Şüphesiz ki İslamî temizlik sadece kalp ve gönül temizliği değil, elbise ve beden temizliği de ibadetin sahih olma şartlarından biri, hatta en birincisidir. Bundan dolayı, "İslam, temizlik temeli üzerine kurulmuştur!" buyuran Efendimiz, "Tuvaletlerde idrar sıçramasından kaçının, kabir azabının çoğu idrar sıçramasındandır." ikazıyla tuvalet ve banyo temizliklerine dikkat çekmiştir.
Bu sebeple geçmişteki Müslümanlar ayakta idrardan kaçınmış, kabir azabına sebep olan idrar sıçramasından korunmak için diz büküp çömelerek idrar sıçramasından korunmaya çalışmışlardır. Ancak modern tuvaletlerin hayatın her yerinde hizmete girdiği günümüzde diz büküp çömelmeye hem imkân hem de ihtiyaç olmadığı düşünülebilir.
Çünkü esas olan diz bükmek değil, idrar sıçratmamaktır. Bugünkü tuvaletlerin yapısı bu temizliği temin ediyorsa artık çömelmek gibi zorlanmaya ihtiyaç duyulmayabilir. Nitekim Gazali Hazretleri, İhya'sında, ayakta idrar yapmaya ruhsat olduğunu Huzeyfe bin Yemani rivayetine dayanarak ifade etmektedir. Demek ki, mühim olan, kabir azabına sebep olan idrarın bedene sıçramamasıdır. Hangi halde bu temizlik temin ediliyorsa onun uygunluğunda şüphe yoktur.
Tuvalette mühim olan bir diğer husus da, kıbleye yönelmiş olarak oturmamaktır. Hadiste 'şarriku, ev garribu!' buyurulmuştur. Yani 'Ya doğuya, yahut da batıya meyledin, tam kıbleye yönelmeyin!' demektir.
İmam-ı Şafii Hazretleri bu emrin, ev dışındaki açık alanlara ait olduğunu düşünür. 'Her tarafın duvarla çevrili olduğu kapalı ev içlerinde kıbleye yönelme yasağı yoktur.' der. Ancak Hanefi'de ev içinde de dışında da olsa tuvalette kıbleye yönelmeme tavsiyesi vardır.
Bu sebeple İslam medeniyetinde tuvalet taşları, kıbleye yönelik halde konulmamaya dikkat gösterilmiştir. Şayet mecbur kalınıp da konulmuşsa, otururken hafif sağa sola meylederek oturma tavsiye edilmiş, kıbleye yönelik halde oturmamaya dikkat gösterilmiştir. Tuvalet banyo temizliği konusunda ikazlarını sürdüren Efendimiz (sas) Hazretleri buyurmuş ki:
-Sizden biriniz banyo yaptığı yere idrar yapmasın, idrar yaptığı yerde de banyo yapmasın, abdest almasın, vesvesenin çoğu idrar ettiği yerde yıkanmasından meydana gelir.
Bu itibarla, tuvaletle banyo ayrı yerlerde olmalı, mümkün olduğu kadarıyla temizliğe önem verilmelidir. Ancak, yer darlığı gibi mecburiyetlerden dolayı tuvaletle banyonun birleştiği dar zeminlerde ise tuvalet kirlerinin özel yerlerden akıp giderek yıkanan ve abdest alanlara kirli su sıçratmaması da yeterli sayılmıştır.
Banyolarda etek ve koltuk altı temizliği de beden temizliğinin önemli sünnetlerinden biri olarak görülmüştür.
Ancak bu gibi beden temizlikleri sırasında, bedenden ayrılan tüy, saç ve tırnakların cünüpken değil de, beden temizken ayrılmasında isabet olduğuna da işaret edilmiş, cünüpken bu temizliğin yapılması caiz olsa da, uygun değildir denilmiştir. Bu sebeple banyoda yapılacak beden tıraşları cünüpken değil, beden temizlendikten sonra yapılmalı, bedenden ayrılan her parça vücut temizken ayrılmış olmalıdır. Çünkü bu parçalar son dirilmede yine insana dönecek, bedenimiz bunlarla oluşacaktır. Öyle ise bunlar temizken ayrılmalı, dönerken de bedenimize temiz olarak dönmelidir diye yorumda bulunulmuştur.
Küçük ev banyolarında temizliği tam temin etmek için kısa bir müddet bedenin tamamı açık olarak yıkanmak caiz olabilirse de, büyük ve umumi banyolarda tesettürsüz yıkanmak caiz değildir. Göbek ile diz kapağı arasının bir peştamal ile kapalı bulunması gereklidir. Tesettürsüz kimselerin görüntüsünden koruyucu meleklerin rahatsızlık duyacakları uyarısı yapılmıştır.
Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-Sahi mi? Yani sayısız günahlar işlediğim halde hiç günah işlememiş sayılacağım öyle mi?
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-Ciddi misiniz? Oysa bana kalsaydı ben kendimi bile bu kadar kolay affedemezdim. Dostlarımdan bile öyleleri var ki bir hata ettim diye beni defterden sildiler. Artık görüşmüyorlar. Ben de çoğu arkadaşıma ilk hatasını görür görmez küstüm. Hiç hata etmemişler gibi davranmam çok zor onlara. Oysa siz...
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-Daha önce tövbe etmediğim günahlarım da var benim. Özür dilemeyi unuttuğum hatalarım var. Yanlış olduğu halde yanlışlığını kabullenmediğim bir sürü yanlışım var.
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-Nasıl yani? İçimde azıcık bir pişmanlık olsa bile özür dilemiş mi sayılıyorum? Dilime varmayan içimdeki "ah!"lar da tövbe diye mi kabul ediliyor. Yüzümün kızarması da Öyle mi?
