Hak kulundan intikamını yine kul ile alır,
Bilmeyen ilm-i ledünü anı kul yaptı sanır.
cümle eşya halıkındır kul eliyle işlenir,
Emri bari olmayınca sanma bir çöp deprenir.
*****************************İmam-ı Rabbani
Her ne gelirse haktandır başkasında arama
Gözünde perde varken görmeyensen kıvranma
Her narsa alemde o yaratanındır başkasına sorma
Emir gelmezse haktan olmaz hiçbirşey sana korkma.
Allah kulunu kulu ile cezalandırır
Sanmaki onun hasmı sensin.
O denileni yapar alır intikamını
Yine kul ile sen kusuru kendin de ara.
Her ne varla alemde yaratana aitken
Neye büyüklenirsin
Dilemezse Rabbim olurmu
Kayalar arasında çınarlar büyür
Baksan ibretle neleri gözün görür...
Nigar Bedirhan
Başınıza gelen musibetlerde çok defa kulların başkalarını incitmesi yada nefsi hareketlerinden dirKul azmadıkça bela gelmez denir ya
.Sakin duran zarar vermeyene kim zarar verir..
.Bazan da en çok yardım ettiklerimiz çok değer verip sevdiklerimizden yeriz darbeyi..
Çok defa da hiç tanımadıklarımızdan..Dünyalık için ahretini satanlardan zarar gelir
.Kim zerre iyilik etse mutlaka hem yalan dünyada, hemde ahrette karşısına gelir..
.Ne yapılan kötülük karşılıksız kalır ne de iyilik..
Zarar verenler azarlar azarlar,incitirler sanırlarki hiç bir şey olmayacak onlara..aslında düşünseler onlara zaman verilmektedir..
Tevbe etsinler helallik dilesinler diye..
Onlar yaptıklarını dahi unuttukları bir anda öyle belayla karşılaşırlar ki nerden geldiğini anlamazlar..
Belki de zarar veren onları ilk defa görmüştür vermiştir zararıda..
Masumun hakkını bir zalim bir başka zalimden almış deriz bu durum da..
Bazan da masumlar duçar olurlar en acı olaylara..
Onda da sabır ve kader der ne gelirse haktan deriz..
Rabbim kötülerin şerlerinden tuzaklarından bizleri koru sun amin..Başıma gelenler neden diye saç baş yolmadan düşünülür sonra bulunca sebebi tevbe dua ve hakkı geçen varsa helalleşilir..
Dünyadayken helalleşen karlı çıkar ya ahrete götüreceği yoksa vay haline ..Allah ım sen bizleri korktuklarımızla imtihan etme..
Bizleri koru..amin amin...
Mazlumun ahını almadansa aylarca aç kalmayı dilerim ...
.....Sanılır ki başa gelenler rastlantıdır asla değildir..Ne gelirse sadece Rabbimizin dilemesiyle olur..Bazan başka birisinden başkası alır diğerinin ahını diğerini o incittiğini incitmesini aklına veren nedir..
....Diğerinin yaptıkları haksızlıklar .ağlattıkları kimsenin ne işlediği iyilikler karşılıksız kalır,ne de kötülükler mutlaka birşekilde karşısına çıkar hem bu dünya da hem de ahrette..
....Birde kul hakkı eklenir hem incinene hem incitene..Rabbim bizleri inciten değil sevindiren eyle..
...Altından kalkamayacağımız şeylerle de imtihan etme..
....Rabbim sev sevindir bizleri senin herşeye gücün yeter..
....Hatalarımızdan anında tevbe edenlşerden eyle..tevbeleriyse en çok kabul eden afeden sensin..
...Allah ım diler yükseltirsin diler hakir edersin her iki cihanda da setrettiğin kullarından eyle amin..
Allaha emanet olunuz selam ve dua ile..
Kendimizi ifade edebilmek ve bir o kadar da başkaları tarafından farkedilebilmektir diyebiliriz. Hayat basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanarak geçiyoruz, Etiketlerimiz; öğrenci, stajyer, çalışan, idareci, aile sahibi, şu sahibi bu sahibi diye artarak gidiyor. Kendimiz için yaptığımız her olumlu gelişme bizi mutlu ediyor, başımıza gelen olumsuz durumlarda da karalar bağlayıp çare olacak birilerini arıyoruz etrafımızda ve herkese her fırsatta anlatmaktan sıkılmıyoruz bunları.
Kendinden övgü ile bahseden birisini dinlediğinizde ve siz bu kişiyi tanımıyorsanız saygı gereği söylediklerini can kulağı ile dinleyebilirsiniz . Fakat bu kişiyi tanıdıkça fikrinizi değiştiren bazı olumsuz gelişmeler yaşanabilir. Bu aşamadan sonra kişinin kendi tarifi ile sizin ona karşı düşüncelerinizde sapmalar meydana gelmiştir. Kendisini işkolik, sorumluluk sahibi, yardımsever ve paylaşımcı biri olarak nitelendiren bir insanı tanıdıkça , işlerini zamanında bitiremeyen, sorumlulukla alakasız, kendine müslüman ve cimri diye de nitelendirebilirsiniz. Ama bu kişi bunu asla bilmeyecektir. Çünkü hiç kimse, başkaları hakkındaki gerçek düşüncelerini ona söyleyerek düşman kazanmak istemez, aynı zamanda üzülmesine sebebiyet vermek istemez.
Bunun tam tersi bir durumda, başkalarının iyiliği ve gelişmesi için fedakarlık eden birisinin de, kendini tanımladığı özellikler ile etrafında tanınma şekli çok farklıdır. Mesela bir öğretmen, öğrencilerine faydalı olabilmek adına eğitimini çok yönlü veriyorsa,( ödev, sunum, deneyimleme vs..) bu öğrencilerinin faydasına olacağı için , zaman zaman onlara da baskı da yapıyorsa, ters tepki vererek, öğrencilerin, öğretmenleri hakkında yanlış kanıya varmalarına yol açabilir. Tepki olarak dersten soğuma, dersi dinlememek yada derse girmemek gibi eylemler yapabilirler.
Kendi niteliklerimizi oturup yazmaya başlasak 5-10 kalem arasında değişmektedir. Sizde daha fazla ise Ne Mutlu Size...Kendimize duyduğumuz güven ile şimdiye kadar birçok başarı kazandık. Yeteneklerimizin farkına vardıkça ve bunları geliştirdikçe çevremizde buna paralel genişledi. Çünkü çevremize, doğru yaptığımız bir işi tüm objektifliği ile gösterebildiğimiz için onlarda bize olan sevgilerini bizi destekleyerek, başarı yada başarısızlıklarımızda, desteklerini her zaman hissettirerek göstermeye çalıştılar. Kendimizi, hayatın her alanında ifade ederken, belli başlı kriterleri de göz önünde tutmamızın faydaları işte burada kendini gösterecek. Kariyer hedefi ile yöneticilerinize yakınlığınız , rakipleriniz tarafından elbetteki yanlış anlaşılacaktır ve bunu 3 ncü şahıs kimselerden duyduğunuzda , yanlış anlaşılmamak adına bir süreliğine kendinizi geri çekmeyi uygun göreceksiniz. Aslında tamamen yanlış bir düşünce. Çevrenin ne diyeceğine aldırarak hareket etmek , yaşamak, ideallerinden vazgeçmek ve dahası...
Erkeklerin 3 kelime ile anlatacağı şeyi bayanlar 30-50 kelime ile anlatırlar, buradaki laf kalabalığının % 60'ı kişisel düşünceler ve olaya bakış açısı ile alakalıdır. Doğal olarak bir bayanı tanımak , bir erkeği tanımaktan daha kolaydır. Kendimizi sürekli konuşarak ifade etmek yerine , herkes gibi olmadığımızı göstermek zorundayız. Yazılarımın tamamında değindiğim konu olan KENDİNİ GELİŞTİRMEK burada da kendini altın harflerle ilk sıraya yazdırıyor. Yani neler yapabileceğinizi değil, neler yapabildiğinizi gösterin çevrenizdekilere. Böylelikle kendiniz hakkındaki bazı asılsız düşünceleri ve laf kalabalığını engellemiş olursunuz.
