Allah'a iman etmeyen insanlar, yaşamlarının dünya hayatıyla sınırlı olduğunu düşündüklerinden dolayı ahiret hayatı için herhangi bir şey yapma gereği duymazlar. Ahireti düşünmeyen bu insanlar zamanlarını boş sözlere dalarak, ne kendilerine ne de çevresindekilere fayda sağlamayacak konuşmalarla ve boş işlerle oyalanarak harcarlar. " Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır..." (Enbiya Suresi, 3 ) Ancak oyalanmayla geçen bu hayatın sonunda; her davranış, her söz, her düşünce hesap günü insanın karşısına çıkacak ve sonsuz hayatını etkileyecek bir öneme sahip olacaktır.
Bazı insanların Kuran ahlakını yaşama konusunda en çok yanıldığı noktalardan biri, hayatlarını "ibadet zamanları" ve "diğer zamanlar" olarak iki bölüme ayırmalarıdır. Bu insanlar yalnızca belirli zamanlarda ahiret hayatını hatırlar, geri kalan zamanlarda ise dünya işlerinin sözde karmaşasına kapılarak zamanlarını faydasız işler ve düşüncelerle geçirmeye devam ederler. Herhangi bir konu hakkında hiç sıkılmadan, yorulmadan saatlerce konuşan, zamanlarını bilgisayar başında oyun oynayarak ya da televizyon seyrederek harcayan bu insanlar, Allah'ı anmayı sadece ibadet zamanlarında akıllarına getirirler ve kendilerince bunun yeterli olduğunu düşünürler. Başlarına bir musibet geldiğinde için için Allah'a yalvaran bu insanlar, normal hayatlarına döndüklerinde Allah'tan uzak bir hayat sürmeye devam ederler.
Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. (İsra Suresi, 67)
Ayetten de anlaşılacağı gibi zorluk anlarında Allah'a yakınlaşan insan, bu durumdan Allah'ın izniyle kurtulduğunda sırtını döner ve nankörlük eder. Ancak unuttuğu bir gerçek Kuran'da, ' Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra onun öcünü Bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız.' (İsra Suresi, 69) ayetiyle hatırlatılır.
Allah'ın rızasını gözeten ve hayatını O'na adayan müminler için ise boşa geçirilecek tek bir an bile yoktur. Tek amaçları Allah'ın beğeneceğini umdukları salih amellerde bulunmak ve sadece O'nun rızasını gözeterek yaşamaktır. Müminler Kuran'da geçen ' Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler.' (Kasas Suresi, 55 ) ayeti gereği boş ve yararsız olan her türlü sözden ve eylemden uzak dururlar.
Boş sözün ölçüsünü Kuran belirler. Kuran'a göre Allah'ın rızasının gözetilmediği, kişinin ahiretine faydası olmayan konuşmalar ve eylemler boştur. Müminler dünyada geçirdikleri her anlarının ahiret açısından çok kıymetli olduğunu bildikleri için boş söze dalmamaya büyük özen gösterirler. ' Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.' (Furkan Suresi, 72). İnsanların Allah'ın sonsuz cennetini, rahmetini ve rızasını kazanabilmek için ellerindeki tek imkan, bu dünya hayatındaki ömürleridir. Bu nedenle müminler ahiretteki o büyük pişmanlığı yaşamamak için her anlarını bunun bilincinde olarak geçirirler.
Allah 'ın " Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirdiği gibi, Allah'ın rızasını kazanabilmek için 'hayırlarda yarışırlar.' Ancak bu yarışta hırs yoktur. Müminlerin tek amacı Allah'ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır.
Zaman, 'harcanacak' kadar değersiz bir kavram değildir. Yaşanan her an önemlidir ve boşa geçirilmeyecek kadar değerlidir. ' Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.' (İnşirah Suresi, 7) ayeti müminler için bir öğüttür. Sonsuz cenneti umut eden herkes bunun bilincinde olarak yaşamalı ve insanı Allah'ın dosdoğru yolundan saptırmaya yemin etmiş şeytana karşı her zaman uyanık olmalıdır.
Eksikliklerle yaratılmış dünya hayatına karşılık sonsuz cenneti umut edip Allah yolunda yaşayanlar için, cennette boş söz olmayacaktır. ' Orada ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.' (Vakıa Suresi, 25) 'Yalnızca bir söz (işitirler) "Selam, selam.' (Vakıa Suresi, 26)
Bütün canlılar içinde bir tek kuşlar uçabilme özelliğine sahiptir. Uçma eylemini de hiçbir canlıda bulunmayan kanatları sayesinde gerçekleştirirler.
Kuş tüyleri çok hafiftir. Bir kuş tüyünü mikroskop altında incelersek, muhteşem bir tasarımla karşılaşırız. Tüylerin tam ortasında uzun, sert bir boru vardır. Bu borunun iki tarafından yüzlerce tüy çıkar. Bu tüylerin her birinin boyları ve yumuşaklıkları farklıdır. Bu tüyler sayesinde kuşlar hızlı uçabilme özelliğine sahip olurlar.