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-Ben... Şimdi.. Tövbe etsem... Olur mu ki? Yani şimdi hatırladıklarım için özür dilesem hepsine tövbe mi etmiş olacağım? Hepsinden affedilebilir miyim sahiden?
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-Doğru ya "hiç günah işlememiş gibi" diyorsunuz. Hiç günah işlememiş gibi olmak için hepsinin bağışlanmış olması gerekli. Hımm; anladım.Peki ya yeniden günah işlersem? O zaman sözümden dönmüş olacağım. İyice günaha dalacağım. En iyisi en sonunu beklemek özür dilemek için.
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-O günahtan da tövbe edebilirim yani.. Özür dilemek için her zaman fırsatım var demek! Ama neden bu cömertlik? Niye bu kadar bağışlayıcılık?
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-Sevildiğimi bileyim ha! Hata edebileceğim baştan biliniyordu ama yine de var edildim. Günah işleyeceğim belliydi ama yine de nefes veriliyor bana. Özür dilerim umuduyla.. Her sabah güneş ben özür dilerim belki diye mi geliyor dünya ufkuna? Yeter ki özür dileyecek içtenlikte olayım. Huzura geleyim. Günahsızlığıma güvenip huzurdan kaçmamdan ise günah vesilesiyle de olsa huzura gelmemi iyi bir şey sayıyorsunuz. Boynumu bükmem mahcup olmam gözlerimin yaşarması bu kadar mı önemli sizin için? Günahsızlıktan bile önemli ha!
-Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
-İçimde bir ateş bir ateş ki hiç sormayın! Yanıyor yakıyor. Yanıyor yakıyor. Söner mi dersiniz?
Başkalarına acımak, şefkat göstermek, esirgemek, çaresizlerin yardımına koşmak, dinimizin başta gelen ahlâk kurallarındandır. Merhamet etmek, temiz ruhlu insanlara yaraşır. Yalnız insanlara değil hayvanlara ve bütün canlılara merhamet edilmelidir. Yüce Peygamberimiz bir Hadisinde şöyle buyuruyor; "Yerde olanlara merhamet ediniz ki size de gökte olanlar merhamet etsinler."
Merhametli olmakla birlikte alçak gönüllü olmak, tevazu göstermek de dinimizin- ahlak kurallarından birisidir. Tevazuun karşılığı kibirlenme, böbürlenme ve gururlanmadır. Bunlar ferdin kendisini büyük görmesi, kendisini lâyık olduğu mertebenin üstünde göstermeye çalışması, gelip geçici şeylere güvenerek ona buna çalım satmasıdır ki pek kötü bir huydur. Sevgili Peygamberimiz konu ile ilgili bir hadislerinde şöyle buyurur. "Allah Teâla muktesit olanı zengin eder, israf edeni fakir düşürür. Tevazu göstereni yükseltir. Kibirlenen kimseyi de kırar geçirir".
İçlerinde iman edip de iyi iyi amel (ve hareket) de bulunanlara Allah hem bir mağfiret hem büyük bir mükafat vaad etmiştir." (EI-.Feth S:A:29).
Bu ilahî emir vasıflandırmalar birilikte değerlendirildiğinde şu sonuçlara varılabilir;
a) Merhametli ve mütevazi olmak, bir mü'mine yaraşan ahlâki davranışlardır.
b) Mü'minler birbirine karşı merhametli, alçak gönüllü ve güler yüzlüdürler, kafirlere, hainlere karşı ise onurlu, zorlu, şiddetli ve serttirler.
c) Allah'a ve Peygambere inanan bir müslüman hak ve doğru bildiği yolda ilerlerken hiçbir şeye aldırış etmez. Kınayan insanlardan, dedikoduculardan çekinmez.
d) Müslümanların kendi aralarında merhametli olması inançsızlara, ikiyüzlülere, bölücülere ve hayinlere
karşı çetin ve metin olması hem ilahî bir emir, hem de sevgili Peygamberimizin bir sünnetidir. Sevgili Peygamberimizin bu ilahî özelliklerini taşıyabilen ve öyle olmaya özenenlere ne mutlu.
Bugün yedi sene önce sevdiğim kadına gönderdiğim mektubum elime geçti ve bana gönderilmiş gibi heyecanla açtım ve okudum. Yedi sene geçmis ve görüyorum ki bende pek birşey degişmemiş, yedi sene aynı kadını aynı derecede aynı deli halimle fütursuzca sevmişim. Siz buna aşk diyin ben teslimiyet diyeyim. Ruhumu, geçmişimi, geleceğimi teslim etmişim. Kalbimi ikiye bölmüşüm bir parçasına hüznümü diğer parçasına sevgimi kazıyarak sevdiğime hediye vermişim.
Mektubumun tarihine baktiğım zaman ABD'nin Irak'a demokrasi götürmeye başladığı gün olduğu dikkatimi çekti. Kalpleri petrol karası bu zalim ellerin yaptıklarına o zamanda içim yanmıştı bugünde aynı hisleri taşıyorum.
Yedi sene öncede insanlar bir hiç için birbirlerini katlediyorlarmış bugünde değişen birşey yok. İnsanlar birbirlerini para, güç, dünya dengeleri için öldürüyorlar. Bir noktaya kadar bunu anlayabilirim ama anlamadığım o kadar çok şey varki bu dünyada; tertemiz sevgiler neden öldürülür, neden yanan kalpler sebebsizce hırpalanır, neden ihtiras kendinden kat be kat güçlü olan aşkı böylesine kolayca karanlığa gömebilir, neden zaten takdiri ilahi sevdiklerimizi zamanlı zamansız bizden sonsuza kadar alacakken bizler kendi elimizle sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurluyoruz.
