Prf.Dr. İbrahim COŞKUN, Diyarbakır Memur-Sen şubesinde "Hz. Muhammed (SAV)" ile ilgili bir konferans verdi.
Kutlu doğum haftası münasebetiyle 10.04.2010 tarihinde Diyarbakır Memur-Sen şubesinde Peygamberin anılmasıyla ilgili bir konferans verildi.
Konuşmacı Prf.Dr. İbrahim COŞKUN şanına yakışır bir tarzda Muhammed Aleyhisselamı anlattı, dinleyicilerden soru da alarak yararlı bir sunum yaptı.
Bazı dikkat çekici ifadelerini not aldım, paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.
-Yer yüzünde insanlar açlıktan ölüyorsa Müslümanların dünyaya hakim olmadığı anlaşılır.
-Peygamber tanındıkça ümmet arasında ihtilaf azalır,öyleyse O'nu okuyalım tanıyalım.
-Peygamberi tanıyan bir kimse Peygamberliğine inanmasa da davasına ve yaşantısına hayran kalır.
-Kilisenin bilimle kavgası,engizisyon mahkemelerinin yanlış kararları insanlığı ateistliğe sevk etmiştir.Halbuki Dinimiz bu tür yanlışlara izin vermez.
- Allah'a rağmen değil, Allah inancıyla birlikte insanlın ihtiyaç duyduğu özgürlüğü rahatlıkla yaşayabiliriz.
-Peygamber kuranı hem açıklamış hem yaşamış,Peygambersiz Kur'an anlaşılamaz.
-Hıristiyanlar Hz.İsa'nın mucizelerini kendinden menkul bildikleri için onu ilahlaştırdılar, sevgide aşırıya kaçtılar.
-Fıtri ve akli sevgi diye iki çeşit sevgi var. Eş, mal, evlat, para binekvb. sevgi fıtri sevgi olup sevginin dünyaya bakan yönü iken, ilahi sevgi Aklın şemsiyesinde nassın rehberliğinde her iki dünyayı kuşatan sevgidir.
-Sahih nakil ile salim akıl çelişmez. (İbn-i Teymiye)
-Peygamber beşerdir farklı bir beşer,Taşlar arasında taş olan yakuta benzer.
-Hz.Muhammed(a.s)insanlığın zirvesini yaşamıştır,
-İyi de kötü de kısa zamanda dünyaya yayılabiliyor, İngilizce öğrenerek öğreterek dünya ile iletişim sağlamalıyız.
-Bir Mümin,
1-İnanç sistemi sağlam olmalı,
2-Nefis tezkiyesini tedarik etmeli,
3-Yer yüzünün imarı için çalışmalı, arkasında iz bırakmalı.
bir yaprağa düşen gölge
dingin bir akşam
ve senin yüzün
yalnızım ben de bu gece sizler gibi.
ılık ağır ve kararlı
bir yağmur damlası düşüyor
yüreğimin karanlığına
hatırda kalmıyor çoğu zaman;
yaşanmışlıklar
güleç yüzler
ve çocukluğumuzun içli zamanları
saçlarıma ağırbaşlı bir yağmur yağmıştı
Viranşehir'de bir akşamüstü.
saçları kır, bilge ve ermiş bir dede
dokunmuştu saçlarıma
çocukluğumdan ergenliğe geçişimdi.
bir el gibi dolaşmıştı saçlarımda.
yaşanmışlık dolu, dingin damlalarla
o gece gelmişti yağmur
yine gelecek mi yağmur
sessiz kalabalıklarla, mırıltılar içinde
damlalarıyla pencereme dayanarak
yalnızlığıma şarkılar söyleyecek mi
ruhuma hicran düşüren gölgeler
yüreğimin camları is tutmuş duvarlarına
saracak mı ürküten yalnızlıklarımı
yine azar azar, yine nefes nefes
gecelerime girecek mi
bu gece her şey yıldızlar kadar uzak
ve ne kadar durgun.
her şey çok uzaklarda sanki
pusu tutmuş yine karaltılar
ve acımasız yalnızlığım
yalnız düşler kalabalık
bir de gölgeler
ve sen, düşlerin gerisinde kalan yar
sen de buradasın.
yaprağın üstündeki gölgede
bir yağmur damlasında
ve yine dingin bir akşam
yüreğimin karanlıklarında,
kabuk tutmuş acıların sırtında
öyle mahzun ve öyle uzak
dışarıda ağırbaşlı rüzgar
yaprağın üstüne bir gölge düşmüş
yağmur damlasında yar yüzü
başımdan alnıma kayan yaşlı bir yağmur
gece yalnızlığım olmuş.
ve uzakta kalabalıklar
bulutların ardında yıldızlar
Doludizgin koşuşum neydi
tenha sokaklarda
ardım sıra korkular
ve bir an ötede
akseden hayalin.
