Merkezi Tekirdağ'da bulunan Çorlu Kültür ve Sanat Derneği tarafından "Türkiye'm" konulu bir şiir yarışması düzenlendi. Yüzlerce şairin "Türkiye" içerikli şiirleriyle katıldığı; Ataol Behramoğlu(Şair-Yazar), Orhan Kurtuldu(İstanbul Devlet Tiyatrosu Sanatçısı), Sevinç Alemdar(Eğitimci, Edebiyat Öğretmeni), Cemaleddin Dalçık(Alman Dili ve Edebiyatı), Şafak Güneş Gökduman(Yazar, Türk Dili ve Edebiyatı), Ferit Gürsu(İngiliz Dili ve Edebiyatı) gibi isimlerin jüri üyesi olduğu yarışmada M. Nihat MALKOÇ "Türkiye Sevdası" adlı şiiriyle "Türkiye Birincisi" olarak 400 TL kazandı. Çorlu Kültür ve Sanat Derneği'nin 3. Geleneksel "Resim, Şiir" ve bu yıl ilki gerçekleştirilen "Fotoğraf Yarışması"nın ödül töreni 18 Nisan 2010 tarihinde Tekirdağ/Çorlu Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu'nda gerçekleştirildi. Gecede çeşitli etkinlikler de vardı. Resim, fotoğraf ve şiir ödüllerinin verildiği geceye ilgi büyüktü.
Sunumunu Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Orhan Kurtuldu'nun yaptığı törende, Kurtuldu'nun usta şairlerden okuduğu memleket şiirleri büyük beğeni topladı.
Yarışmada dereceye girenlerin plaketleri, Çorlu İlçe Milli Eğitim Müdürü İsmail Bağlar, Belediye Başkan Yardımcısı Serhat Çatalkaya, ,Çorlu'daki liselerin öğretmenleri, idarecileri, Cem Vakfı, Tekirdağ Namık Kemal Şiir Grubu, Tema Çorlu Temsilciliği, Çorlu Atatürkçü Düşünce Derneği, Çorlu Çevre Gönüllüleri Derneği, Çorlu Sakatlar Derneği, Devrim Gazetesi Haber Müdürü Erdal Özcan ve yarışma koordinatörleri tarafından verildi.
Resim ve şiir yarışmalarının birincileri yarışmaya Denizli ve Trabzon'dan katılan lise öğretmenleri oldular. Mesafenin uzaklığı nedeniyle ödül törenine katılamayan yarışmacıların gönderdikleri duygulu mesajlar ödül töreninde okundu.
Yarışma sonuçları: Şiir dalında
Birinci :Nihat MALKOÇ(TRABZON), -"Türkiye Sevdası"
İkinci :Yücel COŞKUN(Tekirdağ) - "Türkiye'm"
Üçüncü :Timur UGAN(Gümüşyaka- İstanbul) - "Nereye Gideyim Ben"
1. Mansiyon :Ahmet FENAR(Eskişehir) - "Anadolu'ya Mektup"
2.Mansiyon :ÖmerAÇAR(Van) "Anadolu'nun Dizginlenemeyen Sesleri"
3. Mansiyon :Rabia BARIŞ( Eskişehir) - "Türkiye'm"
Serbest tarzda yazdığı "Türkiye Sevdası" adlı uzun şiiriyle "Türkiye Birincisi" olan M. Nihat MALKOÇ'u tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. M. Nihat MALKOÇ'a Türkiye Birinciliği kazandıran "Türkiye Sevdası" adlı şiirini dikkatlerinize sunuyoruz
TÜRKİYE SEVDASI
I.
nefesleri dondururken ayazlar
aydınlık sabahlara doğuyor güneş
tohum çatlıyor toprağın sıcağında
pamuk beyazlığında Çukurova
gök maviliğinde Türkiye'm
boz bulanık ırmaklar söyler yarının türküsünü
seccadelerde atılır sabır ilmikleri
dualar kanatlandırır gecikmiş umutları
sevdalanır bir yürek delicesine
anayurdum, yavuklum, alınyazım Türkiye'm
II.
nasırlı ellerde bire bin veriyor başak
bir kavalın ezgilerine gömülüyor acılar
ekin gibi biçiliyor yüreklerde umutlar
türküler ağıt burukluğunda şimdi
kadim yarasını sarıyor Türkiye'm
destanlar gerinirken derin uykusundan
ceylanlar içiyor oluğu kırık bir sudan
Köroğlu'nun narası titretiyor gökleri
tokmağına küskün davullar
yitiğini burçların gölgesinde arıyor Türkiye'm
III.
yalın ayaklar değince toprağa
ayaz öpüyor buz tutmuş solukları
yerçekimi yağmur sağıyor bulutlardan
başakların yüzü gülüyor seher rüzgârlarında
bereketli sabahlara uyanıyor Türkiye'm
dağ rüzgarları tarıyor bir çobanın kır saçlarını
kara yazgısını içine gömüyor öksüz çocuklar
boya sandıkları ellerinde, düşüyorlar kaldırımlara
yetimlerin düşlerini uykulara taşıyor Türkiye'm
çeşmeler susuzluğun yasını tutar pınar başlarında
yağmur bereketini döker yanık toprağa
Yunusların sesi yankılanır göğüs kafeslerinde
Ferhat deler dağları Şirin'in aşkına
Kerem gibi yüreğinden köz köz yanar Türkiye'm
uçurtmalar özgürlüğe koşar masmavi göklerde
çocuklar yalınayak seğirtir taşlı yollarda
toprak öper çatlamış ayaklarını
garipler tutacak bir el, bakışlarını gömecek bir göz arar
o demlerde bir el olur, bir göz olur Türkiye'm
el ayak çekilir kapkaranlık gecelerde
buz tutar yetim bir serçenin minik kalbi
ay, karanlığa saplar gümüşten hançerini
gönüller sevda nöbetlerinde sabahlar
yüreklerde nabız olur, hasret olur, vuslat olur Türkiye'm
V.
