İnsanın duygu, düşünce ve hayallerini topluma aktarma aracı olan dil; kendi yapısı içerisinde sürekli yenilenen, seslerden örülmüş bir sistemdir. Dil, aynı zamanda insan zekâsının ve insanın diğer canlılardan farkının bir göstergesidir.
Yusuf Has Hacip,
"Dildedir mutluluk, dildedir değer;
Dili olmayana insan mı derler?
İnsanda değişir dilince kader;
Ya yurda baş olur ya başı gider"
derken insanı insan yapan unsurların başına dili koymaktadır.
Dil, aynı zamanda toplum içindeki statümüzü belirleyen bir güce sahiptir; çünkü insan yaşadığı toplumda dili kullanma yeterliliğine göre bir değere ve muameleye tâbi tutulur. İnsanların -ne yazık ki- dış görünüşlerine göre karşılandığı çağımızda konuşmalarına göre muamele görmeleri yadsınamaz bir gerçektir.
"Dilim, seni dilim dilim dileyim,
Başıma geleni senden bileyim!"
diyen şair, bu söylemle savımızı güçlendirmektedir.
Duygu ve düşüncelerimizi ana dil vasıtasıyla diğer topluluklardan farklı bir şekilde ifade ederiz. O hâlde ana dil, farklılığın da bir nişanesidir. Bu özelliği ile dil, insan topluluklarına millet olma imtiyazı kazandırır. Bir insan hangi dille duygu ve düşüncelerini daha tesirli bir şekilde aktarabiliyor, anlatabiliyorsa o millete mensuptur. Yani dilimiz kimliğimizdir. Her yemeğin her ülkede yenildiği, farklı kıyafetlerin dünyanın her yerinde giyilebildiği, fizikî yapısından bir insanın hangi millete mensup olduğunun pek anlaşılamadığı -küreselleştiği iddia edilen- dünyamızda dil, mensubiyeti yansıtan bir ayna görevi görmektedir.
Bir gün Çin filozofu Konfüçyus'a sorarlar: "Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız?" Konfüçyus şöyle yanıtlar: "Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım.Çünkü düşünce iyi anlatılmazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılmaz, ödevler gereği gibi yapılmazsa idare ve kültür bozulur, idare ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dilden daha önemli değildir!" Buradan da anlaşılacağı üzere dili korumak ve varlığını müdafaa etmek milleti korumak; dili yozlaştırmak, yabancılaştırmak ise bir milleti kargaşa ortamına sürüklemek demektir.
Yabancı bir ülkede, ana dilini konuşabileceği bir sima görmenin insana verdiği haz ve tarifsiz mutluluk; dilin insan ruhuna tesir eden özelliğini göstermesi açısından dikkate değerdir. Dil vatandır, gurbette bir dost sesidir. Dil bir sevdadır, sahip çıkılmayınca küsen nazlı bir yârdır. Dil bir âşığın sazında, sözünde efkârdır. Dil dumanlı dağların başında erimeyen kardır. Dil; iplik iplik, nakış nakış, hece hece işledikçe yanına kârdır.
Türk milletine mensup olmak, Türkçeciliği gerektirir. Türkçeciliğin gayesi ise; Türk dilini sevmek, onun üstünlüğüne inanmak, varlığını sürdürmek, onu başka dillerin sömürüsüne karşı korumak ve kudretli bir edebiyat dili hâline getirmektir.
Âşıkların sevdaları için ellerine kalem almaktan ırak durduğu bir çağda yaşıyoruz ne hazin Peki ya böyle bir dönemeçte Türk diline sevdasıyla, kalemiyle, kelamıyla kim sahip çıkacak, Türkçeyi kim koruyacak? Türkçeye sevdalı yürekleri bu kutlu davaya hizmet etmeye çağırıyor, Türkçe yüreğinize düşen cemre olsun diyorum.
Duygularımızı, düşüncelerimizi, kısaca aklımıza geliveren herşeyi anlattığımız Türkçe'yi ne kadar biliyor, ne kadar doğru kullanıyoruz dersiniz? Dilimizi doğru kullanmadığımız müddetçe, kendimizi başkalarına istediğimiz gibi anlatmamız mümkün değil. Dilimizi doğru kullanmazsak, midemizin hazmedemeyeceği bir yemeği yemiş gibi oluruz. Sıkıntıya gireriz. Kendimizi anlatabilmemiz, ancak ve ancak , dilimizi doğru kullanmakla mümkündür.
Zaten, dilimizi doğru öğrenmek ve doğru kullanmak, bir vatandaşlık görevidir. Dilimizi doğru kullanmaya ve onu bozmamaya özen göstermeliyiz. İçine yabancı kelimeler serpiştirerek, dilimizin yabancılaşmasına asla sebep olmamalıyız. Ünlü düşünür , şair ve yazarlar bakın neler söylüyorlar bu konuda:
"Başka dile uymaz annemin sesi
Her sözün -ararsan- vardır Türkçe'si." (Ziya Gökalp)
"Türkçe!
Gece, gündüz şakıdığım dil!
Sevinçlerimin, üzüntülerimin türküsü Türkçem!
Seni seslendiremediğim gün, gün değil,
Çiçeksiz, kuşsuz kalmış gibidir bahçem." (Coşkun Ertepınar)
"Türkçe, anadilimiz,diller güzeli! Yerine göre kılıçtan keskin, çelikten sert; yerine göre boradan hızlı, bürümcükten ince, kelebekten uçucu,kokudan tatlı, altından parlak, çiçekten renkli, sudan duru Türkçe!" (R.Eşref Ünaydın)
"Dil bir insanın parçasıdır. Nasıl bir insanın göz, kulak, burun gibi bir uzvu koparılıp alınamazsa,
insanın anadilinden de alınamaz. Dilimizden bazı kelimeleri alıp, yerine casus kelimeler konulmasına itiraz ediyoruz." (Tekin Erer)
"Dilimizin her kelimesi üzerinde , asırların emeği var. Bu güzel dili yıkmak, bir mabedi yıkmakla birdir. Mazimizle bağımızı koparmak isteyenler, dilimizi bozarak işe başlamak istiyorlar." (Nihat Sami Banarlı)
"Her Türk dilini çok sever ve onu yüceltmek için çalışır. Türk Dili ,Türk Milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti; tarih boyunca geçirdiği sayısız felaketler içinde, ahlâkının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca bugün kendi milliyetini oluşturan herşeyin dil sayesinde korunduğunu görüyor." (M.Kemal Atatürk)
Güzel dilimizin korunması gerektiğini anlatan bu güzel sözler ve dizelerden sonra ,soralım kendimize: Dilimizi doğru kullanıyor muyuz? Onu korumak için ne yapıyoruz? ...Birkaç kurum ve kuruluşun, bir avuç aydının dışında, hiç kimse bu konuda üzerine düşen görevi yapmıyor. Otellerin, motellerin, mağazaların adı, artık hep yabancı kelime. Yabancı kelimeler, her gün biraz daha dilimize giriyor, Türkçemizin özgünlüğü bozuluyor. Televizyonlarda, radyolarda, gazete ve dergilerde kullanılan Türkçe, bir eğitimci olarak beni üzüyor. Hemen hemen birkaç cümlede bir çam devriliyor. Bazen bir gazetenin bir cümlesini anlayabilmek için birkaç kez okumak zorunda kalıyorum. Noktalama işaretleri doğru kullanılmadığı veya eksik kullanıldığı için, cümlenin anlamı belirsizleşiyor. Yerinde kullanılmayan bir virgül, cümlenin anlamını tamamen değiştiriyor. O meşhur örnekteki gibi: "Oku da adam ol baban gibi, eşek olma." Hepinizin çok iyi bildiğiniz bu cümlede, eğer virgülü yanlış yere koyarsak, babamızı eşek yapmış oluruz. Biz öğretmenler virgülün önemini anlatmak için genelde bu çarpıcı örneği veririz öğrencilerimize.
Yazılı anlatımımız kötü de sözlü anlatımımız iyi mi? Sözlü ifademiz daha da kötü. Yazıda epey dikkatliyiz de, konuşurken güzel dilimizi elbirliğiyle katlediyoruz. Özellikle televizyondaki program sunucuları, hata yapmakta birinciliği kimseye kaptırmıyorlar. Bu hatalar, bulaşıcı hastalık gibi toplumu sarıyor. Duya duya , kanıksıyoruz bu hataları. Bir bakıyorsunuz, ilk önce yadırgadığımız yanlışları biz de yapmaya başlıyoruz. Defalarca tanık olduğum şu bozuk Türkçe'ye bir bakın Allahaşkına. Bunlar hemen şu anda aklıma geliverenler:
"Bu şarkı acayip güzel." (Bir şey hem acayip, hem güzel olamaz.)