Anlıyorum ki beni gerçekten sevenler hızla tükeniyor, kimi takdiri ilahi kimi takdiri sebebsiz. Her geçen dakika yanlızlığıma gömülüyorum. Bir yığın cevaplanmamış soru, çalınmış hayaller, ulaşılamayan zirveler, burkulmuş bir kalp, soğuk bir tebessüm, aynadan bakan bir çift masum göz, soğuk bir beden, kurumuş çicekler. Ben gömüldükçe üstüme toprak atan bir yığın sevgiden arındırılmış, ruhu çıplak sahte kişiliklerin iğrenç kahkahaları kalbimin en ücra köşelerinde yankı yaparak damarlarımdan tüm bedenime dağılıyor ve üşüdüğümü hissediyorum, yakıcı bir üşüme bu, sevdiğim ve inandığım herşeyi ebediyyen yakacak bir üşüme bu. Soğuğun yakıcı bir kor ateşe dönüştüğü nefret ve ihanete gebe bir üşüme bu. Aniden acıktığımı hissediyorum, yemem için önüme geçmiş günahlarımı atiyorlar, yedikçe günahkarlaşıyorum, yedikçe şişiyorum, günah kusmaya başlıyorum; ayaklarımın dibinde tüm günahlarım, haşmetlerinden birşey kaybetmemişler yine çekiciler, yine beni kandırmaya hazırlar, yeniden acıkıp onları yememi bekliyorlar, günaha aç sefil ruhum onları hazmetmeye dünden razı.
Artık özlemediğim insanları bile özlediğimi fark ettim. Kırdığım kalpleri, incittiğim bedenleri, öpemediğim mezar taşlarını, öğüt veren adaletli dilleri, dik durmayı öğreten gerçek sevgiliyi özledim. Bitmeyen uzun gecelerde O'na kavuşmaya beni dakika-dakika, saat-saat götüren boynu bükük umudumu özledim. Kaybolduğumda beni bilinmeyenden, güvenilmeyenden çekip çıkaran öpülesi elleri özledim. Korktuğumda bana cesaret veren benim için çarpan o kocaman kalbi özledim. Üşüdüğümde beni ısıtan, sıcaklığını ruhumun dipsiz zemheri uçurumlarında dahi hissettiğim o tatlı ılık nefesi özledim. Büyümeye inat hep çocuk kalacak kendimi özledim.
"Asra andolsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır." (Asr:1/3)
Başa gelen belalara, musibetlere ve sıkıntılara karşı; sızlanmamak, dayanmak, tahammül etmek ve kendini tutmak anlamına gelen sabır, özellikle biz müslümanlarda olması gereken bir huydur. Sabır; nefse hoş gelen şeylere zıt düşen bir davranış şekli olması sebebiyle, sürekli olarak nefsin arzularına muhalefet etmek ve nefis bir işe davet edince insanın bu davete icabet etmemesi ve ondan vazgeçmesidir. İslam fıtratı üzerine yaratılmış olan nefis, zevku sefayı isteyip sorumluluk yükü altına girmekten sakınır.
İnsanın başına gelen veya gelebilecek olan herhangi bir musibet karşısında gösterilecek sabır, cennete gidecek yolda toplanacak azık gibidir. Çünkü Allah (c.c) ın vereceği hükmü beklemek ve bu şekilde sabretmek bir ibadet hükmündedir. Nasıl ki, bir sabır timsali olan tevhid önderlerimizden Eyyup (a.s) ın başına gelen onca bela ve hastalıklara rağmen, Allah (c.c) a olan imanından zerre kadar eksiltmeden ibadet ve zikirlerine devam edip, en sonunda bunların karşılığında kurtuluşa erenlerden olduysa; bugün de bizlerin başına gelen bela ve musibetlere karşı kazananlardan olmak için sabretmemiz gerekir.
Yaşamımızın bir çok bölümünde (aslında yaşamımızın tümünde) imtihan ediliyoruz. Yaratılış sebebimiz olan Allah (c.c) a kulluk; vazife, görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmede göstereceğimiz sabır veya bela ve hastalıklara duçar olmamızdan dolayı göstereceğimiz sabır veya bu sıkıntılarla mücadele ederken birbirimize hak yolunda sabrı tavsiye etmemiz elbette imtihanın bir parçasıdır. Çünkü bu dünyaya gönderilişimiz bir gaye ve bir amaç içindir.