toprak damlardan sızar ay ışığı düşlere
tandır başında kapanır bir yetimin mahmur gözleri
tezek kokar bir kadının nasırlı elleri
kağnıların yollardaki izlerini siler Türkiye'm
masallardan kopup gelir Kafdağı'ndaki devler
yorgun akşamlar kanına girer kerpiç evler
türküler gönüllerden ses verir dağa taşa
nağme nağme dilden tele, telden dile dökülür Türkiye'm
acıyla beslenir yetim yürekler
tozlu yollar nere varır kim bilir?...
dağların eteğinde kurulur mahşer
türkülerde, koşmalarda dile gelir Türkiye'm
VI.
motor sesiyle uyanır tane başakta
harmanlar gülümser fukaralığın asık suratına
öğütür dertleri bereket değirmeninde zaman
apaydınlık yarınlar arkadaşın olur Türkiye'm
bir ebem kuşağının altında bozulur büyü
yoksulluk ve hüzün yaftası asılır boynumuza
sofralarda sabır olur azığımız kuru ekmeğe yoldaş
an gelir de kabuğunu kırar Türkiye'm
Çanakkale kahramanlar yatağı
hâlâ sıcak sultanların otağı
burada açılır sonsuzluğa kapılar.
kınalı kuzular büyüdükçe büyür bayrağın gölgesinde
boynu bükük halklara yürek verirsin ülkem
deli taylar misali yol alırsın sonsuzluğa
seni sevdim, seveceğim Türkiye'm
Düşünebilmek, insan hayatındaki en önemli nimetlerden biridir. Düşünmek insanı, etrafında gördüğü, işittiği, hissettiği her şeyin, Allah'ın o muhteşem yaratma sanatı ile gerçekleştiği gerçeğine götürür. Düşünen insan, yaşamdaki amacının ne olduğunu, neden yaratıldığını, Allah'a karşı sorumluluklarını, ölümü, ahireti aklından çıkarmaz. Rabbimiz bir ayetinde, Kuran ayetleri üzerinde düşünüp öğüt alabileceklerin, yalnızca temiz akıl sahibi olan müminler olduğunu şu şekilde açıklamıştır:
"(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır." (Sad Suresi -29)
Dini gereği gibi yaşayamayan insanlar ise, şeytanın da telkinleri ile bütün bu konuları düşünmekten özellikle kaçınırlar. Dünya hayatında oyalanacak o kadar çok konu vardır ki, düşünmeye fırsat bulamazlar. Ancak, başlarına bir kaza veya hastalık gelip de, dünya hayatında oyalanacakları konulardan uzaklaştıklarında, o zaman Allah'ı düşünmeye ve eski günlerine tekrar dönebilmek için dua etmeye başlarlar. Sağlıklarına kavuştuklarında ise hasta ve aciz hallerini çok çabuk unutur ve eski yüzeysel yaşantılarına geri dönerler.
İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi -12)
Ahirette, iman etmeyen insanların yaşayacağı pek çok olumsuz duyguyu Allah, dünyada da hissettirir. Örneğin pişmanlık. Zorluk anlarında Allah'ı düşünmek, sonra unutmak, ahirette iman etmeyenlerin yaşayacağı pişmanlığın nedenlerinden sadece biridir. Oysa dünyada iken onları, nasıl yaratıldıkları konusunda düşünmeye davet eden uyarıcılar mutlaka olmuştur. Kulaklarını tıkayıp, sırtını dönerek yüz çeviren bu insanlar, düşünmeden geçirdikleri her saniye için sorguya çekileceklerdir.
Ey iman edenler, Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Siz de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin. (Enfal Suresi -20)
Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi -12)
Allah, Kuran ayetleri üzerinde düşünmemizi emreder. Düşünen temiz akıl sahibi insanlar ise cennet ehli mümin kullardır. Çoğu insana düşünmek zor gelir. Bu nedenle bazı insanlar, önlerine hazır sunulan her dini bilgiyi, Kuran'dan zannederek, üzerinde hiç düşünmeden kabul ederler. Oysa Yaratan Rabbin adıyla oku. (Alak Suresi - 1) ayetinde bildirildiği gibi, Kuran'ı okumak, her kulun görevidir.
Çoğunluk ne yapıyorsa doğrudur, ya da dedelerimden böyle öğrendim mantığı, insanı büyük bir yanılgıya götürür. Zira bu konularda insanların düştüğü yanılgıları Rabbimiz şu şekilde bildirmiştir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (En'am Suresi -116)
Hepinizin de bildiği gibi, koyunlar sürü halinde hareket eder. Düşünemezler ve biri ne yapıyorsa, diğer koyunlar da aynı şeyi yapar. Şayet insan da aynı yüzeysellikte yaşayıp, din adına söylenen her konunun Kuran'a uygun olup olmadığını düşünmeden körü körüne kabul ederse, koyundan hiçbir farkı kalmaz. Zira çevrenize baktığınızda pek çok insanın bu şekilde yaşadıklarına şahit olursunuz.
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi -170)
İnsanların çoğu, atalarından öyle gördüğü için, Kuran-ı Kerim'i, yalnızca ölülerin arkasından okunacak bir kitap zannederler. Ancak bir kez dahi, Rablerinin Kuran'da kendilerine hangi konularda hatırlatma ve uyarılar yaptığını düşünmezler ve anlamaya çalışmazlar. Oysa Kuran'ın bir ayetinde, ölülerin arkasından okunan bir kitap olmadığı, aksine diri olanların uyarılması için indirildiği, Rabbimiz tarafından çok açık bildirilmiştir:
(Kur'an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kafirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir). (Yasin Suresi 70)
Pek çok insan için bedenlerindeki mucizeler sıradan, üzerinde düşünmeye gerek duyulmayan konulardır. Çoğu kişi soludukları havanın tam nefes almaya uygun yaratılmış olmasını, bütün organlarının görevlerini eksiksiz yerine getirmesini, bitkilerdeki ve hayvanlardaki muhteşem yaratılışı, evrendeki kusursuz düzeni, acizliklerini, hayatında bir kez dahi düşünmemiştir. Bazıları kişiler de her şeyi tesadüfle açıklarlar. Tesadüfün hiçbir şey yaratamayacağını çok iyi bilmelerine rağmen, üzerinde çok düşünmeye gerek olmayan tesadüfü putlaştırırlar. Kuran'da Hz. İbrahim kıssasında, Hz. İbrahim'in küçük putları kırdıktan sonra asasını büyük putun önüne koyması ve bunu kimin yaptığı kendisine sorulduğunda ise büyük puta sormalarını söylemesi, kavmi kısa süreli bir düşünmeye sevk etmiştir. Hz. İbrahim, çok akılcı bir taktikle insanların vicdanına seslenmiştir. İnsanlar biraz düşündüklerinde büyük putun asayı tutarak diğer putları kırma eylemini gerçekleştiremeyeceğini vicdanları ile kabul etmiş, ancak daha sonra şeytanın telkinleri ile nefislerine uyarak, bu açık gerçeği görmezden gelmişlerdir.