"İşte deprem bölgesinden insan manzaraları." (Manzara kelimesi doğa için kullanılır.)
"Dün at bindim." (At binilmez, ata binilir.)
"Vatandaşlarımızın geçirdiği deprem felâketine fevkalade üzüldüm." ( İnsan, fevkalade üzülmez. Ancak, fevkalade sevinebilir. Fevkalâde kelimesi, güzel durumlar için kullanılır.)
"Dinlenme tatili, öğrencileri sevince boğdu." ( İnsan üzüntüye, tasaya boğulur, sevince boğulmaz.)
"Var mı böyle şey?" ( " Böyle şey olur mu? " Demek isteniyor.)
Londra Üniversitesi'nde Türkçe okutan bir kadın doçent, Miss Margaret Bainbridge, kaybettiğimiz Türkçeyi arayıp bulmak ve kurtarmaya çalışmak için İstanbul'a gelmiş, hakiki Türkçeyi bulabileceği çevrelerde araştırmalar yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden ve Türk Ev Kadınları Derneği'nin yardımlarından faydalanmıştır. Bu arada, İstanbul konuşmasını henüz kaybetmemiş bazı İstanbulluların konuşmalarını teybe almıştır.
Nihad Sami, meseleyi şöyle değerlendiriyor: Yaptığı ve yapacağı işin ciddiyeti içinde, gayretli ve sağlam bilgili Miss Margaret Bainbridge'le biz de uzun uzun konuştuk. Türkçenin hazin kaderi üzerinde bilgi alışverişlerinde bulunduk; Türkçenin en güzel eserlerinden seçmeler yaptı k. bandlar doldurduk.
Türkçenin, bugünkü çılgın gidişi karşısında İngiliz doçenti en az bizim kadar üzgün ve me'yus buldum.
"Bu gidişin sonu ne olacak?. Sizin, büyük, tarih eseri olan güzel diliniz, böylece ziyan olup gidecek mi?" diyor, başka bir-şey söylemek istemiyordu. İngiltere'de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine hangi Türkçeyi öğreteceğini şaşırmıştı. Hakiki Türkçeye ihânet etmek istemeyen bir gönülle ve böyle bir ilmî zihniyetle bizim dilimizin ulaştığı en üstün seviyeyi tesbite çalışıyordu.
"Sizin Divan şiirinizin güzelliğini ve Türkçenin eski ve büyük şâirlerinizin elinde neler söylemeğe muktedir bir lisan olduğunu biliyorum. Sinan Paşa gibi, Evliya Çelebi gibi, eski nesrinizin şaheserlerini meydana getirenler de beni kendilerine bağlamışlardır. Bununla beraber, sizin hakiki Türkçe'niz, bundan 40-50 sene evvel konuşulan Türkçe ile yazan muharrirlerinizin dilidir. Ondan evvelki lisânınızın her külfeti bu sonuncuların dilinde yumuşamış, kaybolmuş. Ortaya çok güzel bir yazı dili, bir şiir ve nesir çıkmıştır. Bugünkü diliniz ise artık tamamiyle uydurma ve güzel olmayan bir dil, ne sesi, ne üslûbu kalmış, ziyan olmuş bir lisan... Kemâlini bulmuş Türkçeye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar mahvü perişan ettiniz? Bu, akıl alacak şey değildir!" diyordu.
Bizim bazı dilcilerimizin her zamanki gibi yanlış olan bir iddialarına gülüyor: "İngilizceyi öz İngilizce yapmak için cemiyet kurulduğu iddiasına..!"
"—Böyle bir düşünüş. Lord Byron'ın romantizmi devrinde bir ân için çakıp geçmişti. Sonra İngilizce'nin teşekkülü öğrenilince bu romantik düşünce de tabiatıyla câzibesini kaybetti." diyor. Ve, pek tabii olarak, İngilizcenin bir imparatorluk dili oluşundan gurur duyuyor.
Sözün kısası şu ki, Türkçeyi kendi inceliği ve güzelliği içinde öğrenmek isteyen âlim, şimdi Türkiye'de Türkçeyi bulmakta güçlük çekiyor. Vakit kaybetmeden ve henüz Türkiye'de dil bilir üç-beş kişi varken bizim hakiki lisânımızın sesini, şivesini tesbite çalışıyor, ölmezleştirmek istiyor.
Dilimizi mahvetmeye memur insanlar ise bunun aksini yapıyorlar. Onu yıkmak ve unutturmak için ne lâzımsa, hem de, vakit geçirmeksizin yapmaya çalışıyorlar.
Bizi ve dilimizi sevenlerden birisi de İtalyan Prof. Anna Masala... Vehbi Vakkasoğlu'nun sorularına cevap verirken şöyle diyor:
—Gerçi, bir lisan olarak Türkçe var, kendine has bir medeniyetiniz de var.Fakat bu yeni medeniyetten önceki tarihinizi bilmek lâzım. Tam modern bir Türk olmak için eski kültürünüzü bilmeniz gerekir.
Arabça bilmeyen bir adam nasıl Türkolog olabilir?
Türk edebiyatına Divan edebiyatı ile başladım. Bence ileri; eski demektir, yani zaman mevzubahis değil. İleri için, yarın da diyebilirim, dün de diyebilirim farketmez.
Bu sebeple Orta Asya edebiyatınızı okumak istedim. Meselâ destan edebiyatı çok mühim. Divân-ı Lügat'it Türk vs... Sonra gördüm ki, iki paralel yol var:
1) Divan edebiyatı, 2) Halk edebiyatı... Ve halk edebiyatında tasavvuf edebiyatı var. Tasavvuf edebiyatı, derya; bitmez tükenmez... Belki ölünceye kadar çalışacağım.
Roma Üniversitesi'ndeyim. Talebelerim çok... Geçen sene otuzdu, bu sene daha fazla. Meselâ geçen sene Yunus Emre'yi okuttum, bu sene başka bir konudan bahsedecektim, onlara... Yok dediler. Hocam ne olur, tasavvufa bayılıyoruz yine tasavvuftan bahseder misiniz?
Neden kompleks var sizde? Ben dikkat ettim şunu gördüm: Bakınız ben Avrupa'da doğdum, Mozart'ı severim, Mozart'ı severken, ben Itri'yi buldum; bayıldım O'na. Bazı Türkler, Itri'yi bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlar. Itri'yi misâl olarak söylüyorum. Bunun gibi birçok misâl verebilirim. Kompleks var onlarda.
Bir gün bir Türk kızı bana ne dedi bilir misiniz?
—Anna Masala, sen hep Itri'den bahsediyorsun. Bu Itri bitti Ben Mozart'ı severim. Ben çok sert bîr cevap verdim:
—Çok affedersiniz dedim, bence sen Itri'yi bilmiyorsun kızım. Fakat Mozart'ı da anlamıyorsun.
Ben, içten ve gerçek söylüyorum, o Türk kızından daha şanslıyım. Kompleks bu... Çünkü ona göre, Itri eski, ne demek eski? Bir dün olduğu gibi, bir de yarın var. Sadece bu gün olmaz. Yarın varsa, bir de dün var. Lâtince öğrendim. Tabii şimdi ben Lâtince konuşmam. Fakat İtalyanca'yı dahi öğrenmek için Lâtince okudum. Bazı Türkler sıkılıyorlar ve diyorlar ki, yüz sene önce, ikiyüz sene önce, bin sene önce başka. Elbette başka. Fakat meselâ ben Micelangelo dersem kompleks yok bende. Ama siz Sinan, daha doğrusu Koca Sinan deyince sıkılıyorsunuz. Pek anlamadım ben bunu.
—Anna Masala hanımefendinin değerli sekreteri Ayşen Hanım, onun tercümeleri hakkında şunları söylüyor:
—Anna hanımın son yaptığı tercümeler arasında bir Gazi Osman Paşa Marşı var. İnanın, bu gün bunun Türkçesini sekiz yaşındaki bir çocuğa veya seksen yaşındaki bir ihtiyara okuyun, onlar nasıl anlıyor, nasıl ağlıyorlarsa, hiç İtalyanca bilmedikleri halde, tercümesini de okuyunca aynı şekilde hislenip ağlayacaklardır. Çok samimi söylüyorum. İtalyanca veya Türkçe bildiğim için değil. Ben şiiri okuduğum zaman vapurdaydım. İnanır mısınız, avaz avaz bağıracaktım, nerdeyse...
İtalyancayı hiç bilmeyen biri bile, Onun tercümelerini okusa, aynı duyguyu, aynı mânâyı anlayacaktır mutlaka, yani İtalyancasını okurken Türkçe'sini görecektir. Bu kadar derinlemesine hissetmiştir onları yazarken.