Bir masaldı gülüm
Dünlerde kaldı yaşanmışlığın.
Bir çerçevesi bile yok gülen yüzünün.
Yüreğimin duvarlarında asılı kalmış
birkaç kırık bakış
ve saçların salınmakta
gözlerimin boşluğunda.
Hayır!
Yaşandı bütün o hayırsız akşamlar.
Yağmurlar şahittir
görülmüşlüklerimize kaldırımlarda
akşam yağmurları
ve delice geçen otobüsler.
Yok değildi geceleri rüyamda unuttuğum gülüşün.
Hala ürperiyor acemi tüylerim
Dokunuşların tenimde hala
Duygularımın ağırlığına eğilmiş sırtımdasın daha
Bir masaldı gülüm
Nasıldı
Hangi kuytusunda ömrümün
Hangi yönünde kaldı
Bir sedası var uğultusunda hala hayallerimin.
Yarım kalmış bir tebessümün
Birkaç asık yüzlü kağıt
Gözlerimden derinlere gitti
Masallar bitmeliydi.
Ve hiç yaşanmamış olmalıydı.
Zamanlar sonra annem anlatmıştı
yaşanmışlığımızı
sanki bizi
Bir çocuk akşamında
Uykulu bir zaman
Hayal meyal bir masal
Bense kandırılıyorum hala
her çırpıntısında yüreğimin
kanımın akışına aldanıyorum
duvarlarında asılı kalmış anılarına yüreğimin
ve birkaç yüzü asık kağıda
Hayır değildi
Yaşanmışlığım değildi onlar.
O uykusuzluklar, kaçışlar, ürpertiler
Ve çiçeklerin bana dönük yüzleri
Zamansızlıktı bütün bunlar.
Bir kaydı olmadı hiçbir zaman ömrüme
Bir masaldı
Rüyamda annemin anlattığı.
Başım yorganıma dayalı, mahmur gözlerle
Teslimiyetimi ilan ederken geceye
ve ellerine annemin
Yani yaşanmamış sayılan yaşanmışlıklara.
Anka kuşunun diyarına, Kaf dağına
Karanfiller bir daha böyle açmayacaktı.
Bu denli bir beste olmayacaktı yağmurlar.
Artık otobüsler delice gelmiyor duraklara
kaldırımlar sırdaş değil
ve bir daha bu denli kaçmadım
tenha sokaklarda
ardım sıra korkular yok
Bir masaldı yokluğun gibi şimdi varlığın.
Dünlerde kaldı yaşanmışlığın.
Bir çerçevesi de yok çünkü
gülen yüzünün.
yüreğimin duvarına asılı
kırık bakışların
daha bir kırılgan.
ve saçların salınmakta
gözlerimin mahzeninde
Yaşanmış olsa da o hayırsız akşamlar
Yağmurların şahitliği sökmezmiş gündüzlerde
Hala eğilmiş sırtımda olsa da ağırlığın
Ürperiyorsa hala acemi tüylerim
acemiliklerindendir masallara
bir masaldı çünkü varlığın.
ve şimdi yokluğun bir masal
Böyle olmalıydı
Anadolu'nun ıssız bir köyünde dürüst, cömert ve çalışkan Sabri diye bir adam yaşıyordu. Sabri Beyin bir çiftliği, hayvan sürüleri vardı. Eşi Saliha ve iki oğulları Murat ve Mehmet ile mutlu bir şekilde yaşamaktaydılar. Taa ki Sabri Bey o rüyâyı görünceye kadar. Sabri Bey, bir gün rüyâsında Aksakallı, nur yüzlü bir ihtiyarla karşılaşır. Selamlaşırlar ve ihtiyar ona şunları söyler.
-"Ey oğul! Senin başına üç büyük felaket gelecek. Bu felaketler başına gençliğinde mi gelsin, yoksa ihtiyarlığında mı?"