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi -14)
Dini yaşamayan insanların düşünmekten kaçındıkları bir diğer konu ise ölümdür. Ölüm konusu açıldığında, rahatsız olur ve hemen kapatmak isterler. Oysa ölüm, insanın üzerinde düşünmesi gereken en hayati konudur. Ölüm konusunda kimsenin bir sözleşmesi yoktur. Ölüm, geri dönüşü olmayan sonsuz hayatın başlangıcıdır. İnsan, bu sonsuz hayattaki mekanlar üzerinde düşünmeli ve ahirette bulunmayı umud ettiği mekana ulaşmak için ciddi bir çaba göstermelidir. Ölüm ve sonrasını düşünmemek, insanı gaflete sürükler. Yüzeysel, derinliği olmayan, Allah'tan uzak bir yaşam, ahiretteki mekânın cehennem olmasına vesile olabilir.
İman eden kullar ise, sabah kalktıkları andan itibaren, düşünmeye başlarlar. Şuursuz uyku halinden sonra, yine sağlıklı bir bedenle güne başlamak, müminler için şükür vesilesidir. Çamurlu topraktan çıkıp da mis gibi kokan bir gülü düşünmek, küçücük bir tahta parçası olan tohumun renk renk, farklı koku ve tatlarda meyve ve sebzelere, çiçeklere dönüşmesi üzerinde düşünmek, Allah'a yakınlıklarını artıran vesilelerdir. Müminler ölüm ve sonrası üzerinde de çokça düşünürler ve bu konuda hazırlık yaparlar. Allah, pek çok ayetinde, insanları bu konular üzerinde düşünmeye sevk eder.
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi - 191)
Çiçekleri düşünün, her biri farklı ve muhteşem kokulara sahiptir. İnsanlar, çiçeklerdeki bu kokuları elde edebilmek için, laboratuarlarda uzun çalışmalar yaparak parfüm elde ederler. Ancak hiçbir parfüm, çiçeğin orijinali kadar güzel kokmaz. Allah, parfümü şişede değil de insanın bedeninde de yaratabilirdi. Ancak insan bedenindeki acizlikler olmasa, çevresindeki her şey mükemmel olsa, o zaman insanın cennete özlem duymama riski oluşurdu. Oysa düşünen insanların, kendilerindeki aczi gördükçe cennete olan özlemleri artar.
O, gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek isteyenler için. (Furkan Suresi - 62)
"Size verdiklerimize sımsıkı sarılın ve onda olanı düşünün, ki sakınasınız." (Araf Suresi, 171) ayetinden de anlaşıldığı gibi düşünmek, beraberinde sakınmayı da getirir. Sakınanlar ise gerçek kurtuluş ve mutluluğa erecek olanlardır.
Dünyaya geliş öyküsü herkesin farklı farklıdır. Ama en normal olanı annesinin kucağında, onun sütünü iştahla emip, gözlerinin derinlerine bakarak uykuya dalmaktır.
Annesinin güzel ninnilerini işitmek, yanaklarını öperken bile incetmekten korkan ufak dudak dokunuşlarını almaktır.
Elini sırtında hissetmektir terlemişse yenisi giydirilecek, altı ufak bir ıslanmada değişecektir.
Çünkü anne kıyamaz, üstüne titrer yavrusunun, ağlamaması için elinden geleni yapar. Hatta bazen çocuğunun oyun arkadaşı bazen palyaçosu olur komiklik yapar. Koklar onu; bebek kokusunu hangi bahçe çiçeği verebilir ki. Bebek kokusu; dünyadaki en güzel kokularının piridir çünkü anne sütü kokar. Beyazın en beyazıdır, saflık, masumiyet ve yumuşak kadife dokunuşudur.
Hastalanmasını istemezsiniz. O tek hastalanmasın, her dert bana gelsin dersiniz. Dualar edersiniz, rabbim kötülüklerden, kazadan, beladan korusun, iyi insanlarla karşılaşsın dersiniz.
Annelik duygusunu almış olan başka çocuklara da farklı bir gözle bakar onlara da aynı şevkati göstermek ister. Hangi anne çocuğunun arkadaşı için olumsuz bir şey yapar ki. Çünkü kızının arkadaşı ise o da artık kızıdır. Oğlunun arkadaşı ise o da oğludur. Hiçbirine kıyamaz.
Allah annelik sevgisini isteyen herkese yaşatmalı. Dilerim allahtan çocuk isteyip olmayan bütün kadınlar en kısa zamanda bu sevgiyi tatsınlar. Çünkü; çok özel, çok güzel ve çok farklı bir tat.
Çocuklar kızdırsa da, bazen üzseler de annelerin kızgınlığı saman alevi gibidir. Daha arkasını döndüğünde yüreği yine öpmek, sarmak ve koklamak için yanar tutuşur.