Şimdi bir de meseleyi başka yönden ele alalım...
Sovyet Rusya'nın kurulduğu yıllarda, zamanın en büyük İlimler Akâdemisi olmasına çalışılan "Şu'ra Cumhuriyetleri İlimler Akademisi "ne bir vazife verilmişti. Buna göre, akademi, Rusça'yı öz Rusça hâline getirmek için ne yapmak gerektiğini araştıracak, neticeyi bir rapor hâlinde Rus hükümetine verecekti.
Bu rapor çok ciddi araştırmalardan sonra, yine çok ciddi şekilde hazırlandı. Raporda hülâsa olarak şu neticeye varılıyordu:
"Rusça'yı Öz Rusça yapmak mümkün-dür.Ancak bunun için Rusçada kullanılan kelimelerin yüzde yetmişbeşini terk etmek ve yerlerine yeni kelimeler bulmak gerekir."
Bu rapor Rusça için derhal hasıraltı edildi. Fakat aynı rapor, Moskova'nın dış siyasetine yaman bir ışık tutmuş oldu:
Madem ki bir dili öz dil yapmaya çalışmak, o dile bu derece yaşayan kelime kaybettiriyor; geçmişle, kökle, inançlarla alâkayı kesiyor, şu halde bu sistem diğer müsait ülkelerde tatbik edilebilirdi...
Bu tatbikata ışık tutan bir hâtıra:
Peyami Safa kendisine "sosyal, spontane, koordinasyon, icmâl, tecessüs, hulâsa ve hâdise.." kelimeleri yabancı olduğu hâlde niçin kullandığını soran okuyucusuna bir hâtıra ile cevap veriyor:
"Rahmetli Hüseyinzâde Ali bir gün Rusya'da bir tiyatro locasında, Rus lisaniyatçılarından biriyle Türkçeden bahsediyormuş. Rus âlimi Türkçenin yabancı kelimelerden mürekkep olduğu için kendi kendine yeten, müstakil bir dil olmadığını söylemiş.
Hüseyinzâde Rus'a sormuş:
—Söyler misiniz? Rusya'da tiyatroya ne derler?
—Tiyatro.
—Oynayanlara ne derler?
—Aktör.
—Sahne tertibatına?
—Mizansen.
—Piyesi fısıldayana?
—Süflör.
—Sahnenin resimlerine ve eşyasına?
—Dekor.
—Bunlar Rusça mı?
—Hayır!"
Şimdi biz de okuyucuya soralım; "Niçin otomobil, telefon, elektrik, fabrika, tank, mitralyöz, vapur, tren?.. Bunların Türkçesi yok mu?"
Gene biz cevap verelim: Bunların da Türkçe'si yok. Tren trendir. Bu zarureti daha fazla münakaşaya vaktimiz yok. Sonra medeniyet trenini kaçırırız.
Fransızların bir Atasözü var. Derler ki "Benim iki vatanım var. Birisi yaşadığım topraklar, ikincisi konuştuğum dil" Yani insan vatanını seviyorsa, birincisi yaşadığı topraklara sahip çıkıp koruyacak, ikincisi konuştuğu diline sahip çıkıp, koruyacak. Bunlardan birisinden vazgeçmek, vatan hainliğiyle eş değerdir. "Arapça Kuran dilidir" anlayışıyla, Arapça'ya özenip, Türkçe sözcükler yerine özenle Arapça konuşma çabası içinde olanların dilimizi ne denli bozduğunu; Dünyanın en güzel dillerinden birisi olan Türkçe'ye ne kadar zarar verdiğini yıllardır görüyoruz. Bu tehlikeye son zamanlarda özellikle internetten kaynaklanan Batı kökenli sözcük kullanma özentisi de eklenince, Türkçe, akıl almaz bir tehditle karşı karşıya. Tabi ki, teknolojiyle gelen, dilimize yerleşen sözcüklerin çoğunun Türkçe karşılığı olmayabilir ve bunları teknolojiden yararlandığımız sürece kullanmak zorunda olabiliriz. Bir radyonun, kaloriferin, asansörün, televizyonun tam Türkçe karşılığı olmayabilir; ancak işyeri adlarından başlamak üzere, günlük konuşma dilimize kadar internet dilini kullanma özentisinin önüne geçmek ve Dünyada her yıl yok olup giden binlerce dil arasında Türkçe'yi de dahil etmemek için herkesin çaba göstermesi gerekiyor.
Bu konuda en büyük görev de yaygın basına ve özellikle televizyon kanallarına düşüyor. Zaten çok okumayan bir milletiz, insanlarımız kitap, dergi, gazete okumakta Dünya sırlamasının çok altında. Ama hepimiz televizyon tutkunuyuz. Bu nedenle televizyon kanallarının yoğunluklu izlendiği saatlerde, dilimizin korunması ile ilgili programlar yapması, büyük yarar sağlar. Gerçi bu konuda bazı kanallar, çeşitli programlar yapıyor ma, her nedense gece saat 24.00'te, 01.00'de başladığı için izlenme oranı çok düşük oluyor. Üstelik o saatte o tür programları izleyenler, zaten bu konuda duyarlı kişiler. Umursamaz kişilerin duyarlılığını sağlamak için, onların televizyon izlediği saatlerde programlar yapmak gerek.
Okullarda da sadece Türkçe derslerinde değil, tüm derslerde öğretmenler dilimizin korunması, yabancı sözcük özentisinin azaltılması için telkinlerde ve çabalarda bulunmalı. Bir dilin kaybolmasının, ulus özelliğini yitirmek anlamına geldiğini öğrencilere öğretmeli, dili korumakla, vatanı sevmenin aynı anlama geldiğini her fırsatta dile getirmelidirler.
"Evet" ya da "tamam" yerine "okey" ve hatta "oki sözcüğünün gençler arasında yaygınlaştığı; "hoşça kal" yerine "çav", "bye" sözcüklerinin kullanıldığı ilişki ortamlarının; farkında olmadan bir kültür erozyonuna yol açtığını çocuklarımıza, gençlerimize anlatamazsak ve dillerine sahip çıkmalarının önemini kavratamazsak, yakın gelecekte Türkçe'nin de unutulan, yok olan bir dil hâline geleceğini görmek için falcı olmaya gerek yok.
Dünyada artık yabancı dil bilmeyen insanların, gerek yaşamda, gerekse iş hayatında başarı şansı gittikçe azalıyor. Hatta tek yabancı dil değil, ikinci, üçüncü dil istenen alanlar giderek artıyor. Bu anlamda, yeni yetişen neslin ve hatta olanağı olan herkesin yabancı dil öğrenmesi şart. Ancak, kaç dil öğrenilirse öğrenilsin, Türkçe'den asla vazgeçmemek, günlük yaşamda Türkçe kullanmak zorundayız. Bir ulusun varlığını sürdürmesi, dilini sürdürmesine bağlıdır çünkü
Bu konuda herkesin en üst düzeyde duyarlı olması gerekiyor. Bir dil, çürümeye, bozulmaya başladıktan sonra söylenecek "eyvah"ların, pişmanlıkların hiçbir yararı olmaz.
Gerçekten çok merak ediyorum. Türkçe'ye bu düşmanlığımız niye?
Kültürlerin gelecek kuşaklara aktarılmasında büyük bir görev üstlenen dil, toplumsallaşmaya da önemli katkılar sağlamaktadır. Bu nedenle bütün toplumlarda dil son derece önemsenmiştir.
Bizim memleketimizde de her kademeden insanımızca, yazışma ve konuşma dili olarak öz "Türkçe" bir dil kullanmaya özen gösterilmiş, zaman zaman da dilimize diğer dillerden eklenen yeni kelimeler olmuştur. Buna ilaveten, bölgesel farklılıklardan kaynaklanan şive değişiklikleri ve aksam farklılıklarının da olduğu, insanımızın konuşma şekillerinden fark edilebilmektedir
Günümüz dünyasında yaklaşık 6 bin tane dil konuşulmaktadır. Türkçemiz, UNESCO raporlarına göre dünya dilleri arasında başta Orta Asya olmak üzere, çeşitli ülkelerde toplam 200 milyondan fazla nüfusun konuştuğu dil olarak 5. sırada yer almaktadır. Tarihi süreç incelendiğinde Türk dilinin 4000 yıllık bir mazisi bulunmaktadır. Bunca yıldır Türk ilim ve fikir adamları, sanatkâr, şair, edebiyatçı ve yazarlar her sahada birçok eser vermek suretiyle Türkçemizin ne kadar zengin bir dil olduğunu tüm dünyaya ispat etmişlerdir.