Bir hedef var önümüzde, o hedefe ulaşmak için Rabbimizin uyarılarına ve emirlerine kulak vermemiz gerekir. Emirlerine uyduğumuz zaman, sıkıntı çekmemiz gerekecek ve bu sıkıntılara karşı sabır imtihanıyla sınanacaz. Ve bu imtihanda başarıya ulaşırsak Rabbimiz, çektiğimiz bu sıkıntılara karşı bizleri müjdeliyor. "Muhakkak ki, sizi biraz korku, biraz açlık, biraz mal, cari ve ürün eksiltmesi ile deneriz. Sabredenleri müjdele." (Bakara:155)
Sabrın en makbulu bela ve musibetten hemen sonra gösterilecek sabırdır. Rabbimiz bizden bu şekilde istiyor, bizlerin günaha girmemesi için bizlere doğru yolu gösteriyor ve bizlerin ibretler alması için Yüce Kur'an da örnekler veriyor. Peygamberlerin hayatlarında çektikleri sıkıntıları, hiçbir insan çekmemiştir. Özellikle Nuh (a.s), İbrahim (a.s), Yusuf (a.s), Yunus (a.s), Eyyup (a.s) ve Muhammed (sallahu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere, diğer bütün peygamberlerde çok büyük bela ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmışlar, ama hepsi de sabrın en güzel şekliyle sabretmişlerdir. Sıkıntı veren şeylere karşı sabretmede bir çok hayır vardır şiarı ile hareket etmişlerdir. (Allah onlardan razı olsun.) "O halde peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret." (Ahkaf:35)
Sabrın önemli noktalarından bir tanesi de, başa gelen felaket zamanlarında heyacana kapılmadan ve şikayet etmeden, Allah (c.c) ın bizlere takdir ettiği duruma sabredilmesidir. Zaten takdir-i ilahiye razı olmak müminlerin özelliklerindendir. Mümin başa gelen bela ve musibetlere karşı şekva etmeyendir. Çünkü şikayetin hiçbir faydası yoktur sıkıntılı zamanlarda. Örneğin bir yakınımızın ölümü ile karşılaştığımız zaman, cahillerin altı-yedi gün sonra yapacaklarını, bizim olaydan hemen sonra yapmamız gerekir. Yapacağımız hal ve hareketlerin, edeceğimiz feryad-u figanların bizlere hiç bir faydası olmayacaktır. Bilakis aşırıya kaçarsak günah kazanmış oluruz, bu da bizler için (Allah muhafaza) kötü sonuçlara sebeb olur.
Yaşanılan bela ve musibetlere karşı sabredip gögüs germek büyük bir nimettir aslında. Bu nimetin farkına varma şekli, bela ve musibetler karşısında şekva etmemekte gizlidir. Çünkü sabredemeyen felakete düçar olur. Kimde Allah (c.c) tan korkarak sabrederse sıkıntılardan kurtulur. Tabi bu sıkıntılara karşı sabır, sıkıntı zamanında insanın üzülmemesi anlamına gelmez. Elbette başa gelen bir ezadan sonra üzülmek çok doğaldır. Çünkü duygusallık insanın doğasında olan bir olgudur. Sevgili peygamberimiz (s.a.v) in oğlu İbrahim in vefatından sonra söylediği sözler, başa gelen bir musibetten sonra üzülüp gözyaşları dökmenin olabileceğini gösteriyor.
Dünya hayatında karşılaşılan zorlukların mahiyeti her ne olursa olsun, Allah (c.c) ın bunu bizleri denemek için yaşanılması gerektiğine inanmamız ve sonrasında da, sabır konusunda hiçbir şekilde taviz vermememiz gerekir. Dünya hayatında yaşanılan zorlukların gelip geçici olduğunu, asıl musibetin dine gelen musibet olduğunu bizlere haber veriyor Üstad Bediüzzaman. "Ancak sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir." (Zümer:10)
Başımıza gelen bela ve musibetlerden sonra, Allah (c.c) a daha büyüğünü bizlere nasip etmediği için, çokça hamd ve şükür eden sabırlı müminlerden olmak ve sabır sırrını bilip nefsine karşı uygulayan ve sabrı ve hakkı başkasına da tavsiye edenlerden olmak temennisiyle...
Ruh fırtınasından geçti, huzurda hüznü aradı
Apansız masun hatırlayıştan fırladı
Kendi içinde toplanmanın bütün sırrı
Nefti yeşil ipekten, mor kadifeden
Görkemli giysilerim vardı
Modası geçmeyen ayrı ayrı
Taşıdım onları mükemmel bir askı gibi
Kadınımsı
Fedakâr
Vefalı
Anaç
İki oğlum birde kızım oldu, hattatın elinden çıkma
Lezzetleri anzer balı
Biri daha var
Ruhumu parselledi
Tek kelime mefhum ifratı yoktu
Üretmiyor ondan üreticiler
Sinemde nefretle çizilen tek söz onun değildir
Huzur kendim için ürettiğim bir masaldı
Hayallerle doldurdum, içinde eridim
Hülyasal hayat beni anlamadı
Sevgiyi ihtiyarlamış buldum onu anlayabildim
Evvel bir şahsiyettim
Mustarip oldum
Kendime sadık bu düzene
Kabul muhafazasını başaramadım
Sevmek
Fakat sevmek kâfi deyip
Hâlbuki huzur başka şeylerde istiyordu bilemedim
Kolalı örtüler, görkemli bir masa
Suraye bardak her şey tas tamam
Evin her bölümü düzenli yoktu hiç bir eksiği
İyi bir aşçı, titiz bir dadı, öğretici
Bütün görevler benim mesleğim
Saçları dağılmış kanepede sızan bir kadın
Anaçlık tifo mikrobu sardı tüm vücudumu
Benim ürünlerim pürüzsüz
Bencildir anaçlık
Hayata sunacak bunlar benim eserim
Boyları küçücük baktılar yüzüme hep aşağıdan
Okşadım onları hep yorgun
Kaçıncı defa o masun hatırlayış
Zamandan kırpsaydım
Müze gibi bir evde yaşamasaydık
Birlikte sinemada film izleseydik
Tenis oynayıp coşsaydık
Bahar düşünce mevsime
Özgürlüğe uçurtma uçurtsaydık
Yaşam, hem lezzet, hem güzel
Büyük denizler gibi susar aldatır
Bazen tabiat kadar haşin acımaz
İç güneşimin sıcağında yarimi erittim
Kendi iç fırtınasıyla boğuşmak beyhudeydi
Kendimi bir kabuğun içinde mapus sanıyordum
Zannettim ki o kabuğu kırarım
Parça parçaya böldüm kendimi
İmkânsızlığı inkâr ettim
Mefhum huzurun kendisiydi
Huzuru hüznü mazlum gördükçe
Bir gün zalim olursun
Ben huzur insanıyım diyordum
Ama hüzün terbiye edecek beni
Kadınların en iyi giyimlisi olduğumu sandım
Ben çıplak yaşıyormuşum farkına yeni vardım
Garip bir son baharda, yaprak yaprak dağıldılar
Tek tek uğurladım gidenleri
Bu uzvi acı, son raddesine getirerek ağlattı
Işıkları kapadım, damlayan yaşları karanlıkla sakladım
Cemil dalgalı bir ummanda
Özlem çok uzaklarda
Umut benim yakamda
Kaç mevsim oldu kapıyı içeriden açmayalı
Evde çıt yok
Her şeyi besleyen o hayat suyu benden çekildi
Onlar adeta hayatın tek vitaminidir
Tanzim edemedim
Mazinin tavsiyesi
Hünerler, el değiştirmezse devam etmezler!