Anlayamıyorum bebeğini cami avlusuna bırakan anneleri... Şöyle bir düşünüyorum da iki çocuğum da karnımdayken onları karnımı okşayarak seviyordum. Otururken yavaş, kalkarken dikkatli oluyordum ki bebeğim içeride rahat etsin. Onlar için hayatımda en sevmediğim yiyecekleri bile tiksinsem bile yedim ki sağlıklı bir bebek dünyaya getireyim. Günde iki paket sigara içerken, hamileliklerimi öğrendiğim ilk günden itibaren bebeklerim anne sütünü bırakana kadar sigara paketine dahi elimi sürmedim. Daha sonra da yanlarında içmemeye özen gösterdim. En sonunda ise; yaptığım yanlışın faturasını ileride çocuklarım ödemesin diye sigarayı da tamamen bıraktım. Çünkü sigaradan dolayı başıma bir hastalık gelirse, çocuklarım zor durumda kalmasın istedim.
Annelik yapamayacaklarını bilen neden çocuk doğurur ki, ya da karnında bir bebek taşıdığını bilirken nasıl sigara içer ki ben inanın affedemiyorum.
Ruh ve beden sağlığı yerinde insanlar yetiştirmek istiyorsak bu daha anne karnında başlar. Sevgiyle büyütmeli, saygıyı görmeliler ki bu yürek başkalarına da aynı pencereden bakabilsin...
Herşey düzenli bir ailede başlar. Baba ve annenin birbirine tutumu dahi çocukların evliliğine bakışında etkilidir. Mutsuz kavgalı bir ailede yetişen bir çocuk, evlilik yaşına gelince korkacaktır elbet hatta evlenmek dahi istemeyecektir.
Çocuklar canımız, çocuklar ciğerimiz, sırf üst baş almak da değildir annelik babalık....Sevgiyi anne babanın bakışında hissetmelidir çocuk..
yol uzun
yolcu yorgun
cebinde sevmeler
...
bülbül uçtu
gül sustu
dalında solan bir çiçek, yere düştü...
Gül'e hep susmak yakışıyor zaten...Herşeye rağmen susmak ,susabilmek...
Harika dizeler Sevda Yeli arkadaşım...
Yüreğinize,emeğinize sağlık diyorum...
Teşekkür ederim bu güzel sunum için...
Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. (Enam Suresi, 110)
İnsan, Allah'ın kullarına mesajı olan Kur'an'ı bilmeden, onu yaşamadan, Rabb'ini gerçek anlamda tanıyamaz, dünyada varoluş amacını anlayamaz. Yaşamın, ölümün, ahiretin, cennet ve cehennemin gerçekliğini kavrayamaz. Canlı cansız trilyonlarca yaratılmışı kapsayan evrenin yaratılış hikmetlerini aklına dahi getirmez. Allah'ın kalbine iman yerleştirdiği insan tüm cevapları bulurken, gerçekleri göremeyen kişilerin ise, cevapları bir yana, bu önemli sorulardan bile haberleri yoktur.
Ancak Yüce Allah daha önce Kendisi'ne inanmayan, gaflet perdeleri nedeniyle gerçeklerden habersiz olan insanın kalbini çevirerek samimi bir duruma döndürebilir. Rabb'ine uzak, dine ilişkin olumsuz düşünceler içindeki insan olumlu düşünmeye, daha önce O'nun buyruklarını göz ardı etmekte iken bunları dikkatle uygulamaya başlar.
Allah'ın varlığının ve eşsiz yaratmasının kanıtlarının, katından rahmetiyle sunduğu güzelliklerin, korumasının, merhametinin farkında bile değilken, artık bunların bilincine varır. Adeta uykudan uyanmış gibi, sürekli Rabb'ini anmaya, şükretmeye başlar.
Çünkü, "Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır." (Hucurat Suresi, 7) ayetiyle haber verildiği üzere, Allah kulunun kalbine imanı sindirmiş, onu inkar ve isyandan çevirmiştir.
"Allah'ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur..." (Yunus Suresi, 100) hükmü gereği iman etmek ancak Allah'ın dilemesiyledir; dilediği anda da geri alabilir. Kalbi Allah'ın ayetlerine karşı yatışan ve yumuşayan insan, Allah'a teslim olur, samimi imanı kazanır.
İman etmeyenler ise çevrelerindeki sayısız ayeti/delili göremezler. "Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler." (Yusuf Suresi, 105) ayetindeki gibi Allah'ın varlığının apaçık kanıtlarından gaflettedirler. Bu duyarsızlıklarının nedeni, inkarcıların kalpleri üzerinde kavramalarını engelleyen perde bulunmasıdır.
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)
Bazen anlatılan gerçekleri kavrayamadıklarını inkar edenler kendileri de itiraf ederler. Kur'an'da bir kıssada Hz. Şuayb'a "Senin söylediklerinin çoğunu biz kavrayıp anlamıyoruz..." (Hud Suresi, 91) diyerek itirafta bulunan inkarcılar buna bir örnektir.
Kalbi üzerinde perde olan ve bu nedenle şuursuz yaşayan kişiyi ise Allah'ın dilemesi dışında doğru yola çevirmek mümkün değildir:
Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan -sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (Yunus Suresi, 42-43)
Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp-gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?" İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. (Muhammed Suresi, 16)
Allah, samimi olan, gönülden imanı dileyen ve Kendisi'ne yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı, Allah aşkını ve diğer müminlere karşı sevgiyi yerleştirir. Samimiyetsiz kimsenin de kalbini çevirerek, imandan geri döndürür. O dilediği kulunun kalbini dilediği anda çevirmeye gücü yetendir. O'nun çevirdiği kalbi tekrar geri döndürmeye ise güç yetirecek yoktur.
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da' sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En'am Suresi, 46)
Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir. (Nahl Suresi, 108)
Yapmamız gereken, Rabb'imizle bağlantımızı kesintiye uğratmamak, Allah'ın sonsuz kudreti karşısında aczimizi görmek, ayaklarımızı sağlam kılıp kalbimize imanı raptedecek gücü vermesini istemek, için için dua etmektir.
