1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Konu: Gurbetçi

    noimage


    Onlar ki güzel yurdumun bir köşesinde, köyde, kasabada, taşrada doğdu,
    Yıllar aylar zaman geçti, gün geldi, artık toprağı yurdu, onu doyurmaz oldu,
    Kimileri bir hışımla çıkıp evinden, elinde ne varsa satıp, tutunca bir an yolu,
    Eskiden kağnılarla, kamyonlarla giderken, şimdikiler otöbüslerde alır soluğu,
    Artık Ankaralı İzmirlidir, veya Diyarbakır Bursalı, belkide İzmit, İstanbullu,
    Bir kaç milyon ise yurtdışında, Avustralya, Amerika ve de Avrupalı olmuştu,
    Öncekiler, buna kader, yazgı deyip durdu, şimdikiler bulduğu işi beğenmiyordu,
    Şimdilerde oysa artık ekmek aslanın ağzı yerine, tam midesinde çadır kurmuştu !
    Bazıları fabrika işçisiyken, kimileri ise yer altlarında, madenlerde çalışıyordu.

    Kimileri mala mülke, refaha, bir çok şeye, çalışıp, çabalayarak kavuştu,
    Şansı olanlarsa marketler zinciri, şirketler, fabrikalar patronu olmuştu,
    Çoğunun yediği önünde iken, yiyemediklerini ise hep ardında bulmuştu !
    Bazılarının oysa çoktan ümitleri tükendi, mahvolup harap , perişan oldu,
    Öyleleri de var ki kendini, mapusta, hücre de,parmaklıklar ardında buldu,
    Elde avuçta ne varsa hiç kalmadı, tüketmişti dahi cebindeki en son kuruşu,
    Ona artık yaşam çekilmez oldu, çıkmazdaydı, kayboldu gitti, hüsranla bitti sonu,
    Herkesin baş ucunda ayağında bir taş, tahta olurken onun mezarı dahi bilinmiyordu!!!

    Sen kolaymı sanırsın, şu an bizim yaşadığımız yeri, oraları GURBET denen yurdu,
    Gönül şimdilerde kıpır kıpırdır, sıla dersen gözden ırakta, burnumuzda tüter oldu,
    GURBETÇi, gurbette yaşamaktadır her gün, bin bir çeşit derdi, kederi vede sorunu,
    Bilemedim bu nasıl adalet, böylemiydi hak hukuk, acep bizim için düzen bumuydu. !
    Bu ne biçim yasa, bu nasıl bir duruşma, tümden de onlardan yana, şu gâvurun kanunu,
    Gün geçmez, onca üzerimizde oynanan, tüm hilleleri. horlanışları, ve de türlü oyunu,
    Bizlerin onlardan farkı, tenimiz esmer, saçımız gözümüz siyahtır, unutmayalım bunu,
    Hatırlayalım dostlar, bize bunca yapılanı, unutma ha, sakın ola, yabancı olduğumuzu...!!!

    ister yurtta, vatanda ol, isterse yurtdışında, gurbet artık bizlerin diyarı,
    Buraları olmuş çok zamandır, yarım asıra yakındır, insanlarımızın mekânı,
    Yaşandı ve yaşanılır oralarda, günlük sayısızca hüzün, sevinç ve de anı,
    Kimi gününü gün etmekle meşgul, ötekini ise sarmış gurbetin, gamı tasası,
    Çoğunluğumuz ise gün ve gün, aşındırır oldu doktor veya hastane kapısı,
    Ön sokaklar aydınlık, fır fırıldak ışıklı, Arkalar köhne karanlık, acılarla kaplı,
    Sıladaki sevenlerimizin bazıları, hasretle ve özlemle, beklemekteyken yolları,
    Oysa kimileri de bizleri soyulacak birisi,sağılacak << KOYUN>> sürüsü sandı,
    Gurbet denen oralar, O diyarlar, O yurtlar ise, bazılarının başının belası!!!
    Bilip görmeyen, tanımamış olanlar için ise, oysa onların daha hâlâ tatlı rüyası!!!

    Bazılarının ise başının belası .Kimilerinin oysa daha hâlâ tatlı rüyası!!!

    Yazan : Gizemlikartal
#26.04.2010 15:30 0 0 0
  • .................Y A Y L A D A K i .... S E V D A L I .
    Yayladaçi Sevdalu! ....( TÜRKÜ SÖZÜ )...Yayladaki Sevdalı!


    Karadeniz lehceli yazılım:.....................Düz Türkce Yazılım:


    Çigdum rüza yaylasuna,.......................Çıktım rize yaylasına,
    Gurbanum havasina,.............................Kurbanım havasına,
    Çönlum rüza yaylasüna,........................Gönlüm rize yaylasında,
    Yeşilu, bozçiruna................................Yeşili, bozkırında

    Bir yar sevdum oriya da,.......................Bir yar sevdim oradan da,
    Rüzanun ortasina,..................................Rizenin ortasından,
    Sevdalum saydim oni da,.....................Sevdalım sandım onu da,
    Hançer vurdi bağrima.......................Hançer vurdu bağrımdan

    Bir yanda tabancasida,.........................Bir yanda tabancası da,
    Diğeru çemençesu,...............................Diğeri kemençesi,
    Oyle bir cuzal sevdum da,.....................Öyle bir güzel sevdim de,
    Cittu canum yarisu.............................Gitti canımın yarısı

    Bir yar sevdum rüzali da,........................Bir yar sevdim rizeli de,
    Cözlari var surmali,................................Gözleri var sürmeli,
    Yagdi yandurdi benu da,........................Yaktı yandırdı beni de,
    Acitayu sozlari.....................................Acıtıyor sözleri

    Vardum rüza aşşağu da,.......................Vardım rizeye aşağı da,
    Hamsi paluh tutmağa,............................Hamsi balığı tutmaya,
    Paktum çemençe çalayi,.......................Baktım kemençe çalıyor,
    Paşladum oynamağa.........................Başladım oynamaya

    Yeşul yeşul durayi da,.............................Yeşil yeşil duruyorda,
    O çayun yapraklaru,................................O çayın yaprakları,
    Penu hepdan biturdi da,.........................Beni hepten bitirdi de,
    O yarun pakuşlaru...............................O yarin bakışları

    Şirul şirul akayü da,...................................Şırıl şırıl akıyor da,
    O çayeli deresu,........................................O çayeli deresi,
    Tünyalara deyuşmam da,.........................Dünyalara değişmem de
    O yar canum yarisu...............................O yar canım yarısı

    Tüşdum şimdu yollara da,.........................Düştüm şimdi yollara da,
    Rüza - artvün arasi,....................................Rize - artvin arası,
    O yar piraktüda penda,..............................O yar bıraktıda bende,
    Derun yurak yarasi.................................Derin yürek yarası

    Karadenuz uşşağiyum,............................. Karadeniz uşağıyım,
    Hem çalar hem oynarum,..........................Hem çalar hem oynarım,
    Varmu onin cibusuda,................................Varmı onun gibiside,
    Bir paşkadur horanum...........................Bir başkadır horonum

    Cel yayliya yayliya da,.................................Gel yaylaya yaylaya da,
    El ela tutuşalum,...........................................El ele tutuşalım,
    Alem ne dersa desun da,............................Alem ne derse desin de,
    Piz yüna buluşalum...................................Biz yine buluşalım

    Sevdüm seni dedumdi da,...........................Sevdim seni dedimdi de,
    Once hee dedi bağa,....................................Önce hee dedi bana,
    Birden anasin cördu da,...............................Birden anasını gördüde,
    Sirtuni döndi bağa.........................................Sırtını döndü bana

    Davar saldum yayliya da,........................... Davar saldım yayla yada,
    Çimenu otlamiya,.........................................Çimeni otlamaya,
    Cönlum oriya galdu da,...............................Gönüm orada kaldı da,
    Yayladaci sevdaya...................................Yayladaki sevda da

    Yayladaci (Anzerdecu) sevdaya! YAYLADAKi (ANZER' deki) SEVDA DA!
    Yayladaci (Ayderdecu) sevdaya! YAYLADAKi (AYDER' deki) SEVDA DA!
    .............ANZER' deki SevdayaAYDER' deki Sevda ya!

