluşturma
Diğer yaygın olarak konuşulan dillerle karşılaştırıldığında, daha az sayıda sözcük ve harf ile daha çok bilgi aktarmak olanaklıdır. Diğer pek çok dilde olmayan bir özelliğe göre, bir sözcük köküne ekler ekleyerek, tek sözcüklü tümceler oluşturulabilir.
Büyük ve küçük ünlü uyumu
Türkçede büyük ünlü uyumu ve küçük ünlü uyumu olarak bilinen iki ünlü uyumu vardır. En yaygın ve kapsamlı olan, büyük ünlü uyumudur. Kural dışı kalan çok az sözcükler mevcuttur ki bunların büyük bir kısmını yabancı kökenli sözcükler oluşturmaktadır. Bu kurala göre Türkçede bir sözcüğün ilk hecesinde kalın bir ünlü (a, ı, o, u) varsa, izleyen hecelerde de kalın heceler; ince bir ünlü (e, i, ö, ü) varsa, izleyen hecelerde de ince ünlüler yer alır.
Örnek:
büyük ünlü uyumu : balta - baltalar ; arı - arılar ; top - toplar ; uçak - uçaklar
küçük ünlü uyumu : ev - evler ; istek - istekler ; örtü - örtüler ; ünlü - ünlüler
Türkçenin deyim ve atasözleri
Bir dilin zenginliğinin göstergelerinden biri deyim ve atasözleridir.
Türkçede en çok kullanılan deyimlerden örnekler;
Kulak misafiri olmak.
Yangına körükle gitmek.
Yumurta kapıda.
Etekleri zil çalmak.
Türkçede en çok kullanılan atasözlerinden örnekler;
Damlaya damlaya göl olur.
Bugünün işini yarına bırakma.
İşleyen demir ışıldar.
Gün doğmadan neler doğar.
Türkçede bulunan ilginç deyim ve atasözleri;
Fakirin parmağına bir kaşık bal bulanmış, yemeden duramamış.
Kedi (Bazı yerlerde kuş) g.... görmüş, yara sanmış.
Deveye sormuşlar, senin boynun neden eğri diye. Nerem doğru ki demiş.
Türk çalmış, Türkmen oynamış.
Ayranı yok içmeye, tahtıravanla (atla) gider s...maya.
Daha karpuz kesecektik. (yeni deyimleşen bir sözcük öbeğine örnek)
Yabancı Dillerle Etkileşimi
Türkçeye Geçen Yabancı Sözcükler
Her ne kadar Atatürk'ün dil devrimi ile Türkçe, kökeni Arapça ve Farsça olan sözcüklerden arındırılmaya çalışıldıysa da, dil devriminin politik etkenlerle aksamasından ötürü bu iki dilden sözcükler, Fransızca sözcüklerle birlikte Türkçe sözlüğün önemli bir bölümünü oluşturmayı sürdürmektedir.
Sıradaki istatistiksel bilgiler 2005 yılına ait yazı dilinden oluşan bir Türkçe sözlükteki sözcükleri içermekte. Ancak günlük konuşma dilinde yabancı sözcük kullanımının daha yüksek bir oranda olduğu söylenebilir.
Türkçede yer alan sözcüklerin toplam %14,18'i (104.481 sözcüğün 14.816'sı) yabancı dillerden Türkçeye girmiştir:
Arapça: 6.463
Fransızca: 4.974
Farsça: 1.374
İtalyanca: 632
İngilizce: 538
Yunanca: 399
Latince: 147
Almanca: 85
Rusça: 40
İspanyolca: 36
Slavca: 24
Ermenice: 23
Macarca: 19
Eski Yunanca: 14
Moğolca: 13
İbranice: 9
Bulgarca: 8
Japonca: 7
Portekizce: 4
Norveççe: 2
Fince: 2
Arnavutça: 1
Korece: 1
Soğdca: 1
Bu Kelimelerin Basın Dilindeki Yaygınlığı
Tuba Ersöz'ün bir araştırmasına göre, basındaki yabancı kökenli sözcük kullanımı halka göre daha yüksek bir konumda. Basın dili halka bilimsel dilden daha yakın olması gerekirken, Türkiye'deki bu tam tersine işleyen olgu dikkat çekici.