"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi, 8)
Henüz dokuz yaşındaydım. Zayıf çelimsiz bir çocuktum. İki erkek kardeşim beş de ablam vardı. Bizim buralarda oğlun varsa yerin var toplumda. Oğlun yoksa hep gerilerde yer bulursun kendine. Zavallı annem benden önce iki tane erkek doğurmuş ancak Allah onlara kısa ömürler biçmiş.Çok üzülmüş garibim. Elleri nasırlı , yüreği can dolu, GÖNLÜ İNSAN DOLU ANNEM. Acı, yüreğini öyle bir kaplamış ki ağlamak çözüm olsaymış bir düzine oğlu olurmuş annemin.
Siz hiç kıraç tarlalarda taşın üstüne tohum saçtınız mı? Biz saçardık; belki biter diye. Belki inanmayacaksınız ama olurdu.Boyu biraz kısa verimi biraz az olurdu ama olurdu.Ben şuna inanırım ki yüce Allah kuluna mutlaka bir çıkış yolu verir. Yeter ki sabretmesini bil.Sabırdan başka ne gelir elden. Sabretmiş annem. Ben karnındaymışım bir süre sonra. Dokuz aylık merak benim doğumumla son bulmuş. Babam, yakınlarımız , ablalarım çok sevinmişler. Üstüme titremişler. Annemin tek işi ben olmuşum. Sırtından indirmezmiş beni. O indirse ablalarımdan biri alırmış hemen.
Artık annemin geceleri daha aydılık uykulaı daha tatlı olmuş. O' nu uyutmazmışım bazen alır dışarı çıkarırmış , susarmışım. Benden sonra iki oğlu daha oldu annemin. Biz artık üç erkektik ve babam daha bir rahatlamış gururla gezer olmuştu.
En küçüğümüzün adı Cafer'di. Artık ona bakma görevi bize verilir olmuştu. Babam bizim de geleceğimizi düşünerek daha geniş bir ev yaptırmaya karar vermişti. Daha evimiz tam bitmeden yarım yamalak taşındık içine. Bir odası yetiyordu tüm ailye. Ancak sorun vardı ve para gerekliydi. Çukurova ne güne duruyor. Yaz geldi mi haydi pamuk talrlasına. Oradan kazanılan paranın ne kadar değerli olduğunu anlamak için orayı yaşamak gerek...Annem ve ablalarım pamuk hasadı için Çukurova'ya gitmişlerdi. Cafer artık tamamen bizim elimizdeydi. Köyde sadece bir ablam kalmıştı bize bakabilmek için. O' da ancak evin işlerine yetişebiliyordu.
Biz yarı bitmiş evde kafamıza göre takılıyor, kendimize göre çelik çomak ne biliyorsak oynuyorduk ama Cafer hep yanımızdaydı. Cafer hastaydı ve çelimsiz bedeni bu hastalığa yenik düşebilirdi. Bir gün evimizin önündeki alıç ağacının altında oturmuş nar yediriyorduk Cafer'e. Birden Cafer'in gözlerinin siyahı gitti bembeyaz oldu göz bebekleri. Ne olduğunu anlayamamıştım. Hemen babama seslendim. Babam koşarak geldi. Hemen kolunu ağzına aldı ve ısırdı Cafer'in. Ne olduğunu anlamaya çalışırken babamın " Allahümme salli ala seyyidine Muhammet" dediğini duydum." Cafer öldü" dedi. Yaşamın en acı yüzüyle karşı karşıyaydık şimdi. Kardeşim kucağımda ölmüştü. Diğer kardeşim İhsan'la bir kenara çekilip ağlamaya başladık. Ölümün yüzünün bu kadar soğuk ve bu kadar yakıcı olduğunu yaşayarak hem de kardeşimizle buluşmasına katlanarak görüyorduk. Küçücük yüreklerimiz yıllar sonra bile unutamayacağı bu acıya katlanmak zorundaydı.
Annem Çukurova'da borçlarımızı kapatmak için sıcağın her türüne karşı koyarken çocuğu meleklerle buluşmuştu. Babam ona haber etmenin doğru olmadığı kanaatiyle cenazeyi defnetti.
Artık kardeşimiz yoktu. Annem geldiğinde ilk Cafer'i sordu. Ancak o artık asla ulaşamayacağı bir uzaklıktaydı.Günlerce ağladı saya saya.Ne çare hiç bir gözyaşı Cafer'i geri getiremezdi. Boş odalar sesiyle yankılandı, acısına ortak oldu...
İşte benim ölümü ilk tanıdığım andı bu. Ölüm gözyaşı demekti. Ölüm ayrılık demekti. hem de ebedi ayrılık.Ebedi ayrılıklar yaşamamanız dileğiyle...
Yaşam, insanların önüne her türlü rengi koyar. Bazen çok hoşumuza giden şeyler yaşarız, bazen de hiç beğenmeyiz bize sunulanı. Oysa onlar da gereklidir aslında .Kötüler olmasa iyilerin değerini ne anlarız. Her şeyi yaşamalı ki insan tanımadığı kalmasın dünya denen dönencede.
Ya severiz ve derinden yaralanırız ya da dost bildiklerimizin darbeleriyle yerlere yıkılırız ansızın. İkisine de acı söyler dilimiz. Bir düşkün görür etkileniriz veya onun duygularına tercüman oluruz elimizde olmadan.
Bir çiçekte aşkı, bir ayrılıkta nefreti anlatırız en büyük silahımızla. Kalemimizle barış satarız gönüllere. Yıldızlardan taç yaparız sevdiğimize gökyüzünü avucumuza alarak.
Bulutları biz sağarız sicim sicim. Her damlasında yağmurun ruhlarımızı yıkarız tepeden tırnağa kadar. Gözümüz en uzak diyarları görür, dağları denizleri aşarak.Ne çelik kapılar ne de en kalın duvarlar set olabilir bize.
En ücra bir memleketteki , en köhne evde yaşayan tanıdıklarımız vardır. Her sabah bir balıkçıyla balığa çıkar okyanuslarda gezeriz mavi mavi. Köpük köpük çağlayan olur akarız, çok yükseklerden kayaların üstüne, hiç incinmeden.
