HAYATIMIZI KENDİMİZCE YAŞARIZ..ÇOĞU ZAMAN KENDİMİZİ HAKLI görerek yaşarız da bazen de HATALARIMIZI kabullenerek iletişim eksikliğinden dolayı uğradığımız kayıpları telafi ederiz güya..
duygularımızın bizcesinde ısrar ettikçe kaybetiğimiz dostların ve sevgi arkadaşlarımızın hatta dostlarımızın kırılan kalblerini de tamir etmeden yaşarız işte..!
işlerin değişmesiyle zorlaşan hayatlarımızın suçlusu olarak DUYGULARIMIZIN BİZE ETKİLERİNİ kabulleniriz.bunu söyleriz..bunu anlatırız..sonunda da "kaype felek" diyerek kişlik özürlülüğümüzü böylece rahatlatırız..
duyguların bizleri ezdiğinden de şikayetlerimiz vardır zaman zaman..insanları tanırken ve severken de duygularla gideriz insanların üzerine..
tüm duygular yerinde kullanılmıyorsa AĞIRDIR..ZARARLIDIR VE EN BERBAT HALLERİN RESMİDİR..
TÜM DUYGULAR yerli yerinde..doğru yerde..doğru insanda ve doğru mekanda kullanıldığında ise hayatın zorlukları kolaylaşır birşekilde..
...insana ağrı gelmeyen
...insana zarar vermeyen
..en güzel duygular nelerdir ki bunları paylaşarak yaşantısına kabul eden insanlar MUTLU OLURLAR..MUTLULUĞU PAYLAŞIRLAR..MUTLULUK YAYARLAR ETRAFA..sevenleri sevindirirken sevmeyenleri de çatlatırlar usulünce ve sessizce..!
işte bu duyguların birincisi...SEVGİDİR
işte bu duyguların ikincisi..HUZURDUR
NERDE BULUNUR..NASIL ELDE EDİLİR VE NASIL KULLANILIR herkesçe bilinir ama kendiliklerinden gelmezler insana bu iki kardeş duygular..
duygular, ya kendiliklerinden gelirler ve kendiiklerinden giderler ya da bu duyguları isteyenler bu duyguların peşinden iz sürerler ..ararlar..bulurlar ve ellerinden tutarak kendilerine götüriürler..kendileiyle tanıştırılar..sevdikleriyle payalaşarak ta sevgi ve huzurla hallerinden hoşnut olarak yaşarlar..!
evet..sevgi ve huzur..!
ya gelirler
ya da getirilirler..!
ne güzeldir hafif duygularla yaşamak
ne güzeldir zararsız duygularda ömür sürmek
ne güzeldir GÜZEL DUYGULARDA dost olabilmek..dost kalabilmek..!
ne güzeldir PAYLAŞARAK YAŞAMAK..
Sevgilerimle...
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
İnsanların hemen hepsi yaşamları süresince gerçek aşkı yaşayabilmenin yollarını arar dururlar. Her defasında tam bulduklarını zannederken, o aşkın da diğerleri gibi aldatıcı, gelip geçici ve sahte olduğunu anlarlar. Dinden uzak yaşayan cahiliye toplumu bireyleri, sevgiyi hep cahiliye yöntemleri içerisinde aramaları nedeniyledir ki, gerçek aşkı/sevgiyi yaşayabilmenin sırrına ulaşamazlar.
İnanan insanlar için ise durum tamamen tersidir. Onlar gerçek ve samimi sevgiyi doruğunda yaşarlar, çünkü sevgilerinin temelinde yaratıcıları Allah'a duydukları derin sevgi ve teslimiyetleri vardır. Davranışlarını yalnızca sonsuz cennet umuduyla yapmaz; yaptıkları her şeyde Rabbimiz'i razı ederek O'nun eşsiz sevgisini kazanma hissiyatı içinde olurlar.
Çevremizde sık sık arkadaşlıkları, dostlukları, iş ortaklıkları veya evlilikleri biten insanların haberlerini duyarız. Çok kısa bir süre önce, birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine değer verdiklerini söyleyen kişilerin, birbirlerine çok ağır sözler söyleyerek ve birbirlerine iftiralar atarak, düşmanca ayrıldıklarına tanık oluruz. İnsanların ilişki türü ne olursa olsun aralarındaki bağların kopması genellikle bu şekilde aşağılama, suçlama ve nefretle olur. Ve bu insanların büyük bir çoğunluğu, artık "sevgilerinin bittiğini" söylerler.
Aslında bu insanların yaşadıkları sistem içerisinde 'sevgi' olarak adlandırdıkları şey, 'gerçek sevgi' değildir. Bu yalnızca sağlam bir dayanağı olmayan, karşılıklı çıkarlar doğrultusunda gelişen, manevi derinliği olmayan ve maddi değerlere dayanan bağlardır.
Bu bağlar öylesine zayıftır ki kaza sonucu sakat kalan ya da imkanlarını kaybedip yaşam şartları değişen, dolayısıyla artık karşısındaki kişinin beklentilerine yanıt veremeyen kişi, gördüğü ilgi ve sevgiyi kaybeder. Çok sevdiğini söyleyen kişi, bu konuma gelen insanla, değişik bahaneler ortaya koyarak tüm bağlarını koparır. Dinden uzak insanların yaşadığı sevginin, gerçek olmayan 'sözde sevgi' olduğu çok açıktır.
Yaşamlarını Kur'an'a göre düzenlemeyen insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları da olanaksızdır. Kaynağını kalplerindeki imandan alan gerçek sevgiyi yaşayan insanların yaşamlarında, söz ettiklerimizden çok daha zor olaylar, ağır şartlar dahi oluşsa sevgileri asla bitmez.
İşte inanan insanların sevgileri, Allah'a olan bu güçlü, samimi ve içten sevgilerinden kaynak bulmaktadır. Karşılarındaki tüm güzellikleri yaratanın, yalnızca Rabbimiz olduğunun bilincinde olarak sevgiyi yaşarlar. Sevdikleri kişi hata da yapsa, imanlarından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşırlar.
Kısacası gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir sevgidir; iman, takva ve Allah'a olan yakınlıkla artar. İman kalbine yerleşmiş bir insan, Allah'ı büyük bir coşku, aşk ve heyecanla sever. Allah aşkı ve hoşnutluğu, Allah'ın sevdiği bir insan olma umudu kişiye büyük şevk verir. Bu sevgi, insan ruhundaki coşkuyu, huzuru, mutmainlik duygusunu sürekli diri tutar. Rabbimiz'in benzersiz sanatı ve eşsiz yaratma kudreti, Allah'a olan sevgiyi daha da arttırır. Allah'a duyduğu sevgi nedeniyle, mümin, Allah'ın yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi duyar. Allah'ı çok sevdiği için, yine Allah'a sevgi duyan insanlara karşı coşkun bir sevgi duyar. Ve inanan insanın, karşısındaki kişi imanı yaşadığı sürece, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda da sevgisi asla olumsuz etkilenmez. Tam aksine duyduğu sevgi daha da derinlik kazanır.