Sabri Bey korkuyla, yatağından fırladı, kan ter içinde kalmıştı. Rüyâ olduğunu anlayınca, bir bardak su içip yeniden uykuya daldı. Aynı rüyâyı ikince defa gördü, yine uyandı, rüyâ olduğunu öğrenince, yine uykuya daldı. Üçüncü kez aynı rüyâyı görünce, uyuyamadı sabahı zor etti ve doğru köyün yaşlı bilge kişisi Seyyid Hoca'ya koştu ve rüyâsını ona da anlattı. Seyyid Hoca elini şakağına koydu, biraz sessizlikten sonra şunları söyledi Sabri Beye.
-"Bak oğul! Bu çok önemli bir rüyâ. Bu rüyânın aynısını bir daha görecek olursan, o aksakallıya şöyle de; "Ey aksakallı dede, başıma ne gelecekse gençliğimde gelsin! "Çünkü, gençken her türlü felâkete göğüs gerebilirsin ama ihtiyarlıkta çok zor olur. Şayet, başına bu üç felâket gelirse; sakın ha Allah'a asi gelme, sabret! Bilesin ki sabrın sonu selâmettir!..."
-"Pekiyi Hocam! Allah senden razı olsun! Allah'a emanet olun!"
Sabri, kaygı içinde evine döner. O gece de aynı rüyâyı görünce, Seyyid Hoca'nın dediklerini tekrarlar ve uyanır.
-"Ey aksakallı dede, başıma ne gelecekse gençliğimde gelsin! Allah'dan gelen başımız, gözümüz üstüne!"
Sabri Bey, uyuyamamış, derken eşi de uyanmış, onu yatağın üstünde başını iki elinin arasına almış düşünürken görmüş.
-" Hayrola bey,ne oldu? Yoksa rahatsız mısın?"
-"Saliha Hanım, gel şöyle yakınıma da seninle konuşacaklarım var. Ben dün gece, üstüste üç defa çok kötü bir rüyâ gördüm. Uyuyamadım, sabahı zor ettim. Sonra Seyyid Hoca'ya koştum. O da başımıza üç felâket geleceğini ve bunlara karşı sabırlı olmamızı, asla Allah'a asi olmamamız gerektiğini ve aynı rüyâyı bir daha görecek olursam; "Ey Aksakallı Dede! Ne felâket gelecekse başıma gençliğimde gelsin!" dememi öğütledi. Ben de aynı rüyâyı bu gece de görünce, Seyyid Hoca'nın dediklerini dedim o Aksakallı ihtiyara ve "Haydi Allah sabırlar versin evlât!" diyerek kayboldu. Aman ha hanım çok dikkatli, metanetli ve sabırlı olalım!"
-"Tamam Beyim, sen hiç tasalanma! Ne yapalım, Allah'dan gelene boynumuz kıldan ince! Sabredeceğiz, dünya imtihan dünyası değil mi zaten?"
-"Allah senden razı olsun be karıcığım! Yüreğime su serptin! Hadi yap bir acılı tarhana çorbası da çocuklarla birlikte içelim, işimize bakalım, Mevlâm neylerse güzel eyler!"
Aradan birkaç ay geçmişti ki bir gün hava aniden karardı, şimşekler çakmaya, yıldırımlar inmeye başladı ve ardından da bardaktan boşalırcasına sağanak yağmur başladı. Sanki, gökyüzü yarıldı da bütün suyunu Sabri Beyin çiftliğine boşaltıverdi. Çiftlikteki hayvan ahırları, koyun ağılları ve ambarlar su altında kaldı, hayvanlar telef oldu. Daha Çiftliğe sel basmasının acısı unutulmadın, büyük bir yangında Sabri Beyin evleri ve damları da kül oldu. Eşiyle çocuklarının canını zor kurtardı. Yanmış evin avlusundalar şimdi.
-"Hanım, bu başımıza gelecek ilk felâket olsa gerek. Hadi toparlanalım. Çocukları da alıp bir an önce yola koyulalım. Artık burada kalmanın bir sebebi kalmadı."
Sabri Bey ve ailesi, yakındaki bir kasabada han işleten, Hancı Mahmut'a giderler. Başlarına gelenleri anlatırlar. Mahmut da onları teselli eder.