Bir ağaçta kuş oluruz birinde yaprak. Bazen deniz kenarında bir çakıl taşı bazen kara toprak. Ceylanların gözünde sevdiğimizi görür, çelik tabyalarda vatan için ölürüz.
Sevda bizim göbek adımız santim santim yaşarız. Yarin saçının teline kurban olur gamzelerini mezar biliriz.Kirpikleri ok olsa sevdiğimizin göğsümüze batırırız isteyerek.
Bir yudum sevdadır içtiğimiz kadeh kadeh her mısrada. Bir kelimede ölür öbüründe diriliriz.
Bir kelebeğin kanadı kadar yumuşaktır kalbimiz, incinir incitmeyiz.Bazen bir nağme gibiyiz dilden dile, bazen çok acıklı çalan bir sazın bam teliyiz. Bize ne derseniz deyin, biz gönül ehliyiz.
RENGARENK GÖKKUŞAĞIYIZ GÖNÜLDEN GÖNÜLE
DÜNYAYI TERS DÖDÜRÜRÜZ BİR VERDİK Mİ EL ELE
Mahalle kahvelerine bayılırım ben. Mahallenin yaşlısı genci orada buluşur.Tüm komşularınız, sevdikleriniz , sevmedikleriniz oradadır.Yurdun her sorunu konuşulur orada. Kimisi başbakan olur, kimisi cumhurbaşkanı. Burada atmak serbesttir. Vatan bir anda kurtarılır, düşmanlar bir anda yok edilir. İşin güzel yanlarından biri de en fazla atıp tutanların eşleri tarafından kahveden çağrılmaları ve onların "Geldim" cevapları olur.
Aslında tek bilmediği ; hiçbir şey bilmediği olan bazı ukalalar, her konuya maydanoz olmaya bayılırlar. Ne konuşulursa konuşulsun, onların söyleyecek bir şeyleri mutlaka vardır. Futbol, siyaset, ekonomi Akıllı insanların yaptığı gibi dinlemeyi bilmezler gelir gelmez sohbetin ortasına dalar, kulaktan dolma bilgileri inatla , iddialaşarak söylerler.
Geçenlerde böyle bir ortama geç kalan bir ukala yine lafın ortasına dalıverdi hiç düşünmeden.Üç beş kişi oturmuş sohbet ederken , konu konuyu açmış ve sohbet saç ekimine dayanmıştı. Herkes bir şeyler söylüyordu kendince. Geç gelen ve sadece "Ekim gerekli mi, yoksa gereksiz mi?" bölümünü duyan ukalamız daha fazla bir şey duyma gereksinimi duymadan sohbete dalıp mikrofonu eline geçirmişti.Kafasını sallaya sallaya konuşuyor, ekimle ilgili ne biliyorsa anlatıyordu.
-Ekimde en dikkat edilmesi gereken konu zamanında yapılmasıdır. Zamanında yapılmayan ekimden gerekli verim alınamaz
Biri müdahale etmek istedi ancak başarılı olamadı.
-Hayri Efendi, senin bahsettiğin ekim
-Ne ekersen ek zamanında ekmelisin arkadaş, diye sözü ağzına tıkadı Hayri, adamın . Adam sustu. Hayri konuşmaya devam ediyordu.
-Ektiğin şeyi gübreleyeceksin arkadaş. Hem de doğal gübreyle,yoksa istediğin gürlükte bitmez. Gübreyi tam dibine koyacaksın.
Gülüşmeler başladı hafif hafif. Hayri oralı değildi.
-Ayrıca sulayacaksın da . Eğer böyle yaparsan kısa sürede kök yere uyum sağlar ve biter. Oturanlardan biri yine dayanamadı .
-Yahu Hayri, bir dinle
Hayri dinlemeyi bilse dinleyecekti elbette. Ama bu özellikten yoksun olarak yaratıldığı için bildiğini okumaya devam ediyordu.Cebinden çıkardığı naylon torbanın içindeki ufalanmış tütünden sarmaya çalışırken bir taraftan da anlatıyordu.
-Şimdi bakın. Ben size başımdan geçen bir olayı anlatayım. Geçen bir erik fidanı aldım. Getirdim bahçeye diktim. Önce kazmayla güzel bir çukur açtım . Çok derin değil ama şöyle iki karış kadar. Fazla derin iyi değil o kadar yeter.
-Kazma şart mı Hayri Efendi, dedi gırgırı seven biri. Kazma kullanmazsak olmaz mı. Zarar verebilir de.
-Neye zarar verecekmiş. Dedi Hayri çok bilmiş.
Adam birden sinirlendi ve sesini yükselterek ,
-Kafaya Hayri Efendi, kafaya
Bir kahkaha patladı kahvenin önünde
Ozan kendine haksızlık etme gayet başarılısın ve her bir parçası senin kendi emeğin ...Ayrıca bir bütünlük ve komposizyonu çok başarlı kurup bizlere zevkle okumamızı sağlıyorsun...Bence bırakmak ve son çalışma dememelisin bu başarılı sunumlarına devam etmelisin.Tekrar yüreğine ,emeğine sağlık arkadaşım...
Dünya da dini ,ırkı milleti ne olursa olsun değişmez gerçek vardır ki herbir insanın giden çocukluk yılları asla gelmiyor ve daima yüreklerin en değerli yerlerinde ebedi saklı kalıyor.Kimi acı geçirmiştir çocukluk yıllarını unutmak istercesine gömer;gömmeye çalışır kimi de çok huzur ve mutlu yaşamıştır heran anar özlem duyar o yıllara...Sonuçta acı tatlı geri gelmiyor sadece bizlerde izleri kalıyor..Yürek aynasına baktıkça görebildiğimiz izler bunlar...
Bu harika,nakış nakış incelikte en hassas çocukluk anılarımıza dokunduğun bizlere yaşattığın için çok teşekkür ederim Ozan...Emeğine yüreğine sağlık bizleri eskiye alıp götüren harika paylaşımın için arkadaşım...