    YAZAN : G i Z E M L i K A R T A L
#26.04.2010 15:24 0 0 0
  • noimage


    Doğanın tüm güzelliklerinin cömertçe sergilendiği, yeşil ile mavinin hünerlice kucaklaştığı, oksijen diyarı Ordu, deniz turizmi imkan ları bakımından Doğu Karadeniz bölgesinde en şanslı il durumundadır. Bölgenin en temiz kumu ve bölgenin en uzun kıyı şeridine sahiptir. Plajları doğaldır. Kıyı şeridinde, birbirinden güzel koylar, doğal ve sağlıklı plajlar ve çeşitli mesire yerleri mevcuttur. Turistik tesisleri ve plajları ile turist ağırlama kapasitesi yüksektir. Ya; yaylalarına ne demeli, keşfedilmemiş mağaralar, çağlayanlar. Burcu burcu kokan çiçekleri, çam ağaçları, alabalıkları, fındıkları, kirazları cezbeder insanı. Çeker kendine, sizi, sis çöktüğünde dağların başına. Denizi pırıl, pırıl, kirlilik yok. Hele Boztepe' ye çıkıp, kuşbakışı baktığınızda, gece seyrine doyulmaz Ordu' nun. Tarih kokar hala. Eski Kiliseler, eski evleriyle. Hangi ilçesine veya hangi köyüne giderseniz gidin, sizi çeker. Ünye, Fatsa, Perşembe, Gülyalı, daha nice ilçeleri bir başkadır. Yağmuru bir başka, karı, boranı bir başkadır. Hele Temmuz ve Ağustos sıcağı, denize çeker sizi. Perşembe ve Çambaşı Yaylası' na ve diğer ilçelerin yaylalarına, doyulmaz. Tanınmış sanatçılar gelir. Her sene şenlikler düzenlenir. Ünlü Woswos şenlikleride, ayrı bir renk katar, Ordu' ya ve yaylalarına. Yamaç paraşütümü istersiniz. O da, var. Tekneyle tur atmak mı, daha neler neler. Gezin görün, görün ülkemizde ne keşfedilmemiş yerler olduğunu, bir gittiniz mi bir daha kopamayacaksınız. Hele suyundan içtinizmi asla vaz geçemeyeceksiniz. Doğanın tüm güzelliklerinin cömertçe sergilendiği bir emsalsiz şehirdir, Ordu. Hele Yason burnu denilen yarımadadaki kiliseye uğramaya doyum olmaz. En eski medeniyetlerin beşiğidir, Ordu. Ermeni ve Rum vatandaşlarla birlikte yaşamışız, yüzyıllar boyu. Onlarda belediye meclislerinde, hatta başkanlıklarda görev almışlardır. Kimi kaymakam olmuş, kimileri belediye reisi. Mozaiktir burası. Halada bu vatandaşlarımızla da birlikte yaşamaktayız. Onlarda vazgeçememiştir, doğup büyüdükleri yerden. Yurt dışında veya İstanbul' da yaşayanlar sık sık gelirler buralara ve tatillerini burada geçirir ler. Ya kanyonları, görmeye değer. Ordu ili, ilçeleri ve köyleriyle, her yeriyle, her şeyiyle, bir şiir' dir. Anlatmak yetersiz kalır, görmek gerek. Karadeniz bir başkadır, fakat Ordu bambaşkadır.

    Şair ne güzel anlatmıştır, yüreğinden geçenleri;

    Yeşilin maviyle, kardeş olduğu
    Geceleri, ışıklar sarar, bu şehri
    Sis eksilmez dağlarından
    Denizi bakiredir, doğası gelin
    Hırçındır dalgaları, vurur kayalara
    Hele uzanırsan Boztepe' ye
    Bakarsan şehire şöyle bir tepeden
    Bir yanda, fındık bahçesi
    Bir yanda, kiraz, dağ çiçekleri
    Suyundan içmeye gör, yaylaların
    Ciğerlerin bayram eder, nefes aldıkça
    O çam kokuları, fındık kokusu
    Uzanırsan, yeşil çimenlerine
    Vazgeçemezsin, dönsen bile
    Başka şehirlerde otursan bile
    Bir ayağın burdadır, aklını almıştır
    Aklından çıkmaz bu şehir.

    Anlatmak, yetersiz kalır
    Görmek gerek, gezmek gerek
    Karadeniz, bir başkadır
    Ordu, bambaşkadır.

    HASAN ACAR
#26.04.2010 15:16 0 0 0
  • Önemser misiniz yoksa önemsemez misiniz, bilemem ama ben her zaman için sorgularım; günlük hayatta kullandığımız veya kitaplarda gördüğüm kelimelerin kökü nerelere dayanıyor, nasıl bir değişimle günümüze ulaşmıştır diye...

    Şöyle genel bir değerlendirme yaptığımızda görürüz ki bizim dilimiz yani güzel Türkçe'miz Arapça, Farsça, Eski Türk dil ve lehçelerinin alınarak yeni bir sentez olarak Osmanlıca (Osmanlı Türkçe'si) diye adlandırılan bir yapının devamı olup, Türkçe'miz hakikaten dil, şekil ve sözcük bakımından oldukça zengin bir dildir ve birçok kültürün oluşturduğu zengin bileşkedir. Peki Türkçe'mizin bu zenginliğinin, kapsamlılığının nedeni, kaynağı nedir?

    Şöyle bir düşündüğümüzde görürüz ki ceddimiz olan Osmanlılar hem ila-yı kelimetullah, hem de fetih aşkıyla birçok yer fethetmişler, dünyanın birçok ülkesine ve buralarda yerleşkeler kurmuş ve yaşamışlardır. Bu farklı ülkelere ulaşma ve yerleşme gibi sebeplerden dolayı da birçok farklı kültür ve dil ile aralarında dil alış verişi yapmış ve Türkçe'mizin bu şekilde tekamülü sağlanmıştır.

    İşte bunun bir ispatıdır ki üstad Ali Şir Nevai "Türkçe'ye bakınca gözüme on sekiz bin alem görünür.'' demiştir ve yine başka bir ispattır ki birçok farklı kültürün insanları Türkçe'yi çok kolay bir şekilde öğrenebilmektedir çünkü arka planda bir alışveriş gerçekleşmiş ve dillerin kaynaşması sonucu bir yakınlaşma söz konusu olmuştur.

    Türkçe'mizin bu kadar zengin olmasında Osmanlı Devleti'nin bir imparatorluk statüsüne gelmiş olmasının da dilimize büyük katkıları olmuştur elbette

    Fakat günümüze gelip, insanlarımızın konuşma ve yazılarını dikkatle incelediğimizde acı bir gerçeği görüyoruz; nerdeyse sadece ama sadece 100-300 arası bir sözcükle konuşuyor ve yazıyoruz... (Biz ki koskoca Osmanlı'nın torunları olarak ne yazık bize !)

    Güzel Türkçe'mizGünden güne eriyen,kendisini konuşanların gözünde an be an değerini kaybeden zavallı, öksüz Türkçe'miz...

    Ne yazık ki bu da acı bir gerçektir; Türkçe'miz gün be gün yok olmakta ve kaybolup değer yitirmektedir. Buna en büyük sebep dilimize gereken önemi vermememizdir.

    Diğer sebeplerden birisi ise, Batı kökenli sözcük ve dillerin her geçen gün artan bir şiddetle dilimize hakim olmasıdır hiç kuşkusuz...

    Hatta o kadar yozlaşmış ve o kadar süprüntü bir hale gelmişiz ki o güzel selamlarımız yerine "bonjur, hello, bay, çüs vs." gibi dilimizde ne yeri, ne de bir anlamı olan ıvır zıvır sözcükleri, kelimeleri kullanıyoruz. Hatta daha da ileri gidip Türkçe isimler ve sözcükler kullanmak yerine sırf basit bir özenti ve anlamsız bir inatlaşma ile dükkanlarımıza, çocuklarımıza vs. tüm varlığımıza yabancı ve tamamen bize ait olmayan sözcük ve isimleri koymaktan, kullanmaktan çekinmiyoruz...

    Sadece dilimizde değil, ne yazık ki bu durum bu hastalık;Türkçe'mizle beraber kültürümüzü, örf ve adetlerimizi de etkisi altına aldığını görüyoruz; zaten dil ve kültür birbiriyle pozitif yönde münasebetdardır. Ayrıca bu farklı değişim ve yozlaşmaların kıyafetlerimize, yemek kültürümüze ve düşüncelerimize sirayet ettiği apaçık ortadadır.

    Hatta o kadar hazin bir durumdur ki kendi üretimimiz, yerli malımız olan Türk ürünlerimize dahi hep birilerine yaranmak ve daha fazla kâr marjı elde edebilmek gayesiyle yabancı ve özellikle İngilizce isimler takıyoruz...

    Oysa ki yukarda da belirttiğim gibi Türkçe'miz o kadar zengin bir dil ki... Hiç şüphesiz kullandığımız bu yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıkları dilimizde var ve en güzel halleriyle mevcut. Öyleyse millet olarak hâlâ neden kendi öz dilimizi ve sözcüklerimizi kullanmayarak ithal sözcük ve değerleri kullanıyoruz? Soruyorum siz kardeşlerime bir Türkçe öğretmeni olarak; bu yaptığımız davranış ve sergilediğimiz tutum dilimize en büyük hakaret ve zulüm değil midir?

    Şunu hiçbir zaman unutmayalım lütfen; bir medeniyet, bir millet dilini, kültürünü, maddî ve manevî değerlerini ve dinini, inancını koruyamazsa, yok olmaya, yerle bir olmaya ve sömürge olmaya mahkûmdur. İşte budur ki soğuk savaş denilen, içten çökertme denilen şey (özellikle tarihte Çinliler bu stratejiyi bize karşı kullanmışlardır fakat günümüzde birçok medeniyet bu yöntemi ülkemiz topraklarında uygulamaya koymuşlardır).