Ancak daha da ilginci, bu tüylerin üzerinde çok daha küçük tüycüklerin oluşudur. Bu tüycüklerin üzerinde de çengel adı verilen kancalar vardır. Tüycükler, bu çengeller sayesinde bir fermuar gibi birbirine bağlanırlar. Birbirine çengellerle kenetlenmiş tüylerin üzerine duman üflense dahi asla diğer tarafa geçirmezler. Herhangi bir sebepten dolayı çengeller ayrılıp tüylerin arası açılırsa, bunun düzelmesi için kuşun silkelenmesi veya gagasıyla tüylerini düzeltmesi yeterlidir.
Kuşlar hayatlarını devam ettirmek için tüylerini her zaman temiz ve uçuşa hazır tutmak zorundadırlar. Kuyruklarının dibinde yağ kesesi bulunur ve gagalarıyla bu yağdan alıp tüylerini temizler ve parlatırlar. Yüzücü kuşların derilerine, bu yağ sayesinde su ulaşamaz.
Hepsi bu kadar da değil. Kuşlar tüylerini kabartarak kışın soğuktan korunur, yaz aylarında da tüylerini yapıştırarak vücutlarının serin kalmasını sağlarlar.
Bir kuşun vücudunun değişik bölümlerinde bulunan tüylerin her biri farklı özelliklere sahiptir. Mesela büyük tüylerden oluşan kuyruk bölümü, dümen ve fren görevi görür. Kanat tüyleri ise, kanat çırpma esnasında açılarak yüzeyi genişletecek ve kaldırma kuvvetini artıracak yapıya sahiptir.
Şu ana kadar yaşamış olan bütün kuşlar bu muhteşem tüylere sahip olarak yaratılmışlardır. Sadece kuş tüylerindeki bu muhteşem özellikleri düşünmek bile, Allah'ın ne kadar büyük bir güce sahip olduğunu anlamak için yeterlidir
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah her şeye güç yetirendir. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki: "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 189-191)
Yüce Rabbimizin Kuran'da bildirdiği güzel ahlakı gereği gibi yaşamayan toplumlarda genellikle samimiyet, sadelik ve içtenlik yerine, samimiyetten uzak, yapmacık tavır ve davranışlar hakim olur.
Çoğu zaman dini yaşadığını zanneden ve kendisini bu konuda çok yeterli gören insanlar da, aslında son derece samimiyetsiz oldukları için, Kuran ahlakından uzak bir hayat sürdüklerinin farkına dahi varamazlar.
Allah'ın varlığını ve kudretini kavrayamadıkları için din, onların sosyal hayatları dışında yaşadıkları ve gizli tutulması gerektiğini düşündükleri, dört duvar arasında kalan bir etkinliktir. Allah'ın anıldığı ortamlarda, 'herkesin inancı kendine' diyerek, samimiyetsiz bir cümle ile konuyu kapatmak isterler. Hayatları boyunca nefislerini tatmin için yaşayıp, yaşlandıklarında hacca giderek arınacaklarını düşünürler. Hac'dan döndüklerindeyse, çoğu zaman eski nefsani yaşantılarına devam ederler.
İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır. (Lokman Suresi - 6)
Sadece Cuma namazına çokça titizlik gösterip, Allah'ın Kuran'da emrettiği vakti belirlenmiş farz namazlarını görmezden gelenler, ya da Ramazan'dan Ramazan'a namaz kılıp kalan 11 ayda secde etmeyenler, samimiyetsiz tavrın en belirgin göstergesidirler. Aslında namaz vakitleri, Rabbimizin bize verdiği buluşma saatleridir. Namaz kılarken huşu içinde, dünyadan sıyrılmış, yalnızca Yaratan'ı düşünen ve yücelten bir ruh halinde olmamız gerekir. Bir yandan namaz kılıp, bir yandan da televizyondaki diziyi takip etmek, ya da akşam pişireceğiniz yemeği düşünmek, son derece samimiyetsiz olur.
Aynı şekilde, ibadet vakitlerinde titiz olmamak, alışveriş veya eğlenceyi tercih edip ibadeti ertelemek de ayrı bir samimiyetsizlik örneğidir. Allah, Kendi katında olanın, alışveriş ve eğlenceden çok daha hayırlı olduğunu, bir ayetinde şöyle açıklamıştır:
Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cuma Suresi - 11)
İnsan ahirette, 'önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle' sorguya çekileceğini asla unutmamalıdır.