Kimsenin dediği beni ilgilendirmez, kimseye takmam gibi klişe lafları bir kenara itelim. Aynı çevre içerisinde bulunan kişilerin sürekli haber alma mekanizmaları vardır. Herkesin ne yaptığını inceleyen ve bunu çevreye yayan mekanizmalar. Hakkınızda doğru yada yanlış haberler de bu mekanizma ile yayılma eğilimi gösterir. Herkesle tek tek konuşup, sizinle ilgisi olmayan durumları ve asılsız haberleri yalanlamakla uğraşacağınıza , size faydası olan branşınızla ilgili yada hobilerinizle ilgili ortaya çıkan sonuçları gösterin. Böylelikle insanlar sizin gelişiminizden bahseder hale gelecek ve eski kulaktan dolma bilgiler kendiliğinden uçup gidecektir.
Kendi çevrenizden birisinin bile sizi 2-3 kelime ile tanımlayıp geçmesi ne kadar acı bir durumdur. Sizi çok iyi tanıdığına inanırsınız fakat ortak bir arkadaşınıza sizin hakkınızda anlattığı şeyler çok sıradandır. Birdenbire o kişi yaptığınız tüm yardımlar ve iyilikler, elinizden kayıp da size geri dönen lastiğin çarpması gibi acıtır. Sanki soğuk bir duş gibi...
Yerinizde saydığınız her gün, aslında sizin için farklı geçse de, ya da sürekli kendinizi geliştirip , kendinizdeki değişimin meyvelerini almaya başladığınızı görseniz de, çevreniz bunu farketmediği sürece hala birkaç kelime ile tarif edilmeniz devam edecektir. Başarılarınızın ve ortaya koyduğunuz işlerin, çevreniz tarafından görülebilmesi için kendinizi şeffaf tutun. Sizi bu başarı ortamında görmelerine izin verin. İş ortamınıza davet ettiğiniz dostlarınıza, hangi şartlar altında çalıştığınızı gösterin, kabiliyetinizin olduğu bir alanda çalışmanızı onların gözleri önünde tamamlayın. Sizin bu işten aldığınız zevki onlarda hissedecek ve onların düşüncelerini etkileme fırsatını yakalayacaksınız.
Eğer siz ben bunlardan hiçbirisini yapamıyorum gerek de yok diyorsanız O sizin bileceğiniz bir iş. Sadece şunu unutmayın. Kendimizi bildiğimiz şekilde asla başkaları tarafından bilinemeyiz. Bize olan destekleri de bizim için büyük motive kaynağıdır. Bu kadar büyük bir zenginlik kaynağını , görmezden gelip, başka yerlerde teselli bulmaya çalışmak çok büyük bir kayıptır. Sizleri anlayabilecek bir çevreye sahipseniz, bu fırsatı lütfen geri tepmeyin. Şeffaf olun. İnsanların saçma sapan esprilerine cevap vereceğinize , yeteneklerinizi geliştirmeniz için destek olmalarını sağlayın. Bu da hayatın bir başka yönü...
Yüce Allah, insanların Kendisine yönelmeleri için çeşitli olaylar ve ortamlar yaratır; Kendisini hatırlatır. Yaşanan sıkıntı ve zorluklar da bu hatırlatmalardandır. Bir Kur'an ayetinde, "Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar" (Tevbe Suresi, 126) şeklinde buyrulur. Bu zorlu zamanlar, içinde yaşadıkları gaflet halini fark etmeleri için insanlara tanınan büyük fırsatlardır. Çünkü Allah'tan yüz çevirerek yaşayan kişi, bu sıkıntı anlarında aczini anlar. Ardından vicdanının sesine kulak verdiğinde ise, hatalarını görür ve kendisini düzeltmeye gayret eder.
Bu, insana tanınan çok büyük bir fırsattır. Sürekli bencil tutkularını doyurma çabası içindeki nefsin, zor zamanlarda sesi pek duyulmaz olur; Allah'ın ilhamı olan vicdanın sesi ön plandadır. O anlarda kendisini Rabb'ine daha yakın hisseden insanın O'na içten yönelmesi kolaylaşır. Allah her şeye gücü yetendir, her şey Allah'tan gelir, tüm musibet ve belalar ancak O'nun dilemesiyle sona erecektir. İşte zor zamanlar, bu gerçeği kavrayan insan için tevbe etmeye ve Allah'a yönelmeye bir fırsattır. Allah Kuran'da bu samimi ruh haline kavuşan insanı şöyle haber verir:
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki, siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmekteler iken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye başlarlar: "And olsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (Yunus Suresi, 22)
Ayetin devamında, Allah'tan başka yardım edecek bir güç olmadığını çaresiz kaldığında anlayan kişinin, sıkıntı sona erdiğinde ise gaflet içindeki yaşamına geri döndüğü haber verilir:
Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 23)
Doğal afetler, örneğin sel, deprem gibi felaketler insana acizliğini, hiçbir şeye güç yetiremediğini hatırlatır. İnsanı dehşetli korkuya sürükleyen bu olaylar Allah'ın sonsuz aklını ve üstün gücünü, ilmiyle her şeyi kuşattığını gösterir. İnsan korkulması gereken tek varlığın Allah olduğunun ve her an O'nun azabıyla karşılaşabileceğinin bilincine varır. Allah'tan yüz çevirmiş ve O'nun sınırlarını aşarak ömrünü geçiren insanın yaşadığı korku nedeniyle şuuru açılır ve kişi gerçekleri görmeye başlar. Ancak bu uyarı ve hatırlatmalardan gereken dersi çıkarmayan ve kesin bilgiyle iman etmeyen kişi biraz rahatladığında yeniden gaflet örtüsüne bürünür.
İnsanı zorlayan bu olaylar, Allah'ın katından bir rahmet olarak tanıdığı birer fırsattır. Allah bu uyarılarıyla sonsuz gücünü gösterir ve kulunun Kendisine yönelmesini sağlar. Sahip olunan bütün imkan ve özellikleri veren Allah'tır ve dilediği anda da hepsini geri alabilir. Yok olacak şeyler peşinde koşarak yaşanan dünya hayatının, ahiretteki sonsuz hayat yanında hiçbir değeri yoktur.
İnsanın, aklını örten uyuşukluktan kurtulabilmesi için mutlaka kendi başına bir musibet gelmesini beklememelidir. Çünkü insan çevresindekilerin yaşadığı zorlu olaylarla ya da başka bir yerde yaşanan doğal afetlerle de uyarılır. Bu uyarıları önemseyen kişi, aynı belanın kendi başına gelebileceğini, ona güç yetiremeyeceğini ve ne denli acz içinde olduğunu düşünür. Bu da Allah'ın gücünü gereği gibi takdir edip, O'na yönelmesine sebep olur. Kuran'da da insanların okuyup ders çıkarması amacıyla, helak edilen birçok kavmin kıssaları anlatılır.
İnkarda direten bu kavimler hiç beklemedikleri anda azapla yakalanmış ve bir çoğu da yeryüzünden silinmiştir. Ne övünülen servetler, ne servetleri ile övünen insanlar, ne de hiç bitmeyeceklerini sandıkları yaşamları kalmıştır.
Biz, onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık; (şimdiyse) onlardan hiçbirini hissediyor veya onların fısıltılarını duyuyor musun? (Meryem Suresi, 98)
Yüce Allah verdiği bu örneklerle, dünyaya tutkuyla bağlı olanları uyarır. Bunlardan öğüt alabilenler, Allah'ın hiçbir olayı asla boşuna yaratmadığını, her an daha şiddetlilerini yaratmaya güç yetirdiğini anlayabilirler. Yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış olan dünyayı gerçek yurt edinenler, geçmişteki toplumların yaşadığı kayba uğrayabilirler. Öğüt alıp ders çıkaranlar kazançlı olacaklardır.
Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hala onları doğru yola iletip yöneltmedi mi?...(Secde Suresi, 26)
Çaresiz kalmış kişilerin durumlarına yalnızca üzülüp, acımak yerine, bunların aynı zamanda birer uyarı olduğunun farkına varmak önemlidir. İnsanların acizliklerini ve çaresizliklerini gösteren bu durumlar, gaflet perdelerinin aralanması için verilen yeni birer fırsattır. Zor anlar şuurlu müminler için ecre dönüşebilecek imtihan zamanlarıdır aynı zamanda. Zahiren kötü görüntülerle yüzleşme zamanında gösterilen tevekkül ve sabır, samimi müminler için kazanç olacaktır. Rabb'ine duyduğu aşkı kanıtlaması için tanınan bu fırsatları değerlendirerek, O'nun doğru yoluna yönelmek umulur ki kurtuluşa ulaştıracaktır
onlar sonsuzluktan gelmiş gibiydiler
ve ansızın gittiler
ne çok sevdik öykülerini ne çok dinledik
çocukluğumuzu kurutup kursağımızda
bir gün kanatlanıp güneşe gittiler
gözlerimizden yağmur gibi akıp gittiler
geriye dönecek diye bekledik çokça
sözlerini ezberimizde tuttuk
sobalarımıza odun attık kış geceleri
yarım çaylarını tazeledik, bekledik
gözlerimizi kırpmadan bekledik
unutmayacaktık masalın başını
bir şeyler hatırlamış gibi telaşlı ve apansız
öylece bırakıp her şeyi
bütün kuşları peşlerine takıp gittiler
rüyalarımızın yenilmez kahramanıydılar
uzun gecelerin sıcak buğusunda
türkü dinler gibi dinledik söylencelerini
biz uykuların eşiğindeyken dizlerinde
yarıda bırakıp bir meseli
kanatlı bir ata binerek gittiler
amcamızdılar babamızdılar ve kahramandılar
sıcak ve güvendiler, bilgeydiler
masallar biliyorlardı
öğrenmişlerdi sırlarını dünyanın
gün geldi masallarına inanır gibi
gitmek ister gibi hep anlattıkları yerlere
özler gibi birden bir şeyi, değiştiler
kestiler sözlerini kayboldu gözleri
çocukluğumuzu alıp gittiler.