    Evet, ne yazık ki durumumuz kritik ve çok vahim... Bir şeyler yapmamız şart... Çünkü dışarı çıktığım andan itibaren bir kokuşmuşluk, bir yozlaşmışlık, bir umursamazlık rahatsız ediyor beni...

    Öyle ki; İETT otobüslerinde kulağında sonuna kadar sesi açılmış bir kulaklık ve çalan iğrenç ve kültürümüzden uzak bir müzik, elinde cep telefonu ile katledilmiş, uydurma bir Türkçe'yle yazılmış mesajlar ve kültürümüzün çok çok uzağında kesilmiş saçlar ve insan tipleriyle her an karşılaşabiliyoruz.

    Ne yazık öyle bir hâle gelmişiz ki sevdiğimiz, dinlediğimiz müziklerin, şarkıların dahi birçoğu yabancı. Her ne kadar düşünmesek, algılayamasak da bu şarkıları dinlersek teknoloji, bilim vs. gibi önemli noktalardan daha ileriye mi gideceğimizi düşünüyoruz acaba? Eğer durumumuz böyleyse, çok büyük bir yanılsama içerisindeyiz demektir... Çünkü gerçek bir ilerleme ve büyük bir medeniyet ancak ve ancak çalışmak ve kendini kültür ve değeriyle tekâmül ettirerek ve yoğrularak kurulabilir...

    Yine efendime söyleyeyim; bu, dilimizdeki yozlaşmanın yansımaları ev hayatlarımıza, aile durumlarımıza kadar sirayet etmiş; bir bakıyoruz ufacık çocuklar anne ve babalarına küfür ediyorlar, onların yanında kesinlikle edebe aykırı davranışlarda bulunuyorlar ne yazık ki...

    Peki ya insanlarımızda şu televizyon denilen aptal kutusuna olan bu tutkunun ve bağlanmışlığın sebebi ne? Ne sanıyoruz, yoksa bütün gün o aptal kutusuna bakınca sıkıntılarımızın geçeceğini mi, yoksa kültürümüzün artacağını ve medeniyetimizin daha da ileriye gideceğini mi acaba?

    Garip ve anlaşılmaz bir başka durumdur birçok yabancılaşmış davranışlarımızdan ve hareketlerimizden müşteki, şikayetçi olmamıza rağmen neden hâlâ bu sorunlarımız her geçen gün büyüyor ve katmerleşiyor ?

    En basitinden televizyon ve bilgisayar bilimsel ve kendini geliştirme amaçları dışında zararlı ve insanın gelişimini, tekâmülünü kısıtlayan teknoloji aletleri... Herkesin çok vaktini çalmasından dolayı her zaman şikayetçi oldukları ama hiçbir zaman da vazgeçmedikleri iki farklı silâh...

    O zaman hem dilimizi hem de kültürümüzü korumak için neler yapabiliriz ve sorunlarımızı nasıl bir çözüme kavuşturabiliriz, bunları sorgulamalıyız... Yoksa bu şekilde dünyada önemli bir yere sahip olmamız ve gelişmiş bir ülke hâline gelmemiz mümkün değildir.

    Velhasıl Türk büyüklerimizden birisinin de dediği gibi; "Geri kalmışlığımızın tek nedeni cehaletimiz ve gafletimizdir.''

    Velhasıl başka söze gerek yok; eğer ilerlemek ve gelişmek istiyorsak, bunu kendi öz değerlerimiz üzerinde yükselerek ve özümüzden, kültürümüzden tavizler, fireler vermeden yapalım... Aslımızın, benliğimizin, nerelerden geçtiğimizin farkına varalım...

    Velhasıl madem TÜRK'üz ve MÜSLÜMAN'ız, bunların gerektirdiği gibi yaşayalım ve bunların gerektirdiği davranalım, konuşalım; sözün özü dilimize sahip çıkalım.

    Madem TÜRK'üz, TÜRKÇE konuşmamız gerektiğini hatırlayalım.

    SAYGILARIMLA
    M.Z.Ay(18.8.2008)
#26.04.2010 15:07 0 0 0
  • Konu: Benciliz
    Biz insanlar farklı dünyalarda,farklı mekanlarda yaşıyoruz ...

    Hepimizin hayalleri,düşünceleri, amacı,zevkleri vs.farklı...

    Hepimiz her daim ve ilk önce kendimizden bahsederiz,

    kendi düşüncelerimizden,hayallerimizden ve kendi yaptıklarımızdan söz ederiz hem de

    sonuna kadar....

    Her ne hikmetse hep kendimizi haklı görürüz diğer insanlara nazaran ve her zaman ilk

    önce kendi işlerimizn peşinden koşarız,umursamayız kendimizden başkasını çoğu zaman.

    Göz ardı ederiz biz istenen yardımları,geri çeviririz kabullenmeyiz bize yapılan haklı ve haksuız tüm eleştirileri...

    Hiç bir zaman bahsetmeyiz insanlara içimizde sakladığımız sırlardan ve onlara karşı olan sinsi düşüncelerimizden..

    Asla ve asla üzerinde durmayız ve konuşmayız kendimizden başkasının ..

    Çünkü sanarız ki dünyanın tanrısı bizizdir,sanki dünyada kimseye muhtaç olmayacağızdır vs. vs....

    Başkası hakkında konuşmak vaktimizin yok olmasına, yaşam kaynaklarımızın ve enerjimizin boş yere tükenmesine neden olacaktır diye düşünürü sanki. Herkeste bu düşünce vardır aslında ve asla kimse bahsetmez bu saklı düşüncelerinden...


    Böyle bir insan düşünün; tek amacı kendisi için yaşamak, kendisine daha fazla rahat bir

    hayat için ölesiye çalışan öyle ki sevdiği insanlardan dahi günlerce aylarca ayrı kalmanın

    verdiği hüznü,hasreti,ızdırabı bile fark edemeyecek kadar bencil ve egosantrik...

    Ve öyle bir gün geliyor ki;umursamadığı o insanalrdan uzakta bir köşede sesizce ve kimsenin umurunda olmadan ölüp giden bir zavallı düşünün !

    Sorgulayın şimdi kendinizi sonuna kadar nereye ve hangi sonuçlara ulaştınız ?

    Acaba siz de kendinizden başkasını düşünmeyenlerden misiniz ?

    İşte kendinizi bu tarz bencil bir yaşam tarzının içine gömerek mi yaşıyorsunuz yoksa

    arada bir de olsa bir başkasını kendisi kadar umursayan,bencilliği ve egosantrizmi biri

    olarak mı yaşıyorsunuz !

    Gözlemlerime dayanarak söylüyorum:Hayır!
    Çünkü hiçbir zaman ne için ve nasıl yaşıyoruz diye düşünmüyoruz ve öylesine yaşıyoruz hayatımızı.


    Hep başkalarından birşeyler bekliyoruz. Şu insanlar şöyle olsa,istediğimiz şeyler gerçekleş se de yeni aldığımız villaya mobilya alsak, arabamızı yenilesek , dünayada bizden üstün insan olmasın vs. vs.....

    Düşünün öyleyse lütfen ya hiç beklemediğimiz bir gidiş varsa yolun sonunda ya kendi elimizle geleceğimizi yok ediyorsak bu aşırı bencillliğimizle ?

    Lütfen sorgulayın,hesaba çekin kendinizi,analiz ein verileri,tahlil edin çevrenzidekileri nereye varacaksınız bunu düşünün !

    SAYGILARIMLA
    M.Z.Ay(27.11.2008)

#26.04.2010 14:54 0 0 0

  • noimage


    İnanan insan, tüm varlığını Yüce Allah'a adamıştır, Allah için yaşar ve her an Allah'ın kendisiyle beraber olduğunun bilincindedir. İzlediği her görüntüde Allah'ın sonsuz aklını, muhteşem sanatını ve gücünü takdir eder. Allah'ın Zatını görmek kuşkusuz ki mümkün değildir. Ancak akıllı ve vicdanını kullanan bir insan, çevresindeki yaratılış örneklerine bakarak Allah'ın mutlak ve Yüce varlığını kavrayabilir. Allah'ın mutlak varlığına ilişkin deliller, görebilenler için tüm açıklığıyla gözler önündedir.

    İnanan insanın en büyük korkusu ancak Kendisine şükredilen, bütün varlığın diliyle yegâne övülen Allah'ın sevgisini, rahmetini ve cennetini kaybetmektir. Yaşamındaki tek hedef Allah'ı hoşnut etmek olan mümin, her olayı Allah'a bağlar, her işinde Allah'a yönelip döner. Allah'a yönelmek, insanı tüm kötülüklerden arındıracak, insanın kalbine huzur ve güven indirecek ve ahirette kurtuluşa ermesine vesile olacak en önemli yollardan biridir.

    Yüce Allah, "'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın." (Rum Suresi, 31) ayetiyle inananlara gerçek imanın nasıl olması gerektiğini haber verir. Bir başka Kuran ayetindeki " Bana 'gönülden-katıksız olarak yönelenin' yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim." (Lokman Suresi, 15) ifadesiyle de, Rabbimiz doğru yolun, samimiyetle bu ahlakı yaşayan insanların yolu olduğunu hatırlatır.