Ertelemek ancak inkârda bir artıştır. (Tevbe Suresi - 37)
Allah'a ibadette titiz ve kararlı olan müminler ise, Allah'ın rızası ve hoşnutluğunu her şeyin üstünde tutarlar. Ticaret veya alışveriş, onların ibadetlerini ertelemelerine asla sebep teşkil etmez. Bu gerçek, Yüce Rabbimiz tarafından bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi -37)
Allah'a yönelmek ve layığı ile kul olabilmek için kişinin tüm dünyevi hırs ve tutkulardan sıyrılıp, geçici olan dünyayı değil sonsuz güzelliklerin olduğu cenneti ve en önemlisi Rabbimizin yüzünü görmeyi hedeflemesi gerekir. Samimi bir müminin göstereceği tavır budur. Allah'ın dosdoğru yolu dururken şeytanın eğri yollarında ilerlemek çok samimi ve akılcı bir tavır olmaz. Zira biraz dünya biraz ahiret derken karşılaşılan son, insanın telafi edemeyeceği pişmanlıklar yaşamasına sebep olabilir. Geri dönüşü olmayan o büyük an geldiğinde, sinelerin özünde saklı olanı bilen Rabbimize yalan söylemek veya tevil getirmek mümkün olmayacaktır. Vakit varken samimi bir kalple Allah'a yönelmek, tevbe edip salih amellerde bulunmak, Allah'ın da izni ve dilemesiyle bizi bu güç durumdan kurtarabilir.
İnsanların üzerinde çok durmadığı ve önemsemediği bir konu olsa da zan, ayetlerde Rabbimizin kaçınmamız gereken bir tavır olarak bizlere defalarca hatırlattığı kesin bir emirdir.
Namaz kılmak, oruç tutmak konusunda gösterdiğimiz titizliği, zandan kaçınmak konusunda da göstermekle mükellefiz. Çünkü Rabbimiz, "Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır (Hucurat Suresi, 12) buyurarak bu konuda kesin hükmünü bize açıkça bildirmiştir.
Özellikle samimi olarak iman eden bir kimsenin tavırları örnek, kalbi ise tertemiz olmalıdır. Mümin'in, Allah yolunda olan kişiler hakkında aklından geçirdikleri ve hissettikleri Allah'ın sınırlarını aşmamalıdır. Müminlerin birbiri hakkındaki düşünceleri her zaman hüsn-ü zan (güzel zan) yönünde olmalıdır. Allah yolunda mücadele eden ve Allah rızası için yaşayan insanlar hakkında söylenenlere itibar etmek, "Ona karşı dört şahitle gelmeleri gerekmez miydi? (Nur Suresi, 13) ayetinin hükmüne ters bir tavır olacağı için müminin asla düşmeyeceği bir yanlıştır. Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah Katında yalancıların ta kendileridir. (Nur Suresi, 13) Şahit getirilmesi durumunda ise şahitlik eden kimselerin Kuran ahlakı ile yaşayan insanlar olduğundan emin olmak gerekir. Zira Kuran ahlakı ile yaşamayan insanlar, kalplerinde Allah korkusunu taşımadıklarından dolayı, müminlere engel olmak, güç durumlara sokmak ve eziyet görmeleri için her türlü iftiraya başvurabilirler. Yüce Rabbimiz müminleri fasıktan gelen habere itibar etmemeleri konusunda kesin olarak uyarmıştır.
Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz. (Hucurat Suresi, 6)
Ayetten de anlaşıldığı üzere Allah rızası için yaşamayan insanlardan gelen haberler etraflıca araştırılmalı, iman eden şahitlerle gerçek ve kesin sonuca ulaşılmalıdır. Aksi halde cehalet sonucu müminlere zarar vererek bundan dolayı pişmanlık duyulabilir. Müminin burada yapması gereken, elbette Kuran ayetleri ışığında Allah'ın en çok razı olacağı tavrı göstermektir. Zanla konuşmak, iftira atmak veya hakkında bilgisi olmadığı halde bir konunun peşine düşüp bu konuyu yaygınlaştırmak, müminin kaçınacağı bir yanlıştır. Mümin, bunun Allah katında büyük bir suç olduğunu bilir.
O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylediniz ve bunu kolay sandınız; oysa o Allah Katında çok büyük (bir suç)tür. (Nur Suresi, 15)
Kuran'ın ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinin rehberliğinde duygu ve düşüncelerini terbiye eden insan, şüphesiz en doğru yola ulaşır. Ahirette ellerin, ayakların, derilerin ve tüm duyuların şahitlik edeceğini unutmadan bu geçici dünya hayatında hırslara kapılıp geri dönüşü olmayan hatalardan kaçınmak gerekir. "bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır)" (Lokman Suresi, 16)
Müminler hakkında pervasızca konuşanların sonu, ahirette mühürlenmiş bir ağızla acz içinde iken, tüm uzuvlarının kendi aleyhlerinde şahitliğini çaresizce izlemeleri olacaktır. İşte o an Allah'ın Adil sıfatı bir kez daha tecelli edecek, dünyada aldıkları karşılığın çok daha ağarını ahirette alacaklardır.