Bu terbiye nesillerin hatırası
Üstüme atladı ufak bir parçası
Arsız izler bakır tenimde
Evvel geçtikleri yolu seyrettim
Gel gör ki öylesine eksiğim
Unutmayı unuttum
Ben gönlüme ne derim orda senden gizlediğim düşlemim
Özlemsiz bu hayata alışamadım!
Kanadı kırık martılar alıp götürdü yüreğimdekileri
Kaç kez anlatmıştım yokluğunu kendim bilirim
Örnegin kıyıya çarpan dalgaları sayacak kadar
Geceden ta sabaha anılar uçuştular
Özlemsiz gecem gündüzün içine
Gündüzümde gecenin içine girdi
Sen gönsümde en tatlı sızı
Sensiz bir güne günaydın demek o kadar zordu ki
Yalnızlığım başımın üzerinde dam
Aradım her gördüğüm yüzde senin simanı
Hiç biri sana benzemedi diyor içim
Tek tek yapraklar düştü takvimden
Benim ise korkum gelecek için!
Taşıyamadığın yükü yüklerler
Taşıdıkça üstüne biraz daha eklerler
Henüz taze bedenin hazır değildir buna
Sahte insanlık acımazlar sana
Ne bir geçit verir tıpkı, çığ, düşünmez insan kendinden başkasını
Çabuk kıyar her nefes yakar! Kıvrandırır insani inletir insan
İşte benim kaygılanmam bundandır
O narin bedenin bu hayata, bu zora alışana kadar iflas etmesin
Küçücük kalbin nasılda şaşkın
Aşk kaynayan süt gibidir harını kesince çöker
Aşkın adı yoktur, koyarsan adını vicdansız çılgınlık veren hevesi
Aşk vadesi en fazla bir mevsim sürer
Değerliysen değer verirsin
Bulduğun değerden fazlasını hibe etmeyesin
Sevgiyi denetle, sevgi laik olana bırak
Kuralına göre oynarsan belki galip çıkarsın
Hayat böyle tuhaf bir şey ki, masun yüzleri seçemezsin
Maskeler düşünce kimseyi tanıyamazsın
Zaman seni esir alır
Ulvi aşk indirir kepenk
Yorgunluğunu saklayamazsın, zaten görende olmaz ya
Umarım bunları yaşamazsın
Bunlardan seni, senin onurun korusun!
Mutlu görünüyorsun?
Bakmadan ardına bütün acılarını vurdun sırtına ensende canavar nefesi
Mutsuzken kimseyi mutlu edemezsin unutma!
Zamanı eskitirken kendini kandırıyorsun
Eğer bir gün yorulursan, yüreğin daralırsa, onurun kırılırsa
Vakit geç oldu deme, beraber ararız mutluluğun formülünü
Senden sonra sol yanımda bir yara işler gibisin
Rüzgârlar keder vermesin.
Saçlarını taradım, örgülerine dualar ördüm
Tufanın habercisi rüzgâr acımadan tel tel çözüldü dağıttı
Bebeksi saçlarını bir daha ne taradım ne de ördüm
Titrerim
Kum gibi kaydın avuçlarımdan
Bileseydim sana bu biçimde özlem duyacağımı
Adını Özlem koymazdım
Hayat yükü çok erken çöktü omuzlarına
Ay kıskanır yüzünü, gökyüzü yasakladı gözlerini
Rabbim sana çok zaman ayırdı
Benzetmedi kimseye
Bugün yine bendeydin, sır vermiyorsun
Üstelik yalnız ve tektim
Sıcak bir in
Koynumda sen masada mum bizimle beraber sızlar
Anneler her şeyi hisseder bilmiyor musun?
Anne olunca sende anlayacaksın
Vazife yapar gibi gülümsüyorsun
Sen aslında görünürde mutlusun
Yaşarken öğrendiğim bir şey var
Yarınlar hiç bilinmeyen bir gündür
Tahminler yetersizdir
Temennim hislerim yanıltır beni
Gittin gideli perdelerin hep kapalı, odan alacakaranlık
Güneş yön değiştirdi, bize doğru vurmuyor artık
Senden sonra düzenim pek olmadı
Uzun zamandır uykuya dalamadım
Kapıdan anahtarı hiç çekmedim
Büzülüp her an seni bekledim
Her nereye baksam orada oldun
Gözlerimi yumdum yanımdaydın
Gözyaşlarımda resmini gördüm
Kalan resminde gülüyordun
Benim onunla dertleştiğimi biliyormuydun?