    Allah'a gönülden bağlanmak; her durum ve koşulda Rabb'imize iman etmekten, bağlılık ve sadakatten vazgeçmeyecek kadar çok sevmek ve O'na karşı içi titreyerek korku duymaktır. Allah'a bu şekilde gönülden bağlanan insan, O'nun hoşnut olmayacağı davranış sergilemekten şiddetle kaçınacak kadar büyük bir saygı duyar. Allah'a böyle güçlü bir inanç ile bağlı olan kişi, hem ibadetlerinde hem de Allah'ın hoşnutluğunu gözeterek yaptığı diğer tüm işlerinde samimi ve içtendir. Bu samimi müminlerin 'Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlanan kimseler' (Hud Suresi, 23) oldukları bildirilir ve cennetle müjdelenirler.

    Rabb'imiz insanları bütün ibadetlerinde samimiyet ve teslimiyete çağırır. Bir başka ayette ise Allah kendisine gönülden itaat eden kullarına ecirlerini iki kat vereceğini, "...sizden kim Allah'a ve Resûlü'ne gönülden - itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona ecrini iki kat veririz. Ve biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır." (Ahzab Suresi, 31) ayetiyle haber verir.

    Müminlerin bu üstün ahlak özellikleri, Allah'ın kullarına müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiği elçilerinde çok güzel örneklerle tecelli eder. Kur'an'da elçilerin gönülden Allah'a yönelen, O'nu birleyen itaatli insanlar oldukları pek çok ayette bildirilir.
    "Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 120)

    "Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi. (Hud Suresi, 75)

    "Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi". (Sad Suresi, 30)

    Bu ahlakı yaşayan müminler, Allah'a derin bir saygı gösterirler. Allah'ın yüceliğini ve gücünü gereği gibi takdir eder, O'na karşı derin bir sevgi, içli bir saygı ve korku duyarlar. Allah'ın hoşnutluğunu kazanmayı dünyevi hiçbir çıkara değişmezler, çünkü dünya üzerindeki küçük büyük hiçbir çıkar Rabbimiz'in rızasını ve cennetini kazanmaktan daha önemli değildir.

    Allah Kendisi'ne teslim olan kullarının doğru yola iletileceğini "Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir." (Al-i İmran Suresi, 101) ayetiyle bildirir. İşte bu samimi kullar, "Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13) ayetiyle müjdelenen, hidayete ererek gerçek kurtuluşa ulaşan kimselerdir.

    Dünyadan geçmek muazzam güzel bir şeydir. İnsan dünyevi olan her şeyden vazgeçer, tüm bağlılıklarından sıyrılıp Allah'a yönelirse, o zaman kurtuluş bulur. Samimi mümin için arınıp Allah'a yönelmek önemlidir. İnsanın sürekli bunu kontrol edip kendini gözden geçirmesi ve "bugün nelerden arındım?" diye düşünmesi gerekir. "İçten (Allah'a) yönelenden başkası öğüt alıp-düşünmez." (Mümin Suresi, 13) ifadesiyle haber verildiği üzere içten Allah'a yönelenler öğüt alabileceklerdir.

    Allah imanlı insanı dinç ve diri tutar. İman her derdin devasıdır. Kötü düşünceleri çıkarıp attığımızda çok rahatlarız. Bu gerçeklerin bilincinde olarak her an Allah'a yönelir, en büyük düşman olan şeytandan kurtulmak için Allah'a sığınırız. Samimiyetle Allah'a yönelen insan yaşadığı her şeyden ders alır, fıtratı yeniden aslına dönüşür ve en önemlisi Rabbi ona müjde verir:

    Tağut'a kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. (Zümer Suresi, 17)

    Allah'tan yüz çeviren ve şeytanın yoluna yönelen kişi ise, yardıma en çok ihtiyacı olduğu gün,-Allah'ın dilemesiyle- hiçbir yardımcı bulamayacaktır.

    Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 54)

    Fuat Türker
#26.04.2010 14:48 0 0 0
  • HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR
    ATATÜRK' ün bu sözle ne demek istediğini anlatabilmek için önce "mürşit" sözünün anlamını açıklayalım: Mürşit demek doğru yolu gösteren, kılavuz demektir. Buna göre, insanların ve toplumların hayatında en gerçek yol gösterici, en yanılgısız kılavuz bilim oluyor. Simdi bu söz üzerinde duralım. Bilim yalnızca gerçeği arar ve ona değer verir. Gerçek dışı şeylerin bilimde yeri yoktur. O halde, bilimi kendine kılavuz yapan insan ve toplumlar gerçeğin yolunda ilerlerler. Bu yol doğrunun, doğruluğun yoludur. Doğruluğun olduğu yerde de iyilik ve güzellik vardır. İnsan ya da toplum bu yolda dünyayı, geleceği ve her şeyi olduğu gibi görebilir. Böyle olunca da uygarlık yarışında güvenli adımlarla ilerler. Her yeni gün bir ilerleme, bir gelişme ve bir kalkınma günü olur. Çünkü bu yolda tutuculuk yoktur, geri kalma yoktur. Akıl, yeteneklerini gerektiği gibi kullanabilir. İnsan bilgisizlikten, bilgisizliğin karanlığından kurtulur. Yasadığı hayatı daha iyi tanır. Daha iyi yaşamanın yollarını bulur. Bilimin yasaları vardır Birtakım varsayımlar, kişisel görüşler ve kalıplaşmış, katı düşüncelerin bilim diye tanıtılması her zaman olagelmiştir. Ama bunlar bilim olmadığı gibi bilimin ortaya koyduğu gerçeği de hiçbir zaman değiştiremezler. Bilim ancak doğrunun ve gerçeğin ortamında oluşur. Ancak onunla iyiye ve güzele gidilebilir. Böyle olduğu için, bilim, insanda hoşgörü yaratır. Katı ve kalıplaşmış düşünceli, ön fikirli olmayan insanlar yetiştirme ortamını oluşturur Bilimin verileri ile iyi insan, iyi vatandaş yetiştirme olanakları elde edilebilir. Bilime dayalı gerçeklerle yetiştirilmiş insanlar hiçbir görüş ve düşüncenin tutsağı ve yobazı olmazlar. Bir ülke bilimi kendine kılavuz seçerse her alanda büyük ilerlemeler gösterir. Dünya uygarlık düzeyinin üstüne çıkar.
    "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir."

    Ecem ÜNLÜ
#26.04.2010 11:49 0 0 0


  • noimage


    İkinci askerimizi yolcu ettik dün gece, bir ay arayla,vatan borcuna.Onur ,gurur ve gözyaşı vardı.Halacım aslanlar gibiydin ,hiç ağlamadın da bizi ağlattın ya,ağlamasaydık yanında keşke indi yağmurlar ,böyle oluyor işte asker yolcu etmek;sevinçle ,özlem yağmurları halam...
    Ozanlar diyarı Sivas'a gittin,çok mutluyum,sayende yemin törenin de göreceğiz,ozanlar diyarını,adım adım gezerek..

    Halacım dün gibi bebekliğin dün gibi,babamın adını vermiştik sana Hüseyin babam diyordum
    çocukluğunda aklın da ermiyordu öyle bakıp dinliyordun beni,oysa bugün bir günlük askersin
    Hüseyin babam...

    Yeni arkadaşların en yakın olacaklar,birçok anılarınla teskerini aldığında ne çabuk geçti bir daha geri gelmeyen askerlik anılarım diyeceksin.İlk göz ağrımızsın,annen ve babanın iki askeri daha var sırada. Büyüdünüz aslanlarım benim,sırası gelen Vatan borcuna..

    Askere birşeyler yazmak ta ne zormuş meğer.Sabah oldu selam ver komutanına,güzel gülüşünle
    güzel yüzünle.Bizler rahat uykumuzda,sen nöbette.Akıp gidecek günler su gibi.
    Sivas'ta ilk gecen asker
    Öp Ay Yıldızlı Bayrağı hazır ol Asker,hayırlı teskereler sana ve tüm Vatan görevi yapan askerlerimize...

    Oya Gedik

#26.04.2010 09:05 0 0 0
  • Trabzon denince akla hemen deniz ve deniz istihsallerinden hamsi gelir...

    Dünyâ'da, yetiştiği ilimizin adını taşıyan bir meyvedir, Trabzon Hurması...
    Kendine has tadı ile tanıdığımız ve dili buruşturduğunu, boğazı tıkadığını pekçoğumuz biliriz...
    Mersinliler, bu meyveye: Cennet meyvesi, der.
    Yakın akrabam, İzmit tarafında yerleşmiş ve modern tarım ile uğraşan bir arkadaşıma uğradı. Trabzon'a, bana hediye olarak Trabzon Hurması gönderdi. Afiyetle yedik.
    Bu meyvenin tadı, bal gibi idi. Gerçekten bu meyvenin bu kadar tatlı olduğunu, gelen hediye meyvelerden anladım. Bildiğimiz bu hurmayı meğer yemesini bilmiyor muşuz!...