-"Üzülme dostum! Burası senin, istediğin kadar kal! Sen müşterilere bakar, odaları temizlersin, yenge hanın kirlilerini yıkar, geçinir gidersiniz!"
Ailece uzun süre handa çalışırlar. Bir gün Saliha Hanım, küçük oğlu Murat'ı da yanına alarak, kıra gezmeye giderler. Uzun süre Saliha'yı gözüne kestiren müşterilerden birisi, onları gizlice takip eder ve atın terkisine attığı gibi gözden kaybolur. Kadının çığlıklarını ve Murat'ın ağlamalarını kimsecikler duymaz. Hana ağlayarak varan Murat, olanları babasına anlatır. Sabri Bey derin üzüntü içinde mırıldanır.
-"Demek ikince felâket de eşimi kaybetmemmiş! Artık buradaki insanların yüzüne nasıl bakarım. Hadi çocuklar toparlanın gidiyoruz!"
Üçü birlikte yola düşerler. Yolda aniden sağanak yağmur başlar, yol üzerindeki çaydaki su insan boyuna yakındır. Köprü de yok, çaresiz, suya girecekler. Sabri Bey, çamaşırlarını çıkarır, büyük oğlu Mehmet'i omzuna alır karşı kıyıya geçirir ve Murat'ı da almak için geri döner. Tam onu da almış ve suyun yarısına kadar gelmişken, karşı kıyıdaki Mehmet'i bir kurdun kaptığın görür, telaşla yetişmeye çalışırken, omzundaki Murat'ı da suya düşürür ve çocuk azgın suda gözden kaybolur. Avazı çıktığınca bağırır Saliha Hanım.
-"Can kurtaran yok mu? Bir oğlumu kurt kaptı, bir oğlumu da sel aldı, kurtarın onları, kurtarıın!!!"
Sabri Beyi duyan olmaz, tek başına üçüncü felaketin de acısıyla başbaşa kalakalır.
-"İşte bu üçüncü ve en büyük felâket olsa gerek. İlkinde çiftliğimi, hayvanlarımı ve evimi; ikincisinde eşimi; üçüncüsünde de ciğer parelerimi kaybettim. Yarabbi! Ne olur daha kötüsünü verme!"
Nereye gittiğini bilmeden, günlerce deli/divâne gibi dolaşan Sabri Bey'in aklı başına gelir, Seyyid Hoca'nın dediklerini düşünür ve sabreder. Nihayetinde bir şehre varır, bir süre sonra bir lokantada işe girer. Geceleri de bir otelde kalmaktadır. Meğer, eşi Saliha'yı kaçıran, handa çalıştıkları kasabanın kabadayılarından birisiymiş. Saliha, adamın elinden kurtularak aynı şehre gelmiş, Belediye Reisi'nin evinde işe girmiş. Kurtun kaptığı Mehmet'i, az ileride avlanmakta olan avcılardan birisi görüp kurtarmış, onu evi-ne götürmüş, evlat edinmiş, büyütmüş ve aynı şehre askere göndermiş. Murat'ı da nehrin aşağısındaki balıkçılar kurtarmış. Kimsesiz bir balıkçı onu evlat edinmiş, büyütmüş ve tesadüfen aynı şehre o da askere gelmiş. İki kardeş de Belediye Reisi'nin evinde emir eri olarak askerliklerini yapıyor. Sabri Bey, sokaktan geçen tellalın sesiyle uyanmıştır.
-"Ey ahali, duyduk, duymadık demeyin! Bugün şehrimizin yeni reisi seçilecektir. Herkes şehir meydanında toplansın!!!"
Tellalı duyan ahali şehir meydanına koşar. Sabri Bey de merak eder, O da meydana gider, kenardan olup bitenleri izlemeye başlar. Belediye Reisi, yüksekçe bir yere çıkar bir konuşma yapar.
-"Ey ahali! İki yıldır bu şehrin Reisliğini yapıyorum! Hepinize, bana verdiğiniz destekten dolayı çok teşekkür ediyorum! Şimdi, geleneklerimize göre; benden sonra görev yapacak Belediye Reisi'ni tespit etmek üzere, şu elimdeki güvercini bırakacağım ve kimin başına konarsa, o Reis olacaktır!"