Verdikleri eserlerle dilimize sahip çıkılmış ve bozulmadan bugüne kadar gelmesine önemli katkılar sağlanılmıştır. Aradan geçen bin yıllara rağmen bu eserler, hâlâ ilk günkü safiyetinde okunmakta ve açık bir şekilde anlaşılabilmekte ise bu durum, onların dili kullanmakta ne derece usta olduklarının açık bir göstergesidir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk; "Türk milleti demek, Türk dili demektir. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir." şeklinde dilin önemini ifade etmektedir.
Fransız yazar Albert Camus ise ; "İnsanın iki yurdu vardır; biri, üzerinde doğduğu topraklar diğeri o topraklarda konuşulan dildir. Bir yazar olarak benim görevim anadilim hudutlarında nöbet tutmaktır." diyerek dilin önemine vurgu yapmaktadır.
Bir ferdin dil öğrenmesi henüz çocukken başlamaktadır. Sözlü olarak ailesinden öğrendiği dille iletişim kuran çocuk, çok sonraları okuma yazma öğrenmekte ve yazı diline kavuşmaktadır. Buna rağmen dilin söz olarak kullanılması kalıcı olmamakta zamanla dilde unutma, değişim ve gerilemeler yaşanmaktadır. Bu nedenle sözel olduğu kadar yazı dili olarak da düzgün bir dil kullanılması, bilgininin, fikrin, tecrübenin ve her türlü değerin yazı olarak kayıt altına alınması bir zorunluluktur. Böylelikle kültürel miras, yapılan çalışmalar ve oluşturulan eserler sadece saklanmakla ve gelecek kuşaklara aktarılmakla kalmayıp, sağlıklı bir şekilde kalıcılığı da gerçekleştirilmektedir.
Dilimizdeki sözcük sayısının 75.000 olduğu (TDK 199 8 düşünüldüğünde; dil hazinesi olarak ne kadar bir zenginliğe sahip olduğumuz açıkça ortadadır.
Üstat Cemil Meriç; "Her eser, kendi dili ile doğar." demektedir. Dil, kültürümüzü ve mazimizi dünden bugünlere taşıyan, bugünü de yarınlara aktaracak olan en etkili unsurdur. Çünkü kültürün taşıyıcısı dildir. Dilin yozlaşmaya başladığı ve kültürümüzün yok edilmeye çalışıldığı zamanlarda; Tapduk Emre, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Karacaoğlan, Sarı Saltuk ve Karamanoğlu Mehmet Bey gibi büyük isimleri, yaşadıkları dönemin aydınları olarak görev başında görmekteyiz. İlim, irfan ve kültür tarihimizin bu büyük simaları, bizlere Türk kültür ve medeniyetinin tahrip edilmesine karşı, ürettikleri önemli çalışmaları ve eserleri ile dilimize nasıl sahip çıkıldığının en güzel örneğini göstermişlerdir. İçinden geçtiğimiz şu zaman diliminde de bir yozlaşma ve cümle içinden kelime seçilerek aydın bir kişi olunduğunun zannedildiği bir dönemi yaşıyor ana dilimiz! Öyleyse, oluşan bu dil kirlenmesi ve yozlaşma karşısında dilimize sahip çıkma görevi acaba kimin üzerinde?
Yabancı dilde söylemler ve kelimeler kullanmak suretiyle modern bir kişiyim görüntüsü sunulmaya çalışılmakla, aslında; bilinçaltı komplekslerin gizlenmeye çalışıldığı aşikârdır. Ben ne kadar kültürlü kişiyim, bu aracın ya da konunun yabancı dilde ifade edilişini de biliyorum gibi bir yaklaşım ile neyin imajı verilmektedir. Böyle yapılınca kişi ve kişilikler daha ayrı bir hava ve özellik mi kazanmış olmaktadır? İşte, toplumumuz ve kullandığı ana dili olan Türkçemiz son yıllarda ne yazık ki böyle anlayışlara ev sahipliği yapabilmektedir!
Aksi halde, cosmetics, chatleşmek, leasing, insert, center, terörizm, stilist, desinatör, konsensüs, prefabrike, global, konsept, laptop, dizayn, class, clasic, international, dijital, trend, cool takılmak, takıl bana, ayıpsın, koptum, yok ölee, fulüm, herıld yani, daral geldi, trip yapma, vaav, yuhii, morcivet vs gibi yabancı ve uydurma sözcükleri kullanmanın haklı gerekçesi ne olabilir? Hem de bu kelimelerin Türkçe karşılıkları kendi dilimizde mevcut olduğu halde Bu yabancı sözcükleri kullananlar acaba Türkçe karşılıklarını bilmediklerinden mi yoksa bir takım kompleksleri nedeniyle mi böyle konuşup yazmaktadırlar? Birçok iş yerinin isimleri ve tanıtım tabelalarının da yabancı içerikli olduğunu hep birlikte gözlemlemekteyiz. Ticari işletmelere yabancı isimler verildiğinde, kazançlarında daha büyük artışlar mı olmakta veya kar oranları mı yükselmektedir. Yoksa o gördüğümüz yabancı isimli tabelalar, yabancı uyruklu iş adamlarına mı aittir? Yâda İnternet ortamında çeşitli programlar aracılığı ile kafası kopartılmış kuşa benzetilebilecek haliyle yan yana getirildiğinde dahi bir kelime olma görevini yerine getirmeyecek şekilde yazışan gençler, bizim çocuklarımız değil mi? Çeşitli kısaltma, şekil ifadeli ve yazı dilinden başka her şeye benzeyen harf yığınlarından oluşmuş hitap ve onaylama tarzındaki üslup Türkçemize mi aittir. Yâda bizim bilmediğimiz yeni bir dil mi piyasa sürülmüştür...
Öğretim dili olarak dilimizin kenara itilmesi ve yabancı dille eğitimin Türkiye'de yaygın hale gelmesi hatta anaokulu seviyesine kadar yabancı dil öğretimi veriliyor olması gibi bir sorunla karşı karşıya olduğumuz da herkesin bilgisi dâhilinde olan bir diğer sorundur. Eğer başka dillerde eğitim ana dilde eğitimin önüne geçmeyi sürdürürse, Türkçemiz tabi ki ortadan kalkmaz! Fakat ulusal dil olma konusunda ciddi sıkıntılar yaşanılması kaçınılmaz olur. Hâlbuki Anayasamızda ulusal dilimizin "Türkçe" olduğu yazılı iken bu bilinçsizlik ve özenti neyin nesidir? Ulusal hedefleri olmayan bir ülkenin bireyleri olursak, ulusal bir dil kullanımından da yoksun kalmak yolunda hızlı mesafeler kat etmemizi maalesef kimseler önleyemez!
Bütün bunları anlatırken yaklaşımımız, yabancı kelimelere veya başka dillere karşıtlık olarak değerlendirilmemelidir.
Büyük insan İmamı Gazali; "Her lisan, hakikatte bir insandır." buyurarak dil öğrenmenin önemini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunun karşısında olmak mümkün değildir. Bizim burada eleştirdiğimiz husus, kendi dilimizin yerine başka dilleri ön plana çıkartmak suretiyle dilimizin anlaşılmaz hale getirilmesi ve kültürümüzün yok edilmesine yönelik kayıtsız kalışlaradır.
Öyleyse; Her konuda olduğu gibi dil konusunda da bir alt yapı çalışması yapılarak bu geçişler sağlanmalı ki olumsuz etkilenmelerinin önüne geçilebilsin. Dil bilgisi kurallarına ve anlam uyumsuzluklarına meydan vermemek için dil uzmanlarınca çalışmalar yapılmalı, dilimize giren yabancı kelimeler, günümüze uygun olarak ele alınıp, gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra kullanıma girmelidir düşüncesindeyim. Aksi takdirde dilimize giren 2000 (iki bin) kelime sayısının daha da artacağından ve buna bağlı olarak dildeki yozlaşmanın tüm hızı ile devam edeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın!
Görsel, işitsel ve yazılı her ortamda dilin önemi, yazılı ve sözel olan tüm kullanıcılara anlatılmalı ve bu konuda ciddi bir kamuoyu oluşturulmalıdır. Çeşitli birlik ve sanayi odaları ile sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerince, iş yerlerine verilen isimlerde yeni düzenlemeler yapılmalı ve önlem alınmalıdır. Güzel Türkçemizin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve öğretimde birliğin sağlanması, çeşitli bilimsel ve sanatsal alanlarda Türkçenin kullanılmasının bir zorunluluk olduğu unutulmamalıdır. Aksi takdirde çevremizde, Türk olduğu halde Türkçeyi sonradan öğrenmiş yabancı uyruklu gibi konuşan insan sayısının hızla arttığını görmek kaçınılmaz olacaktır.