Bugün Biz onların ağızlarını mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazandıklarını, elleri Bize söylemekte, ayakları (aleyhlerinde) şahitlik etmektedir. (Yasin Suresi, 65)
İman edip salih amellerde bulunan insanların, şeytanın oyununa gelmeden Allah'ın huzurunda bu çaresiz aşağılanmayı yaşamamaları için, şu ana kadarki tüm hatalarından dolayı tevbe edip tekrar etmemek konusunda kararlı davranmaları gerekmektedir. İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır. (Bakara Suresi, 5)
Karanlıkların tünelinden geçtim
Algılarımın kapıları kilitli idi
İltica hakkımı kullandım
Gitmek için
Daha kanaviçe işlenmemiş kentlere
Bir mülteci cesareti sarmışken
Sadece gözkapaklarımı
İğne uçlarına dolanan
Yalanın çağı halen sürüyor yeryüzünde
İşlenmemiş oyaların
Tülbendinde saklı darağaçları oysa
Siyaha beyazı karıştıran karanlık çiçeğinin
Alacaya çalmış deliliğini arıyorum
Ama görüyorum ki
Etkisi uzun sürmüyor ezberlerin
Hasretin şefkatı sarıyor
Yalnız kalmış kaldırım izlerini
Geri dönmezlerin şehrinde
Her yer üp üryan
Bir acı tebessüm vardı dudağında,
Elim ulaşmadı sana,
Gözlerimin içindeydin,
Ne çare çok uzaktın.
Ellerin...
Ellerin bomboştu.
Onları yana açtın,
Kanat yaptın bulutlara doğru,
Kuşlar kıskansın diye,
Uçacaktın...
Saçların darmadağınıktı,
Bir zincirdi tel tel,
Her biri ızdırap yüklüydü,
Umudun olmasa,
Birer birer koparacaktın.
Elimi uzattım sana,
Az kalsın tutacaktın.
Bir kuş gibi günahsız,
Bir ceylan kadar masum baktın.
Kader bir ağaç olsa,
Kökünden koparacaktın.
Çok şey söyledin hiç konuşmadan,
Beni çaresiz bıraktın.
İnci doluydu gözlerin,
Deniz maviydi,
Sen apaktın,
Her damlası nehirdi gözyaşlarının,
Dokunsam...
Ağlayacaktın...
bu kadar yazdığıma bakma sevgilim
anlatamıyorum, anlamıyorlar
oysa daha çok kendimle geçireceğim savaşlar var
kelimeler kaçışmadan sana da bir sözüm var
melek sanıp taktığın kanatlarımı dün gece yoLduLar...
Yıldızları bir yudum içsem olur mu kuşlar
Sokaklarda günahkâr essem olur mu kuşlar
Ölü bir nehir gibi dursam olur mu kuşlar
Çeragında vuslatın sussam olur mu kuşlar
Ruhumun gömleği dar sığmadım ki ben kuşlar...
___________Harikasın canım..Emeğine sağlık bu güzel dizeler içinn...
Gurbet yada gurbetçilik nedir? Doğduğun topraklardan ayrı kalmak mı? Sevdiklerinden, yolunu gözleyenlerden, can dostlarından uzaklarda, bilinmeyen coğrafyalarda, özleyip de kavuşamamanın ötesinde, biz olamadığımız ve asla bizim olamayacak denizler ötesi topraklarda olmak mı? Yoksa bizi davul zurna ile karşılayan ev sahiplerinin şimdi kapıyı göstermeleri mi? Yoksa dilimizi, geçmişimizi unutup doğu-batı sentezi hilkat garibesi bir neo kültürün evladı olmak mi? Yoksa karnımın doyduğu heryer benim vatanım deyip gül gibi yaşayıp gitmek mi?
Bilinen en eski gurbet türküsü şöyle der: Ben annemi, ben babamı, ben köyümü özledim. Vatanında iken eğlenceli bir kına gecesi şarkısıdır ama gurbette dinlendiği zaman insanın içine işler, ince belli bir çay bardağı buğusunda göz yaşlarımızı içimize akıtırız. Alışık olduğumuz nevresimi sabunla yıkanmış yün yorgan yerine hazır saten bir yorganı yüzümüze çekerek geride bıraktıklarımızı düşünürüz. Artık ana sesinin sıcaklığının yerini, bizi binlerce kere yollarını arşınladığımız emek ve kaybolan yıllarımız kokan fabrikalara çağıran çalar saatler almıştır. Pencereden dışarıya bakan bir çift durgun göz, renkli insanların doldurduğu, fakirlik kokan ama mutlu cıvıl cıvıl bir mahalle yerine tek tük yaşlıların karşıdan karşıya geçtiği tek tip binaların onları selamladığı ruhu buza çalmış mahallere isyan etmez mi? Bazen canın çeker takarsın kırık bir memleket havası, havasından mıdır suyundan mıdır, memleketinde ki aynı hazzı rakına meze yapamazsın, kulakların buna isyan etmez mi?