    Aradan zaman geçti... Bizim semt pazarından, bu hurmadan aldırdım eve... bir hafta kadar beklettik olgunlaşsın diye. Çünkü, hediye gelen meyveler olgun ve domates gibi eziliyorlardı, ama ayva kadar irilikte idiler.
    Meğer, oralarda Şeftâli, iri olsun diye dalında belli sayıda meyveyi sâbit tutarak, diğerlerini, henüz küçükken dalından kopartıyorlar, her dalın besleye bileceği kadar meyve bırakıyorlarmış. İnce meyveyi, toptancılar almıyormuş...

    Neyse, bizim Trabzon Hurması'nın tadına böylece âşık olduk... Birkaç yıldır bu böyle...
    Her kış mevsimi gelmesini ençok Trabzon Hurması'nı bol- bol yiyebileceğiz diye seviniyoruz... Bu yıl, bir de, bu işin tekniğini öğrenmişler evden...

    Pazarcı: "Bu aldığınız 5 Kğ. Trabzon Hurması'nı, bir siyah naylon torbaya koy... Yanına da, 4-5 tâne dal elması koy... Üstünü ve etrâfını bir bezle kapat, dursun bir hafta sonra aç, bak; hepsi birden bal gibi olmuş, göreceksin" demiş, müşterisine.

    Uyguladık... Allah'ım!.. Bu ne tad... Neler, ne lezzetler yaratmış Allah da, biz bilmiyoruz... hiç abartmadan söyleyeyim; hayâtımda, bu kadar tatlı bir meyve hiç tatmadım inanın, hem de hiç- biri zedelenmeden- çürümeden, birer domates olgunluğunda. Yerken, dişinizi kullanmanıza gerek yok.
    Hüüüpp diye emin- gitsin, mîdenize. Sanki, ilâç mübârek... Ey Allah'ım; sana şükürler olsun...
    Ömrümden geçen yarım yüzyıldan sonra hâlâ, nîmetlerini yeni tadıyorum...

    Kısacası, Trabzon Hurması, arının yaptığı bal'a eş. Dalda yetişen bal lökması... Yemeyene anlatması zor tabîi.
    Hazır mevsimi gelmişken ve az önce kilosunu 1 Milyondan yine 5 kilo alıp-eve gönderip, işyerime gelince, sizlere de haber vermeyi uygun gördüm... Bir kere tadan vazgeçemeyecek ancak; beni unutmasınlar haa... Afiyet olsun...

    Siz de dostlarınıza, Trabzon Hurması'nı tanıtmayı sakın ihmâl etmeyin... Ben şimdiden fidânını alıp- dikmeye karar verdim bile. Diktiğim 60 meyve fidânının yanında, bu meyve de yetişmeli... Fındık ne ki, ağaçta bal yetişir mi? diyenlere, evet bu ağaç, ballar balını yetiştiren; Trabzon Hurması ağacı.

    Saygılar sunarım. Hurma balları ile kalınız, Efendim.

    Kadir Yeter. TRABZON.
#26.04.2010 08:54 0 0 0

  • noimage


    Ben hep babamın kızı oldum.
    Oda kızlarının babası "gidene kadar!"
    Kızlar anneleri ile varolur, annenin arkasında yaşar, ama gözleri babada atar! Babaya bakar.
    Yüreğindeki hesabı bile babayla görür de, ilk aşkını onunla kıyaslar. Hatta kızlar, "biraz baba arar" hayatına girecek adamda
    Babasını anlatırken gözlerinde sözlerinde gurur vardır kızların Erkek tanımını ilk onunla yapar, çünkü babanın adımları güvendir ona
    Çoğu zaman Anne, sözleri ile "başkaları ne der"i ortaya getirip, kızlarının çemberini daraltırken baba, varlığı ile özgür duygular yaşatır kızına
    Korkarlar babalarından ama, aslında bu korkunun altında büyük hayranlık vardır, bir de ölçüsüz,saygı ve sevgiler.KIZLAR, EN ÇOK BABALARINA ÖLÜRLER!
    Ben babamı tarif ederken "gestapo" derdim o zamanlar henüz 15 yaşında gestaponun "hem her şeyden haberi olan" hem de "dediğim dedik, çaldığım düdük" adamlara dendiğini nerden bilebilirdim. Sadece sert duruşuna bir isimdi benimkisi!
    Onun, her şeyimizden haberi olurdu, bizi gözleri ile izler, yetmediği yerde yüreğine sorar, neler yaptığımızı bilebilirdi.
    Bazen sıkılır kızardık ama her seferin de nasihatleriyle kendine güvenmemizi sağlar, farklı olduğunu da bize hissettirirdi.
    Ödevlerimizi bitirmemiz için yardım eder, hasta olmayalım diye gece boyunca defalarca kalkar "üstleri açılmış mı acaba diye" yorganımızı kontrol ederdi.
    Otoriterdi, buna rağmen sevgisini gösterecek ortamlardan hiç kaçınmaz, fırsatını bulduğu anda farklı sözcüklerle, bize olan sevgisini süsleyerek söylerdi.
    En çok beklediğim, "on erkeğe bedelsin" sözleriydi ne kadar önemliydi benim için. İşin içinde sevgisinden öte, onun tarafından beğenilmek taltif edilmek vardı.
    Duyguları; öfkesi ile sevgisi, sıcakla soğuk gibi aynı dereden, yan yana hiç karışmadan akardı; serin rüzgârlar estirirdi bize doğru, esenlik doldururdu evimize
    Hasta olmayı en çok seven çocuk bendim, herhalde. Dedim ya, geceleri bile bizi izler, üzerimizi defalarca örter, hele hasta olunca bu ilgisini 5 yıldızlı otel ihtimamında verirdi.
    Sanki ellerinden uçup gidiverecekmişiz gibi hep tedirgin bakardı yüzümüze
    Geceleri ,ateşimize bakıyor bahanesi ile saçlarımızı okşar, daha bir severdi sanki hastayken bizi,alnımızdan öperken "öpeyim de iyileş" derdi, ilaç gibiydi sevgisi..
    Babanız hiç yaranızdan öptü mü?
    Çocukken çok zayıftım, sık sık düşer yara bere içinde kalırdı dizlerim. Ağlayarak beklediğim tek ilaç, babamın sözleri; "gel öpeyim de geçsin" idi.
    Öperdi ve acım dinerdi.
    Bu yüzdendir, her düşmem de, onu beklemem bulamadığımda daha bir yanması acılarımın ve hâlâ kanar öpmediği bazı yaralarım.
    Dedim ya, o öpücükler; beni sevdiğini hissettiğim en özel anlardı.
    O zamanlar TV yok, akşamları bana şarkı söyletir, kardeşlerime güreş tuttururdu.
    Gülmesi az, "susuz" komiklikler yaptırır, tiyatro kurardı evimizdeki salonun ortasına seyircisi de, eleştirmeni de kendi.
    Onunla öğrenmiştik, doğruya taraf olmayı, vatan aşkını, kendimizi ifade edebilmeyi, güzelliği görmeyi, affetmeyi
    Benim babam, bir ovaydı, bir dağ bir soğuk, bir sıcak "her ortama ayak uydurun, ama önce adam olun" derdi.
    Nefesi bana yeterdi Onun olmadığı ortamlarda bile onun sözü, özü " var"dı! aklımda.
    Şimdi ben; varsam, güçlüysem, kendime bazen delice güveniyor, bazen sığ yerlerde ıslanmamak için köprüler istiyorsam, bu onun eseri.
    Her "Babalar günü"nde, yaşadıklarımla ve babamla yüzleşirim "ve çıkıp gidişiyle" herkesten gizlice
    Yaşımız ilerledi, nerdeyse ulaşamadığım bir yürek, aşamadığım bir duvar kalmadı sevgi adına, ama "baba duvarları" aşılmıyor.
    Hele yolları uzattıysa, bir daha geri gelmeyecek, aşılmayacak duvarlar ördüyse aranıza!
    Sizin de babanızla aranızda geçenlerden kim bilir neler yapışmıştır üstünüze.
    Babanız henüz "aşılmayacak duvarlar" örmemişse aranıza, onunla çatışsanız da vazgeçmeyin sarılın bu yorulmuşluğa, kırılmışlığa. rağmen, gayret edin, atın adımlarınızı kızlar, haydin babalarınıza..
    Bilin ki, hayatınızın her noktasında yürüdüğünüz görünmez adımların sahibidir onlar, tüm yaptıkları ile aslında kızlarının hayatlarında hep yaşarlar.
    Siz hiç kanayan yüreğinizi sarsın, acısını dindirsin diye soğuk bir resim çerçevesinin camını öptünüz mü?
    Neye kime sarılırsanız sarılın, hiçbir öpücük onlarınki kadar çabuk iyileştiremez yaralarınızı yaşıyor ve yanınızda ise sarılın babanıza, bir gün başka şeye"toprağa" sarılmak durumunda kalınca, o yaranın tedavisi olmuyor asla
    Aslında,daha yaşarken, kızlarını bırakıp giden babaların da, kızlarını hatırlaması için bir günü olmalı! yılda bir kez de olsa öpmeliler kızlarının yürek yaralarını
    "En çok kızlar ölürler babalarının ardına" babalar bir günde olsa bunu hatırlamalı
    Sahi siz, en son ne zaman öptünüz! Kızınızın yarasını..