Sonuç olarak; "Türk milletinin dili Türkçedir..." "Türk evladına Türkçeden başka bir dil yakışmaz" diyor, Karamanoğlu Mehmet Beyin tarihe altın harflerle yazılan 12 Mayıs 1277 yılında yayınladığı; "Bu günden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meydanda, seyranda ve meclislerde Türkçeden başka dil kullanmaya!" diye emrettikleri fermanındaki dile verilen önemin farkında olunması gerektiğinin, hep hatırda tutulmasında fayda görüyorum. Gerek fert, gerek toplum, gerekse kurumsal olarak böyle bir "dil bilinci" içinde hassasiyetle hareket edilmesi gerektiğinin altını çizerek konuyu bağlamak istiyorum.
Gönlünüzden güzellik, yüzünüzden tebessüm ve dilinizden Türkçemizin ışığından süzülen tatlı ifadeler hiç eksik olmasın.
Öncelikle ben bir edebiyatçı ya da dil bilimcisi değilim. Zaten düşüncelerimizin açıklanması için uzman olmaya da gerek yok değil mi? Fakat düşüncelerimizin daha net anlaşılabilmesi için düzgün bir anlatıma ve yerinde ifadeler kullanmaya gereksinimimiz vardır.
Aslına bakarsak Türkçede "şey" diye bir kelime yok. İnsanlar bu kelimeyi gördüklerinde doğrusu ne anladıklarını merak ediyorum. Çünkü uygun ifadeyi bulamadığız her yerde bu kelimeyi kullanırız.
Cisim, madde, nesne, obje, varlık vesaire Yani doğru kelimeyi bulamadığımızda "şey" der geçiştiririz.
Ya da bazen doğru kelimeyi biliyor bile olsak, kolayına kaçıp yine "şey" deriz. Karşımızdakinin ne anladığı o kadar önemli değildir. Ne anlarsa anlasın umursamazlığı dilimizi yozlaştıran sebeplerden biridir, hatta buna anlaşılamama karmaşası da diyebiliriz.
Aklımız sıra uyanık davranarak "şey" ifadesini kullanarak geçiştiriveririz konuyu
Bir cismin veya varlığın ismini biliyorken, konuyu biraz somuta indirebilsek karşımızdakilere derdimizi daha rahat anlatacağız ama "bu şey" veya "o şey" demek kolayımıza geliyor ve anlaşılmazlıklar uzayıp gidiyor
Peki, sizce kimler daha çok bu kelimeyi kullanır biliyor musunuz?
Bakın isterseniz ben size kendi görüşlerimi açıklayayım. İster katılırsınız, ister katılmazsınız orası ayrı konu. Ama böylesi konularda kendi fikirlerimizi ortaya koymak kendimizi geliştirmemizi kolaylaştırır.
Genel olarak bakarsak öncelikle; Birincisi şu, eğitimsiz kişiler İkincisi ise, eğitimli kişiler
Elbette eğitimsiz kişilere diyebileceğim bir şey yok. Onları çok fazla da suçlayamam Ama eğitimli kişilerde ise olayı biraz daha farklı yorumlayabiliriz.
Eğer onları da kendi içlerinde sınıflandıracak olursak, şöyle diyebiliriz;
a-) "şey" kelimesini alışkanlık haline getirenler
b-) Karşısındaki şahıs veya şahısları ciddiye almayanlar
c-) Yetiştiği ve yetiştirildiği toplumlardan kültür mirası olarak alanlar
d-) Kelime haznesi yetersiz olanlar
Alınan diplomalar insanları insan yapmaz deriz her zaman değil mi? Diyeceksiniz ki bu konuyla ne alakası var? Aslında biraz haklı olduğunuz taraf var ama kendi dilimizi en iyi şekilde kullanmak ve tabi ki kullandırtmak sadece insan olmanın bir tarafıdır... Çünkü küçücük noktacıklar yan yana geldiğinde bir çizgi oluşturur
Bir topluma bir fikrimizi anlatırken, o toplumu en iyi şekilde aydınlatmalıyız ki yanlış anlaşılmalara meydan vermeyelim. Aksi halde karşımızdaki toplumu yanlış yönlendirebiliriz ve bu da o topluma karşı yapılan bir saygısızlıktır
Son olarak şunu belirtmeliyim
Karşımızdaki herkes "şey" kelimesinden, kendi kabiliyeti ve düşüncesi doğrultusunda birçok anlam çıkartabilir. O zamanda ortaya garip bir ironi çıkar. Şöyle ki;
Anlatmak istediğimiz konuda "şey"ler ne kadar çok kullanılırsa, ifade etmek istediğimiz cümlelerin ahengi de o kadar bozulur. Bu sefer aralara daha başka cümleler eklememiz veya çıkarmamız gerekecektir. İşte bu durumda başka anlaşılmalara neden olacaktır.
Bir dağ başında olmalıydık şimdi seninle
Issızda bağrını döven bir ırmak gibi
Dizleri kanamış bir çocuk gibi doyasıya ağlamalıydık
Çıkarsız dostluklar, kirlenmemiş sevgiler
Ve dünyadaki tüm güzel şeyler adına
Çirkinliklere, çirkefliklere dayanmalıydık
Obalar sıralanınca karşı sırtlara
Gün aydınlanınca çekip gitmeliydik
Zamanın nasıl bir geometriye sahip olduğu büyük tartışmaların konusu Kimisi için düz bir çizgi, kimisi için yükselen ve alçalan bir eğri, kimisi içinse dalga boyları şeklinde. Kimisi içinse daha da farklı! O, dairesel bir döngü. Tartışırken kullandıkları argümanlar bir tarafa, sanırım ben üçüncü kısımda yer almayı seçiyorum. Her tartışmada bir taraf tutmak zorunda değilsiniz elbette. Ama bir taraf olmak, bitaraf olmaktan iyidir. Bitaraf olmak da, bihaber olmaktan Bu nedenle zihnimin çalışabildiği konularda bir fikir söylemeyi, sessiz kalmaya tercih ederim. Ha, fikrimin arkasında ne denli sağlam durduğum tartışılabilir. Zaten çok sağlam da durmam. Çapım kurtarmıyor! Birisinin gelip beni vazgeçirmesini beklerim bir süre Eğer vazgeçirebilen olmuşsa, ne mutlu! Ben severek ve isteyerek kendi fikrimi bırakırım. Lakin yıllar geçmiş de, vazgeçirilememişsem, o zaman bende bu fikir, bir teori şeklini alır. Hatta biraz daha ilaveyle bir hipotez
Bağnaz olmamaya çalışıyorum. Taassubum yoktur. Kaya kadar sağlam inandıklarım dışında, her şeyi tartışmaya hazırım. Lakin tartışmanın da bir adabı olsa gerek. Herkesin sadece kendi kafasından çıkan sesleri işittiği bir münazarada konuşmanın hiçbir anlamı yoktur. Horoz dövüşüne benzer bu tartışmalar sadece vakit kayıplarıdır. Bir de bir şeye dikkat ederim tartışırken (bu kelime de yanlış, konuşmak demek lazım) muhatabım sesini yükseltmeyi seviyor mu? Eğer sesini yükseltmeyi seviyorsa, bu kötü. Kısa keserim, üstüne gitmem. Zira bilirim ki, anlatacak bir şeyi olmayanlar sesini yükseltir. (Bir insan durduk yere sesini yükseltiyorsa, zaten belli ki, karşısındakini bastırmaya çalışıyordur. Ondan bir şey öğrenmeye değil.) Böyle bir münazaraya girdiğim an, öfkelenmekten korkarım. Zira insan çabuk galeyana gelir Bu hakikat. Ama bir bilimsel sohbete hisler karıştı mı, her şey çorba olur. Herkes kendi doğrularını savunur ve ortaya hakikat namına çok az şey çıkar.
Biz buralara nereden geldik?