Bugünün küçüğü olan çocuklarımız, günden güne serpilerek yarının büyüğü olarak hayattaki yerini alacaktır. Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk, bu gerçekten hareket ederek, 23 Nisan Milli Egemenlik Bayramını çocuklara armağan etmiştir.
Çocuk kavramı, dilimizde çeşitli kelimelerle karşılanmaktadır. Uşak, bala, tıfıl, velet, oğul, sabi, sübyan, yavru, göbel gibi kelimeler Anadolu'nun farklı yörelerinde çocuk yerine kullanılan bazı isimlendirmelerdir.
Çocuk kelimesine anlam açısından baktığımızda; fiziki, ruhi ve akli yönlerden henüz yeterli olgunluğa ulaşmamış insan yavrusu manasını karşıladığını söyleyebiliriz.Çocuk, bu yönüyle yetişmekte olan insandır. Zaman içersinde aile, çevre ve okul eğitimlerinden geçecek olan çocuk, gelişimini tamamladığında olgun bir birey kimliğini kazanır.
" İnsan, yedisinde neyse yetmişinde de odur" sözü, zamanın insan kişiliğini etkilemediğini anlatsa da, süreç içersinde olumlu veya olumsuz değişimin yaşanacağı bir gerçektir. Evrendeki hiçbir canlı veya cansız varlık, zaman değirmeninde öğünmeye karşı koyamaz. Bu gerçeği yüzyıllar öncesinin büyük ozanı Yunus Emre:" Yunus çiğdim, piştim elhamdülillah. "sözüyle dile getirmiştir.
İşte konunun bu boyutunda, yarınlarımızın büyüğü olacak çocuklarımızın iyi yetiştirilmeleri gerektiğini vurgulamakta fayda görüyoruz. Bilindiği üzere çocuğun eğitimi aile, okul ve toplumsal ortam yani çevre üçgeninde verilir. Çocuk eğitiminde belirleyici yönü olan bu etkenlerin her biri, çocuğun gerek olumlu gerekse olumsuz yetiştirilmesinde sorumluluk taşır.
Toplumun üst kuşakları olarak, her birimiz çocukluk dönemini yaşayarak bu günlere geldik. Doğruları öğrenme yolunda hatalarımız, yanlışlarımız oldu. Deneme yanılma süreci diye adlandırabileceğimiz çocukluğumuzda büyüklerimizin bizi anlamadıklarından yakındık. İletişim kopuklukları yaşadık. Çocukluğumuzu kabullendiğimiz zaman, büyüklerimiz bizi göz yaşlarımıza bakmayıp acımasızca cezalandırdılar. Çocukluğumuzu kabullenmediğimizde sözlerimize değer vermeyip, adam yerine koymadılar.
Şimdi bugünün olgun fertleri olan bizler, çocuklara gereken önemi veriyor muyuz? Çocuklarımızı, geleceğimizin teminatı olarak görüp, her yönden iyi yetiştirilmelerine
katkı sağlıyor muyuz? Unutmayalım ki; güçlü toplumlar, yarınlarının bugünden yapar ve çocuk eğitimine gereken önemi vererek onları iyi yetişmiş bireyler olarak ülke geleceğine sunar.
Çocuk, gerek ailesinin gerekse ülkesinin en verimli meyvesidir. Çocuksuz aile, ışıksız geceye; çocuksuz ülke de yarınsız güne benzer. Şair, bu gerçeği " Kim demiş çocuk küçük bir şeydir/ Çocuk aslında en büyük şeydir." dizeleriyle en etkili biçimde vurgulamıştır.
Yarınların büyük ve aydınlık Türkiye'sinde çocuklarımızın etkin bireyler olmasını sağlayıcı yönde her birimizin bilinçli bir eğitimci olduğumuz gerçeğini unutmamamız dileğiyle...
Maziden ders al, geri gelmez dün
Harcanmış bireyin kaybıyla dövün
Vatana hizmetin zeminidir gün
Düzeyli eğitim vererek övün...
Hayatımızda tarifi en kolay..SÜRDÜRÜLMESİ EN ZOR duyguların başında gelir SEVGİ..!
HAYATIMIZIN AKIŞINDA EN KOLAY ELDE ETTİĞİMİZe inanıp ta EN ZOR HAKETTİĞİMİZ DUYGUDUR sevgi..!
hayatımızın düz veya ters durumlarında en kolay HARCADIĞIMIZ duygu kredimizdir SEVGİLERİMİZ..!