Reis güvercini bırakır, güvercin döner dolaşır Sabri Bey'in başına konar. Halk itiraz eder, güvercin yeniden salınır ve yine Sabri Bey'in başına konar. Üçüncüsünde de aynı olay tekrarlanınca, kimse itiraz etmez ve Sabri Bey de şehrin yeni Reisi olur ve Belediye Konağı'na yerleşir. Konağın temizlikçisi Saliha Hanım, avluyu süpürürken, iki askerin aralarındaki şu konuşmasına şahit olur.
-"Yahu Mehmet, aylardır aynı Konak'ta askerlik yapıyoruz, daha doğru dürüst birbirimizi tanımıyoruz. Hadi anlat bakalım, biraz kendinden ve ailenden söz et!"
-"Murat! Benim babam çok dürüst, çalışkan ve iyi bir insandı. Fakat, kötü talih yakamızı bir türlü bırakmadı. Yahu,şimdi bunlarla başını ağrıtmayayım!"
-"Olur mu canım hiç öyle şey. Anlat hadi anlat!"
-"Önce çiftliğimizi sel aldı, ardından evimiz yandı!"
-"Vaha, ah! Sonra?"
-"Sonra köyümüzü terk etmek zorunda kaldık, annem ve babam çalışmaya başladılar. Fazla sürmedi, bir eşkıya annemi kaçırdı. Babam ve kardeşimle birlikte annemin peşinden giderken, azgın bir nehirle karşılaştık. Babam, önce beni omzuna alarak karşıya geçirdi. Sonra kardeşimi de alıp geliyordu ki beni bir kurt kaptı. Az ileride avcılar kurdu öldürdüler ve beni kurtardılar. Avcılardan birisi beni evlat edinmiş, büyütmüş ve askere göndermiş.!"
-"Yahu Mehmet, benim hikâyem de seninkine çok benziyor, Allah Allah! Nasıl olur? Babam kardeşimi nehrin karşısına geçirmiş, beni de alıp nehrin ortasına gelmişti ki kardeşimi bir kurt kaptı, babam da heyecanla koşunca, beni nehre düşürdü. Aşağıdaki ihtiyar balıkçı Mustafa Kaptan beni kurtarmış, onunla yaşamaya başlamışım ve şimdi de askerdeyim!"
Bu konuşmaları işiten Saliha Hanım, askerlerin kendi oğulları Mehmet ile Murat olduğunu anlamış, koşarak ikisinin boynuna sarılmış, ağlamaya başlamıştır.
-"Kuzularım, kuzularım! Allah'a şükürler olsun, sizi ölmeden gördüm ya ölsem de gam yemem artık. Babanızı da dünya gözüyle görebilseydim dünyalar benim olurdu, dünyalar!"
Diğer askerler, onları görünce yanlış anlayıp, hemen Reis'e şikayet ederler ve Saliha hanım apar topar Reis'in huzurundadır.
-"Bre kadın! Niye o askerlere sarıldın ha, niye?"
-"Reisim, bu askerler benim yıllar önce kaybettiğim oğullarım Mehmet ile Murat'mış. Yıllardır onların hasretiyle yandım ben!"
-"Senin adın ne söyle bakalım?"
-"Saliha efendim!"
-"Hımm! Şu işi baştan anlat bakalım!"
-"Eşim ve iki çocuğum ile birlikte, çiftliğimizde mutlu bir hayatımız vardı. Ama ne olduysa o rüyâdan sonra oldu ve felâketler üstüste gelmeye başladı!"
-"Rüyâ mı, ne rüyâsı, kimin rüyâsı?"
-"Eşim Sabri Bey'in rüyası efendim! Eşim de aynı size benziyordu. Sizin yaşlarınızdaydı. İyi kalpli, cömert ve çalışkandı. Allah insanları çift yaratmış derlerdi de inanmazdım. Meğer doğruymuş!"
Reis Sabri Bey koltuğundan kalktı, Saliha hanıma doğru heyecanla yürüdü, sevinç içinde bağırdı.
-"Saliham, Saliham benim! Sen benim yıllardır aradığım Salihamsın!
Allah'ım sana binlerce kere şükürler olsun ki eşimi ve oğullarımı görmeyi nasip ettin!"
Askerler koşuştular heyecan içinde, Mehmet ile Murat'ı bulup getirdiler, dürdü biribirlerine öyle sarıldılar ki artık onları ölüm bile ayıramazdı. Bir mutluluk yumağı oldular. Artık kötü günler geride kalmış, sabırla felâketlerin üstesinden gelinmiş ve sonunda da Allah onları dünyada iken mükâfatlandırmıştı. Ömür boyu bir arada mutlu yaşadılar.