    H.Nurcan Yazıcı
#26.04.2010 08:50 0 0 0
  • "FAROZ" Trabzon'dan bir renk.

    noimage

    Mahalle, kent coğrafyasında, insanların sosyal ilişkilerini geliştirdiği, adı ile birlikte, kendi özgün kültürünü var ettiği kurumsal alan
    Mahalleler: içinde yaşayanları ile hayat bulur kimlik bulur.
    Bazı insanlar, mahallelerine damgalarını vurmuştur, o mahalle onunla anılır.
    Bazı mahalleler de içinde yaşayan insanına şekil vermiştir.
    Sahi! Herkesin bir mahallesi yok mudur, anılarında büyük yer tutan.
    Kentleri meydana getiren "mahalle dediğimiz" bu küçük alanlarda, eskiden aile gibi değil miydik?
    Sorunlarda ortak, acılarda ortak, mutlulukta ortak heyecanda ortak
    Ve bu ortak yaşamdan doğan kültür, gelenek ve görenekler
    Evimizin bulunduğu mahallenin bir adı olsa da, en kısa olarak herkes kendi mahallesinden bahsederken kısaca "bizim mahalle" demez miydi?
    Hangimizin mahalle anıları, o anılarda bir mahalle arkadaşı, "mahalle/nin bakkalı, mahalle/nin delisi, mahalle/nin ebesi, mahalle/nin imamı, mahalle/nin delikanlısı, efesi" yoktur ki.
    Ortak çıkarlar ve sorunlar için, görüş alışverişinde bulunulması , ortak eylem projeleri geliştirilmesi ve özel günlerde kapıların çalınması; mahallede oturanlar arasındaki toplumsal bağlılığı ve dayanışmayı pekiştirir/di
    Bazı mahallelerin ortak sorunlarını dile getirme ve eylem biçimindeki farklılıkları ve hatta farklı eğlence ve yaşam biçimi, o mahallelilerin kendi yarattığı kültürleri meydana getirir, bu farklılık, o mahallenin karakteristik özelliğini ortaya çıkarır
    Bizde bu özeliklerine göre, mahallelere; "kavgacı, sessiz, delikanlı, bulaşık, dedikoducu gibi" isimler verirdik.
    Mahalleler tarif edilirken, fiziksel olarak isimlendirilseler de öne çıkan yanları kültürleri ve insan ilişkileridir. Bu yüzden zamanla, bu öne çıkan yanları ile anılır olmaları kaçınılmaz/dır.
    Giderek kendi etkinliğini yitiren rasgele binaların dizildiği örgütlenme birimi haline gelen mahalleler, artık kentin kültürüne bir şey katamaz olup, kendi içlerinde kendilerine, kentlerine yabancı kaldılar.
    MAHALLELERE YENİDEN KİMLİK KAZANDIRILMALI.
    Kentlerin hafızası olan mahallelerde "insanlara" kendi kültürlerini yaşatacakları, mekânlar ve alanlar oluşturmalı.
    Mahalleler;
    Kentine yabancı, kendi içindeki insanına yabancı olmaktan çıkarılmalı.
    Tarih, turizm, spor, sanat içinde var oluşlarına göre, bir kimlik kazandırılıp, bu kimliğine destek olacak projeler hazırlanmalı.
    Bir kentte birlikte yaşamanın bir anlamı da, o kentteki yaşamı, soluduğumuz havayı, edinilen kültürü birlikte paylaşmaktır, yaşamaktır.
    Bilinir ki, kentler ürettikleri kültürleri ile yaşar. Bu kimlikleri ile diğer kentlerden farklı konuma girerler. Bu kültürün kentteki öğeleri, korunmalı yaşatılmalı, geleceğe miras olarak aktarılmalı..
    Bu kimliği kaybetmemenin de en güzel yolu, o kimliği sürekli diri tutmak, yerelden Ulusala hatta evrenselliğe taşımaktır..
    Geçmişi olmayan bir kent, hafızasını yitirmiş bir insana benzer. Kentlerin en önemli kültürel beslenme kanalları ise mahaller
    Bu mahallelerdeki tarih,yaşanmışlıklar, yapılar, ağaçlar, evler, özel oyun alanları sosyal ilişkiler(kültür) ise, kişinin kendi tarihinde en önemli hafıza kayıtları olarak yer tutar..
    Bunları silmek yok etmek, kişinin kendini tanımaması kaybetmesi, silmesi demektir.

    Hele hele kentleri oluşturan mahalle, semt ve meydanların bazılarının taşıdıkları isimlerin o kentin kültür tarihi içersinde çok önemli yeri varsa Bu isimleri değiştirdiğinizde ya da zamanla bu isimlerin içeriği unutulduğunda, kent tarihi de unutulmuş olur.
    FAROZ, "Trabzon" hafızasında, kendini sürekli diri tutan bir isim ve mahalle.
    Öyle gözüküyor ki, bu gidişle "'KOL BASTI', 'FAROZ KESMESİ'"oyunu ile sadece ulusal alanda değil, evrensel alanda bile kentinin rengini göstererek büyük bir sevda yaratacak.
    Trabzon'u seven, Trabzon'a bağlı, bu kente karşı sorumluluk duyan, Trabzon'un tarihi, mimari, kültür, sanat ve edebiyat değerlerini, folklorik ürünlerini bilen, onları koruyan, kentli olmaktan onur ve gurur duyan kuşaklar, bu duygularınızı yeni kuşaklara devretmeniz yeni kuşakta var etmeniz için hafızalarınızdaki anılarınızı, renkleri paylaşın, yok olmasına asla fırsat vermeyin.
    Eminim Trabzon'da ve birçok kentimizde kaybolmaya yüz tutmuş birçok "renk, mahalle, anılar, kültürler," ilgi ve alan bekliyor.
    Hadi gençler, "hala genç kalan orta ve ileri yaşlılar," bu renkleri ortaya çıkarın.
    Faroz'la birlikte dirilen Trabzon ruhunu diğer tüm mahallelerde görmek için, "alanlar ve mekânlar" talebimi belediye başkan adaylarına duyurmak istiyorum.
    Bugün siyaset yapmayacağım ama gençlerin kentimize verecekleri renk ve ruh için onların sorunlarına çare üretmek gerektiğini dile getiren, hal-i hazırda projelerinde, gençlerden samimi olarak bahseden, tek parti göründüğünü de söylemeden geçemeyeceğim.
    Resimlerde şiirlerde anılarda Aslında konuşulan ,"Faroz kesmesi" ile yansıtılan Trabzon gençliğidir, "delikanlı, renkli, çalışkan, sözünde er, yüreğinde er."
    Faroz'da var edilen rengin, kültürün, tüm Türkiye'ye kazandırılması "özellikle yanlış tanıtılan kentimizin," güzel yüzünün bir oyunla sergilenmesi, azımsanmayacak kadar önemli.
    Bu başarıda, bu zamana kadar emeği geçen herkes, büyük bir teşekkürü hak ediyor.


    Nurcan Hayriye

#26.04.2010 08:37 0 0 0
#26.04.2010 08:21 0 0 0


  • sivas şivesi örnekleri - sivas şivesine örnekler - sivas şivesi ile mektup
    noimage


    SİVASLI NİNEMİZİN BAYRAM MESAJI - ( SİVAS ŞİVESİ İLE)


    SİVASLI YAŞLI BİR NİNEMİZİN SİVAS ŞİVESİ İLE GENÇ KUŞAKLARA BAYRAM MESAJINI CANLANDIRDIM. OLUMLU ÖNERİLER SUNARAK GENÇ KUŞAKLARIMIZA ESKİ GÜZELLİKLERİ HATIRLATMAK İSTEDİM.

    Sivas'ımızın şivesi özümüzdür, kendi kültürümüzdür. Sivas'ımızın her şeyi ile ve Sivaslı olmaktan gurur duyuyorum. Sivaslı bir nineyi hayalimde canlandırdım, bayramlarımız hakkındaki kendi kişisel görüş ve düşüncelerimi belirterek sizlere nostalji yaşatmak istedim.

    Benim dapdatlı gozel yavrularım aha şu dizimin dibine hele bir oturun size ne diyecem. Gulağınızı açın da ecük beni diğnen hemi. Vahtığızı alacam ama gusuruma bahman. Nediyim gözünü yedüğüm yavrularım devür gettikçe kotüye gediyor. Ben böyüklüğümü bilip gulağınızı deliyim de gerisi size galmış artuk.

    İlk önce mubarek Ramazan Bayramığızı gutlarım. Allah nice nice bayramlar nasip etsin hepiğize. Ağız dadıynan geçsin bayramığız.