Aksekili Hacı Mehmet Efendi, önce Akseki'den Gördes'e göç etmiş, sonra Salihli'ye. Hacı Mehmet'in oğulları Hasan ve Musa, manifaturacılık yapmak üzere Gördes'te kalmışlardı.
Yunan işgalcileri, Gördes'e yaklaşınca, ticaret mallarını ve özel eşyalarını, evlerinin altına kazdıkları çukurlara gömerek Demirci'ye kaçmışlardı. Savaş kazanılıp, Yunan İzmir'de denize döküldükten sonra; tekrar Gördes'e dönen Hasan ve Musa kardeşler, evlerinin ve gömdükleri eşyalarını tamamen yakıldığını görünce çok üzülmüşlerdi, Bütün Gördes yakılmış, talan edilmişti zaten.
Hayat devam ediyordu. Yeniden ellerindeki çok az parayla manifaturacılık işine başlamışlar, artık sadece dükkânda değil, Gördes ve Demirci'nin köylerine katırlar sırtında mal götürüp satmaya başladılar. 1942 yılındaki heyelan felâketinde Gördes'teki ev ve işyerlerinin tamamına yakını ya yıkılmış ya da kullanılamaz hale gelmişti. İki kardeş Salihli'ye göçtüler. Belediye Caddesi üzerindeki Manifaturacılar Çarşısı'nda, Hasan ile Musa ayrı ayrı dükkânlar açarak, yine manifaturacılığa başladılar.
Hacı Mehmet, kendisi gibi oğullarını da dürüst, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmişti. Küçük yaşlarda Kur'an öğrenmişlerdi, namazlarını hiç geçirmezlerdi. Kısa sürede Salihli'nin sevilen, sayılan ve saygı duyulan esnafları olmuşlardı.
Hasan Bayraktar; 1955 yılında oğlu Mehmet'i 37 yaşında bir kalp krizi sonucunda kaybedince, çok üzülmüş ve dükkânı diğer oğlu Ahmet Hamdi'ye bırakarak, ticareti bırakmış, üzüm bağları ile ilgilenmeye başlamıştı.
1969 Kışı Kasım ayının ortaları. Daha önce iki defa kalp krizi geçiren Hasan Bayraktar'ın yeniden kalbi rahatsızlandı. Hemen, zamanın Salihli Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Cavit Sezgin Bey eve çağırıldı. Cavit Bey muayeneden sonra dururumu anlattı.
- Korkma, önemli bir şeyiniz yok! Kanınız düşük, yarın sabah gel, tahlil yapalım, sana kan verelim turp gibi olursun inşallah!
Hasan Bayraktar, durumunu biliyordu ve öleceğinin ilk işaretini veriyordu. Gözlerini açtı, doktora ve başındakilere hafifçe tebessüm ederek, şunları söyledi.
- Sabah bulursan Hasan Amcanı, verirsin kanı!
Kızı Miyase Hanım, telaşlandı.
- Babacığım, ağzından yel alsın! İnşallah iyileşeceksin!
Yeniden gözlerini açtı, "Siz öyle sanın!" der gibi, onlara baktı, sonra, tekrar gözlerini kapadı. Dr.Cavit Bey vedalaşarak ayrıldı. Yatsı Namazı kılınmıştı. Hasan Efendi'nin çok samimi arkadaşı Paşa Dayı da Akhisar'dan ziyaretine gelmişti. Paşa, akşama doğru gitmek isteyince; Hasan Efendi öleceğinin ikinci işaretini vermişti.
- Kal Paşa! Sabah selamı ver, cenaze namazımı kıl da öyle git!
- Pekiyi arkadaşım! Kalıyorum ama salanı vermek ve namazını kılmak için değil, yarın iyileştiğini görmek için kalıyorum!
Paşa Dayı misafir odasına, Miyase Hanım da küçük kızı Sema
ile birlikte babası Hasan Efendi'nin bulunduğu odadaki divanda yattılar. Gece yarısına yakın, Hasan Efendi kızını uyandırdı.
- Kızım, bana abdest aldır çabuk!
Miyase Hanım, babasına abdestini aldırdı.
- Kızım ben şimdi ezberimden Yasin, Tebareke surelerini ve Amme Cüzünü okuyacağım!
- Baba, Tebareke'yi de ben okuyayım, sen kendini fazla yorma!
Hasan Efendi, üçüncü işaretini de verdi.
- Sen Tebareke'yi ardımdan okursun artık kızım, ardımdan!
Hasan Efendi, divanın köşesinde huşu içinde sureleri okuduktan sonra, sağ elini çenesine koydu, kısık sesle, "Lâ ilâhe illallah, Muhammed Resûlüllah!"dedi ve başını sağa yasladı, ruhunu teslim etti.
Miyase Hanım, kardeşlerine ve akrabalarına nasıl haber vereceğini düşünüyordu ki Paşa Dayı odaya girdi, gördüğü rüyayı anlatmaya başladı, arkadaşını uyuyor sanıyordu.
- Kızım, babanı Konya'da Mevlâna'nın cübbesini giymiş, bize namaz kıldırırken gördüm rüyamda uyandım, bir daha gözüme uyku girmedi de Hasan Efendi'ye bir bakayım dediydim!
- Paşa Dayı, babam sizlere ömür! Gece yarısından sonra, uyandı, abdest aldırdım, Kur'an okudu ve sonra ruhunu teslim etti!!
- Deme be yavrum! Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun! Allah sizlere sabır ve uzun ömürler versin kızım! Öyleyse, herkese haber verelim de cenaze için hazırlık yapalım!
Hasan Bayraktar'ın, Mithatpaşa Caddesi'ndeki (Sevgi Yolu) evi sevenleriyle doldu taştı. Cenaze hazırlıkları tamamlandı, eller üzerinde naaşı Yeni (Karaman) Cami'ye getirildi. Kalabalık bir katılımla Cenaze Namazı kılındı ve gözyaşları, dualar eşliğinde Salihli Mezarlığı'na defnedildi.