31.05.2006
Ankara
(Ada Kültür Sanat Edebiyat Dergisi
Eylül-Ekim 2005 11. sayı)
çizgiler ve ayrıntılar
duvarlara resmedilmiş gizler
gülümseyen hatıralar
perde açık, sahne kurulmuş
yine dramımızı anlatacaklar
sessiz ihtiyar oyuncular
ve ağlayacağız
kimsenin ağlatmadığı kadar.
duyulmayan çığlıklar gizlidir aksırıklarında
geçmiş zaman müzikleri çalınır
yaşlanmış tebessümlerin sessizliğinde
gölgeleri tepinir duvarlarda eski aşkların
kor hançerlerle dağlanır yürek.
bir esinti gibi gelip geçer sanrılar
duvarlar devrilir sineye
derinlerde bir çocuk ağlar
bir kedi ansızın uyanır
masaya bir damla düşer tavandan
yer delinir
kızıl bir duygudur, gelip dağılan
Zaman kavramının, yazacağım konuda çok önemli olmadığını bildiğim için, şu zaman, ya da bu gün, ya da dün diyerek başlamayacağım giriş paragrafıma. Bu konu yıllardır insanların gözünde, (özellikle hemcinslerimin) dün değişmediği gibi, yarın da değişmeyeceğini bildiğim için, tam zamanını belirtmeyeceğim.
Arkadaşım, üniversiteyi bitirmiş, çalıştığı iş yerinde müdür makamına kadar yükselmişti. İşinde çok başarılı, etrafında sevilen ve saygı duyulan birisiydi. Benden önce evlenmiş ama eşi ile aralarında sorun çıktığı için ayrılmış, zamanla bu ayılığa dayanamamış, aynı kişi ile ikinci defa evliliği denemiş ve mutluluğu yakalamıştı. Yani bize öyle yansıyordu. Aradan bir yıl geçmeden, arkadaşımda değişiklikler hissetmeye başlamıştık. Artık eskisi gibi yüzü gülmüyor, kimseyle çok fazla görüşmüyor, evinden işine, işinden evine geliyor, arada bir sohbet ettiğimizde dalıp gidiyordu. Bir şeyler yine ters gidiyor olmalıydı ve bunu kimseyle de paylaşamadığı belli idi. Bu ruh halinden kurtulması gerekiyordu ama nasıl başaracağını da bilmiyor gibiydi.
Aradan aylar, hatta yıllar geçiyor, o daha çok içine kapanıyor, insanlardan kaçıyordu ve tam on yedi yıl sonra, içini dökmeye başlamıştı. Eşinden gördüğü şiddeti, evdeki huzursuzluğu, eşinin kendisini küçük gördüğünü, saygısızlık yaptığını anlatıyordu. İlk başlarda bu durumun düzelebileceğini düşündüğünden, kimseyle paylaşmadığını ama artık dayanacak gücünün kalmadığını ve kimliğini yitirmek üzere olduğunu söylüyordu. Bizler tahmin ediyorduk aralarında bir sorun olduğunu ama şiddeti hiç tahmin edememiştik. Ona, nasıl yardımcı olacağımızı bilmiyorduk.Kararı kendisi vermesi gerekiyordu. Okumuş, belli bir makama gelmiş, ekmeğini eline almış, yanlışı ve doğruyu çok net görebilen bir kadındı. Ona yol göstermek bize düşmezdi. Verdiği karar ne olursa olsun, yanında olacağımızı söylüyor, yalnız olmadığını bilmesini istiyorduk.
Sonunda ayrılmaya karar verip, bunu hemen uygulamaya koymuştu. Eşinin yaptığı akıl almaz rezaletlerden sonra ayrılabilmiş, kendi evine yerleşebilmişti. Arkadaşım eşinden, ayrıldıktan sonra, bir iki kişi yanında oluyor, onu yalnız bırakmıyorduk. Fakat arkadaşım, evli olan arkadaşlarından, yalnız bana geliyor, başka hiçbir yere gitmiyordu. Nedenlerini sorduğumda, gerçek anlamda içimi yaralayan cevabı alıyordum..
Arkadaşımı, eskiden evine davet edenler, artık davet etmeyi bırakmış, hatta onunla görüşmüyorlardı. Bir araya geldiklerinde de konuştukları tek şey, dul bayanın kendi içlerinde işinin olmadığını, dul olduğu için kocalarını ayartıp ellerinden alabileceğini, onun için dul kadınlardan uzak durulması gerektiğini konuşuyorlardı ve ben bu konuşmaları kendi kulaklarımla duyuyordum. Duyduklarım öyle öfkelendirmişti ki beni, ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor, öfkeme hâkim olmak istiyor olmama rağmen, yine de yapamıyordum.
Ne değişmişti ki arkadaşımın hayatında? O, yıllarca tanıdığımız aynı kişi idi. Yalnızca medeni hali değişmişti ve bu halini de zorunlu olduğu için değiştirmişti. Şimdi, çevresindeki kadınlar, yıllardır tanıdıkları arkadaşlarını, farklı kategoriye koymuş, erkeklerden önce, kendileri soyutlamışlardı aralarından. Neydi kadının birbirine yaptığı bu acımasız davranış? Neden kadın, kendine bu kadar güvensizdi? Neden, her olayda önce kendi hemcinsini suçlama gereği duyuyor, karşı cinste suç bulmuyordu? Eşi, arkadaşına farklı yaklaşımlarda bulunmuş ise, bu eşinin değil de, neden arkadaşının suçu oluyordu? Dul olmak, evliyken dayak yiyip, kişiliğinin yok olmasından daha mı kötüydü? Neden evliliğini, kendi kimliğini ve kişiliğini kurtarmak için ayrılıkla sonuçlanmış kadınları, önce hemcinsleri sahiplenmiyordu? Ve neden, bu gün onun başına gelen, yarın kendi başına da gelebileceğini düşünmüyordu?
Bu soruları sessiz değil, bağırarak söylemiş ve olduğum ortamdan uzaklaşmış, kendimi sokağa atıp, saatlerce caddede dolaşmış, sonunda ayaklarım beni, arkadaşımın yanına kadar götürmüştü. Odasına gittim, bir koltuğa oturdum. O da, o gün o toplantıya gelecekti ama işleri yoğun olduğu için gecikmiş, gecikince de beni, önce cep telefonumdan aramış, ulaşamayınca da, misafir gittiğim ev sahibini aramıştı.
" Sana telefon açtım, cebin kapalıydı, sonra evi aradım, senin çay bile içmeden kalktığını söylediler. Ne oldu ki, bu kadar çabuk kalkmak zorunda kaldın? Yoksa konu ben miydim yine?" dediğinde, söyleyeceğim sözler boğazıma düğümlenmiş, konuşamamıştım. Bir çay söylemesini rica etmiştim, kendime gelebilmek için, çayımı yudumlarken;
"Sen, bu konuları anlattığında, abarttığını düşünmüştüm ama haklıymışsın. Hiç abartmamışsın, Eksik bile söylemişsin. Sana bundan başka söyleyebilecek söz bulamıyorum inan bana. Ama bir şeyi de merak ediyorum, ben çok mu safım, ya da çok mu aptalım? Buraya gelene kadar bu soruyu defalarca sordum kendime ve cevabını veremedim. Söyler misin, ben hangisiyim?"