Ha, zaman diyorduk doğru Zaman ve dairesel hareket Daha geçenlerde Dücane Cündioğlu'na ait, Etkileşim Yayınları'ndan çıkan Daireye Dair kitabını okudum hayali arkadaşım. Bu kitap, geometrik anlamından başka bir şey yüklemediğim daireye o kadar farklı bakmamı sağladı ki, anlatamam. Zihnime büyük bir kapı açtı. Birçok hakikatin Fatiha'sı oldu. (Bu arada Fatiha Kur'an'ın başlangıç suresidir. Biz duaların sonunda okuduğumuzdan onu sonlandırmak anlamında kullanıyoruz. Fakat ben bu sefer başlangıç anlamını yükledim. Her neyse) Dücane Cündioğlu'nun kalemi malum Kaya gibi sağlam bir yazar. Öyle bir fikriyatı var. Seveni vardır, sevmeyeni vardır, bilemem! Kendisiyle uzun bir sohbet etme fırsatı bulamadım. Lakin böyle bir şey olsun da istemem. Böyle insanlarla karşılaşınca dinlemek lazım Konuşmak marifet değil. Hayata dair söyleyeceği orijinal şeyleri olan kalemlere hastayım. Dücane Bey bunlardan biri Ve sayıları artık o kadar azaldı ki
Zaman ve daire diyorduk. Evet, bence zaman dairesel bir hareket yapıyor. Tarihteki olayların tekerrürü ile alakalı değil bu söylediğim. O başka bir mesele Tarihî ve biraz da sosyolojik bir konu... Ancak onlara bile baktığınızda size bir fikir veriyor. Bazı şeyler sürekli kendini tekrar ediyor. Bunun yanı sıra doğadaki bazı olaylar var ki, adeta söylediğimize delil. Denizden yola çıkan su, semadaki yolculuğu ardından en sonunda yine denize dönüyor. Azot; bitkiler, hava ve toprak içindeki yolculuğunda hep devr-i daim içinde. Her nesne, insan bulaşık elini karıştırmadığı sürece, aslına dönüyor. Devrediyor Topraktan yaratılan insan, en sonunda yine toprak oluyor.
Başka şeyler de var. Elektronlar proton etrafında, ay dünya etrafında, dünya güneş etrafında, güneş de (şu an bilemediğimiz) Bediüzzaman'ın "Şemsüsşumuz" diye tarif ettiği, isimlendirdiği başka bir şeyin etrafında dönüyor. Allah bilir, Samanyolu galaksisi de durmuyor, dönüyor. Ve belki evren de Maddeye dair her şey, en sonunda (nasıl oluyor bilmiyoruz) zamanın etrafında dönüyor. Ya da zamanın içinde dönüyor Zaman ipinin içinde madde bir daire çiziyor. Bu yüzden bazıları maddeye bir dördüncü boyut olarak zamanı da ilave ediyorlar. Yani nasıl ki; en, boy, derinlik bu gözümüz önünde bir vücut oluşturuyor; zaman içinde de her nesnenin ömrü ile oluşturduğu bir boy var. Mesela insanınki ortalama altmış yıl
Her neyse
Söyleyeceklerim bunlardı. Belki tam olmadı, ama Daireye Dair'in bana verdiği fikir kadar size de bir fikir verecektir. Peki, bu fikir ne işinize yarayacak? Bilmiyorum! Bu konuda samimi olmalıyım, sahiden bilmiyorum. Amma mademki her şey bir daire çiziyor, insan da kendi içinde ve karakterinde daireler çiziyor olabilir. Belki bunları keşfe çıkabilirsiniz siz de Kendinizi tekrar ettiğiniz yerleri bulup, kendi yolculuğunuzu inceleyebilirsiniz. Kendinize en azından bu kadarcık da olsa bir vakit ayırmanız lazım, öyle değil mi?
"Allah'a inanmak" kadar kalbimi rahatlatan başka his bilmiyorum sahiden. Bunu laf olsun, yazı dolsun diye söylemiyorum inanın. Allah'a inanmak, bir yönüyle, omzundan tüm yükleri atmak gibidir. Tüm yükleri gemiye bırakmak Bu yüzden O'ndan vazgeçemiyorum. Bir saat, bir dakika, bir saniye, bir salise ya da sadece bir "an" aksini düşünmek, bin yıl cehennemde kalmaktan beter benim için. Hem cehennemde kalmak, yokluğa inanmak yanında ne ki? Sahi söylüyorum. Yok olmak yanında cehennem bile "cennet" sayılır. Mademki insan vardır ve var olmaya âşıktır. Öyleyse cehennem, yok olmanın yanında "cennet" diye anılır.
İnsan yaratılışından itibaren çılgıncasına sonsuzluğa âşık
Hem de ne aşk!
Masalları, destanları, mitleri, efsaneleri heyecana getiren şey bu! Bu aşk Sonsuzluğa duyulan, sonsuzcasına istenen, sonsuz aşk! Açlığın varlığı nasıl ki, yeryüzünde yenecek bir şeylerin de varlığına işaret eder; öyle de, sonsuzluğa duyulan aşk da bir yerlerde sonsuzluğun var olduğunu gösterir bizlere. Hem gösterir, hem bildirir. "Mars'ta hayat olur" umuduyla bir damlacık su arayan; hatta suyun kendisine değil, kalıntısına bile razı olan insan için sonsuzluğu bulmak ne süper bir şey olurdu, öyle değil mi? Fakat ne gariptir! Ve ne hazindir!
Mars'ta bir damla su ile hayata inanacak olan; sonsuzluğa dair bu kadar delile rağmen ölümün ötesine inanmamaktadır hâlâ
Şaşılacak şey sahiden.
Bediüzzaman'ın bir yerde kullandığı çok enteresan bir teşbih var. Onu buraya almadan yapamayacağım. Çok sihirli bir şey Size de öyle geleceğini tahmin ediyorum. Diyor ki: Bir akarsu üzerinde parlayan güneşçikler (yani yansımaları kastediyor) gökte sabit ve devamlı bir güneşin varlığını; o ışıklarınsa ondan gelip suda geçici bir süre yansıdığını gösterir. Eğer sen gökteki güneşin varlığını inkâr etmeye başlarsan, yerdeki kabarcıkların bu halini izah etmekte zorlanırsın. Hatta yapamazsın! Zira ne suyun özünde böyle bir ışıkçık vardır, ne de kabarcığın gözünde!
"Bu ışıklar nereden gelmektedir peki?" diye sorarsın o zaman. Doğruyu da ancak o zaman anlarsın.
İşte hayat da böyle teşbih tadında bir şey Su misali de akıp gidiyor hayali arkadaşım. Hatta ondan daha da coşkun, daha da deli O böyle akıp giderken, dikkat et, üstünde her an bir şeyler parlıyor. Güzellikler görünüyor. İnanmadın mı? Dur sana göstereyim. Bak, bak, bak Dikkat et, bir Ahmet var mesela Bak bu Ahmet doğuyor, büyüyor, gençleşiyor, güçleniyor Sonra
Sonra?
Sonrası malum Sonra bunlar tekrar elinden alınıyor. Yaşlanıyor, hastalanıyor, çirkinleşiyor Kabarcığında güneş kalmıyor senin anlayacağın? Peki nereden geliyor bütün bu güzellikler, güçler, lezzetler? Ahmet'te olmadığına göre bir yerlerden geliyor olmalı Başka bir yerden Başka, bambaşka birisinden Öyle olmalı! Baksana, dün dünyaya gelenler bugün toprak altına girdiler. Baharın yüzü kışa döndü, tatlar acılaştı. Çocuklar büyüdü, çocuklar öldü, çocukları oldu. Taze anneler, şimdi torunlarını seviyorlar. Bir değişim oluyor hayali arkadaşım! Tırtıllar sonsuza dek, tırtıl kalmıyorlar!
Bize şimdi karara ereceğimiz bir havuz lazım. Nasıl ki, tüm ırmaklar, akarsular en sonunda denizlere varırlar. Bize de böyle iki deniz lazım. Mademki akıyoruz, mademki dönüşüyoruz, mademki değişiyoruz Mademki birbirini alt etmeye bu kadar uğraşıyor zıtlıklar. Siyahlar ve beyazlar Bize iki havuz lazım! İki havuz İki havuzda karar kılmamız lazım. Cennet'e ve Cehennem'e dolmamız ve o iki havuzda, iki denizde, iki okyanusta karara ermemiz lazım. Artık durmamız lazım.
Görüyor musun? Halimiz akarsuyun haline çok benziyor.
İnsanın aslında takıldığı nedir? Kendisi mi, yoksa kader mi? "Kendisi" diyenleri de, en az "kader" diyenler kadar kolaycı buluyorum. Meseleyi iki boyutuyla ele almaktan yoksun hazırcı ve kolaycılar. Neden böyle söylüyorum, bir derece izah edeyim. Eğer becerebilirsem Zira benim gibi kalemi körlerin değil, gerçek kalemşorların işidir yazmak. Bense, boşluktan kendime vazife çıkaranlardanım. Kendime ait tefekkürümü, kendi aynamdaki yansımaları hiç başkalarına ulaşma sancıları da çekmeden aktarabiliyorum. Bundan çok mutluyum. Fakat yazarlık sadece bu demek mi? Bence hiç değil. Yazar olmak, yazma kaygısı gütmek aynı zamanda bir yönüyle doluluğu iktiza ediyor. Yani yazar önce okuyor ve doluyor; sonra bardağından taşanları çevresiyle paylaşıyor. Bence yazar budur. Yoksa öteki türlü "ben" misal çok yazan var.