Akşam karanlığından sonra esen rüzgârdan kokunu bekledim
Öylece sabahladım
Çağırsam seni!
kadir gecesi bulutlara dualar yükledim
Sana dökecek
Aydan kırpılan yıldızlar bir sarhoş gibi adın sayıklar
Senden kalan eşyalar bilmezler elem
Giymeyin giymeyin! Giydiklerini
Ne varsa dolaba kilitledim
Albümlerdeki resimlerinle evin duvarlarını süsledim
Yastığına son düşen saçını resminin yanına sabitledim
„Pamuk Yüreklim sonsuz ol" dedim!
Parlıyor o gözler? Gök ondan daha mavi değildi
Sen bakma bana
Ben aslında kırgınım alın yazına
Alın yazısı diyorlar buna
Her bir yüzde ezeli takdir ayrı imza
Gün oynadı, koptu yerinden aydınlık kapının eşiklerinde
Sana ait her hatıra muazzez
Yâdımda süsleyemedim harfleri seni anlatırken
Kusura bakma
Öksüz geldi bana, Özlemsiz Yaşadığımı görmek
Duam sana, kahırlarla görmesin gözüm cihanda
Teselli demeksin
Sen tanrımın bana son demde en güzel armağanı
Bana verileni, el alır gider
O zaman öğrenilir? Zaman erirken saçında yepyeni teller ağarmış.
KAYIP YALDIZ
Annem düşümde haykırır ta derinden
Musiki savrulmuş yürekten!!!
Her nağme havada, benise rüyada
Bir yarısında dünyanın yankılanan duyulur öte yarısında
Duyulur duyulmaz olsa da
Yok başka umarım
Beni Anneme götürün!
Ay çok güzel bir gezegendir, güneşin aşık olduğu tek yer; ne kadar uğraşsa güneş yakalayamaz ayı, bir bakar güneş ay doğuyor, kendisi batıyor kendisi doğuyor ay batıyor ayı sadece doğarken ve batarken görebiliyor ama o kadar aya aşık ki ağzından hiç bir sitem çıkmıyor, sevgisini içinde yaşatıyor. Aşkından öyle bir yanıyor ki kendisi alevini hissetmiyor.
Biz insanlar güneş kadar bile olamıyoruz. Sevdiğimizi yanımızda göremeyince sitem ederiz onu her zaman yanımızda isteriz olsa sevgili uzakta yetişemeyeceğin yerde varamayacağı bir yerde olsaydı ona sitem mi ederdiniz yoksa aşkınızı yüreğinizde mi büyütürsünüz.
Sevdiğinizi her zaman yanında bulan insan sıkılır bıkar ama biraz zaman geçse onu çok sevdiğinizi anlar.
Aşk dedin mi aklıma pervane geliyor, o kadar çok sever ki mumun ateşini dönerken kendinden geçer ateşin sıcaklığı işlemez olur ruhuna. Git gide yaklaşır aleve bir bakar kanatları yanar uçmaz olur pervane,mum ateşinin alevine düşer. Bir anda tutuşur yanmaya başlar,yanarken ağzından çıkan sözcük . ölümüm ateştendi aşkım alevden. Pervane demişken bu sözü yazmadan geçmek istemiyorum.
İmişüz vahdet meyinden aşk ile mestaneyüz.
Per urur şem'-i cemal-i yare biz pervaneyüz.
Vahdet içkisinden aşk ile öyle bir içtik ki, şimdi kendimizden geçmiş vaziyette dolanıp duruyoruz.(bu halimizle biz)sevgilinin güzelliğinin karşısında mumuna kanat değdiren pervaneye benziyor.
Aşk bu kadar yakıcı bir duygu, onun alevinden başka ateşi hissetmezsin sevmek yanmaktır bir pervane gibi.
Sevdiğim bir kişi bana aşk nedir diye sormuştu? verdiğim cevap.
Aşk sonsuza kadar yaşayacak bir ölümlü.
Adı Mehmet soyadı Mehmetçik benim kardeşimin. Bilmiyorum bu anda hangi dağların eteğinde, bizleri koruyorsun. Mevzilenmiş düşman ateşine göğüs geriyorsun Mehmetçiğim. Unutma ki hangi karakolda, hangi komutanlıkta olursan ol ben oraydım. Yanındayım. Adı Mehmet soyadı Mehmetçik benim kardeşimin. Görev verilirse, koşarım mevziye omuz omuza koşarım askerimle, toz duman demem, dağ tepe demem, koşarım kandil dağlarına Unutma sen giderken sınır çizgisine, ehli keyifler puro yakmakla meşgullerdi, sen cebinde üç kuruş parayla karargâhına yolcu olurken, onlar ziyafet sofralarında keyif çatıyorlardı, yataklarında korkusuzca uyudular, dinlendiler klimalı odalarda ehlikeyif adamlar. Benim kardeşimin adı Mehmet soyadı Mehmetçik komutanım. Biliyormuşsun askerim, sen barut kokarken dağ yamacında, bizim dağları satılar! Parça parça pazarladılar. Unutmadan sunu da yazayım merak ediyordum Mehmetçiğim. Artık ab ye girmiyoruz çünkü onlar girdiler Türkiye ye, bu vatan da söz sahibi oldular. Üzülme Mehmetçik Sen cesursun, bilirsin ne zorlukları aştık bizler bunu da aşarız. Yorgun düşen göz kapakların düşmanın beklediği andır, uyuma sakın uyuma Mehmetçiğim. İçeridekilerin kardeşleri OLAN 'dışarıdakiler' e Pay ettiler bu vatanın üretim alanlarını, geçinme yollarını artık üretim yok, çalışmak yok, çaresiz bekliyoruz, ama neyi? Tüm Mehmetçikler benim kardeşim komutanım. Adı Mehmet soyadı Mehmetçik olan askerlerime dir bu mektup. TÜRKİYE cumhuriyeti kadını olmanın onurunu yaşayarak,