Arkadaşım, oturduğu yerden kalkıp, karşımdaki koltuğa geçmiş, acı ve hüzün dolu bakışlarını yüzüme cevirmiş, buğulanmış gözlerini, gözlerime dikmiş, elinde ki mendil ile akan yaşlarını silerken;
"Sen ne safsın, ne de aptal, Sen, insan gibi insansın. İnsan gibi düşünüyor, insan gibi algılıyor, insan gibi davranıyorsun. Yani olması gerektiği gibi. Ben boşanmadan önce, bayanların bu kadar art niyetli olabileceğini düşünmemiştim. Boşandıktan sonra bizzat kendim yaşadım, söylenenleri kendi kulaklarımla duydum. İlk günlerde çok canım yandı, fakat artık canımın yanmasına izin vermiyor, yaşamam gerektiği gibi yoluma devam ediyorum. Anladım ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bir takım düşünceleri yıkmaya gücümüz yetmeyecek. O zaman canımızı yakmalarına da asla izin vermeyeceğiz, tamam mı canım?" diyordu.
Evet, hiçbir şeyi değiştirme imkânımız yoktu ama hiç değilse düşüncelerimizi her tarafta konuşarak birkaç kişinin bakış açısını değiştirebilirdik ve biz de öyle yaptık ve yapmaya da devam ediyoruz.
Şimdi size, özellikle de bayan arkadaşlarıma sormak istiyorum.
" Ben ve benim gibi düşünen bayanlar, çok mu saf, yoksa çok mu aptal? Ve bu durumda olan bayan arkadaşlarımıza, önce biz bayanlar sahip çıkmak zorunda değil miyiz? Biz kadınlar, boşanmış bayan arkadaşları, içimizden soyutladığımızda, kendimize mi güvenmemiş oluyoruz, yoksa eşimize mi, ya da arkadaşımıza mı? Bu tür davranışlar kendimizi, erkeklerin karşısında küçük düşürmek değil midir? Ve neden kadın, kendi hemcinslerine karşı hep güvensizdir?"
Nasıl anlatsam, nasıl tarif etsem?
O kadını...
Kömür gözleri, kiraz dudakları,
Upuzun saçları, zarif bedeni,
Zannetmeyin ki, güzelliği yalnız fiziğinde..
Nasıl anlatsam, nasıl tarif etsem?
Heyecanla, bir oraya, bir buraya koşan
Seni de, nefes nefese bırakan,
Enerjisiyle sana hayat veren...
Kadını...
O kadın ki, en büyük acıyı altetmiş,
En zor engelleri aşmış,
Bir sevgi yumağı olmuş,
Yüreği iyilik dolup, etrafa ışık saçmış,
Gören, tanıyan herkesi hayran bırakmış,
Tanrı'yı da yanına katmış..
Adı üstünde sevgili demek.. sevilen kadın demek,
O kadın ki, CAN'ın CANAN'ı,
O kadın ki, benim biricik cananım....
Feray Soydan
"Sen yok musun sen?
Sen Vişnenin vişneliğini,
Kaysının kaysılığını
Üzümün üzümlüğünü bildiği kadar kendini bilsen!"
B.R.Eyüboğlu
Ah bizler, biz insanlar yok muyuz? Yetenek ve üretkenliğimizi iş ve meslek yaşamımızdaki başarılarımıza temel yapmak yerine,"üzümün üzümlüğünü bildiği kadar" bile kendimizi bilmediğimiz için, başkalarının başarılarını karalamak hastalığını sürdürüp duruyoruz.
Hiç kimse, toplumumuzu kemiren bu hastalıktan kurtulmak istemiyor, bu hastalıklı zihniyeti nerdeyse her meslek gurubunda sıklıkla da görebiliyoruz.
Özellikle, kalemini, toplumun ve insanlığın hizmetine sunmak yerine, şahsi menfaat ve gelecek kaygısıyla, kullananlar... Sorgulama ve bilgilenme yerine, kolayı seçip, sadece duydukları ile "var olanlar"... düşünce dünyalarını geliştirip derinleştirmeyi zaman kaybı görenler... kendi dışındaki insana saygı duymayı bırakın, kendine de saygısı olmayanlar En tehlikelisi de bunlar, "toplumu en çabuk yönlendirme gücüne sahip" basın dünyasında yer bulabilmiş olanlar.
Bu insanlar: Basın Ahlak Yasasının en önemli ilkesi olan, "Şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın yapılamaz, kişi ve kurumlar aleyhinde iftirada bulunulamaz ." temel düsturunu bile doğru algılayıp, uygulayamadıkları için de, bulundukları konumda, topluma ve insanlığa büyük zararlar veriyorlar.
Bunlar, bulundukları yere kendi yetenek ve üretkenlikleri ile değil de, başkalarının himmetiyle geldikleri için, yetersizliklerini başkalarına çamur atarak ya da karalayarak örtbas edeceklerini sanıyorlar. Bu konuda bazen o kadar ileri gidiyorlar ki, topluma olan sorumluluklarını da unutarak, ahlaki ölçülerin bile dışına çıkıyorlar.
Şairin dediği gibi ah!... "üzümün üzümlüğünü bildiği kadar kendini bilsen!" Bilsek!..
"İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır" Yunus Emre'nin dediği gibi "Kendini bilmek" bütün bilimlerin temelidir de, kendini bilmek hakikati aramak, yaşamak yaşatmak da kolay olmayıp, çok da zahmetli bir sınavdır.
Bu sınavda derler ki;
Sabır....kilit taşı
Ölçü....aklın yoldaşı
Hoşgörü....bakmaz şaşı
Olgunluk....bunlardan sonra//
İnatçı....yaşanılmaz
Cahil....konuşulmaz
Yobaz....tartışılmaz
Kötü....bunlardan sonra//
Nezaket....inceldikçe
Tevazu....öğrendikçe
Adalet....güçlendikçe
İnsanlık....bunlardan sonra//
Hırs....gözleri karartır
Nefret....ömrü kısaltır
Kıskançlık....aklı azaltır
Ölüm....bunlardan sonra//
Yüce Allah Kur'an'da sabredenleri sevdiğini haber verir. Bu sevgiyi kazanabilmek için, Allah'ın her olayı bir hikmet üzere ve müminler için hayırla yarattığının bilincinde olmak ve yaşananlar karşısında tevekküllü olmak gerekir. Mümin, tek güvenilir varlık olan Allah'a dayandığı için her konuda sabır gösterir, zorluklara boyun eğmez. Ve karşılığında da O'nun sevgisini kazanır. Samimi inanan insanın alabileceği en güzel karşılık Allah'ın sevgisini, hoşnutluğunu, rahmetini ve sonsuz cennetini kazanabilmektir. Bu güzellikler, dünyadaki hiçbir nimetle ya da zevkle kıyaslanamaz.
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)
Yüce Allah bir ayette, "Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i İmran Suresi, 200) sözleriyle müminlerin bu ahlakı ve dolayısıyla sevgisini kazanmak için yarışmalarını buyurur.
Peygamberimiz (sav) söyle buyurur: "Müminin işi ne güzeldir! Allah onun hakkında ne hüküm uygularsa o mümin için hayır olur. Eğer ona iyilik dokunursa teşekkür eder, bu mümin için hayır olur. Ona bir zarar dokunursa sabreder, bu da onun için hayırdır."
Kusursuz yaratılmış imtihan mekânı olan dünyadaki yaşam, Kur'an'da tavsiye edilen ahlakı yaşayanlar için de, yaşamayanlar için de aynı hızla geçmektedir. Bu kısacık yaşamda Rabbimiz'in imtihan için yarattığı olaylara sabır göstermeyen, isyan eden, kulluk ve ibadetlerinde kararlı olmayan kişi de belirlenen günde mutlaka ölümü tadacaktır. Allah'ın sınanmaları için yarattığı olaylara sabrederek, kaderlerine teslim olanlar, ahirette kurtuluşa ve eşsiz ağırlanma konağı olan cennete kavuşacaklardır. Dünya hayatında sabır değil, tahammülsüzlük gösteren, yaşadıkları zorluklardan sürekli şikâyet edenlerin ise, dünyadayken içinde yaşadıkları karanlık ahirette de sürecek, Allah onları nura çıkarmayacaktır.
Sabır toplumda zannedildiği gibi tahammül değildir; yaşananlar karşısında dişlerini sıkarak beklemek değildir. Sabır, zor zamanlarda Allah'ı hatırlamaktır. Allah'ın zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. Zorluk yaşamak, Allah'ın Kendisini hatırlatmasıdır, kulunu unutmadığının işaretidir. İsabet eden her zorluk, kulunu Allah'a yakınlaştırır. "Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 153)
İnsana katından sayısız güzellik sunan Allah'ı hoşnut edebilmek için sabır göstermek muazzam güzeldir. Musibete sabretmek eziyet verici gibi görünse de, insan tevekkülü, teslimiyeti tam olarak yaşadığında acı değil, zevk duyar. Hayırla yaratılan olaylar karşısında üzülmek, sinirlenmek kadere saygısızlıktır. Yapılması gereken, ardındaki hikmetleri görmeye çalışmaktır.