Ruhumu törpüleyen merhametsizlik;
geceye sarılmış zalim yanımı bekliyor,
Umutlarımı karalığa gömen saçma hayatım;
hemen yanı başımda sessizce uyuyor..
Ölümü kuşanmış bedenim; fısıldaşmalara artık kulak tıkamıyor,
kötü bir ressamın tualinde aptal bir surat olarak, kendine bakıyor...
Ey!!!
Karanlıklar içinde başkalaşan aşk..bil ki
Ruhum ve bedenim arasında ki savaşta kazanan olmayacak
çünki bu aşkta bedenim hükmen mağlup sayılacak
Karanlıklar !!!
karanlığıma davet eder gecenin matemini,
zalim yanım korkularımı çağırır..
korkularım bu aşkta bana ölümü anlatır..
ayrlılık acısını gönlüme çılgın bır mavzer gibi patlatır
Ellerim bugun vahşi
Gözlerim nemli..
Bugun ayrılacağız sonsuza dek besbelli.
çünki..
sonu mutsuz biten masallarda buldum ben sevincimi.
hangi rüzgar beni atar bu masala
hangi dehlizler sarmalar bedenimi bilinmez ..
ama
yanık bir türkü gibi,içtim sularından,
lime lime azaldım tenhalarından.
soy beni !
duygularımı at bedenimden tenine .
gerçekten seversen belki bir gün beni,
işte o zaman anlayacaksın ne çok sevildiğini..
çok geç olacak belki ama
bir gün mutlaka anlayacaksın beni.
Bu gün seni düşündüm. Bir sızı kapladı içimi. Ne kadar uzun zamandır görüşemiyoruz. Ne kadar uzun zamandır hasretiz seslerimize. Evet, msn de sohbet ediyoruz. Birbirimize mailler gönderiyoruz. Ya kapı çalıyor birimiz msn i kapatıyoruz ya da işimiz oluyor ve kısıtlı saatlerimiz. Maillerimizin "Konu" bölümünde de giderek daha çok "Forward" yazmaya başladı.
Oysa hatırlar mısın, nasıl mektuplaşırdık bir zamanlar.? Pazartesi günü başlardım sana yazmaya bir sonraki pazartesi postaya verirdim. Hemen ardından da yeni mektuba başlardım. Postacı sana " Gazeten geldi " dediğinde ne çok gülmüştük. Zaten hemen her şeye gülerdik o yıllarda. En ufak bir detay gülme krizlerine sokardı ikimizi. Üstelik kimse anlayamazdı bir anda neden delicesine gülmeye başladığımızı.
Ne zaman çocuktuk, ne zaman büyüdük? Ne zaman uzaklara savrulduk?.
Hayallerimiz vardı, kelimelere sığdıramadığımız. Dileklerimiz vardı, hıdrellez de güller yetmezdi dileklerimizi bağlamak için. Bu sene unuttum biliyor musun? Pencereden bakarken kalabalıkları gördüm. " Hayırdır neden acaba " dedim. Meğer hıdrellezmiş. Üzüldüm. " Hiç mi hayalin, dileğin kalmadı be kızım?" diye sordum kendi kendime.
Yeni bir kitap bitirdim geçen gün. Evet, hala deliler gibi okuyorum. Kızma ama hala hoşuma giden, dikkatimi çeken yerlerin altını çiziyorum. Eskiden, bir kitap aldığımda, ilk sen okumak isterdin. Çizdiğim için kızardın bana " Dikkatimi dağıtıyorsun çizdiklerinle " derdin. Ne güzel, demek bir yerlerde hala eskisi gibiyim.
Neyse, ne diyordum? Bir kitap bitirdim. Yazar diyordu ki ;
" Hayat, anılarımızdan çok hayallerimizde gizlidir. Hayallerse geleceğe aittir."
Hayalleri olmayan insanın geleceği de yoktur. Geleceği olmayan insanın hayalleri de yoktur.
Nereden başlayarak kurarsan kur cümleyi çıktığın nokta aynı.
Hayalsiz ve geleceksiz insan olmak.
Çok acı geliyor be kırma.