Öleceği günü, hatta saati bile bilen ve Allah tarafından bildirilen muhterem insan Hasan Bayraktar Efendi'ye biz de Allah rahmet diliyoruz. Allah böyle insanların sayısını arttırsın ve bizlere de aynı iman gücü nasip etsin (Âmin!)
Kaynak: Ali Aksakal.Salihli Hikâyeleri-Salihli: Sanayi ve Ticaret Odası,2008.96 s.
Ayşe gelin ve kocası Köse Ahmet, uzunca bir süre anne-babası ile birlikti oturduktan sonra, küçük oğullarının düğünü yaklaşınca, kendileri için yeni bir ev yapmışlar ve oraya yenice taşınmışlardır. Köy yerinde malsız/maşatsız, kedisiz/köpeksiz ev olur mu hiç? Komşu
ve akrabaları, Ayşe gelinin yeni evine ziyarete gelirken, ev mübarekesi için hediye olarak kimi tarhana, nohut, bulgur, fasulye gibi yiyecek, kimileri de tavuk, civciv getirmişlerdi. Tavukların kimisi kara, kimisi sarı, kimisi kahverengi idi ama bir tanesi vardı ki kar beyazıydı. Ayşe gelin, beyaz tavuğu görünce telaşlanmıştı.
-"Ya bunu şahin, kartal kaparsa?"
Köylük yerde, hayvanlar sadece geceleri kümeste durur, gündüzleri ise bağda bahçede, artık nerede yiyecek bulursa. Şahin ve kartal kümes hayvanlarını kaptığı gibi havalanır, kimse ellerinden alamaz. Hele hele kartalın 6 aylık kuzuyu bile kaldırdığı söylenir Çarta köylüleri arasında. Gece tilki ve domuzlarla, gündüzleri de yırtıcı kuşlarla uğraşırlardı köylüler. Ne yapsınlar, mal canın yongası.
Ayşe gelin, eleriyle eğirdiği yün ipleri, kökboyası ile boyamak için yakmış kara kazanın altını, su fokur fokur kaynamakta. İpleri boyadıktan sonra halı, kilim ve namazla, artık ne örnek bulursa dokuyacak. Bazı renklerden de kendisi, eşi ve doğacak yavrusu için kazaklar, patikler ve çoraplar örecek. Yeşil, mavi, sarı ve en son da kırmızı ipleri boyadı Ayşe gelin. Kazanın dibinde biraz kırmızı boya kalmıştı. Bu arada gözüne, bulaşıklığın ayağında eşinmekte olan beyaz tavuk ilişiverdi.
-"Ben bu beyaz tavuğu kırmızı boyayla boyasam, şahin kuşu yine de onu kapabilir mi? Tabii kapamaz canım!"
Ayşe gelin cin gibi. Bir avuç buğday attı kazanın yakınına, Ayşe gelinin planlarından habersiz tavuk, hemen koşuştu yumuldu buğdaya. Ardından sessizce yaklaştı, ayaklarından yakaladığı gibi havaya kaldırıverdi ve cıyaklamasına aldırmadan, bastı kırmızı boyalı kazanın içine tavuğu, soktu çıkardı soktu çıkardı suya ve salıverdi avluya. Tavuk da şaşkındı, sağına soluna uzunca süre baktı, tüylerinin kurumasını bekledi.
-"Allah Allah! Bu kırmızı tavuk da kim? Kırmızı tavuk buysa, beyaz tavuğa ne oldu? Allah Allah, kafam da iyice karıştı!"
Yarım saate yakın sessizce bekledi, kendini seyretti, tüyleri kuruyunca ürkek ürkek diğer arkadaşlarına doğru ilerledi. Kırmızı tavuğu gören diğer tavuklar, şeytan görmüşçesine kaçıştılar. Yanlarına yaklaşmak isteyen kıpkırmızı renkli tavuğa, hepsi birlikte hücum ettiler, gagaladılar. Zavallı tavukcağız, onlardan uzağa gitmek zorunda kaldı. Bir iki gün sonra, onlar da yavaş yavaş alıştı kırmızı tavuğa ama şimdi de onula dalga geçiyorlardı.
-"Ne o kız,.imaj mı yeniledin?"
-"Hangi kuaföre gittin, pahalı mı yaptılar?"
-"Kredi kartı geçiyor mu kredi kartı?"
Kırmızı tavuk, alaycı soruları uzun süre dinledikten sonra cevap verdi.
-"Ne kuaförü be kızlar? Ayşe anam boyadı saçlarımı! Yünleri boyuyormuş da beni de aradan çıkarıverdi!"
-"İyi ya işte kız, kök boya kolay kolay çıkmaz da! Kız, anana desen de benimkini de sarıya boyayıverse sevabına!"
-"Olur, akşama diyeyim de seni cepten ararım! Bayyy!"
Köse Ahmet, ilk gün fark etmedi ama ikinci günü akşam çiften dönerken fark etti kırmızı tavuğu. Ayşe gelin de yemlemek için çağırıyordu.
-"Geh,geh! Geh bili biliii!"
-"Ayşe kız, Ayşe!"
-"Buyur! Ne var, ne istiyorsun Ahmedim!"
-"Yahu, bizim kırmızı tavuğumuz var mıydı? Kimin ola ki? Herhalde komşularındır, kümesi şaşırmış zahir!"
-"Yoktu da oldu Ahmedim!"
-"Nasıl yani?"
-"Geçen gün ip boyadımdıydı ya!"
-"Eeee?"
-"Eeesi işte, boya kazanında birazcık kırmızı boya kaldıydı. Kazanı yıkamak için deviriverdiydim, beyaz tavuk da alt tarafta eşiniyormuş, onun üzerine dökülmüş!"
-"Yaaa?!!! İyi de olmuş be hanım! Şahin filan da kapmaz gayri!"
Ayşe gelin, kocasının kızmadığını görünce, olayın aslını anlattı ona. İkisi birlikte başladılar kahkaha ile gülmeye. Sonraki günler, eşe dosta da anlattılar ve hep birlikte güldüler, güldüler, güldüler.