O gün insan, dönüşü imkânsız bir pişmanlıkla " Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık" (Mülk Suresi, 10) dememek için tüm güzelliklerin yolunu açan sabrı doruğunda yaşamalıdır.
Mümin, "Rabbin için sabret" (Müddessir Suresi, 7) ayeti gereği ömrü boyunca Allah'ın hoşnutluğunu amaçlayarak güzel bir sabırla sabreder. Rabbimiz de, bu samimiyetlerine karşılık onları ödüllendireceğini Kur'an'da müjdeler. Allah'ın vaadi haktır; sonsuz ödül yurdu cennetin kapıları samimi müminler için açılır ve melekler seslenirler:
"Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Ra'd Suresi, 24)
Etrafınıza bir bakınGörebildiğiniz yüzlerce canlı-cansız varlıktan başka göremediğiniz sayısız varlık vardır yeryüzünde..Gökyüzü, toprak, ağaçlar, çiçekler, insanlar ve diğer canlılarGöremediğiniz diğer yerleri düşünürsek; dağlar, denizler, göller, milyarlarca insan ve hiç tanımadığınız milyonlarca çeşit canlı Evrende ise; içinde yüz milyarlarca yıldız barındıran 300 milyar galaksi, her birinde yaklaşık 300 milyar yıldız, gezegenler, uydular, güneşler, kuyruklu yıldızlar ve diğer göremediğimiz sayısız gök cismini barındıran uçsuz bucaksız bir mekan
Şimdi samimi olarak düşünürsek; tüm bu saydıklarımız neden ve nasıl var olmuştur? Mucizevi sistemlere sahip canlı ve cansız her şey, nasıl böyle kusursuz bir sistem içinde ve uyumla varlıklarını sürdürebilmektedir? Evrendeki bu muhteşem detaylara sahip olan canlılardaki -en başta da insandaki- üstün özelliklerin hikmeti nedir? Ve en önemlisi yeryüzündeki tek şuur sahibi varlık olan insanın yeryüzünde bulunuş amacı nedir?..
Son sorunun cevabı Rabbimiz'in tüm insanlığa kılavuz olarak indirdiği Kur'an'da haber verilir. İnsanın yeryüzünde bulunma amacı, kendisini yaratan ve nimetlerle rızıklandırarak yaşatan Allah'a kulluk ve ibadet etmesidir. Yüce Allah bunu, "insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle bildirir.
İşte dünya, yukarıda saydığımız tüm detaylarıyla denizleri, gölleri, okyanusları, çiçekleri, ağaçları, dağları, canlıları ile birlikte insanın bu kulluk görevini yerine getirip getirmediğinin denenmesi için Allah'ın özel olarak yarattığı bir mekandır. Evren, evrendeki tüm sistemler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri de insanın Rabbimizin büyüklüğünü ve sonsuz kudretini görmesi ve O'nun gücünü takdir edebilmesi için yaratılmıştır. Bunların yanı sıra insanın dünya hayatı boyunca yaşadığı tüm olaylar, bulunduğu tüm mekanlar da kişinin dünyada yaşadığı imtihanın birer parçasıdır.
Bu imtihan ortamında insan, her an Allah'ın emir ve yasaklarını gözetmek ve Allah'ın rızasına uygun davranmakla yükümlüdür. Bu sorumluluğu yüklenmekten kaçınan, reddeden kişilerin ise, sonsuz azapla karşılık göreceklerine Kuran'da dikkat çekilir. Çünkü bu, Allah'ın bizlere verdiği nimetlere karşı nankörlük etmektir ve büyük bir hatadır.
Buna rağmen çoğu insan garip bir duyarsızlık ve umursamazlık içindedir. Yaşamlarının gerçek amacını unutarak, farklı konularla ilgilenir ve bambaşka amaçlar edinirler. Dünya hayatına yönelik önemsiz bir konu için yıllarca çalışır çabalar, ama Allah'a karşı olan sorumluluklarını akıllarına bile getirmezler. Bu sorumsuzluklarının karşılığını ahirette azapla alacakları olasılığını hiç düşünmezler. Yeryüzünde bu gerçeklerden habersiz olduğunu söyleyebilecek bir kişi bile yoktur. Allah, Hz. Adem'den bu yana her dönemde insanlara Kendisini tanıtan, nasıl kulluk edeceklerini ve güzel ahlakı anlatan kitaplar indirmiş, uyarıcı elçiler göndermiştir. Bu nedenle insanlar, "biz bunlardan habersizdik" gibi bahaneler öne süremeyeceklerdir.
Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir. (Nisa Suresi, 165)
Allah'ın gönderdiği elçilerin, katından indirdiği kitapların yanı sıra, tarih boyunca pek çok imanlı insan diğer insanları Allah'ın dinine davet etmiştir. Dini tebliğ etmiş, çevresindeki insanlara cennet ve cehennemin varlığını hatırlatarak onları sorgulanacakları konusunda uyarıp korkutmuştur.
Tüm bunların yanı sıra insan etrafındaki varlıkları, detaylarındaki incelikleri, kusursuz sistemleri düşünerek bunların, sonsuz güce sahip bir Yaratıcı tarafından, kesinlikle bir amaçla yaratıldığını anlayabilir. Ve ardından kendisinin de bir varoluş amacı olduğunu ve Yaratıcısına karşı sorumluluklarını hatırlayabilir. Çünkü insan, ona doğruyu ve gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmıştır. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan bu gerçeklere ulaşabilir.
Allah sonsuz merhamet sahibidir ve insanlara yaratılış amaçlarını, Kendisi'ne nasıl kulluk etmeleri gerektiğini birçok yolla haber vermektedir. Kuşkusuz bu, Allah'ın insanları hidayete yönelten Hadi sıfatının da bir tecellisidir.
Ancak buna rağmen çok sayıda insan gördükleri delilleri samimi bir bakış açısıyla ve vicdanlarıyla değerlendirmezler. Sonsuz yaşamda zarara uğramak olasılığına rağmen duyarsız ve umursuz davranışlar sergilerler.
Çevremize baktığımızda her an yoğun bir koşuşturmaca görürüz. Genç- yaşlı, kadın- erkek çoğu insan sanki ölümle hiç karşılaşmayacakmış gibi günlük işleriyle uğraşır. Kimi yoğun trafikte işine yetişmeye çalışır, kimi akşam gideceği davette giymek için kıyafet satın alma telaşında, kimi markette alışveriş yapar
Tüm bunlar her insanın günlük yaşamındaki detaylardır ve normal davranışlardır. Ancak yanlış olan şudur; insanlar genellikle bunları gaflet içinde yaparlar. Allah'ın varlığını unutmuş ve ölümün her an gelebileceğini düşünmeden
Bu kadar açık olan gerçeklere, Allah'ın karşısındaki acizliklerine rağmen neden insanlar böylesine duyarsızdırlar?
Allah'ın sayısız bunca kanıtına rağmen, nasıl gerçeklere gözlerini kapatabilmektedirler?
O gün Rabb'leri huzurunda tek başlarına sorgulanacaklarını nasıl düşünmemektedirler?
Yine o gün, sonsuz azabın kendilerini beklediğini anladıkları an yaşayacakları geri dönüşü olmayan pişmanlıktan, nasıl bu denli gaflette olabilmektedirler?
Kuşkusuz bu, insanların gerçekleri anlayamamalarından değil, anlamazlıktan gelmelerinden doğmaktadır. Vicdanları doğruyu fısıldadığı halde, bu kişiler kendilerini kandırırlar; dünyaya olan bağlılıkları ve hırsları yüzünden görüşleri fludur. Birçoğu gizli ya da açık olarak ahireti inkar eder, gerçekleri net olarak göremezler.
Yüce Allah insanın yaratılış ve dünyada bulunuş amacının bir denenme olduğunu, "Şüphesiz Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık."(İnsan Suresi,2 ) ayetiyle insana bildirirken, birçok insanın gerçeklerden yüz çevirmesi kuşkusuz ki büyük yanılgıdır.
Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? (İnfitar Suresi, 6)
"...Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği "bırak kendini ko gitsin!" Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var..."