Kırma, sana bu ismi ben takmıştım. Kardeşim demiştim dolmamıştı, dostum demiştim uymamıştı. Öyle tarifsiz, öyle çoktun. Ben de sana "Kırma" demeye karar vermiştim. Her ikisinin karışımı.
Ve tek.
Menfaatsiz.
Yalansız.
Çıkarsız.
Üzülünce üzülen.
Ağlayınca ağlayan
Bir gülüşe bin bir kahkaha atan.
Biliyor musun, son günlerde sık sık ölüm haberleri alıyorum büyüdüğümüz o küçük sahil kasabasından. Dünümüzün neşesi büyükler, solan yapraklar gibi düşüyorlar birbiri ardınca. Her düşen yaprak, bir başka acıtıyor yüreğimi.
Geçmişimi kaybediyorum gibi hissediyorum.
Çocukluğum ölüyor gibi geliyor.
Biliyorum ki bir gün gelecek bir sen bir de ben kalacağız.
Ve birimiz diğerinin ardından hüzünle bakacağız.
Belki hayatlarımızı biriktiremedik.
Öykülerimizi yazamadık.
Ama aramıza kilometreler de girse, hayat da girse, hep en yakın olduk, olacağız.
Hoşça ve dostça kal. KIRMA'M.
GEÇMİŞE ÖZLEM
tanıdığım
her yaprak düştüğünde
toprağa
içimde
bir şeyler kopuyor
benim de
çocukluğum ölüyor sanki
ışıkları sönüyor
geçmişim git gide soluklaşıyor
en büyük özlemim
dünüm
adım adım bitiyor
biz şimdikiler gibi
değildik
yaşamazlık yapmadık
çocukluğumuzu
ve
gençliğimizi
biliyorum
bu yüzden
anlamak zor
onlar için
bizim hislerimizi
o zamanlar
kalabalıktı ailelerimiz
dayımız, halamız, yengemiz
dedemiz ve ninemiz
belki büyük değildi evlerimiz
ama
kocamandı yüreklerimiz
sığardık hepimiz
kavga, gürültü nedir bilmezdik
büyüğümüzü sayar
küçüğümüzü severdik
yok'un elinden tutar
varlığımızı bilmezdik
belki çok zengin değildik
ama
aşımızı paylaşır
ekmeğimizi bölerdik
şimdikiler gibi belirsiz değildi kıblemiz
helal den başka bilmez
harama kaymazdı gözlerimiz
ağzımızdan bir kez çıktımı
geri dönmezdi sözlerimiz
belki sadrazam torunu değildik
ama
önemliydi değerlerimiz
haysiyetimiz, şerefimiz
biliyorum
şimdilerde
anlamak zor bu hisleri
anlatmak
hepsinden zor
masal gibi
geçen o günleri
biz bu nesil gibi harcamadık
dolu dolu yaşadık
her devrimizi
işte bu yüzdendir ki,
tanıdığım
her yaprak düştüğünde
toprağa
içimde
bir şeyler kopuyor
benim de
mazim ölüyor sanki
bütün yaprakları tanıdık
o koca ağacın
gölgesini
o günleri
özlüyorum
Anne sütü, bebeğin bütün besin ihtiyacını karşılayan ve bebeği enfeksiyonlardan koruyan eşsiz bir karışımdır. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren yeni bir hayata uyum sağlamak zorunda olan bebek için gerekli her şey, gebelik boyunca akıl almaz bir sistemle gerçekleşir.
Anne sütü, hamilelik süresince annenin hormonları tarafından hazırlanır. Sütün oluşumu, beyinin ön hipofiz bezinde bulunan "prolaktin" adı verilen bir hormona bağlıdır. Hamilelik boyunca bu hormonun aktif hale gelerek süt üretmeye başlaması, plasenta tarafından üretilen progesteron ve östrojen hormonları tarafından engellenir. Doğum sonrası plasentanın atılmasıyla, kandaki progesteron ve östrojen hormonlarının düzeyi düşer ve süt üretimine katkısı olan prolaktin devreye girer. Hormonlar arasındaki bu akıl almaz haberleşme sayesinde, doğumdan itibaren bebeğin besin ihtiyacını tek başına karşılayan süt, mucizevî bir şekilde tam ihtiyaç duyulduğu anda hazır hale gelir.