    İşte gine Ramazan Bayramını gutluyacuh şükür, eyi has da şimdi beni hepiğiz ece dinlen hemi.Goyunlarım, guzularım hele bağa bir gulağızı verin bağak.
    Aha Ramazan Bayramını kutluyacuh, şimdi ben size soruyom. Acaba hepiğiz cumbul cömaat böyüğüze güçcüğüze gettiğizmi, böyükleriğizin pambuk ellerini öptüğüz mü, guçcük uşahların o gul bahışlı gozlerini öptüğüz mü? Şekerini balonunu bol bulamac verdüğüz mü yoksa gısnıklıkmı cimrilik ettiğiz. Arafa günü memmecimin gliğini, balonunu, şekerini verdiğizmi.

    Vış benim canını ciğerini yedüğüm yavrularım aha biz ölüp gedecük siz bu yalan dünyada galacaksığız. Aha bu göpgözel adetlerimiz unudulursa nedecük. Etmen dutman ciğeriziği yerim bu adetlerimizi siz devam etdirin.Gurban olurum size yoğsam hemi vallah hemide billah bizim ahrette gemüklerimiz sızlayacak biliyormusuğuz.

    Bir bellemişsiğiz televizyon birde neydiki şu he he aha şimdi ahlıma geldi baba çıksın şu bilgisayar mı ne olmaz olaydı. Gapanıyorsuğuz oğa sağı solu unuttuğuz anam. Ecük de eşiğize dostuğuza ele gapanın. Öldük mü, galdık mı haberiğiz yok vaa. Bayram seyran gandil geçiyorda heç ahlığıza bile gelmiyok. Yok anam yok ortalık temelli donyağının dolması oldu. Halbusam ki birbiriğizi arayıp soırsağız, eyi günde, kotü gunde dertlerine gapak olsağız kotü mü? Bugun oğaysa yarında sağa. Ne ekerseğiz onu biçersiğiz.
    Vaaaa bayram geliyor millet evden gaçacak delük arıyor. Anam oturun eviğizden su mu çıktı. Yoook, misafirden gaçıyorlar. Gaçın anam gaçın sonunda bele gederse herkesin ölüsü evinde gohacak zaar.

    Haa birde bellemişsiğiz mesajmı musajmı ne baba çıksın. Mesajnan da bayram mı gutlanırmış. Zahmet çekmen bele bayram gutlamak olmaz. Gel de elimi öp. Herşeyin uyduruğu çıktıya bayram gutlamakta oynatmalık oldu mesajmış töbe töbeee. Gozüğüzü yiyim beni ece diğnen etmen dutman bele donyağının dolması olacağıza ecük sevin, sayın, böyüğüzü güçcüğünüzü bilin, sağı solu unutman, aran, sorun, öldü mü galdımı arada bir yohlan hemi. Eee siz daha eyisini bilirsiğiz emme siz bele olursağız yarın ötağan sizin goyununuz guzunuzda sizin bile bayramda eliğizi öpmüyecek aha gorursuğüz. Âdetimizi töremizi yaşatın, aha bir gün sonra bayram bitiyor. Gıyıda koşede ne gader eşiğiz dostuğuz varsa gedin erinmen, ıhtıyarların gonlünü,duasını alın. Kös kös evde oturup şu babıya olasıca televizyona melevizyona gapanman, hısım ahrabaya gedin onlarla bir ece gohlaşın, hal hatır sorun hemi. Heç mi goresiğiz gelmedi. Bağa gelince nedek gelenden de gelmiyenden de Allah razı olsun. Çok şukur gapımın zili heç durmadı. Vuuu maşallah allah eksüklüğünü vermesin elimi öpmeye gelenler bek çoğdu. Marisem şaha maka sevenümüz çoğmuş valla. Onlar geldükçe yurağam yağ bağladı. Den bağah yarın bayramda zabanan garnığızı burnuğuzu doyurduktan sonra gozüğüzü açar açmaz böyüklere getmeye erinmen bah getmezseğiz valla ölümü gorün. Ben bir böyüğünüz olarak gulağızı deldim gerisi size galmış.Nabalım gunahım size olsun vallah bah aha şurda ölüm çıhsınki bele gidersek soğumuz kotü. Nediyim nişlliyim goya size ecük öğüt veriyim dedim. Ecük eşi dostu tanınki yarın biz çekip öbür dünyaya gedince gemüklerimiz sızlamasın benden demesi siz bilirsüğüz artuk.

    Gendüğüze ece bahın. Bu dedüklerimi de gulağıza kupe edin benden demesi. Hepiğizin işiğiz gücünüz rasgetsin. Ayağıza daş dohanmasın. Garığızla, gişiğizle uşağızla, Sevdükleriğizle dapdatlı bir bayram geçürürsüğüz inşallah. Başığızı ağrıttım gusuruma bahman goyunlarım,guzularım yuramin koşesi,gozüğüzün çiçeğini yerim bağa gızmadığız demi. Goya bende nediyim birbiriğize kenetlenin, eşi dostu tanın, bilin, aran, sorun, ecük ciğerli olun diye gendimi parçalıyom. Daha nediyim.Yavrularııım bu sevgü ve saygu varya ele gözel bişi ki. Dadından yenmez. Ciğerinin koşesinden gelen bir sevgü varya o sevgü adamın iliğini gemüğünü yerinden oynadır. Sevgü olmadan yaşanan hayata baba çıhsın. Sevgünün açmadığı kapı heçmi heç olmaz. Aha bunu bele bilin. Bende sizi çok ama çok seviyom goyunların guzularım. Bu dedüklerimi yapın ciğerimi yen tek. Allaha emanet olun hepüğüz...Gahıyım evüme gediyim bu gader nasihat yeter.Şimdi gelen giden olurda gapıda galmasınlar. Dolapda boğazımdan geçmedide yaprah sarmayınan hurma ayırdıydım, bir tasda bayram çorbam var. Belki bizimkiler çoluk çocuk gelirler, Zaten de goresim geldi.

    Haydin Allahaısmarladık gendiğize eyi bahın. Allah'a emanet olun yavrularım

    NOT: Umarım verdiğim anlamlı mesajlar anlaşılmıştır..


    SABİHA SERİN
    Şair Araştırmacı Yazar
    SİVAS


    Pambuh nene pambuh nene
    internete çıhmıssın sen
    Bayyam geldi bu gun gene
    Hayatından bıhmuşsın sen

    Ellerinden öpeceğum
    Haşluğumu kapacağum
    Sona neler yapacağum
    Keseyi böğrune tıhmışsın sen........ZEKİ TOMBUL

    (Saygıdeğer Zeki Tombul beyin bu güzel
    sözleri için teşekkür ederim.)



#26.04.2010 08:05 0 0 0
  • SİVAS YÖRESİNDE

    noimage

    NİŞANLI KIZA KURBAN GÖNDERME GELENEĞİ

    Sivas ve yöresinde eskiden beri sürüp gelen nişanlı kıza kurban gönderme geleneği artık pek devam etmiyorsa da yine de bu anlamlı ve nostalji dolu geleneğimizin hatırlanıp gelecek kuşaklara tanıtmak amacıyla hatırladığım kadarıyla sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Unuttuğum bir ayrıntı olursa da şimdiden hoşgörünüze sığınıyor, saygılarımı sunuyorum.
    Sivas'ta nişanlanmış kıza gelinlik kız, ailesine ise kızevi , nişanlı gence damatlık, ailesine ise oğlanevi derler. Sivas'ta Kurban Bayramından bir gün önceki güne arefe, arefeden bir gün önceki güne ise şerefe denir. Eski yıllarda Kurban Bayramı yaklaşınca nişanlı çocuğu olan oğlan evi ve kız evini tatlı bir telaş kaplardı. Çünkü arefe veya şerefe günü oğlan evi çarşıdan satın aldığı kurbanlık koçu kız evine göndermek zorundaydı. Zaten kız evi de çoktan gerekli hazırlığını yapmış oğlan evinden gelecek kurbanı beklerdi
    İlk iş olarak oğlan evi çarşıya gidip besili bir koç alırdı. Alınan bu koç'un üzerine giydirilmek üzere o yıllarda çarşıda sürekli satılan kalın kartondan yapılmış üzerinde hediye konmak için cepleri olan bu kartondan alınırdı. Kartonun üzerinde özel olarak hazırlanmış ceplerin içinde geometrik şekillerde aynalar, renkli grafon kağıtları, kedi merdiveni dediğimiz süsler, parlak şekilli kağıtlar bulunurdu. Bu karton alınan koçun üzerine giydirilirdi. Kartonun üzerindeki ceplere ise çeşitli hediyeler herkesin görebileceği bir şekilde dizilirdi. Bu hediyeler ayakkabı, terlik, elbiselik kumaş, iç çamaşırı, v.s olurdu. Koçun vücudundaki tüyler ise farklı parlak renklerle boyanırdı. En sonunda kırmızı bir kurdeleye 90. lık dediğimiz altın (gramüse) yada altın bir bilezik dizildikten sonra koçun iki boynuzundan kurdele bağlanırdı. Altın veya bilezik koçun tam anlının ortasına denk getirilirdi.
    Koç alınıp gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra sıra gelir hediyelerle donatılmış süslü püslü koçu kız evine göndermeye. Oğlan evi aynı okuyucu gezme geleneğinde olduğu gibi kendi çevresinde maddi durumu pek iyi olmayan bir bayan ve yanında bir erkek çocuk ile koçu kız evine gönderirdi. Kız evi tarafından da koçu getiren bayana yenge derler ve ve çocuğa kendi güçlerine uygun bir bahşiş verilir, gönderilirdi. Bazen de içeri alınıp farklı ikramlarda bulunulurdu.
    Koç şerefe günü gelmişse arefe günü, arefe günü gelmişse aynı gün kız evinin maddi durumu iyi ise bir fayton tutardı. Eğer fayton tutamamışsa aileden bir genç delikanlı koçun boynundaki ipi tutar nişanlı kız ve ailesiyle birlikte ara sokaklardan geçerek herkesin imrenerek bakışları arasında kabristan ziyaretine gidilirdi. Kabristana gittiklerinde ise oraya ziyarete gelen kişiler tarafından da yine koça merakla bakılırdı