AKILLA DA YAŞARIZ..AŞKLA DA..!
hayatımızın genel akışı akılla olsa da hayat akışımızı değiştiren aşk tır..
aşkın özne olduğu bir hayatın sürdürülmesi ne kadar zorsa..aşk dışındaki zorunlulukların oluşturduğu hayatımız aşk ile ve aşka rağmen yaşanır kendi kurallarınca ömürler boyunca..!
akılla mı aşkı yaşamalıyız..aşkla mı akıllı yaşamalıyız ki mutluluk denen "an"ların sürekliliğini sağlayalım da yaşama sevincimiz azalmasın artsın ..?
hep akılla yaşarsak aşkın bağlayıcılığına ne demeli..
sadece aşkla yaşarsak aklın itirazlarına nasıl cevaplar bulmalı?
nereden nereye kadar akılla..nerden sonra aşkla?
hangi hallerde aşkla..hangi halleride akılla diye ayırırsak vay hallerimize..!
aklın kimyası ile aşkın kimyası madem ki farklıdır..karışım yerine BİLEŞİM tek çözüm olmalı..
hem akılla hem aşkla..!
ama nasıl?
işte bu sorunun cevabı tek: HERKESÇE..!
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN
Atatürk, 23 Nisan 1924'te '23 Nisan' gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten 5 yıl sonra 23 Nisan 1929'da Atatürk bu bayramı çocuklara armağan etmiştir ve 23 Nisan ilk defa 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak da kutlanmaya başlanmıştır. 1979Yılının Unesco tarafından Dünya Çocuk Yılı ilan edilemsiyle , ilk olarak 1979 Yılında altı ülkenin katılmasıyla uluslararası boyuta taşıdığımız bu millî bayramımıza, ortalama olarak her yıl kırkın üzerinde ülkeden gelen ve Türk çocuklarının misafiri olan yabancı ülke çocukları da katılmaktadır. Dünya'da çocuklarına bayram hediye eden ve bu bayramı bütün dünya ile paylaşan ilk ve tek ülke Türkiye'dir.
Türk milletinin gönlünde, onun bağımsızlığının sarsılmaz ifadesi olarak en önemli yeri işgâl eden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, her yıl yurdumuzda ve yurtdışındaki temsilciliklerimizde, bütün kurumlarımızda, okullarımızda ve her evde çeşitli etkinliklerle kutlanarak millî birlik ve beraberliğimizin kenetlenmiş ifadesini temsil etmektedir.
Büyük önder Atatürk'ün düşüncesinde çocuklar, milletin geleceğidir. Onlara duyduğu sarsılmaz güvenin ve büyük sevginin ifadesi olarak, millî bayramımız olan 23 Nisanlar'ı çocuklara armağan etmiştir. Tarihimizin gurur dolu sayfalarının yeni nesillerce öğrenilmesi ve Türk Devleti'nin devamını emanet edeceğimiz yeni Cumhuriyet bekçilerinin bu bilinçle yetişmesi amacıyla 23 Nisanlar, önemli birer vesiledir.
Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, yarınlarımızın güvencesi çocuklarımıza hediye ettiği 23 Nisan Çocuk Bayramı, bu alanda hem dünyada bir ilki oluşturmakta, hem de geleceğin cumhuriyet nesillerine, atamızın verdiği önemi ifade etmektedir.
Cumhuriyetin geleceğini gençlere ve yarının sahipleri çocuklara emanet edecek kadar çocuklarımıza ve gençlerimize güvenini ifade eden Atatürk, onlara bir de bayram armağan etmiştir. Bugünde bizlere düşen görev; hem atamızın emanetlerinin yılmaz bekçileri olduğumuzu göstermek, hem de atamızın aziz hatırasını en yoğun ve güzel biçimde yad etmek olmalıdır.
Yalnız Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyetine ve değerleri emanetine sahip çıkmak demek; bu cennet vatanı dünya arenasında günümüzde, gelecekte dengeleri kendi lehine değiştirebilen güçlü bir konuma getirmek olmalıdır. Emanete sahip çıkmak demek eğitm öğretim alanında, bilim ve teknik alanında, tıp alanında, spor alanında ve diğer bütün alanlarda uluslar arası çapta başarılar elde ederek İstiklal Marşı'mız eşliğinde şanlı bayrağımızı gönderlere çektirmek olmalıdır.
Özellikle ülkemize, devletimize ve milletimize yönelik bölücü ve yıkıcı faaliyetler karşısında, her zamankinden daha fazla cumhuriyetimizin ilkelerine sahip çıkma, birlik, beraberlik ve bütünlüğümüze sahip çıkma mecburiyetinde olduğumuz apaçıktır. Bu tür bayramları da bu şuur ve düşünce içerisinde değerlendirmek durumundayız.
İşte 23 Nisan'ın bir başka anlamı ve işlevi de burada karşımıza çıkmaktadır. Bu günde hem çocuklarımıza bu şuuru vermenin gayreti içerisinde olacağız. Hem de çocuklarımıza, kendilerine emanet edilen değerleri ve emanetlerin büyüklüğünü anlatacağız. Çünkü; devletimize, cumhuriyetimizin temel değerlerine ve milletimizin bütünlüğüne yönelik saldırılar dün, bugün olduğu gibi, yarın da devam edecektir. Gelecek nesillerin uyanık ve bu gibi düşmanca saldırılara karşı hazırlıklı olması için onlara gerçekleri anlatmalı, yüklendikleri emanetin büyüklüğünü bugünden öğretmeliyiz. 23 Nisan'da hepimizin öncelikli görevi de bu olmalıdır.
23 Nisan gibi milli bayramlarımızın önemli bir anlamı daha vardır: Bu bayramlar, birlik ve beraberliğimizi pekiştirdiğimiz, millet olarak tasada ve kıvançta bir olduğumuz günlerdir. Bu günde bizlere bu cennet vatanı, canları ve kanları pahasına emanet eden atalarımızın emanetlerini nasıl daha iyi koruyarak ve geliştirerek, yarınlara taşıyabileceğimizi, muasır medeniyetlerin üzerine çıkarmayı konuşmalıyız, diye düşünüyorum.
Tarihin akışı içerisinde, milletlerin kaderinde olumlu veya olumsuz olarak etkili olan binlerce devlet adamı yer almıştır. Bugün bunların pek çoğunun bırakınız eserlerini, isimlerini dahi hatırlayamazsınız. Oysa Cumhuriyetimizin kurucusu, ulu önderimiz Atatürk gibi devlet adamı ve halk kahramanları, bıraktıkları eserler ve bu eserlere sahip çıkan milyonlarla sonsuza kadar yaşayacaklardır. Atatürk gibi kahramanları farklı kılan ve tarihe altın harflerle yazdıran gerçek de budur.
Bu nedenle Atatürk'ü ve bizlere emanet ettiği büyük eseri sonsuza kadar yaşatma hususundaki kararlılığımızı, nedenleriyle birlikte çocuklarımıza anlatmalıyız. Anlatmalıyız ki, gelecek kuşaklar uyanık, kararlı ve bilinçli olabilsinler. Tarihi mirasımızı koruma ve kollama konusundaki sorumluluklarını yerine getirebilsinler.
Sevgili öğrencilerim,
Atatürk'ün sizlere olan şu hitabını hiç unutmayın. "Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz
Sevginin, kardeşliğin tohumlarının atıldığı bu güzel günden beklentimiz dünya geleceğinde hoşgörünün hakim olması, barışın ve mutluluğun tesis edilmesidir.
Konuşmamı Büyük Önder Kemal Atatürk'ün sözüyle bitirmek istiyorum."Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir."
Sevginin, kardeşliğin, hoşgörünün ve barışın hakim olduğu bir dünyada el ele yaşamak ümidiyle; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Hepinize Kutlu olsun..
Mustafa EROL
BİR GÜNLÜĞÜNE ÇOCUK OLALIM
Her 23 Nisan'da olduğu gibi bu 23 Nisan'da da çocuklar bir günlüğüne büyük olacaklar ve çeşitli makamlara oturacaklar. Kendilerince büyümenin keyfini yaşayacaklar ve oturdukları makamlarda isteklerini dile getirecekler.
Atatürk çocuklara 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını armağan ederken geleceğimizi de emanet etmişti. Onun içindir ki Dünyada tek olan bu bayram önemlidir, özeldir.
****
Şu çocuklar yok mu? Ah, şu çocuklar! İnsanın acısını alır, hüznünü götürür, neşesini getirir.
Çocuk olmak, yüksek dağların zirvesinde yaşamak gibi bir şey.