Allah için yaşanan sevgide sadakat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah için yaşanan sevgi bir süresiz ve sonsuzdur. Bu sevgi önce dünyada ve ardından sonsuz yaşamda devam etmeye kilitlenmiş bir sevgidir. Allah tüm güzel şeyleri yaratan tüm zevkin sahibidir ve hiçbirşey O'na duyulan sevgi ve imani coşku kadar kalpte mutmainlik oluşturamaz.
Bu, Allah'ın iman edenlere bir lütfudur, Allah Katından bir nimettir. Bu, Allah'a inananlara has üstün bir güzellik, bir nimettir ve cennette de bu şekilde olacaktır.Yüce Allah gerçek aşkın, tutkunun, muhabbetin sırlarını bize Kuran'da açıklar. Rabbimiz, gerçek sevgiyi yaşamanın ancak imanla mümkün olduğunu "İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır." (Meryem Suresi, 96) ayetiyle Kuran'da bizlere bildirir.
Toplumdaki insanların büyük bir bölümü ise ruhlarındaki sevgiyi öldürmüş durumdadırlar. İnsanların öncelikle ruhlarındaki ölüyü diriltmeleri gerekir; asıl önemli konu, Allah aşkının insanı sarmasıdır. Allah aşkını içinde hisseden insan dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur. Kalbini Allah'a tam olarak teslim eden insan, artık Allah'ın yönetimindedir. Allah'ı aşkla seven insan yaşadığı aşkın derin güzelliğini ve mutluluğu sürekli içinde hisseder.
Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. (Neml Suresi,58)
İnsan ne zaman nerede doğacağını, nasıl öleceğini bilemez. Dünya koşullarında, başına ne zaman ne geleceği, ne yaşayacağı belli değildir. Belki bir anda yaşamı tamamen değişebilecektir, kontrol edemez; yalnızca tedbir alır. Ancak aldığı tedbirler de kesin güvenilir değildir.
Korunmasız bir varlık olan insan, ummadığı bir anda bir tehlike ile karşılaşabilir; yaşadığı olay sonucunda, bedensel kayba uğrayabilir. Bu yüzden insanın kendisinde güç görerek, Yaratıcı'sına karşı büyüklenmeye kalkışmasının çok akılsızca olacağı açıktır. İnsana sahip olduğu tüm olanakları ve özellikleri veren Yüce Allah'tır ve dilerse tümünü geri alabilir. Ahiretteki sonsuz yaşamın yanında dünya hayatının hiçbir değeri yoktur.
Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)
Bizler yüzlerce tehlikeyle birlikte yaşarız. Göktaşları, karadelikler, kuyruklu yıldızlar, dünyanın derinliklerine inildikçe binlerce derece sıcaklıkta magma tabakası Ayrıca koruyucu bir tabaka olduğu halde, fırtınalar ve tayfunlar gibi yıkıcı sonuçlara yol açabilen doğa olaylarının gerçekleştiği atmosfer
Dünyada sık sık can ve mal kaybıyla sonuçlanan depremler, yanardağ patlamaları, seller, dev dalgalar, yangınlar kısa bir süre içinde bir kenti, orada yaşayan tüm canlıları yok edebilir, büyük hasarlara neden olabilir. En önemlisi de insanların bunları engellemeye kesinlikle güç yetirememeleridir.
Her olay sebep-sonuç ilişkisi içinde, akla uygun bir şekilde yaratılır. Tüm doğa olaylarının akla uygun/bilimsel bir nedeni ve açıklaması vardır. Örneğin depremin, fay hatlarının bulunduğu yerde gerçekleşmesi gibi. Allah'ın bu olayları sebepsiz olarak da yaratmaya gücü yeter. İşte olaylar sebep-sonuç ilişkisiyle yaratıldığındandır ki, bazı insanlar yaşananları Allah'a değil, nedenlere bağlarlar.
Oysa her doğal felaketi Allah yaratır ve hepsi gerçekte insanlar için bir uyarı niteliği taşır. Tümü Allah'ın insanlar üzerindeki rahmetindendir. Allah, böylece insanlara acizliklerini ve Kendisi'ni hatırlatır. İnsan bu olaylardaki aczini görüp, üzerinde düşünüp öğüt alabilir.
Yaşananlar, içinde bulundukları gaflet halinden kurtulmaları, büyüklenmekten vazgeçerek Allah'ın dosdoğru yoluna girmeleri ve dünyaya tutkuyla bağlanmamaları için insanlara tanınan birer fırsattır.
İnsan, Allah'ın dilemesi ile gerçekleşen felaketler karşısında, ne kendisine, ne de çevresindekilere yardıma güç yetiremez. Herşey Allah'ın elindedir; O'ndan başka zarar verecek ya da yarar sağlayacak kimse yoktur. Bu gerçek, Kur'an'da, "Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir." (Enam Suresi, 17) ayetiyle bildirilir.
Tarih, büyük uygarlıklar kurmuş, ancak doğal afetlerle yok edilmiş toplumlarla doludur. Bu kavimler büyüklenmiş, sahip olduklarını Allah'ın vermiş olduğunu kabullenmemiş ve inkarları nedeniyle helak edilmişlerdir.
İnsanların deprem, sel, fırtına gibi olaylara karşı tedbir alması oldukça doğaldır; alınan tüm tedbirler fiili birer dua anlamına gelir. Ancak yalnızca tedbirlere güvenerek, Allah'ın sonsuz gücünü görmezden gelmeye çalışmak hata olur. Aldıkları tedbirlere güvenen ve kendilerinde güç gören kavimler, öğüt almak için birer örnektir.
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından daha üstündüler. Fakat kazandıkları şeyler, (azaba karşı) onlara hiç bir şey sağlayamadı. (Mümin-82)
Ahlâk dışı yaşayan Pompei halkı, limanda tehlike anı için bekletilen gemilerine rağmen, kendilerine gelen ölümden kaçamamış, kimi yemek yerken kimi yatarken aniden yakalanmışlardır. Felaket öylesine ani olmuştur ki, şu an dahi her şey binlerce yıl öncesindeki gibidir. Pompei kalıntılarında, yüzlerinde şaşkınlık ifadesi bulunan taşlaşmış insan cesetleri hiç bozulmadan kalmıştır.
Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır. (Hicr Suresi, 73-76)
İnsana acizliğini ve çaresizliğini gösteren Allah'ın uyarılarından ders çıkaran samimi inananlar ise, Allah'ın büyüklüğünü kavrayıp takdir etmeye çaba gösterirler. İçleri titreyerek Allah'tan korkarlar ve Rabb'leri karşısındaki acizliklerini sık sık vurgularlar. Çünkü ne övünülen servetler, ne hiç bitmeyeceği zannedilen yaşamlar, ne de güç ve servetleri ile övünen insanlar, ne de fısıltıları kalmıştır.
Biz, onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık; (şimdiyse) onlardan hiçbirini hissediyor veya onların fısıltılarını duyuyor musun? (Meryem Suresi, 98)
Güzellik insana mutluluk ve huzur veren somut bir lezzettir. İnsanlar yaşamlarının her aşamasını bu lezzete ulaşabilmeyi umut ederek, zevk aldıkları güzelliklere göre biçimlendirirler. Güzelliğe olan düşkünlük, bu lezzete olan bağımlılık, insanlar için vazgeçilmezdir. Seçim yapması gereken kişi, her zaman tercihlerini beğenisine göre en güzel olandan yana kullanır. Hiçbir insan hoşuna gitmeyen ve çirkin bulduğu bir şeyi seçmez, istemez. Nedeni de insan ruhunun, görüntünün, ahlakın, sözün kısası her şeyin güzel olanından zevk alacak şekilde ve güzelliğe düşkün duyarlılıkta yaratılmış olmasıdır.
İnsanların güzel olana bu denli yoğun istek ve ilgi duymalarının nedeni, ruhlarındaki güzelliğe ulaşma arzusuna yanıt verebilmektir. Pembe bir gül, beyaz bir lale, göz kamaştıran bir mücevher, güzel bir çocuk, güzel, bahçeli bir ev, yeni bir araba ya da güzel bir köpek İnsan tüm bunları gördüğünde, içinde bu güzelliklere sahip olmak arzusu oluşur. Kuran'da, bu güzelliklere sahip olma arzusunun, insanların dünya hayatında sınanması amacıyla süslü ve çekici kılınmış tutkular olduğu haber verilir.
"Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
'Yarattığı herşeyi en güzel yapan' Allah, insanların hissedip zevk alabilmeleri için yarattığı tüm güzellikleri evrenin her santimetrekaresine yerleştirmiştir. Baktığımız her yerde O'nun Cemil (güzel), Musavvir (tasvir eden, şekil ve suret veren), Sani (Sanatçı) ve Bedi (örneksiz yaratan) isimlerinin tecellilerini görebiliriz. Güneş doğar ve batarken gökyüzünde oluşan görsel şölende, Allah'ın Sani isminin tecellisini izleriz. Bir kelebeğin kanadındaki kusursuz simetriyi ve yanardöner renkleri fark ettiğimizde Allah'ın Musavvir isminin tecellisini görürüz.
'Ol!' buyruğuyla atomlardan, moleküllerden, hücrelerden, canlılardan, gezegenlerden, yıldız ve galaksilerden oluşan, insanın kavrayış gücünün dışındaki sonsuz âlemin muhteşem güzelliklerini düşündüğümüzde sonsuz ilim ve güç sahibi olan Allah'ın Bedî ismini hatırlar, tecellisine hayranlık duyarız.
Çok güzel bir çocuk gördüğümüzde; duru teni, ışıl ışıl gözleri; yüzündeki mükemmel simetri Allah'ın Cemil isminin bir tecellisidir ve Allah aşkıyla bakan onu görür.
Yüce Allah, insanı yaratırken Kendi ruhundan üflemiştir. Ve insan, "Bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar" (Enbiya Suresi, 101) ayetiyle bildirildiği üzere Allah'ın güzelliğinden bir parça taşır. Güzelliği arayan insan, gerçekte Allah'ın benzersiz sanatından, üstün ilminden, eşsiz güzelliğinden ruhuna zevk verecek olanı arar. Güzellikten alınan zevk de Rabbimiz'in bu özelliğinin kulu üzerindeki tecellisidir. Peygamberimiz'in de hadisinde belirttiği gibi, "Allah güzeli sever", O'nun ruhunu taşıyan kulları da güzeli severler.
İnsanın istek duyup elde etmek için çaba harcadığı ve sahip olduğu tüm güzellikler, dünya koşullarında bozulacak, eskiyecek, yıpranacak ve sonunda da yok olacaktır. Çok güzel bir insanın güzelliği, zamanla yıpranıp yok olacak, muhteşem güzellikteki bir çiçek birkaç gün içinde solacak, kuruyacak ve güzelliğini yitirecektir. Çok gösterişli bir ev ya da araba bile zamanla yıpranacaktır.
Görüldüğü gibi dünya üzerindeki tüm güzellikler zamanın yıpratıcı özelliği ile bir gün yok olur. Yeryüzünde zamanın yıpratamadığı hiçbir güzellik yoktur. Yüce Allah dileseydi sonsuz gücüyle sonsuza dek sürecek güzelliklerle dünyanın her yanını kuşatırdı. Ancak, imtihan gereği, kullarının Kendisi'ni tanımaları, gücünü anlamaları ve cennet özlemi duymaları için eksiklik ve acizlikleri de yaratmıştır. Gerçekte insanın güzelliği arzu etmesi bir 'kusursuzluk' arayışıdır. İnsan Kuran'da, "..Tümüne güzelliği (cenneti) vaat etmiştir;..." (Nisa Suresi, 95) ayetiyle bildirilen ve inananlara vaad edilen gerçek güzelliğin ardından koşmaktadır.
Birçok insan, güzelliklerin ardında koşarken hırs ve tutkuyla boşa bir çaba harcar. Oysa kalıcı olmayan güzellik için bu denli çabanın bir anlamı yoktur. İnsanın asıl çabası cennetteki huzur ve mutluluk dolu sonsuz yaşama ulaşmanın yollarını aramak olmalıdır. İnsan, içindeki kusursuz güzellik isteğine, gerçek anlamda yalnızca cennette kavuşabilecektir. Bu gerçek Kuran'da "...Orda nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de sizindir." (Fussilet Suresi, 31) ayetiyle haber verilir.
Yüce Allah'ın tüm evrene olan hakimiyetinin kanıtları çok açıktır. Rabbimiz güzellikleri sonsuz ilmiyle yaratır ve düzenler. Evrenin tümündeki ihtişam, herşeyi örneksiz yaratan ve her güzelliğin kaynağı, tüm güzelliklerin sahibi olan Allah'ın üstün ve benzersiz sanatıdır.
O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
Bir rüya bileti aldım sizler için.
"SEYİRCİYE KAPALI GİŞE" oynuyor.
Salon : İstediğiniz yere oturabilirsiniz uçsuz ve bucaksızdır.
Perde : Gözkapaklarınız.
Işık Seti : Gözleriniz (iç aydınlatma)
Kurgusu : Yaradan
Senaristi : Alınyazınız tarafından kaleme alınacaktır.