Sırf kaderi olanlardan sorumlu görmek, bizi kaderciliğe itiyor. Böylesi bir kadercilik, tıpkı "Kendim yaptım!" diyen şuursuz deterministlerinki gibi bir sapkınlık, bir aymazlık kanaatimce. Zira yaşanan her şeyin "ben"den başkasının kararı olduğu düşünmem kadar, sadece benim kararım olduğunu düşünmem de hatalı Bizim ideal kader inancımız ikisinin eşit şekilde dağıldığı bir homojenliği istiyor bizden. Yani hem sorumluluktan kaçamadığımız, ama her şeyi de kendimizden bilmediğimiz enteresan bir denge. Bizim imanımız bundan yana Bediüzzaman'ın "Kader Risalesi" isimli eserinde pek güzel ve özet bir şekilde ifade ettiği bu dengeyi anlatmaya şimdi, şu yazıda korkuyorum. Zira anlamak, her zaman anlatabilmek değildir. Anlamak sadece benim beynime bağlı bir olayken (inayet-i ilahîyeyi unutmayalım); anlatmak hem bana, hem muhatabıma, hem de sair şartlara bağlıdır. Bu yüzden ben dahi size bu noktada yanlış bir bilgi aktarabilirim. Doğrusunu öğrenmek için o esere müracaat etmenizi tavsiye ederim.
Fakat bu noktada benim söyleyeceğim şeyler de var. Yazının yazılma sebebi Özellikle hayırlar konusunda. Hayır, yani bizim genelde kabul ettiğimiz mana ile anlarsak iyi işler, güzel ameller. Ama "hayır" kelimesine bu anlamı vermek, aslında anlamı genişletmiyor, aksine daraltıyor. Çünkü hayır aslında vücudî olandır. Yani var olandır. Var edilendir. Varlık bulandır. Şartların bir araya gelmesiyle ortaya çıkarılandır. Ve vücudî olan her şey hayırlıdır. Şerse aksine yokluğa ve yıkıma dayanır. Şartlardan birinin veya birkaçının eksik olmasıdır. Var olma mertebelerinin tamamlanamamasıdır ve saire Yani biz burada hayır kelimesini "başarabildiğimiz, var olmasında bir sebep olarak hizmet edebildiğimiz her şey" olarak algılayabiliriz. Diyeceksiniz ki; "Kötülükler de mi hayırdır o zaman?" Hayır, kötülükler hayır değil. Kötülükler şer Şerrin ise var olmakla ilgisi yok, yıkmaya dayanıyor.
Ama bu noktada zahirde şer olanlarla mahz-ı şer olanları da ayırmak lazım. Mesela Allah'ı inkâr mahz-ı şerdir. Hiçbir hayırlı tarafı yok gibidir. Belki cehennemin dolmasını sağlar. Ama bunun dışındaki nesneler sadece kullanıcıların kesbi ile şer olur ve bu şerlik kişilere göredir. Mesela aynı yağmur bodrum katında oturanlar için şerken, tarla sahipleri için hayır olabilir. Yani orada nesnenin zatî bir şerliği yoktur. Kul kendi kesp ederek, kazanarak hayrı kendisine şer etmektedir. Ama imansızlık konusunda hayır hiçbir yan görülmüyor. Oradan hayırlı hiçbir yön gelmiyor. Bu yüzden imansızlığı bizzat şer olarak tarif etmek yanlış olmaz diye düşünüyorum.
Gelelim şimdi tekrar "hayır" kelimesine Hayır vücudî olansa eğer, ki öyledir, bu sefer biz onları nasıl sahipleniriz? Nasıl aptalca "Ben yaptım, ben başardım" diyebiliriz? Zira hayrolan, hayır yaratılan sadece bize bakmıyor. Mesela bir sadaka verdiğinizi düşünelim; tam da ihtiyacı olan, zor durumda kalmış birisine olsun bu yardım. O insanın karşınıza çıkmasından, sizin içinizde ona yardım etme arzusunun yaratılmasına, oradan cebinizde o miktar paranın bulunmasına kadar çok neden var ki, bunların pek çoğu sizden bağımsız. Pek azı tam kontrolünüz altında Hatta tam olarak kontrolünüz altında olanlar bile çok değişken. Hal böyleyken nasıl bütün sebepler bize bağlı ve hepsini organize eden de bizmişiz gibi sahiplenebiliriz? Buna hakkımız var mı? Bu nedenle ben hayırları, özellikle iyi işleri sahiplenmemizi çok saçma buluyorum.
Mesela bu yazı
Bu yazı, eğer ki iyi bir şeyse, bunu ben nasıl sahiplenebilirim? Zira bilgisayarımın sorunsuz bir şekilde yazmasından tut, bu manaların kalbime ilham edilmesine, oradan da başka bir işin çıkıp bunu bölmemesine kadar onlarca neden var. Hatta bu yazıyı yazamamam için yüzlerce mani bir anda ortaya çıkabilir. Ama öyle olmuyor ve bu yazı yaratılıyor. Şartlar hizmet ettiriliyor, ki onlardan birisi de benim. Zahiren benim elimde gözüküyor, ama binler sebebe bağlı bir meyve. Hasbelkader üzümün kuru çubuğu gibi bana takılmış. Bediüzzaman ne kadar haklı. Her gün yeniden şahit oluyorum. Ve biz bazen ne kadar haksız oluyoruz. Zerresini başaramayacağımız işleri, ne de kolay sahipleniyoruz. Ah insan, kendini ateşe atmaya ne meyyalsin?
Servise yetişmek için saniyelerim kalmış, koşuyorum ama maalesef bakıyorum ki yerinde yeller esmiş ve gitmiş.... Ben de yapacak artık bir şey yok otobüs durağına doğru yöneliyorum. Ama beklediğim otobüs bir türlü gelmiyor bir de hava soğuk ki gözlerim burnum birbirine karışmış durumda. Durakta gençten bir kız var. Şöyle dedim: Canım otobüs çok oldu mu gideli? Kızcağız: Siz durağa geldiğiniz de halk otobüsü yeni gitmişti. Hemen gelmez dedi. Ben; neyse teşekkür ederim dedim.
Beklemeye devam ederken. Kız yanıma hafifçe sokularak "Afedersiniz dayanamadım söyleyip söylememekte tereddüt ettim ama duramadım. Neden ağlıyorsunuz bu kadar, yenisi gelir, yazık göz yaşlarınıza" demez mi? Yavrum dedim: "Böyle bir otobüs yeni kaçtı diye ağlayacak yaşı çoktan geçtim, hayatta ölümü de gördüm, başka acıları da... sen merak etme. Bu akan gözyaşları tamamen alerjik çünkü benim soğuk havalarda gözüm böyle akar ve sıcak havaya girince durur." sen endişelenme...
BİR MAAŞ GÜNÜ PARALARI TASNİF EDERKEN;
Malum maaştan bir hafta önce bulutların en karası, rüzgarın en delisi esmeye başlar. Çünkü ödenecek faturalardan sonra kalacak para bir ay nasıl yetecek telaşı başlar. Genelde hep kazasız belasız gelir yeni bir maaş zamanı ama ben de hep bir stres olur. Çocukların her istediğini yapmaya çalışırım ama bazen ihtiyaç sıralaması yapın derim.
Fakat geçtiğim aylarda bir enterans durum yaşandı; Şöyle ki: ben her zamanki gibi elime kalemi aldım (şiir yazarken kullanmak daha zevkli) Başladım hesaba ve neyi nereye vereceğimi ayırmaya bir yandan da çay içiyorum. Kızım merakla beni izliyor ama halinde bir gariplik var sık sık anneciğim iyi misin? diye sorup duruyor. En son nasılsın dediğinde görmüyor musun iyiyim hesap yapıyorum dedim. Annem pek iyi değilsin sen dedi. Niye diye sorduğumda aldığım cevap beni yerlere yatırdı. Çünkü ben çayımdan her yudum aldığımda demek ki o gün güzel demlemişim. Oh ne güzel gitti, oh ne güzel güzel gidiyor felan diyormuşum. Kızım da annem para gidince üzülür, şuna bak paraları ayırıyor ve gidiyor diye seviniyor. Yazık acaba annem kafayı mı yedi? diye düşünmüş. Meğer ondan sorarmış.
CANIMIN İÇİ MESELESİ:
Evliliğimin ilk yılları; gün sanki daha farklı doğuyor daha farklı batıyor. Bulutların üstünde vaziyetleri. Kayınvalidem beni seviyor ben onu. Her şey çok güzel.... Şimdi de seviyorum yanlış anlaşılmasın ben çalışırken benden iyi baktı kendisi çocuklarıma bütün dualarım onunla...