"Ölümün celladı varsa; yaşamında çocukları var" demiş şair..
Bu dizeleri yazanı bilmiyorum ama, içimizdeki umutların ve yaşamın ta kendisinin çocuklar olduğunu ne güzel anlatmış.
Umut sözcüğü çocukları, çocuklar denince, çocukluğumu hatırlarım hep .
Çocukken kutladığımız 23 nisanlar, bir günlüğüne büyük olduğumuz ve büyümeye özendiğimiz günlerdi bizim için.
Hep umutlu olmak, umutlu kalmak istememiş miydik çocukluğumuzda . Bizimle vakit geçiren, dinleyen, izleyen sabırlı ve hoşgörülü büyüklerimiz yoktu ama, temiz olmak, dünyaya, güzel, sevecen, barış penceresinden bakmak; kötülük düşünmemek, kötülük bilmemek gibi duyguları öğreten korumacı büyüklerimiz vardı.
Keşke hep çocuk kalabilseydik.
Mümkün olsa da, bir günlüğüne büyümüşlüğümüzden kurtulsak; çocuk olsak.
Ne güzel olurdu, çocuk gözlerle dünyayı kucaklamak. Çocuk yürekle çirkinliklerin, kötülüklerin peşine düşmek. Gerçek hayattaki savaşlara, acımasız düşmanlara ve teröre inat çocukça yürekle Kaf dağının ardındaki canavarı kovalamak.
Ne güzel olurdu hayata, güzele ve iyiliklere dokunmak. Prenses kıyafetleri içinde elinde asasıyla her dokunduğunu güzelleştiren prenses gibi olmak.Oyunda yere düşerken eğlenmek.
Ne güzel olurdu ömür boyu 23 nisan'ları çocuk kalplerle kutlayabilmek.
Bir günlüğüne değil keşke her gün çocukların olsa dünya.
Büyüklerde oluşan boşluklara inat minik bedenlerin umut çiçekleriyle bezendiği rengarenk bir dünya.
Sizinde içinizden çocuk olmak gelmiyor mu? Tıpkı 23 Nisanda büyük olmak isteyen çocuklar gibi?
Çocukları ve çocukluğumuzu unutmayalım.Bir günlüğüne çocuk olalım. Dünya'yı bir günlüğüne çocuklarımıza verirken bizde onların yerine bir günlüğüne de olsa çocuk olalım.
Aynaya bakıp son kez ne zaman masumduk diyebilmek için?
Hayatın adil davranmadığı küçük yüreklerde aramızda yok değil, umudun , beklemenin ne demek olduğunu tüm çıplaklığı ile onlarda görüyoruz.
******
Özel bir kanalda çocuklara soruyorlar ;
23 Nisan'da Atatürk sizlere 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını hediye etti, siz gelecek nesillere neler hediye edeceksiniz?
Verilen cevaplar büyükleri dahi gölgede bırakacak güzellikte. İşte bunlardan bir kaçı;
Filiz , Örnekliğimi ,insanlığımı bırakacağım. Dürüstlüğümü, üretken ve çalışkanlığımı bırakacağım.. En güzel bırakacağım hediyem ise Türklüğüm. Vatan sevgimi bırakacağım diyor.
Vatanını üç otuz paraya satanlara, Vatanına midesi ile bağlı olanlara tokat gibi bir cevap.
Oktay ,dürüstlük, mertlik, yiğitlik bırakacağız. Ahlaklı olarak çocuklarımızı yetiştirerek temiz bir gelecek sunacağız diyor.
Geçmişte söylediklerini unutup, mertliği, yiğitliği atalarında bırakmış olan ve bugün takiyye yapanlara söylenecek en güzel cümle.
Bir başka çocuk elindeki Türk bayraklarını sallayarak heyecanla konuşuyor.
Örnek insan olmayı bırakacağım. Örnek insan doğayı korur, temiz tutar, doğayı temiz tutarak, onlara yaşayabilecekleri bir toplum bırakacağız. Çocuklarımızı, torunlarımızı, örnek insan olarak yetiştirerek bize "geri kalmış toplum" diyenleri sollamamızı sağlayacağız.
Bizler örnek insan olarak bizden, sonrakilere: çalışkanlığı, mertliği, cömertliği, saygıyı, sevgiyi, doğruluğu, dürüstlüğü, ahlakı, terbiyeli olmayı, misafirperver olmayı, konuksever olmayı ve de en önemlisi bunların hepsi içinde olan örnek bir insan olmayı hediye edeceğim diyor.
Doğayı katledip, rant uğruna otel yapmak uğruna ağaçları kesenler bu çocuklara ne bıraktıklarını zannediyorlar acaba?
Umarım çocuklarımız büyümüşte küçülmüş edayla anlattıkları bu erdemleri hep korurlar.
Sapsarı lüle lüle olmuş saçları,maviş gözleri üzerinde prenses giysileri elinde asası ile Seda anlatıyor.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını her kutladığımda kendimden geçiyorum .Bu bayramda her zorlukları aşacağım diye kendime ve Ata'ma sesleniyorum. Sevinçliyim her 23 nisanda her gün başarılı olacağımdan emin oluyorum.
Bazen kendimden geçiyorum. Kendimi uçan kelebek gibi hissediyorum.Her 23 Nisanda Ata'mla buluştuğumda değişiyorum, yenileniyorum. Ona teşekkür ediyorum ve onu seviyorum.
Gelecek nesile Atatürk modelini bırakmalıyız. Bırakmazsak ortada ne maddi ne manevi ne de somut bir şey kalır. Sadece soyut fikirlerle öğünürüz. Gelecek nesillere e örnek olduğumuzu düşünelim hep. Bundan birlik beraberlik oluşur.
İşte bu dedirten cümleler.
Bizden alkış, alkış,bolca alkışı hak ediyor Seda.
Üzerinde korsan giysisi , elinde silahı tek gözü bantlı Bahattin'e spiker aynı soruyu soruyor.
23 Nisan'da Atatürk sizlere 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını hediye etti, siz gelecek nesillere neler hediye edeceksiniz?
Elinizde ne kaldı , siz bize ne bırakacaksınız ki biz gelecek kuşaklara ne bırakalım? Diye cevap verdi.
Spiker tekrar soruyor; Neden korsan kıyafetini seçtin ve neden korsan oldun?
Bizim olanı, hakla hukukla alamadıklarımızı zorla almak için? Doğayı korumak için, Çevreyi korumak için, en önemlisi bize kalacak mirası korumak için korsan oldum.
Pes doğrusu.
Yüreğin arzuladığı masumluklarda çocuk olarak kalabilmek için Tüm çocukların Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyorum.Tabi biz büyüklerinde
22/04/2010
HÜLYA TÜRK
23 NİSAN BAYRAMINDA ÇOCUK OLMAK İSTERDİM
" Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı,
Bir mutluluk parıltısısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI ÜLKEM VE DÜNYADAKİ TÜM
ÇOCUKLARA KUTLU OLSUN
23 NİSAN BAYRAMINDA ÇOCUK OLMAK İSTERDİM
23 Nisan'da çocuk olmak isterdim. Her 23 Nisan Bayramında dalarım tatlı anılara. Bazen göz kapaklarım buğulanır ve buruk bir tebessüm. Bazen ise gözyaşlarıma engel olamam. Gece uyumadan Şanlı Türk Bayrağımız başucumda nasılda uyku tutmazdı gözümü heyecandan. Annem erken yatırırdı ertesi sabah bayram var diye. Uyandığımda uçardım kelebek gibi sevinçten. Elimden tutup götürürdü büyüklerim 23 Nisan Bayramına. O ne coşku, o ne kalabalıktı Sivas'ta Hükümet Meydanı. İstiklal Marşı okunduğunda yüz metre ilerideki insanlar, yoldan geçen arabalar olduğu yerde donup beklerdi saygıdan. Bayram törenini izlemek için yer olmazdı kaldırımda. O ne coşku, o ne milli duygular ile donatılmış halk vardı. 23 Nisan'da çocuk olmak isterdim. Her 23 Nisan Bayramında dalarım tatlı anılara, bazen Askerler bando ile Mehmet paşa mahallesindeki Armut ağacı olan bahçeli evimizin önünden geçerdi. Hani nasılda askeri bandonun peşlerine takılıp gitmiştim korkusuzca.
Evimizi kaybedip ağladığımda fark edilmişti kaybolduğum. Eve getirdiklerinde ise annemden işittiğim azarlar Oy oy yıllar ne çabuk geçtin ne çabuk hani o anılar. Unutmam mümkün mü bayram dönüşü bir kaçamakla annemden gizli mutfaktan kaçırdığım bakır tencere kapaklarını birbirine vurup bandoculuk oynadığım o güzel günleri.