Konusu : Serbest
Yönetmen : Siz
Oyuncular : Sizin Seçtikleriniz
Seslendirme : 1) Dışa ses vermeyen sistem
2) Horlamalar (Dış sestir bana ait değildir)
Teknik Özellikler : En iyi rüya performansınız için seçtiğiniz yatak, yorgan ve yastık
Mısır : Rüyanızda ikram edilmesini umuyorum.
Kostüm : Cinsiyetinize göre pijama veya gecelik
Kameraman : Ben görevlendiremiyorum siz içeriden kiralıyorsunuz.
NOT:
1. Yatmadan önce bir su bardağı ılık süt içmeniz tavsiye olunur.
2. Rüyalarınızın güzel veya çirkin olmanızdan Aysel AKSÜMER müessesesi sorumlu değildir.
3. Göremedikleriniz için "Para İadesi Yapılmaz"
4. Bugün affınıza sığınarak böyle bir düşsel senaryo yarattım. Herhangi bir hatam oldu ise affola...
Rüyalar; yaşantımızın gece uzantıları ayselaksumer.rüya.com.tr. gibi. Bu uzantı bizi nerelere kadar uzandırır kimbilir. Bazen rüyamızı görürüz, uyanırız, rüyaymış deriz. Geri dalarız, bakarız ki rüyamız devam etmiş. Garip ama gerçek. Sanki bir tiyatronun; birinci perdesi ve ikinci perdesi oynanan.
Bazen abuk subuk şeyler görürüz. Uyanınca kendi ciddiyetimizle örtüşmeyen bu rüyaları kimseyle bile paylaşamayız, insanlar bize güler diye.
Bazen bir ünlü oluruz, bazen sıradan bir insan. Hele olmasını istediğimiz şey rüyamızda olunca nasıl da sevinçle uyanırız.
Kötü bir şey gördüğümüzde de; hep iyiye yorarız, rüyaların tersi çıkar düşüncesine sığınarak. Korkarız çünkü; gördüklerimizin gerçekleşmesinden.
Rüyalar; pembe rüyalar, bazen kasvetli rüyalar, bazen de karabasan. Onlar da bizim hayatımızdan farklı bir kesit işte....
İkisi de bize kökten gelen bir bağla bağlanmıştır. Her ikisinin de değerini kaybetmeden anlayamayız nedense... İyi günde de kötü günde de içiçeyizdir her zaman.
O kadar alışırsınız ki varlıklarına, hani "ağzının içine bakmak" deyimi vardır ya. Onun gibi. Ne söylese bal damlıyor gibi gelir, sanki konuşsa şakıyan kuş sesini duyuyor gibi olursunuz. Hatta ağzından çıkacak tek söz sizin için bakarsınız "emrin olur"a dönüşür. Yani size ağzınızın içi kadar yakındırlar.
Peki kaybedince ne olur? Yeri kimse tarafından doldurulmaz bir boşluk olur. Yerine yenisi gelene kadar yeri sizde sızı yaratır. Gelen de zaten o boşluğu emaneten doldurmuş olur. Diğerinin ışıltısı hiç bir zaman yakalanamaz. Bazen ikisi de sinirlerinizi zorlarlar.
Kimi zaman her ikisine de çok değer vermiş olsanız da iç ve dış faktörlerin etkisiyle yıpranmalar meydana gelir. Yıprandıkları zaman da ne yapsanız eski haline almazlar veya zor alırlar.
Bahsettiğim kimler biliyor musunuz? Bizim için vazgeçilmez iki şey "Dost" ve diğeri "Diş".
Ben çok benzerlik buluyorum ikisi arasında. Her ikisinin can yakışı farklı oluyor. Birisi "diş ağrısı" şeklinde dayanılmaz bir ağrı yapar, diğeri ise "dost kazığı" olarak başınızı ağrıtır. Her ikisi de verdiği sıkıntıdan dolayı gece uyutmaz.
Dişlerimize çok iyi bakmalıyız ve kaybetmemek için her gün düzenli aralıklarla fırçalamalıyız.
Bir tek bu konuda farklı bir şey yazacağım dostlarımızı fırçalamayacağız ama. Sadece onları da gücendirmemek adına sık sık veya durumuza göre aramayı ihmal etmeyeceğiz. Dostluklarımızın ebediyete kadar sürmesini sağlayacağız.
Herkese iyi dostlar ve sağlıklı dişler temenni ediyorum.
Bizi en iyi kim tanır? Bizi kendimizden iyi kimse tanıyamaz. Bazen en yakınımızdaki insanların bile bizi tam olarak tanıyamadığını farkeder üzülürüz. En çok yıkıldığımız noktalardan biri de bu değil midir hayatta?
O kadar açıkken, herşeyimizle ortada olduğumuzu düşünürken niye böyle olur anlam veremeyiz. Acaba kendimizi tam olarak tanıtamıyor muyuz? Ya da kendimizde gizli kalan bir şeyler mi var, bizim farkında olmadan sakladığımız. Cevabımız "hayır"dır genelde, ama neden oluyor da tam olarak anlaşılamıyoruz? Bu sorunun cevabı çoğu zaman asılı kalır havada...
Kendimizi yorgun hissettiğimiz zaman ne yaparız? Bize ne iyi gelir? Bu da kişiye göre değişir. Bana göre; demli, sıcacık bir çay, size göre orta şekerli bir kahve, öbürüne göre ıhlamur... Nasıl ki vücudumuzu tanıyoruz ve ne iyi geldiğini biliyoruz. O zaman sıkıntılı anlarımızın da ilacı sadece kendimizdedir. Ne kadar insanlar yardımcı olmaya çalışsa da, başaracak olan sadece ve sadece kendimiziz.
Hayat görüldüğü kadar kolay değildir. İnişler çıkışlar, üzüntüler, gereksiz ayrıntılar bazen tükendiğimizi hissederiz ve o anda başvurduğumuz şahsımıza özel taktiklerimiz vardır. Çünkü beden sağlığı ne kadar önemliyse ruh sağlığımız da o denli önemli...
Ben bugüne kadar ki yaşam serüvenimde bazı şeyleri öyle ya da böyle ama mutlaka bir şekilde uyguladım. Bana mantıklı gelen her şeyi denedim bazılarını da kendim keşfettim. Denemekten ne zarar gelir ki? Küçükken ateşimiz düşsün diye annemizin zoruyla az mı içtik acı acı şurupları... Mecbur kalınca "hatır için nasıl çiğ tavuk bile yenir" sözünü uygularız, ruh sağlığımız için de yapmalıyız.
Geçenlerde eşimin boyun ağrısı sebebiyle doktora gittik. Doktorun muayenesi esnasında söylediği bir söz benim yaşam felsefeme bir madde daha eklememe neden oldu.