HAYATIMIZIN BİR BAŞKASIYLA PAYLAŞILMASI anlamna gelen SEVGİ BİRLİKTELİĞİ sözlerde en kolay ıspat edilen en güçlü tarafımızdır bizlerin.buna karşın en zor inandırabildiğimizdir de..!
inandığımızı ve inandırdığımızı gördüğümüzde mutlu..aksi hallerde de mutsuz olduğumuz durumların sorumlusudur SEVGİ..!
BİR İNSANI TANIMADAN SEVMEK VE AŞIK OLMAK çok kolay gelir bizlere de tanıdıkça..sevdikçe ve aşık oldukça oluşan soğumaları,koğuşları ve uzaklaşmaları neden engelleyemeyiz?
madem ayrıntılara önem veriyoruz..neden sevgimizi ve aşkımızı peşin ipoteklere harcıyoruz..sabretmeden..ısınmadan ve haketmeden neden alıp satıyoruz bu güzel duygularımızı?
en önemlisi de .......neden seviyoruz ki.....?
bedelini daha önce ödeyenlere inat hala üzerine üzerine koşuyoruz sonuçları bildiğimiz..gördüğümüz halde!
nedir sevginin bu dayanılmaz çekiciliği..nasıldır bu çekim ve bırakım gücü ki insanın elinde ve dilinde başlıyor da sözlere rağmen istenilen şekilde bitmiyor!..
sevgilerin kaynağında mı bir mucizevi durum var..kaynağında elde ederken mi bir haller var da bilip bilmeden alıyoruuuz..uyguluyoruuuz veee kazandığımızı zannederken kaybediyoruz..!
sevdiğimize inanırken sevilenin de sevmesini istiyoruz ısrarla..!
ama olmuyor istenilse de çoğuzaman..!
sevgi güzel..
sevmek güzel..
sevilmek güzel..!
sevgi nerden kaynaklanmalı ki bu güzellik sürsün..sürdürülsün ve hiiiç bitmesin.:!
KORKULARLA MI BESLENMELİ YOKSA AŞKLARLA MI?
İŞTE SEVGİ KAVŞAĞI BU SORUNUN CEVABINDA..!
sevdiği halde ayrlanların..uzaklaşanların ve soğuyanların sırrı da burada..!
herkesin kendince bir cevabı vardır da yine de doğru teşhis adına birşeyler söylenebilir..yazılabilir ve uygulanabilir ..!
bence anahtar kelimeler..
sevgi
saygı
aşk
ben sen BİZ olgusu..!
bence de sevgilerin oluşmasında ve kopuşlarda hakkı verilmeyen tek kelime SAYGI dır..!
ben saygı dan yola çıkarım.saygı da mola veririm..saygı da bitiririm sevgi olayını..!
Senaryo sözcüğünü özellikle son zamanlarda sıkça duyar olduk. '' Bıktırdı artık '' desek haksız sayılmayız hani.
Fakat birileri yeni senaryolar üretmekten ve bunları sahneye koymaktan hiç de bıkmışa benzemiyorlar. Özellikle uluslararası arenada akla hayale sığmayacak senaryolar hızla uygulamaya konuluyor.
Bu arenada en tanınmış isim ABD. Genellikle tüm dünyayı ilgilendiren ve etkileyen en büyük senaryoları o üretip sahneye de kendisi koyuyor. Diğer ülkeler ve bu arada bizler de bu senaryoların birer piyonu ve kurbanları oluyoruz.
Dünyamız bu günkü gibi tek kutuplu değilken Sovyetler Birliği de terazinin diğer kefesindeki yerini alıyormuş. Son günlerde yeniden aynı kefeye oturmaya çalışsa da gücü pek yetmiyor ABD ile uğraşmaya.
Hiç düşündünüz mü ; zamanında Almanya'yı, Kore'yi kimler bölmüş ? Ve Almanya eski bütünlüğünü yeniden nasıl kazanmış ?
ABD, Afganistan'a neden girmiş ? Irak' ta ne arıyor ? İran'a vurmak için neden manevra yapmaya başladı ? Ve sırada acaba kim var ?
Tilkinin kafasındaki son senaryo nedir ?
En iyisi fazla kafa karıştırmadan bize en yakın olandan başlayalım ve bizi en çok ilgilendiren kısmını kurcalayalım : Irak neden işgal edildi ?
Zamanında bizzat ABD' nin besleyip büyüttüğü Saddam diktatörünün özellikle Kürtlere baskı, zulüm ve hatta katliam uyguladığı, uluslararası arenada nükleer silahların olmadığı bilindiği halde, var iddiasına göz yumulmasına ortam sağlayınca işgal gerçekleşti.
Bu işgalde daha önce kendilerine verilen ''Kuzey'de bir devlet'' sözü karşılığında Kürtler, ABD' nin kendileriyle iş birliğine yanaşmayan Türkler'in yerine müttefik oldular. Kürtler iş birliklerine karşılık devletlerini bal gibi kurarken, bizler de yaptığımıza karşılık PKK'ya ve Kuzey Irak'taki- sadece resmen ilân edilmediği kalan - sözde Kürdistan'a sınırsız destek veren bir ABD bulduk karşımızda.