Yüce Allah, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Allah'ın affedici -Afüvv- sıfatı insanlar için çok büyük bir nimettir. Çünkü insan, hayatı boyunca pek çok hata yapar. Ancak Allah, sonsuz merhameti ile insanlara her zaman hatalarından dolayı bağışlanma dileme ve tevbe edebilme imkanı tanır. Allah, bir ayetinde şöyle buyurur:
'Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah'tan bağışlanma dilerse Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.' (Nisa Suresi, 110)
İnsanları Allah'ın yolundan alıkoymak için elinden geleni yapan şeytan, hata yapmaya yatkın olan insan için oldukça büyük bir tehlikedir. Şeytanın arkası kesilmeyen telkinleriyle günaha giren insanların, Allah'ın affeden sıfatını akıllarından çıkarmamaları gerekir. Çünkü şeytanın bir telkini de 'artık çok geç, sen günahkarsın' dır. Bu telkine inanan insan asla bağışlanmayacağını ve her şeyin bittiğini düşünür. Böylece hayatına Allah'ın istediği gibi değil, şeytanın yönlendirdiği şekilde devam eder ki, bunun sonucunda sonsuz cehennem azabı vardır. Oysa Allah, samimi bir şekilde bağışlanma dileyen ve tevbe eden kullarını bağışlayacağını pek çok Kuran ayetinde bildirmektedir. 'Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.' (Maide Suresi, 39)
Ancak bağışlanma dileyen insanların samimi olmaları ve aynı hatayı tekrarlamamaları çok önemlidir. Kuran'da geçen ' Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. (Nisa Suresi, 17 ) Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 18) ayetlerinden de anlayacağımız gibi işlenen günahın hemen ardından pişmanlıkla edilen tevbeler kabul edilecek, ölüm anında edilen tevbeler ise kabul edilmeyecektir.
Sonsuz merhamet sahibi Allah, Kuran'da insanlara birbirlerine karşı affedici olmalarını öğütlemiştir. "... affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) Her şeyin Allah'ın kontrolünde gerçekleştiğini bilen müminler, olaylar karşısında tevekküllü davranır ve kişisel tepki göstermezler, affedici olurlar. Affediciliklerinde her hangi bir sınır yoktur. Toplumda çokça konuşulan 'Bir kereye mahsus affetme' mantığı müminler için geçerli değildir. Oysaki Kuran ahlakından uzak yaşayan bir kimsenin hoşgörüsünün ve affediciliğinin bir tahammül sınırı vardır. 'Bardağı taşıran son damlayla' bu sınır aşılır.
Affetmenin Faydaları
Affetmek sadece, insanların ilişkilerinde olumlu etkiler oluşturmakla kalmaz aynı zamanda insanın sağlığına da fayda sağlar. Uzmanlar öfkesini kontrol edebilen ve öfke duyduğu kişiyi affedebilen kimselerin ruhen ve bedenen daha sağlıklı olduklarını ve hayata daha pozitif bakabildiklerini ifade etmektedirler. Konuyla ilgili araştırma yapan Frederic Luskin, 260 kişi arasında yaptığı araştırmasında deneklere affetmeyi öğretmeye çalışmıştır. Deneye katılan kişilerin kendilerine zarar veren kimseleri affettikten sonra daha az acı çektiklerini, ruhsal ve bedensel olarak rahatladıklarını ve strese bağlı olarak gelişen ağrıların da iyileştiğini gözlemlemiştir.
Amerikan Kalp Derneğinin 2000 yılında yaptığı bir araştırmada ise, öfkeye eğilimi olan bir insanın en az eğilimli olan insanlardan üç kat daha fazla kalp krizine yakalanma olasılığına sahip olduğu tespit edilmiştir.
İnsanın bir olaya takılıp kalması ve her aklına geldiğinde sıkıntı duyması kuşkusuz vücutta çeşitli olumsuz reaksiyonlara sebep olur. Oysa bütün olayların Allah'ın kontrolünde gerçekleştiğini bilen insan için öfke duymak, üzülmek, stres yaşamak doğru bir davranış değildir. Kadere teslim olan mümin için en güzeli affetmek ve teslim olmaktır. ' Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.' (Ali İmran Suresi, 134)
Allah'ın kullarına öğütlediği bu güzel ahlak tüm insanlar tarafından uygulandığı takdirde sadece sağlıklı bir insana değil huzurlu ve mutlu bir topluma kavuşuruz.
Günlerden bir gün acı haberi duydum. İlkte inanamadım. Yoksa bu bir şakamıydı Anneme sarıldım,annem ağlıyordu."Ağlama anne;merak etme geçer 1 haftaya kalmaz."dedim.Annem ise ağlamaklı gözlerle bana bakıyordu.Bense korkmuştum.Annemin ağlayışına,o acı çığlığa anlam veremiyordum.İlk defa annemi annemi bu kadar çaresiz,ağlamaklı ve bitkin gördüm.Anneme sorular yöneltiyordum;beyaz önlüklü amcaların ablaların söylediklerini"Anne biliyor musun 1 hafta sonra tatile çıkacakmışım?Doktor amca öyle söyledi.Sende gelecek misin?Yoksa korkarım ben bilirsin?"dedim.Annem ise:"Elbette seni yalnız bırakmam.