Eşim "sırtımdaki ağrı boynumu tetikleyebilir mi? diye sordu. Doktor dedi ki; "hiçbir zaman alttan üste doğru değildir ağrılar, hep yukarıdan aşağıya doğrudur". İnanın çok etkilendim.
Evet biliyoruz aslında sinir sisteminin vücudunu yönettiğini ama bu söz beni daha da hayata bağladı. Yani ne yapıp ne edip, ruhsal sağlığımızı koruyacağız ve geçit vermeyeceğiz bizi üzen şeylere, dur demeyi bileceğiz.
Benim hayata karşı duruşum nedir? sizinle paylaşmak istedim.
- Gündüz çözülemeyen bir olay yatağa girince çözülmez. Yani sorunlarımızı gündüz halletmeliyiz.Eğer halledememişsek bir sonraki gün, daha sonraki güne bırakmalıyız. Yani yatağa yattığımız zaman hafızamızı sıfırlamalıyız. Hiç bir şey düşünmeden yatağa yatmalıyız. Çünkü deliksiz ve derin bir uyku vücudu yeni güne bomba gibi hazırlayacaktır.
- Çok ama çok sinirliysek hemen pencereyi açıp temiz havayı iliklerimize kadar almalıyız. Oksijeni ciğerimizde, beynimizde hissetmeliyiz. Daha olmadı tempolu bir yürüyüş... Adım adım ilerlerken, ağır ağır da üstümüzdeki dertleri boşaltmalıyız. Sadece kendimize odaklanıp, doğayla içiçiçe olmanın zevkini çıkarmalıyız.
- Sıkıntımız varken, dertli ruh karartıcı müzikler açmamalıyız. Çünkü daha çok kasvet düşecektir içimize o da daha depresif hale sokacaktır.
- Değiştiremeyeceğimiz hiç kimseyi değiştirmek için uğraşmayacağız. İnsanın alışkanlıkları değişebilir ama huy değişmez. Maddenin özelliği gibi fiziksel kurallar insani ilişkilerde de geçerlidir. Onun için "tahtayı; demir'e", "demiri; cama" dönüştürmeye çalışmamalıyız. Çünkü; maddenin yapısına aykırı. İnsanları mümkün olduğu kadar olduğu gibi kabul etmeliyiz ve beklentilerimizi kısıtlamalıyız. Hatta değiştirebiliyorsak kendimizi duruma göre değiştirmeye çalışmalıyız. Bu daha kolaydır.
- Sevinçlerimizi de, üzüntülerimizi de içimizde boğmamalıyız. Mutluysak rahat rahat kahkahamızı atmalı, üzüntülüysek de hüngür hüngür ağlayabilmeliyiz. Bu bir rahatlama yöntemidir çünkü. Eğer bize iyi gelecekse kime ne? Doya doya yaşamalıyız.
- İçinizi rahatça dökebileceğiniz bir yakın dostunuz mutlaka olmalı. Çekinmeden anlatıp rahatlamalıyız. Genelde anlatılmayan şeyler içi kemirir ve çıkmaza düşürür. Burada amaç paylaştığımız kişinin bize söyleyecekleri değil aslında çünkü kişilik sahibi insanlar; başkalarının sözüne göre hareket etmez. Amaç sadece dertlerin içerden bir şekilde dışarıya çıkması...
- Her şeyi olumsuz tarafından düşünen insanlardan mümkün olduğunca uzaklaşmalıyız. Çünkü karanlığa sürüklerler insanı. Oysa hepimizin güneşe ihtiyacı var. Onları da mutlu olmaya davet etmeliyiz. Ama olmuyorsa kendi ruh sağlığımız için uzak durmalıyız.
- Hepimizin bir şekilde çok sevdiği bir kişi vefat ediyor. Yıkımların en büyüğü ve en zoru. Onu da yüce Allahımızın takdiri olarak göğüsleyebilmeliyiz. Tabiki çok zor. Ben de zamanında anneciğimi kaybettim. Çok çok ağlamaktansa, çok daha çok dualar etmeliyiz ki, ruhlarına gitsin. Nur içinde yatsınlar.
- Bir yerde okumuştum diyordu ki "başıma iyi şeyler de geldi o zaman neden Allahım ben demedim. O zaman kötü şey geldiğinde de neden Allahım ben diye sorma lüksüm yok". Yani her şey Allahtan...
Madem geldik bu dünyaya sevincimiz de olacak, üzüntümüz de.. Önemli olan üstesinden geleceğimize olan inancımızın tam olmasıdır.
Sevdiklerinizle birlikte mutlu bir yaşam temennisiyle sevgilerimi sunuyorum.
Bu akşam seni çok özledim. Neden? Bilmiyorum. Gözlerim senin için ıslandı. Denize ve gökyüzüne baktım. Çok net değildi görüntü. Islak ve pusluydu. Orda mıydın? Seçemedim.
/
Sana hiç anlatamadım; benim için ne demek olduğunu.
Bir erkek bunu anlayabilir mi? Bir kadın için ne demek olduğunu, anlayabilir mi? Kadın anlatamasa bile
/
Bir erkek;
Gençlik yıllarında kadının, aşktır. Öylesine dayanılmaz, öylesine çekici. Savurur, dağıtır. Fırtınadır; hangi yönden eseceği bilinmeyen. Önünde durulmayan. Çılgınlıktır, vahşiliktir. Ateştir; yakıp, kavuran. Deneyimdir; karşı konulamayan. Pembe gözlüktür denir. Ama hayır, karadır gözlüğün camları. Gece gibi, simsiyahtır, zifiri karanlıktır. Görüşünü engelleyen. Yönünü şaşırtan.
Bir erkek;
Orta yaşlarında kadının, sakinliktir. Durgun akan nehirdir. Yüreğine dokunan tüydür. Yanağında, busedir. Güvendir, huzurdur. Ev, iş, aştır. Günden geceye, geceden güne yaşanandır. Sağlıktır. Sevgidir.
Bir erkek;
Hani arkadaş sözcüğünü tariflerken denir ya; Eski Türkler ok atmak için sırtlarını sağlam bir taşa dayarlarmış. Taş, zaman içinde "arkadaş" olmuş. İşte yaşlılığında kadının; o taştır. Yaslanmaktır. Uyumdur. Sofradır, karşılıklı oturduğunuz. Sessizliktir, kelimesizliktir. Düşüncelerle anlaşmaktır. Kalpten kalbe konuşmaktır. Ay'dır. Güneş'tir. Sevgiyi biçtiğiniz tarladır. An'dır. Kısacık bir bakışmadır. Sarılmadır, sıcacık.