Sizce Irak'ın işgaline ve Kuzey'de bir Kürt devleti kurulmasına sebep olan bu olaylar bir senaryonun sonucu değil miydi ?
Peki sonuç ne olacak ? ABD , Irak'tan çekildiğinde her şey güllük gülistanlık mı olacak ? Kuzey'de kurulan Kürt devleti huzur içinde sonsuza kadar varlığını sürdürebilecek mi ? İşte onu zaman gösterir.
Gelelim işin can alıcı kısmına. Sizin de '' Hadi oradan '' diye tepki gösterme ihtimalinizin yüksek olduğu bir senaryo daha var. Çoktan yazılmış ve sahneye de çoktan konulmaya başlamış bir senaryo bu. Oyuncularıyız bizler de. Tam ortasındayız oyunun. Fakat sonunun ne olacağını, nereye varacağını kestiremiyor çoğumuz. Hatta belki de oyun olduğuna bile inanmıyoruz.
Bu tehlikeli oyunun amacı ; Türkiye'de bir iç savaştır !
Özellikle Türkler ile Kürtler arasında çıkarılmak istenen ve Lâikler ile Dincileri de bu savaşın içine çekmek isteyen müthiş bir senaryo bu !
Bu savaş ortamında halkın birbirine girmesi sonucunda çok kan dökülmesini bahane edip ABD' nin ve BM'in müdahalesini sağlamak oyunun en önemli sahnesi olacaktır.
Böyle bir müdahale gerçekleştiğinde ilk fırsat Kürtlerin olacaktır. Can güvenliklerini bahane ederek Güneydoğu'da özerklik isteyecekler ve bu da Uluslarararası gücün kendilerine sunacağı ilk armağan olacaktır. Sonrasında da Kuzey Irak'la birleşme ve ''Büyük Kürdistan'' ın ilânı gerçekleştirilmiş olacaktır.
Diğer taraftan Lâiklerle Dinciler de birbirlerini yiyip dursunlar !
Çok saçma görülen bu senaryo basbayağı üretilmiş ve uygulamaya koyma çabaları bal gibi devam etmektedir. Ülkemizde bir süre önce aniden devlet politikası olarak gündeme gelen ''Kürt açılımı'' , bu senaryo ile ilgili istihbarat bilgilerinden çıkmıştır. Başlatılmak istenen, olası bir Kürt isyanı ve bunun sonucunda devletin müdahalesi ve provekatörlerin de devreye girmesiyle kan dökülmesi, Kürtlerin can güvenliği bahanesiyle ABD ve BM' den yardım istemesi, böyle bir sonuca bal gibi sebep olabilir.
Dileyen kızar, dileyen saçma bulur. Gerçekleşmesini her Türk gibi ben de istemem. Fakat böyle bir oyunun varlığından şüphem yok benim.
Sonuç ne mi olur ? Türkler, ne Almanlara, ne Korelilere ve ne de Araplara benzemez. Karşımızda değil ABD, BM ; tüm Dünya birlikte olsa, söz konusu vatanın bölünmesi olduğunda, öyle bir uyanırız ki ; ülkeyi bölmeye çalışanları da, işgale kalkışanları da, doğduklarına pişman ederiz.
Birileri de bu güne kadar gerçekte ayrım falan yapmadığımız, halk olarak kardeş elimizi uzattığımız, fakat bölünmeyi asla kafalarından silemeyenler, geçmişteki huzurlarını mumla arar duruma gelirler. Fakat bir daha ne birliğimiz, ne kardeşliğimizi ve ne de o eski huzurlarını geri getiremezler.
Bu ülkede yaşayan herkesin eşit ve özgürce,insanca yaşama hakkı olduğuna bu halkın hiç bir itirazı söz konusu değil. Şiddetten vaz geçildiğinde, tüm demokratik hakların adilce dağıtılacağına, demokrasinin herkes için gelişeceğine inanıyoruz.
Birlikte bırakalım şu silâhları. Emperyalistlerin üzerimizdeki oyunlarını birlikte bozalım. Sorunlarımızı konuşarak halledelim. Haksızlıklara karşı birlikte direnelim.
Emperyalistler, kanlarını emmedikleri hiç bir tıopluluğa, babalarının hayrına yardım falan etmezler. Bize bizden başkasından dost olmaz.
Atalım silâhları, kuşanalım kalemleri ve konuşturalım dilleri. Barışı üretlim, kardeşliği üretelim, demokrasiyi ve medeniyeti güçlendirelim.
Gelecek kuşaklar '' Barbarlar '' deyip tükürmesinler mezarlarımıza. İyilikle ansınlar, huzurlu bir Dünya bıraktığımız için...