    noimage

    Kurban Bayramı sabahı kız evindeki erkekler bayram namazından geldikten sonra şenliklice dualar eşliğinde kurbanı keserlerdi. Parçalanan etlerden bir kısmı kız evine ayrılır, bir kısmı ise ' kızımızın kurban eti' denilerek eşe dosta dağıtılırdı. Onlarda "Vah eylemi canım Allah gabul etsin, hayırlı uğurlu olsun Allah başa gadar mesut etsin anam bir yastıkta gocasınlar hemi" derlerdi. En önemli unutulmaması gereken ayrıntı ise koçun kuyruk yağı özel olarak ayrılırdı. Çünkü kız annesi daha sonra bu kuyruk yağından bir tepsi tatlı yapıp oğlan evine göndermesi gerekiyordu.
    Kurban kesme işi bittikten sonra kız annesi kuyruk yağından bir tepsi tatlıyı yapar ve ayrıca damat için alınan gömlek, elbise, terlik, damadın baş harfinin de işlendiği ipek bir mendil birtakım çeşitli hediyeler ile birlikte oğlan evine yine aynı şekilde bir bayan ve çocukla gönderilirdi. Bu kez de oğlan evi gelen bayana harçlık verir gönderirdi. Hem kız evi hem de oğlan evi üzerlerine düşen bu asli görevi tamamlamanın mutluluğu ve tatlı yorgunluğu ile bayramlarını geçirirlerdi.
    Sivas'ta eski yıllarda uygulanan bu geleneğimiz titiz bir şekilde uygulanmaya çalışılırdı. Aksi halde halk arasında birtakım söylentilere neden olurdu. Şöyle ki: Kız evi eğer kuyruk yağından tatlı yapıp hediyeler ile birlikte oğlan evine göndermez ise oğlan evi çevresindeki kişiler damadın annesine ' Vah anam görüyonmu bak sen onlara dolu dolu hediyelerle beraber aslan gibi goçu gönderdin de onlar size bir tepsi datlıyı layık gormediler bak hele' derlerdi. Aynı şekilde bu kez eğer damadın annesi kız evine koç ve hediyeleri göndermez ise bu kezde kız evinin çevresindeki kişiler gelin adayının annesine" Bacı gı vah bu nasıl iştiki, sen onlara melekler aslanlar gibi gız veriyonda onlar size bir goçu layık görmediler mi" diye aralarında böyle her iki tarafı üzecek dedikodular yaparlardı.
    Günümüzde artık Sivas'ta nişanlı kıza kurban gönderme geleneği yavaş yavaş unutulmak üzeredir. Bazı yörelerimizde halen devam ediyorsa da artık azalmıştır. Yeni evlenecek yuva kuracak gençlerimize kurbanlık koç yerine yeni yuvalarında her zaman kullanabilecekleri herhangi bir eşya alınması tercih edilmektedir..
    Belki o yıllarda bu gelenek bir nostalji ve gurur kaynağı olarak görülüyordu ama halen yaşadığımız günümüz koşullarında bu geleneğin devam etmesi zorlaşmıştır. Her ne kadar bu tür geleneklerimiz geçmişte uygulanmış ise de artık devam etmesi ekonomik bakımından güçleşmiştir. Nişanlanmış bir genç kıza kurbanlık koyun değil de evinde sürekli kullanabileceği büyük bir eşyanın alınarak ona daha yararlı bir katkının olacağının daha olumlu bir hizmet olacağını ve yeni gençlerin o zaman daha da mutlu olabileceğini düşünüyorum.

    Saygılarımla...

    SABİHA SERİN

#26.04.2010 08:01 0 0 0
  • noimage


    Ağlama sen, yüreğim, ağlama !
    Karanlıklar , çıkacak aydınlığa...


    Bir sen, bir ben vardık sessizlikte, yazlıkta.
    Kuş sesleriydi duyduğumuz,
    Deniz Gözlüm ,karşımızda deniz,


    Yaban otları sarmıştı bahçeyi,
    Bilemezdin o an , içimde uyanan güzelliği.
    Duyamazdın ki yürek sesimi,
    Göremezdin,göremezdin, gönlümde çizdiğim resmi...



    Yemyeşil çimenler ,gözlerimde,
    Basmaya kıyamadığımız.
    Solda, dizi dizi, gonca gülleri sevdamızın.
    Sağda, duvar boyunca, güneşin her rengi,
    Mevsim çiçekleri...


    Sendin Sevdiğim, gülen yüzünle,
    Bahçe kapısından içeri giren.
    Hani o saf, yürekten gülüşünle !
    Bana , yaşam sevinci veren,
    Yeniden doğuşum, Bahara erdiren...


    Dağılıvermişti bir bir,soluğumu kesen,
    Birikmiş endişe ve korkularım.
    İçimdeki coşan seste,
    Yapıvermiştim tatlı sözlerinle , işte bir BESTE.
    SEN,DİNLEMEYE, BELKİ DE BEN, HASRETTİM SÖYLEMEYE.



    Bakma sen ,suskun durduğuma bakma !
    Yüreğimde, fırtına!
    Gözlerimde, ta derinlerde ,içimden geçenler,
    söylemek istediklerim.
    Tavırlarımda,saygım,sevgim...


    Hani, demiştin ya,
    Fıskiyeli bir havuz gerek ortaya.

    Aksimiz düşecekti suya, sevdamızı yansıtacak.
    Mutfak penceresi önüne bıraktığımız menekşelerin,
    Ve salıncağın gölgesi ...


    Yaşam pınarı oldu, gözlerim,
    Bak ! çiçekler açtı,harelerinde renk renk.
    Yakmalı tenini, alev alev dudaklarım,
    Unutamamalısın sıcaklığını, avuçlarımın...


    Gönülden gönüle bir akıştı,
    Dönüş yolumuzdaki,anlamlı bakıştı.
    Söyleyince evlilik teklifini,
    Yüreğimdeki fırtınalar,dağıldı gitti...



    Güzel sözlerinden,bahçendeki çiçeklerden,
    Taç yaptım saçlarıma,
    Bir de, saçtım,saçtım güneşin renklerini,
    Mutlu yarınlara.

    EFSANE OLMALI SEVDAMIZ !!!





    NUR BENLİOĞLU// 18.04.2010 .GERMİYAN DÖNÜŞÜ

#26.04.2010 07:34 0 0 0

  • noimage


    Kadın,
    Anlatmıştı yüreğindekileri bir bir,
    Sevdiği anlayacaktı belki onu ,kimbilir.


    Eskilerden nağmelerdi ,mırıldandığı,
    Yaşamı olmuştu,şiir dünyası.
    Tüm çıplaklığıyla,Deniz Gözlüsüne,
    Gerçeklerini açıklamıştı.



    Kimi yaşanmışlıklar,
    Kimi toplumsal yanlışlıklar,
    Çileleri, yalnızlığı, korkuları,
    Umutları,Baharları,Kışları,
    Konu oluvermişti dizelerine...


    Boş geçen yıllardan ezik, yüreği,
    Duymuştu sevdanın sesini.
    Açtırdı solgun çiçeklerini,
    Yeşerdi tomur tomur ümitleri.
    Ak düşlerindeydi artık,
    Deniz Bakışlısıyla, geleceği.


    Adam,
    Düşünüyorken kahverengi gözleri,
    Dalmıştı şiir dünyasına kadının.
    Deli deli aktı da kanı,
    Arayıverdi, sevdiği kadını.


    Hüzün vurmuştu gecenin yüzüne,
    Kadın, perişan mı perişan, ölesiye.



    Açmıştı göğsünde, bir kızıl Gonca Gül,
    Battı da dikeni,ses etmedi gönül.


    Erdi vuslata sonunda Gül ile Bülbül,
    İçe akıttı gözyaşlarını,ağladı kadın.
    Sükutu da bildi altın...


    Sevmeyi bilen dudaklardan,
    Sevda türküleri aktı, Güneş doğmadan!


    NUR BENLİOĞLU // 25.04.2010
#26.04.2010 07:31 0 0 0
#25.04.2010 21:13 0 0 0