/
Sana gidişinin açtığı o derin boşluğu hiç anlatamadım. Hissettirdiğin acıyı. O derin, tarifsiz acıyı. Dilsiz kaldım. Sessiz, sözsüz kaldım. Çünkü derindi. Çok derindi
/
Sana hiç anlatamadım; benim için ne demek olduğunu. Anlayabilir miydin acaba? Ben anlatamamış olsam da
/
Bu gece seni özledim. Gözlerim ıslandı. Ağladım. Denize ve gökyüzüne baktım. Biri vardı. El salladım. Sen miydin? Gözlerim hala ıslak, görüntü pusluydu Seçemedim
"Hı? Ne demek hı? Ben uyuyorum. E kim bu seslenen? Odamda biri var..!!!"
Aysel, uyanıp-uyanmamak, gözlerini açıp-açmamak arasında karar veremezken sesi bir daha duydu:
" E hadi Aysel ama uyan artık "
Usulca bir gözünü açtı. Kimseyi göremedi.
" Salak, ses arkandan geliyor. Tabi ki göremezsin " dedi, kendi kendine. Korka korka sağına döndü. Bir yandan da sesi nereden tanıdığını bulmaya çalışıyordu.
Mehmet.
Gözlerini yumdu. " Rüya görüyorum. Gözümü açacağım ve yok olacak." Açtı. Hala ordaydı. Bacak bacak üstüne atmış, gülerek kendisine bakıyordu. Bir sıçrayışta kalktı, yatağın içinde oturdu.
" Sen?"
" Evet, ben " dedi.
" Tamam sensin deNasıl? "
" Korkma. Hala uykudasın. Ben rüyayım. Seninle konuşmak istediğim şeyler vardı. Başka türlü gelemezdim sana. İzin vermezdin."
" Tabi ki vermezdim. Senin gibi bir kalleşle konuşacak bir şeyim yok benim. Hadi sana güle güle. Ben uykuma devam edeceğim. Sensiz! "
" Aaaayapma Aysel. Kendini de beni de kandırma. Deli gibi merak ediyorsun, konuşacaklarımı. Bilmez miyim seni? "
Aysel, kararsız gözlerle baktı bir süre. Haklıydı, merak ediyordu. Çok istekli görünmemeye çalışarak:
" E hadi madem anlat. Dinliyorum. Çok uzatma ama uykum var."
" Sana çok büyük haksızlık yaptım. Öyle ki giderken doğru dürüst bir veda bile etmedim. Seni belirsizliklerin içinde bıraktım. Sana yaptığım bu haksızlık, aylardır içimi kemirdi durdu. Hiç huzurlu olamadım."
" Beter ol " diye geçirdi Aysel içinden.
" Beter ol diyorsun, değil mi? Haklısın. Ama ben seni çok sevdim, Aysel. Senden önce kimseyi o kadar sevmemiştim. Seninle tanıştığımız günleri hatırlıyor musun? Her şey nasıl hızla ilerlemişti aramızda? Ama o günler, benim en zor günlerimdi. Öyle çıkmazlar içindeydim ki. İlk tanıştığımızda, varlığının ve sevginin gücü ile hepsini arkaya atmıştım. Yok saymıştım. Seninle öylesine dolu geçiyordu ki günlerim. Sorunlarımı aklıma bile getirmiyordum. Sonra senin huysuzlukların başladı. Hatırladın mı?"
" Hala huysuzluk diyorsun onlara değil mi? Hiç bile değildiler. Son derece de haklıydım. İnsan sevdiğini nasıl paylaşır başkalarıyla? Bak hala aynı yerdeysen, hiç konuşma benimle. Beni de boşu boşuna sinirlendirme. Hadi sana güle güle."
" Dur, dur. Tamam. Sinirlenme hemen. Kapattım o konuyu. Devam edebilir miyim?"
" Et bakalım."
" Öyle zor günlerdi ki Aysel. Maddi olarak tamamen bitmiştim. Oysa seninle konuşurken; yanına gelme hayallerimden bahsediyordum. Sana yalan söylüyordum."
" Hıh! Sanki tek yalanın buydu? "
" Yapma, bana haksızlık etme. Seninle nerede tanıştığımızı biliyordun. Ve orada benim insanlarla nasıl iletişim içinde olduğumu da biliyordun. Bildiğin halde hep aynı şeyle geldin, üstüme."
" Değişir sanmıştım. Ben geldikten sonra, sadece ben olurum sanmıştım. Ben sana neden yetemedim, Mehmet? "
" Sen bana yetemedin diye bir şey yoktu ki, bir tanem. Sen, benim her şeyimdin. Ama senin sorun yaptığın da benim hayat şeklimdi. Ve sen benden hayatımdan vazgeçmemi istedin. "
" Sen de benden vazgeçtin."
" Ben senden vazgeçmedim. Ama sorunlarımın ardı arkası kesilmiyordu. Ve sen beni hiç anlamıyordun."
" Çünkü ben senin yanında olduğumu hissetmek istiyordum. Paylaşmak istiyordum. Sen benden uzaklaştıkça ne yapacağımı bilemiyor ve daha çok deliriyordum. İnsan sorunlarını sevdiği ile paylaşmaz mı be Mehmet? "
" Haklısın, işte orada sana büyük haksızlık yaptım. Ve tek kelime etmeden bütün her şeyi kapatıp, gittim. Bir gece içinde. Pat diye. Sonraları çok düşündüm, biliyor musun? Kişiliğim diye tutturan ben, sana böyle davranmakla kişiliğimi kendim değiştirmiştim. Özür diliyorum Aysel. Lütfen beni affet. Beni affet ki, yoluma devam edebileyim."
" Biliyor musun Mehmet, yoluna devam edemeyen tek sen değilsin? Öyle bir takılıp kaldım ki gittiğin an'da. Ne ileri gidebiliyorum, ne de geri. Sen giderken sadece kendinden mahrum etmedin, beni. Sana çok inanmıştım. Güvenmiştim. Ve hepsinden önemlisi; Seni çok sevmiştim. Sen giderken, beni de götürdün yanında. Beni, kendimden mahrum bıraktın. Şimdi seni affedersem, bana beni geri verecek misin? Seni affedersem, kaybettirdiğin güven'i, inanç'ı yerine koyabilecek misin? Ya sevgi? Yeniden sevgi'ye inanmamı sağlayabilecek misin? "
" "
" Tamam, hadi için rahat olsun. Seni affettim. Yoluna devam edebilirsin artık."
Mehmet, yavaşça kalktı. Geceye doğru yürüdü.
Karanlığın içinde kaybolmadan önce son kez döndü yüzünü Aysel'e..
Gönlünü almak ister gibi "Öptüm" dedi... Sessizce.