Ben bu tatilin hiç bu kadar zor,sıkıcı ve anlamsız geçeceğini bilmiyordum.Hemen eşyalarımı topladım.Mutluydum her şeye rağmen1 hafta anneme doya doya sarılarak,gezerek geçirdim.İşte gün gelmişti.Evet,sonunda tatile çıkıyordum.Nasıl bir tatilin beni beklediğinden habersizceAnnemle yolculuk bambaşka geçiyordu.Konuşuyordum:orada neler yapacağıma ,nasıl eğleneceğime dair söylentiler di işteSonunda yolculuk bitti.Büyük bir binalı bir yerin kapısındayız.Bense şaşkındım".Demek tatilimi burada geçireceğim" diye ekledim annemin suskunluğuna Binanın içerisinde hep beyaz gömlekli insanlar vardı .Korkmuştum.Etrafıma şöyle bir göz attım.Küçük ,büyük demeden insanların yüzlerinde maske vardı."Neden takmışlardı acaba?Yoksa buda tatilimin bir parçası mıydı?"dedi.Bir odaya girdik.Doktordu buBeni alıp başka bir odaya götürdü.Oda boş gözüküyordu gözümeKüçük bir televizyon bir yatak ve bir koltuktan oluşuyordu.Doktor amca tatilimin başlangıcının burası olduğunu söyleyince yıkılmıştım.Tüm umutlarım söndü."nasıl yani?"diye sormadan çıkıp gitti odadan;bense anlamsız bakışlarımla yalnızdımGözlerimden yaşlar süzülüyordu.Birden kapı açıldı.Gelen annem ve doktorduAnnem yine ağlamış belliydi gözlerindenDoktor bey yanında birde armağan getirmiş(?)Maske ve Cdler Yalnız olduğunda cd izler, zamanını geçirirsin dedi. Birde maske takmamı ve hiç çıkarmamamı söyledi.Sonra annemle uzun uzun bakıştılar ve çıktılar Günler böylece annem,ben,cdlerim arasında geçti.Hiç dışarı çıkmak yok.Bir gün 2.acı çığlıkta kapımdaydı artıkSAÇLARIM. Hepsi dökülmüştüYastığım tutam tutam saçtıVe ağlıyordu annem başucumda bende nedenini bilmediğim hastalım göremdiğim dünya ve annem için ağlıyordum.Annemle işte o an sımsıkı sarılıp bırakmamak istedim.Ama olmadı.Ben ve annem bu olayda yenik düştük.Artık saçımda yoktu.Bir bere vardı yalnızca başımdaHer gün böylece geçti.Bu olaylar yetmezmiş gibi her gün test her gün ilaç.YETERİN ARTIK dediğim anda hastalığıma yenik düşmüştüm.Umudum,yaşama arzum,isteğim,ailem,arkadaşlarım,evim,dünyam.her şeyi yitirmiştim gözümde.Ya da ben öyle sanıyordum.Ama umut taşıyordum içimde yinede sağlıklı günlere kavuşmak için ve ümidim hiç gitmedide iyikide gitmemişAylar böyle hem hüzünlü,sıkıntılı ama umutlu geçti.Bu arada bir gelişme hastalığımın adını öğrendim:LÖSEMİYMİŞİM.Bunu duyunca üzülmedim.Aksine sevindim "neyin için yaşam mücadelesi verdiğimi anladım"Yılmadım geçen aylara ümidimle meydan okudum.Ayların getirdiği acı ümidimle son buldu.
VE HER YENİ GÜNE ÜMİTLE BAKMASINI ÖĞRENDİM
2.KEZ HAYATA MERHABA.VE NİCE MERHABALARA UMUTLU YARINLARA
Şu hayatta en zor anlaşılan varlık insandır herhalde, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Bir bakmışsınız dünyanın en kolay anlaşılan varlığı, bir bakmışsın dünyada ondan kötüsü yok.
Kıskançlık duygusu ile en yakın dostlarının kalbini kırıp, ortalığı yakıp döker, bir bakmışsın dostu için dünyayı yakar.
Ama herhalde işin içine menfaat ve kıskançlık girince değişiyorlar. Kıskançlık zaten dünyanın en kötü duygusu bu herkes için de geçerli arkadaş için de, sevgili için de. Bir bakmışsın iyi dediğin bir arkadaş kıskançlık uğruna sana yapmadığını bırakmıyor. Çünkü artık sen onun için bir tehdit oluşturuyorsundur. Seni öyle görmeye başlamıştır. Paylaşmayı bilemiyor sanki onu bir başkasıyla paylaşırsa dünyanın sonu gelecek illa hepsi benim olsun en kötüsü bu işte.
Onun için bunun eğitimini çocukken vermemiz lazım. Çocuğumuza paylaşmayı, arkadaşlığı ve dostluğu öğretmeliyiz. Basit şeyler için kıskançlık yapıp yakın arkadaşının, eşinin ve dostunun kalbini kırmamasını öğretmeliyiz. Bu genelde cahil toplumların en büyük sorunlarından biridir. Birinin bir şeyi kabullenememesi, kendini kabullendirmek için sert çıkışlar yapması, kaba davranması yada terbiye sınırlarını aşması daha bunları çoğaltabiliriz. Ama bunların altında yatan en büyük sorun KISKANÇLIKTIR. Başkasını hazmedememektir.
O zamanda ne oluyor biliyor musunuz? Kutuplaşmalar hani hep deriz de tam olarak anlayamayız ya işte budur. Kutuplaşma; bazı kişileri, dostları kendine yakın hissedip onun yanında olup sonradan dışarıdan gelen kişileri bu grubun içine almamaktadır. Neden belki de kendilerine olan güvensizliktendir. Onlar gelirse benim itibarım saygınlığım azalır düşüncesi acaba gerçek anlamda saygınlığı var mı? Bunu düşünmeleri gerekir.