Araştırmaya göre dil devriminden bu yana basın dilinde Türkçe sözcük kullanımı artmış, Farsça ile özellikle Arapça sözcüklerin kullanımı büyük ölçüde düşmüştür. Buna karşın diğer dillerden alınan sözcüklerin kullanımında bir artış olmuştur, ki bu rakamların günümüzde daha da arttığı tahmin edilmektedir.
Yabancı kökenli sözcüklerden bazı örnekler:
Arapçadan: fikir, hediye, resim, insan, saat, asker, vatan, ırk, millet, memleket, devlet, halk, hain, kurban, şehit
Farsçadan: tahta, pazar, pencere, şehir, hafta, ateş, rüzgâr, ayna, can, dert, hoş, düşman, kahraman, köy
Yunancadan: liman, kutu, ırgat
İtalyancadan: avukat, banyo, bavul
Fransızcadan: lüks, kuzen, pantolon, kuaför, hoparlör, kamyon, sürpriz
İngilizceden: pikap, tişört
Almancadan: şalter, şvester, haymatlos
Türkçeden Diğer Dillere Geçen Sözcükler
Türkçe kökenli sözcüklerden bazı örnekler
cacık: Yunanca "zaziki"
çakal [Farsça شغال schaghāl iden]: İngilizce "jackal" ve Fransızca "chacal"
çorap: [Farsça gorāb iden Arapça جراب dschurāb iden geçmiş]: Rumence Ciorap
denge (para): Rusça "dengi"
dilmaç (tercüman, çevirmen): Lehçe "tlumacz", Almanca "Dolmetscher"
dolma: İngilizce "dolma", Yunanca "dolmalakis"
duman: Rusça'da "tuman"
hamam [Arapça حمام hammām iden]: Fransızca "hammam"
kahve [Arapça قهوة qahve iden]: Fransızca "café"
kibrit: [Arapça كبريت kibrīt iden]: Rumence "kibrit"
köşk [Farsça kuşk]: Almanca: "Kiosk"
ordu: Almanca, İngilizce ve Fransızca "Horde"
yoğurt: İngilizce "yoghurt", Fransızca "yaourt", Almanca "Joghurt", İspanyolca "yogur"
zar: (uçurum): Rusça "yar"
zarlık: (ferman): Rusça "yarlik" (mektup)
Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu dönemi veya öncesinden şekillenmiş, Türkçe-Ermenice ortak kelime hazinesi, Türkçe-Yunanca ortak kelime hazinesi, Türkçe-Bulgarca ortak kelime hazinesi, Türkçe-Arnavutça ortak kelime hazinesi, Türkçe-Boşnakça ortak kelime hazinesi, Türkçe-Romence ortak kelime hazinesi mevcuttur.
Rekortmen Sözcükler
En çok anlamdaşı olan kelime:
Tuvalet, ayakyolu, memişhane, abdesthane, kenef, hela, yüznumara. (7)
En çok tek bir sesli harf kullanımı:
Badanalayamayacaklardansalar (12)
En uzun kelime:
Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebilecekleri mizdenmişsinizcesineymişmiş (77 harf)
En çok a içeren kelime:
Alafrangalaştıramayacaklardansalar (13 kez a harfi)
En çok "e" içeren kelime:
Gelenekselleştiriveremeyebileceklerdenseler (15 kez e harfi)
En çok "ı" içeren kelime:
Sıkıntısızlaştırıcılığınızın (11 kez)
En çok "i" içeren kelime:
Kişiliksizleştiricileştiriverebileceklerimizdenmiş siniz (15 kez)
Tersinden de aynen okunan (palindromik) en uzun cümleler:
Ey Nihat Adana'da tahin ye (21 harf, anlamlı)
Ulu eli milatlık anam, az namazlık zaman ara, namaz kıl zaman zaman, akıl talim ile ulu (69 harf, yarı anlamlı).