Bir çırpıda uçuverdi Aysel'in dilinden ve sordu hiç düşünmeden; " Nereden? "
Bazen, derin bir hüzün çöker yüreğine. Bir ince sızı yerleşir, burnunun direğine. Ağlamak istersin. Sebepsizdir, görünürde. Nedensizdir. Nedensizmiş gibidir. Bilirsin. Bilirsin ama söyleyemezsin. Söylersen, zembereğinden boşalacaktır, istemezsin.
Bazen, yokluktur sebebi. Bazen, hiçliktir. Olmak istediğin yerde olamamaktır. Ya da olmasını istediğinin yokluğudur.
Zamanlar vardır, aşılması zor. Anlar vardır, yaşanması zor. Mecbursundur. Bilsen de çözüm değildir biliyor olman. Olmak istersin. Olduğunu hissetmek istersin. Bir işarettir beklediğin. Küçük. Bir " bip " sesi telefonunda. Ya da bir uyarı: " mesajınız var " bilgisayarında.
En insanca duygusudur insanın; ağlamak. Ağlayamazsın.
Sözler vardır; söylenmesi zor. Söylendiğinde, dönülmesi zor. Dönülmezliğinde, yaşanması zor. Bir kereliktir. İki kelimeliktir. " Seni seviyorum " dur. Çoğuldur. Zordur. Sorudur: Neredeyim? Acıdır, yanıtsızlığı. Hüzündür, yerini bulamayışın. Bilirsin, geride durman gerektiğini. O geri; bir adım dahi olsa, inciticidir.
Ağlamak istersin, ağlayamazsın.
Hissedersin, dokuz boğumunu boğazının. Her bir boğumdan geçtikçe sessiz hıçkırıkların. Bir sebep ararsın. " Ağlasam " dersin. Ağlayamasın. Geçen her dakika içinde bir şeyler yıkılır. Her bir yıkıntı, başka köşesini ezer yüreğinin. " Bilmeli " dir. " Hissetmeli " dir. Beklediğini. Ağlamak ile ağlamamak arasındaki ince çizgide durduğunu. Sessiz geçen her dakika, başka bir yere yaklaştırır seni; yalnızlığa, çaresizliğe, uzaklığa.
Öfke, dalga dalga yükselir içinden. Akıtmak istersin. Aklın der ki; " Bekle" Beklersin. Dakikalar geçer. Yaşlı ve yorgun adımlarla ağır ağır. " Karar ver " der yüreğin.
Bir görüntüye takılır, gözlerin televizyonda. Ya da bir ambulans sesini yakalar, kulakların.
Sensizliğin gül rengi akşamlarıma sokulmuş kırıl hazan sarısı
Buruk bir yaprak dökümünde ruhum
İnzivaya çekilmiş düşlerimin kurumuş kınası
Naftalin kokusunda boğulmuş umudun maviye açılan yelkeni
Her ağaç dibime dokunurken rüzgârın yelesi
Üşürüm
Tenimden çekilirken nefesinin elleri
Bir kor bakışın ıslanırken kirpiklerin limanında
Parmak uçlarım dokunur aşkın sana bulanmış hasret damlalarına
Set olmak ister benden gidişine sanki usulca
Omuzlarıma kilitlenmiş
Sevdiğim
Bin bir hatıra
Giydirmez sensizliğin urbalarını ruhuma
Gülüşün böler hüznün kahkahalarını
Uyanır gölgelerim
Dilimdeki hüzzama karışır sesin
Dudaklarımda senvari bir tat bölütlen reçelim
Karanlığın mahzeninden saçılırken kokun
Ruhuma bir ay doğar
Yokluğunda da dünyamı sana boyar
Bugün babacığıma iki haftadır gitmediğimi farkettim. Birden kötü hissettim kendimi ve telefona sarıldım. Nasıl olduğunu sordum ve iyi olduğunu öğrendikten sonra içim rahatladı.
Babam hiçbirinizin babasından farklı değil şu anlamda; baba gibi baba oluşu, güçlü duruşu ve bakışı, az gülen ama gözleriyle seven hali ile özüm yani.
Babamın hiç yaşlanmadığını düşünürüm sanki hep aynı gelir duruşu. Ama eskiden her hafta torunlarını ziyarete gelirken, yaklaşık beş yıldır bacaklarında eskisi gibi dermanı olmadığını söylüyor. "Siz gelin kızım" diyor ya da arayın. Bir tek istediği bu bizden, başka da hiç bir şey istemez.
En sevdiğim yanı ise bize güçlü olmayı öğretti. Hiç oğlu olmamış ama neden kız çocuklarım var diye de üzülmemiş. Gencecik yaşında köyünden çıkmış ve doğacak çocuklarım iyi tahsil görsünler ve rahat yaşasınlar diye Ankara'ya getirmiş. İkinci dileği ise iyi ve mutlu evliliklerimizin olmasıymış. Onu da gördüğü için "Ölsem de gözüm açık gitmeyecek" der.
Öyle dik duruşu var ki babamın bir çınar gibi. Tek üzüldüğümüz nokta annemin çok erken vefatı ve babamın yalnız kalışı. Annemden sonra hiç evlenmedi. Sebep olarak da; "Annenizin yerini kimse dolduramaz" olarak gösterdi. Hepimiz ısrar ettik ama o hiçbirimizin evine gelmek istemedi. Sebep olarak da "Ben hassas bir adamım. Çocuklarınıza kızsanız üzerime alınırım, yüzünüzü üzgün görsem başka türlü. Benim evim benim sarayım. Allaha şükür de elim ayağım tutuyor bırakın beni mutluyum" dedi hep.
Çok ilginçtir; eşi, dostu, akrabası olup hep ağlayan insanlar vardır. Yalnızım diye. Ben babam da işte bunu hiç görmedim. Sesi hep mutludur, gittiğimde veya aradığımda niye şu kadar gün gelmedin veya başka bir nedenle hiç sitem etmez. 77 yaşında Allah uzun ömür versin ona. Çok şanslıyız diye düşünüyorum. Bir de eski toprak dedikleri doğru herhalde... Ben babamın grip bile olduğunu görmedim. Kendine iyi bakar. Manken inceliğinde 1.88 boyuna 75 kilo ağırlığında dünya yakışıklısı bir baba.
Bugün babamı çok özlediğimi hissettim ve içimden geldi sizinle de paylaşmak istedim. Onu var ya çok çok seviyorum. Allah hem benim babama hem de sizlerin babasına uzun ömürler versin.
Güne, yağmurun ritmik yağış sesiyle uyandım hafifte hava serin gibi...Uyanmak için çok erken bir saat ama yılların verdiği bir alışkanlık bu terkedilmiyor.
Sabah aile fertlerini uyandırmadan salona geçtim ve pencereyi sonuna kadar açtım. Yağmurlu havalar insanın yüreğine biraz kasvet çöktürüyor ama bir o kadar da etkiliyor. Doğanın mucizelerinden biri nasıl biz dolup dolup bazen yanaklarımızdan gözyaşlarımızı döktürüveriyorsak, hava da öyle kimbilir ne derdi var? diye düşündüm. Derin derin nefes aldım ve biraz yürümek istedim.