Şimdi ise içim yanıyor hem de alev alev kor gibi. Hani o eski Milli duygular, hani o bayram coşkusu ne oldu bize, ne oldu Ülkeme, nerede bayram sevinci dolu çocuklar, Milli Bayramları evinde bayrama gitmeden geçiriyorlar. İstiklal Marşı okununca da okullarda ya öğretmenlerimizden bazıları ya da öğrenciler sakız bile çiğniyorlar, kahroluyorum hem de çok. Her 23 Nisan Bayramında dalarım tatlı anılara. Şimdi ne anam kaldı, ne de babam, minnetim çoktur onlara. Artık sıra bizlerde, tutalım yavrularımızın, torunlarımızın ellerinden. Haydi! Tutuşun el ele, götürelim yavrularımızı bayrama. Atatürk'ü anlatalım onlara, Cumhuriyet'i tanıtalım, koruyup yaşatmalarını öğretelim. Şanlı Türk Bayrağımızla donatalım o gül yüreklerini. Anlatmazsak eğer boş kalır o kaldırımlar bayram sabahı. Hatta bir gün yine 23 Nisan günü nefret ile anarlar bizleri, onları kendi bayramlarına götürmediğimiz için. Haydi! o zaman yavrularımızın elinden tutup koşalım 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına. İşte o zaman onlarda belki bir gün anarlar bizi şükranla. gözleri buğulanarak, dudaklarında buruk, tatlı bir tebessümle..
Aynı şu an benim annemi, babamı minnet ve şükran ile andığım gibi.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
SABİHA SERİN
BU GÜN 23 NİSAN ATAM!
Bu gün 23 Nisan!
Biz üç arkadaş yine mahallemizdeki okulun bahçesinde seyrettik töreni. Selim, Hüseyin ve ben Bu gün biraz geç çıkacağız işe her 23 Nisan'da olduğu gibi
Selim ayakkabı boyuyor! Çöpten bulduğu yırtık ayakkabılarda ayak parmakları utançla büzülürken, temizleyip parlattığı ayakkabılarda özlemlerini yaşıyor
Hüseyin kâğıt mendil satıyor ama kendisi hiç mendil kullanmıyor. Kol yenlerinde biriktiriyor çaresizce dökülen gözyaşlarını, burun akıntısını
Ben çöplerdeki atıkları topluyorum boyumdan büyük çuvalların içinde. Yemek kokularını düşlüyorum hep çöp kokusu yerine
Bu gün 23 Nisan!
Nasıl güzel giyinmiş çocuklar Renksiz gözlerimize renk oldular bir anda. Hani bahçıvanların özenle emek verip yetiştirdiği rengârenk yediverenlerin olduğu bahçeler vardır ya, işte o bahçelere benzemiş bizim okulun bahçesi yine
Bir görseydin o bayram çocuklarını Atam! Gururla daha bir mavi gülerdi göz bebeklerin
Bu gün 23 Nisan!
Biz mi Atam? Biz hiç çocuk olmadık ki? Bahçıvanlar bedava yetiştirmiyormuş o gülleri. Bizim paramız yok renklere vereceğimiz Zaten bahçesi de yok ev diye barındığımız gecekonduların önünde Biz yol kenarında kendiliğinden açan çiçekler gibiyiz. Yaban otlarının arasında vahşî güzellikte ama hep boynumuz büküktür kimsesizliğimizde
Görmeyen gözlerde renk ararken ayaklar altında eziliriz hoyratca Bizim ayakkabı boyasıyla bütünleşmiş ellerimiz hiç balon ipinden tutmadı Bizim çöp kokan tenimiz hiç köpüklü banyo yapmadı Bizim yüzümüz yumuşak mendillerle değil hep kol yenlerimizde temizlendi. Saçlarımız hiç okşanmadı Hatırımız sorulmadı
Bir görseydin biz sokak çocuklarını Atam! Öfkeyle bilenirdi keskin bakışların Sen olsaydın hiç çocukları birbirinden ayırmazdın, ayırmazdın değil mi Atam?
Bu gün 23 Nisan!
Seni anlatıyor Atam, kürsüde pembeler içinde bir kız çocuğu Heyecanı diline dolanmış, nasılda coşkulu. Ah bir çıksam diyorum o kürsüye var ya, neler anlatırdım içim dışım isyan dolu Haksızlık duvarını örmüşler okulun çevresine, bize yasak üzerinde oturup töreni seyretmemiz bile! Oysa tırnak diplerine yerleşmiş kara boyaları saklamak için Selim'in elleri ceplerinde Sabah çöp kokusu gitsin diye bende ovmuştum ellerimi iğde çiçekleriyle Hüseyin omuzuna kadar sıvamıştı kazağının kollarını, yenleri görünmesin diye
Bugün 23 Nisan!
Sen yine de rahat uyu Atam! Biz gelecek 23 Nisan'da da oturacağız bu duvarda Yılmayacağız, küsmeyeceğiz asla! Pes etmeyeceğiz bizi hor görüp aralarına almasalar da
Masum bakışlarımızda çocuk olamadık 23 Nisan'larda ama Senin ilkelerine tutunmuş gençler olacağız gelecek 19 Mayıs'larda
bir kadın
ömrü gözlerinde kalmış
dünleri yaşamakta yüreği
tersine yaşayabilmek umudunda her şeyi
yaşanmışlıklarını ters yüz çevirebilmek hayatının
ve gözlerini yeniden açmak gençlik çağına
bu denli hoyrat ve kaypak olmamalıydı hayat.
bir kadın
sırtında bir ömür kadar ağırlık
yüreğinde olmadık sırlar
yürüyebilse geriye dönecek geldiği yoldan
peşinden gelmemiş aşklara verecek yüreğini
zamanın gerisinden tutulacak bir aşka
bir kadın
ve bin parça olmuş bir yürek
dağılmış zamanları toplamak umutsuzluğunda
umutsuzluğun sırlarını ateşinde saklayan yüreğinde
gözyaşlarını biriktirmektedir.
bir kadın, bir ömür ve bir yürek
bir kadın, bir ömür ve bin yürek
ve kahrolası geç kalmışlık
bir kadın yaşıyor bir yerde
bir kadın yalnız, ağlamakta
her şeye rağmen yaşıyor
bir kadın
Bugün içim içime sığmıyor biliyor musunuz? Çok ama çok mutluyum. Çünkü; uzun yıllar aynı çalışma odasında, her gün sabahtan akşama kadar mesai yaptığım, ortak sevinç ve üzüntüler paylaştığım can dostlarım Gülcan ve Özden'le beraberdim.
Benden yaşça bayağı küçüklerdi ama kafa yapımız birbirine çok uygundu. Aramızdaki yaş farkı anlaşmamıza hiç engel olmadı. Hani deriz ya sevgi ve saygı... Ben onlara aşırı sevgi duydum onlar bana hem sevgi hem saygı duydular büyüğüm diye... Hiç ama hiç kırılmadım. Onlar da beni hiç üzmediler. Hatta işyerinde "genelde üç bayan anlaşamaz sizin oda hep neşe içinde çalışıyor" derlerdi.
Uzun zamandır görüşmek için çok plan yaptık ama bir türlü olmadı. Kısmet bugüneymiş onların öğle tatili arasında buluştuk ne kadar özlemişim bir bilseniz satırlarıma ne yazsam, "hangi kelime, onların benim için ne önem taşıdığını en iyi derecede anlatır" inanın zorlanıyorum.
İçimdeki ses yaşantımızdaki "Gerçek Dostlar" için şunları yaz diyor.
Dostum, sırdaşım, canım, her daim yanımda olanım. Sırrımı söylesem, sen de kalanım. Gözünde elem, yüzünde hüzün görsem; sen söylemeden hemen anlayanım.
Ürpersen üşüdüğünü sanırım. Al hırkamı giyin. Sen ısın yeter ki ben donmaya razıyım .
Bir gözyaşına kurban olanım. Derdin olursa bil ki hemen yanımdayım. Çekinme sakın, bak ben hep arkandayım.
Senin de beni sevdiğinin farkındayım. Sen yeter ki çağır beni, sen neredeysen ben hemen oradayım.
Bilirsin; Dün dostumdun, bugün yine dostumsun, ilelebet de dostum kalacaksın.
Bilirim; İyi günde kötü günde hep yanımdasın.
Bilmeliyiz ki; Dostluğumuzu ne yıllar, ne yollar ayıramaz.