Arkadaş seçimi çok önemli. Dost ve komşu seçimi de öyle. "Ev alma komşu al" veya "bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" sözleri boşuna söylenmemiş.
Ve insan yaşamında çoğu zaman bu en yakın dostlarından bulur kötülüğü. Bu, o dostların yaşama bakışıyla ilgilidir. Kişisel menfaatleri ve çıkarlarıdır onları yoldan çıkaran. Size yani en yakın dostuna kötülük edebilmesinin nedeni de budur.
Dünya var olduğundan ve insanlığın oluşumundan beri vardır bu tür şeyler. Çoğunlukla da geri kalmış toplumlarda olur bu tür şeyler. Toplumlar geliştikçe, uygarlaşıp bilinçlendikçe bu tutumları da değişir. Uygar insan dedikoduyla uğraşmaz. Uygar insan "yarın kimin kuyusunu kazmalıyım" diyerek uykuya yatmaz. Uygar insan, kimin ayağını kaydırmalıyım diye çirkin hesaplar yapmaz. Uygar insan "Bu işte benim çıkarım ne, çorba parası var mı" diyerek olması gereken işlere de engel olmaz.
Bazen yıllarca sırtınızda taşıdığınız dostlarınızı bir anlık yere indirdiğinizde sizden daha kötüsü olmaz o dostlarınız için. Artık o dostlarınızdan her türlü kötülüğü bekleyebilirsiniz. Bazen kendi elinizle düşersiniz bir tuzağa. Yıllardır değer verdiğiniz, omuzladığınız arkadaşınızdan kendi ellerinizle bir canavar yaratırsınız.
İsa peygamberin kaderinde de, Pir Sultan'ın kaderinde de, ve bir çok Osmanlı Padişahı'nın kaderinde de hep en yakın dostlarının, en yakın arkadaşlarının oyunlarına gelip kelleyi vermeye kadar varan yaşamları olmuştur.
İsa'yı en yakın dostu, havarilerinden Petrus ele vermiştir.
Bürütüs, Sezar'a ölümcül kılıç darbesi vurduğunda, "sende mi Bürütüs!" diyebilmiştir Sezar.
Pir Sultan'ın müridi Hızır, medreselerde okumuş, adam olmuş ve de Sivas'a vali olmuş ama ilk işi Pir'ini astırmak olmuş.
Cem Sultan mı atılmamış zındanlara, kendisinin yerine padişahlık koltuğuna oturmasın diye nice kardeşler katledilmiş tarihte.
Tamam, bütün bunlar çok gerilerde kaldı dediğinizi duyar gibiyim. Ama biz de toplumu olarak henüz fazla ilerlemedik ki! Bu yüzden de ihanetin, dedikodunun, ayak kaydırmanın, şantajın, çıkar kavgasının dost kazığının alası bizde var ve günümüzde de devam etmekte.
İşte size sapına kadar çıkar ve menfaat duygusunun açığa vuruluşunun en güzel örnek sözü: "Köprüyü geçinceye kadar ayı'ya dayı diyeceksin" deyimi hangi toplumun Literatüründe var acaba?
Çıkarsız, menfaatsiz, dosdoğru dostlar diliyorum hepinize...
sığmıyorken kimimiz/kimsemiz
aynı gökyüzüne
dar geliyor eskimiş dünya gönlümüze
adem oğlu/havva kızı
beklerken vakti zamanı
çeyiz sandığından dökülen tütsü umutlarında
belirsiz bir vuslata çoğalıyorlardı
zamansız
bütün boşluklarını doldurduğumuz
z a m a n
hesabını kendince yapacak
yanımıza kalmayan ömrümüzün
kumlarda eriyen sırlardan taşacak varlığımız
sancı...
aslında ateştir derler
-ne kadarı har ne kadarı yâr-
tenha gecelerde
en derin yerinden yalazına vurulan kahır
düşmüş acıları yakasından
söylenmedik sözler var duyuna kalan
kırmızı güllerden diyettir dikenler -bülbülün aşkına-
eritir için için kendini gizler
bir mısrayı, yangın ne zaman sarar
sonrası tarumar
/ dair yeminlerden
sonra mı önce miydik milattan
avuçta bir yalım, gönülde umut
müjdeli selamlarda esenlik
özü sudur
sancısı damarlarında
zamanı değil hesabın
suçlardan akıtır da sızım sızım tövbedir
kelamda ateşten kaynayan giz
dumanı ah
çılgınlıkların son demi gözyaşıdır
arıtır en karasını kadim kirinden
son/ baharı da bırakacak avlulara
şehrin dışından geçerken hayat
uğramayacak semtine yemin billâh
keşkeler açacak bayramlık ağzını
hiçbirimiz olacak çokça varlığına dokunmadığımız
yaşanmamış anlar biriktireceğiz bakmaya kıyamadığımız