Şehrimin sokakları yapayalnızdı. Sadece ona eşlik eden, bahar için süslenmiş yeşil bir taraftan beyaz ve mor çiçekli elbiselerini giymiş ağaçlar, sıra sıra dizilmiş, birbirine az çok benzeyen beton yığını evler ve benim gibi erkenden uyanan kuşlar var...
Mahalle sakinleri bayağı bir sakin çünkü uyanmamışlar. Çoluk, çocukta yok ortada. Bu sessizlik sanki şehrin matemi gibi geldi bir an. Arada bir yolu ezip geçen bir kaç araba, günün ilerleyen saatlerinde ise kimbilir kaç araba, kaç insan yolun karşı tarafına geçmek için aynı yolu ezip geçecek. Her şey sıradan...
Birden doğduğum, doyduğum ve halen oturduğum, anılarımın şehrine "sıkılma yalnız değilsin bak ben de varım yanında" demek geldi içimden. Bak sana şiirler söyleyeceğim usul usul, Aşık Veysel'in o meşhur türküsünü mırıldanacağım "Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece" diye...
Ben şehrimi anlayabildim peki o beni farkedecek mi? ya da duydu mu söyledikleri mi? Yaşarken adımlarında hissedebildi mi? Arada bir gördüğümüz ve arkasından ruhuna fatiha okuduğum edebi istirahatgaha götüren araçların içindeyken nasıl farkedecek? Sıradan gelip, sıradan göçüp gidilecek, bu yollardan bir de böyle geçilecek sessiz sessiz...
Sonra "kendine gel" dedim yüreğime. Bazen her şeyi sıradan gibi görüyoruz ama aslında ailemiz için sıradan değiliz ki? Hatta özeliz onlar için..Eşim ve çocuklarımı düşündüm birden herhalde benim bu düşündüklerimi duysalar bana kızarlardı.
İnsanız işte.. ne zaman ne düşüneceğimiz belli olmuyor. Belki de Orhan Veli'nin dediği gibi "beni bu güzel havalar mahvetti".
BENİ BU GÜZEL HAVALAR MAHVETTİ
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
"Baba beni okula gönder!"
Tamam evladım
Ne lazım?
"Çanta, ayakkabı, defter, kalem, önlük"
Babası, üzülme önlük olmayabilir
"Ohh! Be!" desenize ondan kurtardık!...
Ahmet sınıfın sırasında ders dinliyor. Yanındaki temiz giyimli Cem'e; " Senin ne güzel kotun var." Cem; " Babam yeni aldı. Markası da, Levis" Ahmet;
" O ne ki? Benim pantolonumu babam pazardan aldı. Hemi de yepisyeni!
Yanda oturan Ayşe'de göz ucuyla Cem'in ayakkabılarına özenerek bakar;
"Cem, ayakkabılarında parlıyor!"
"Ne de olsa 'Adidas' marka!"
Çocuklar boynu bükük Cem'i yukarıdan aşağıya doğru süzdüğünde, başları önünde eğik tahtada yazan " Giy Ayşe Giy" sözcüklerine bakamaz olur
Kül bulutları dünyamızı sardı,
Doğa haykırıyor, duyan var mı?
Duman kaplayacak memleketimizi öldürürcesine,
Duman dedik, sigara içenlere müjde.. Yasaklar biraz olsun gevşedi.
Hemen sevinmeyin, öyle her yerde içmek kolay değil
Gevşeyen kurallardan yararlanmak için neler yapmanız lazım?
Önce, sinir hastası olmanız lazım. Şükür ülkemizde bundan çok
Zira Bakırköy Hastanesi'nde serbest olacakmış!...
Ya sinir hastası değilseniz
Kolay, kredi kartınız mutlaka vardır. Hem de çok mu dediniz? Zaten borçlara yetişemiyorsunuz değil mi? Sonuç haciz, o da yetmedi hapis Çocuğunuzun dershane parasını mı ödeyemediniz? İşte size yine hapis yolu göründü demektir
Zira hapishanelerde serbest olacakmış!..
Hadi bunlarda olmadı diyelim. Gelin deniz kenarına atlayın bir gemiye, çıkın güvertesine, tüttürün sigaranızı martıların deniz üstündeki yaşam mücadelesi arasında, hem de küfür küfür esen rüzgara karşı...
Zira Gemi güvertesinde de serbest olacakmış!...
Bu da mı zor geldi? Nasıl olsa sinir hastası olmadınız, kredi kartı borcundan da içeri girmeyeceğinize göre, sizin tuzunuz kurudur. Yapın bir rezervasyon, gidin bir otele.. Size ayrılan sigara içme odasında rahatlıkla zehirlenebilirsiniz!
Zira otelin bir odasında da serbest olacakmış!..
Bu arada sakın unutmayın, birisi; "Sigara içen kanserli hastalara devlet tedavi yardımı yapmasın" fikrini atmış. Kulağınıza küpe olsun! Benden duyurması
Yakında devlette " Sigara içen" ve " İçmeyen" olarak kayıt altına alınırsanız şaşırmayın!...
İkinci müjdede, "Memur" adaylarına Aman sıkı çalışın KKPS'ye
Seçim yaklaşıyor. Yüklü miktarda memur alınacağı sözünü Başbakan rahatlıkla katılabildiği ATV'nin ekranlarından uysal gazetecilere demeç vermiş!
OKS, SBS, ÖSS, ÖYS derken şimdide YGS gençlerimizin hayatına girdi
Çocuklarımız Anayasa'dan önce, sınav değişikliği manyağı oldu!
Düşünürler ne demiş? " Hayat istenilen sorudan başlamayan bir sınavdır" Onun ne (a) şıkkı, nede ( c ) şıkkı bellidir. Varsa yoksa ( p) şıkkı olanı revaçtadır. Onu da siz tahmin etmişsinizdir!...
Bir yumruk!,, Ve ardından;
İstanbul'da yine yolcuların olduğu otobüse, molotofkokteyli hunharca atıldı.
Samsun'da iki polis şehit.
Töre cinayeti gibi
Sanatçılar, radyocular, derken yazar ve şairlerde Erdoğan'ın "Açılım"ına davet edildi..
Bizler henüz yazanız, yazar değiliz. Beni davet etmediler ama şu anlatılmak istenen "Açılım"ı bir türlü anlamış değilim! Yani, açıldığımız zaman neler olacak bilmiyorum!
Kendimden şüphe etmeye başladım!
Yoksa, kafam mı almıyor?
Bir bilen varsa, "Açılımın" ın maddelerini yazabilir mi?