Benim annem çocukken öldüğü için yeniden anne kelimesini kullanmak evlendiğim zaman beni çok mutlu etmişti. Birgün işyerinden kayınvalidemi arıyorum. Bana iki lafın arası "Canımın İçi" diyor. Ya tamam birbirimizi seviyoruz bana canım der ama canımın içi ilk kez oluyor. Allah allah felan diyorum. Ama nasıl keyif almaya başladım bu işten anlatamam. Ben de daha bir coşkulu konuşuyorum. Yani böyle epeyce konuştuk. En son konuştuğum cümle şu idi. "Bugün Müge'nin nikahına gittim. Çok güzeldi". Cevap: hangi Müge yavrum. Ben yineliyorum Müge, Müge hani Ablamın kızı. Telefonda kayınvalidem: Aysel sen misin? Benim anne.... Sonu mu? Dünyam yıkıldı desem yeri. Ben şöyle dedim. "Genelde kızınıza dersiniz ama demek bana da canımın içi diyorsunuz diye sevinmiştim". Kayınvalidem: Sen de canımın içisin dedi. Evet artık ben de onun canının içiyim...
Küçük çocuk çok mutsuzdu. Minik omuzları yere düşmüş, hüzünlü bir şekilde düşünüyordu. Ne yapacaktı yine babası çalışmak için İzmir'e gidecekti ve evdekilerin konuşmalarına bakılırsa üç aydan önce de gelmeyecekti. Öf dedi kendi kendine ve ben ne yapacağım onsuz diye söylendi.
Babası farketti birden yüzünün asıldığını ve yanına çağırdı yavrum gel dedi. Neden üzgünsün? Babacığım niye gidiyorsun? Ben seni çok özlüyorum. Babası ise merak etme çabuk döneceğim, senin okulun var yoksa seni de götürürdüm. Ayrıca ben çalışmaya gidiyorum deyip, cebinden para uzattı ve ihtiyacın olursa kimseden para isteme bak buradan alırsın dedi. Tamam deyip kucaklaştılar hasret o andan itibaren başlamıştı bile.
Büyük ablasında misafir olarak kalacaktı babası gelene kadar. Daha ilk günden yatağı yabancı geldi. Sağa sola dönüyor ama bir türlü uyuyamıyordu. Sonra çocuk işte bir şeylere kaydı aklı ve mışıl mışıl uyudu.
Derken; yavaş yavaş eniştesinin onu kısa süreliğine de olsa yük görmeye başladığını hissetti. Ablası ne kadar olayı örtbas etmeye çalışsa da çocuk bu durumu anlayabiliyordu. Ablası kenara çekip enişten seni çok sever onun huyu böyle bazen yüzü asılır diyerek gönlünü alıyordu kardeşinin.
Normal de çok iştahlı bir çocuk değildi ve meyvaya da aşırı bir düşkünlüğü yoktu ama bir akşam eniştesinin getirdiği sapsarı üzümler ilişti gözüne daha torbada ve yenmek üzere sofraya çıkarılmamış mutfakta bir köşede duruyordu. Canı çekti birden ve bir salkım değil sadece üç adedini kopardı ve yerken eniştesi girdi içeri. Çok sinirli bakıyordu ona. Çabuk koy onları oraya, üzüm öyle yenmez. Salkımı ile yenir dedi. Küçük elleri avucundaki iki taneyi yerine koyarken boğazındaki bir taneyi öyle zor yuttu ki. Düğümlendi boğazına üzüm sonra yattığı odaya koştu ve hıçkırıklarını ekledi üzümün üstüne.
Sonra düşündü. Babam keşke olsaydı böyle boğazıma dizmezdi. Tamam kuralı olabilir yemenin ama elimdeki üç adet üzüm tanesi de masaya koydurmazdı. Önce yedirirdi hataysa bu sonra anlatırdı bir daha yapmayayım diye düşündü.
O günden sonra babasını daha bir özlemle beklemeye başladı. Çocukta olsa anlamıştı insanın kendi evinde ne kadar rahat olduğunu, başka bir yerde özgür olunmayacağını.
İşin en acı tarafı ise bu olaydan sonra hayatında elma, şeftali, karpuz yedi ama sarı üzüm asla yemedi. Ona hep eniştesini ve babasının yokluğunu hatırlattığı için.
Akıl ve düşünce; diğer canlılar içerisinde sadece bizlere verilmiş bir özelliktir ve Tanrının aslında bize bir lütfudur.
Düşünceler doğru, iyi ve yerinde kullanılırsa, sahibi olduğu insanları; rotası hep güzellikler olan yolculuklara yelken açtırır.
Düşünceler de; iyi düşünceler ve kötü düşünceler olarak ikiye ayrılır. Bir de dilimize, ilişki halinde bulunduğumuz kişiler için kullandığımız "pozitif" veya "negatif elektrik" aldım gibi tabirler yerleşmiştir. Onu da çoğunlukla uzlaşabildiğimiz veya uzlaşamadığımız insanlar için kullanırız. Bu da karşımızdaki insanlar hakkındaki düşüncelerimizin farklı bir şekildeki aktarımıdır.
Düşünceler; iyi olduğu sürece hayatı yaşanabilir hale dönüştürür, ilişkileri kolaylaştırır, açılmaz bütün kapıları açar, hayırlara vesile olur, ilim-bilim-fen olarak geri döner insanlığa, yüreklere su serper, ruhu dinlendirir ve sonuç olarak sevap hanemizin artı puanlarına yazılır.
Yapılan iyilikler de ne kadar menfaate dayalı olmadan yapılmışsa bir o kadar hayırlıdır. Zaten iyilik yapmanın amacı da "yarın bir gün karşımdaki de bana bir iyilik yapsın" diye değildir. Olması gerektiği içindir.
Bir de kötü düşünce vardır ki; insanı kendi kendine düşman eder, dünyayı hem kendine hem başkasına dar ettirir, içini kin ve nefret bürür, iyi olan ne var ne yoksa siler süpürür, deli, divane hatta hasta eder, mutsuzluğun kara duvarlarını örer, hayalleri ve umutları çökertir en kötüsü de vebal atında bırakır. Vebal; taşınması en güç manevi yüktür insana.
Bir insanın vebalini almak kadar kötü ne olabilir ki? Neden gönül almak, dost kazanmak, sevgi çiçeklerinden tomurcuk almak varken vebal alınır ki?
İnsan yaptıklarının hesabını bu dünyada bir çırpıda verir. Çünkü; kanıtı, belgesi ve şahidi vardır. Ya yapmadığı ve söylemediklerinin hesabını nasıl verir? İşte o zaman bir başına kalır.
Bu kişiler; er veya geç haklı olduğunu ispatlar ve adalet yerini bulur. Ne kadar bu süreç; yaksa da, hırpalasa da, acı da verse sonuçta adaletin tecelli etmesi kadar güzel ne vardır ki hayatta.
Zaman zaman suçsuz bir insanın; tamamen hata, yanlış anlaşılma veya iftira sonucu hapishane köşelerinde yatması ve sonra suçsuzluğuna karar verilerek çıkarılması konusu gündeme geliyor. Peki bu kişilerin ruh halleri ne olmuştur, aklanana kadar sürülen o lekeyle nasıl yaşamışlardır, kayıp yıllarının hesabını kimden sormuşlardır. Tek tesellileri sevdiklerine tekrar kavuşmak ve başları dik gezmektir.
Dilerim Tanrı hiçbirimizi "vebal altında koyacak" bir olayla karşılaştırmasın".
Bazen kötü düşünce, para hırsı gibi nedenlerle kutsal olan mesleklerin de adı lekelenmektedir. Birkaç çürük yüzünden. Mesela; insan sağlığını iyileştirmek için yemin eden doktorları, bazen organ mafyası içinde görev yaparken de görebiliyoruz. Ya da toplum düzenini korumak, kollamak için görev yapanların görevini kötüye kullandıkları olmuyor mu hiç? Maalesef çok nadirde olsa çıkıyor. Keşke hiç rastlanmasa böyle olaylara ama çıkıyor işte.
Yazdıklarımı Descartes'in "Düşünüyorum, öyleyse varım " sözü ile tamamlamak istiyorum ve diyorum ki "İyi ki aklımız yerinde, düşünebiliyoruz, kimseye muhtaç değiliz ve de bu hayatı başımız dik bir şekilde yaşayabiliyoruz" bundan daha güzel ne olabilir ki?
Şikayetleriniz birhayli fazla ve birbirine bağlı ana nedenin oluşturduğu şikayet topluluğu ve Nörolojik bölüme giriyor.Sinir cerrahisi ve iyi bir nöroloji uzmanının görmesi gerekir sizi.Sivilceleriniz için öncelik iyi bir endokronolijik muayene ardından cildiye bölümüne görünmeniz gerekir.
Şikayetlerinizle ilgili konu sunumları aşağıda yer alıyor buyrun...