Anne karnında mikropsuz bir alandan çıkan bebek, dış dünyadaki enfeksiyonlara karşı oldukça savunmasızdır. Ancak anne sütünde bulunan koruyucu hücreler (antikorlar), hiç tanımadıkları bu mikroplara karşı adeta savaş açarlar. Özellikle bebeğin savunmasız geçen ilk birkaç gününde sütte yoğun olarak bulunan "kolostrum" adı verilen antikorlar, bebeğin vücudunu dış dünyanın olumsuz etkilerinden korurlar.
Çok zengin bir içeriği olmasına rağmen bebeğin en kolay sindirebileceği besin anne sütüdür. Sindirim için fazladan enerji harcamasına gerek olmayan bebek, enerjisini diğer vücut faaliyetlerinde kullanır.
Anne sütünün en mucizevî özelliklerinden biri de bebeğin gelişimi süresince her dönem, ihtiyacı olan besinleri içeriyor olmasıdır. İşin ilginç tarafı, erken doğum yapan annelerin sütünde, bebeğin o dönem ihtiyaç duyacağı yağ, protein, sodyum, klorür ve demir fazladan bulunur. Erken doğan çocuklar için bu durum bir nevi avantaja dönüşür. Zira erken doğan bebekler anne karnında geçirecekleri süreyi, yoğun besin içeren anne sütü ile beslenerek geçirdikleri için göz işlevleri daha iyi gelişir. Yapılan zeka testlerinde de daha başarılı oldukları gözlemlenmiştir. Yine yapılan araştırmalara göre anne sütü ile beslenen çocukların zeka gelişiminin, içmeyenlere oranla daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Kentucky Üniversitesi uzmanlarından Jame Anderson'ın, anne sütüyle beslenen bebekler ile biberonla beslenenler arasında karşılaştırma yapan araştırması sonucunda, "anne sütüyle beslenen bebeklerin IQ'larının, biberonla beslenen bebeklere oranla 5 puan daha fazla olduğu" saptanmıştır. Bu araştırma sonucunda, bebeğin zekâsının anne sütüyle gelişiminin 6 aya kadar olabileceği, 8 haftadan az anne sütü emen bebeklerde ise anne sütünün zekâ üzerinde yarar sağlamadığı da belirlenmiştir.
Bu mucize karışım her ne kadar süt olarak adlandırılsa da % 90 sudan oluşur. Bu çok önemli bir özelliktir. Çünkü bebeklerin besinle beraber suya da ihtiyaçları vardır. Dışarıdan alınan su, savunmasız bebek bedeni için yeterinde hijyen olmayabilir. Ancak anne sütü içen bebek için bu konuda da bir sıkıntı yoktur.
İdeal sıcaklığı ile her an hazır olan anne sütü, içeriğindeki şeker ve yağ ile beyin gelişiminde çok önemli rol oynar. İçeriğindeki kalsiyum da kemiklerin gelişimine katkıda bulunur.
Anne sütünün bir başka mucizevi özelliği ise bebeğin 2 yıl boyunca anne sütüyle beslenmesinin çok faydalı olduğudur. Bilimin yakın zamanda keşfettiği bu gerçeği yüce Rabbimiz Kuran'da "Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler" (Bakara Suresi, 233) ayetiyle 1400 sene önce bildirmiştir.
Ne bebek hangi besinlere ihtiyacı olduğunu bilebilir, ne de anne bu besini nasıl üreteceğinden haberdardır. Sonsuz ilmi her şeyi kuşatan, her canlının ihtiyacını bilip rızıklandıran yüce Allah, anne sütünü de annenin bedeninde bebek için yaratmaktadır.
Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)
Bitkiler, Allah'ın yaratma sanatındaki muhteşemliğin en çok tecelli ettiği canlılardandır. Her biri farklı renk, koku, tat ve görüntüde olan bitkilerin insanlar için çok önemli faydaları vardır. Örneğin meyve ve sebzeler insanların ihtiyacı olan pek çok vitamin ve minerali bünyesinde barındırır. Bitkiler fotosentez yaparak ihtiyacımız olan oksijeni sağlar.
Meyvelerin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? Küçücük bir tahta parçası olan tohumun toprağa atılması ile tohum büyüme sürecine başlar. Aynı gibi görünen her bir tohum, aslında bambaşka tat, koku ve lezzetler barındırır bünyesinde. Tahta bir gövdeye sahip her bir ağaç, hangi meyveyi üreteceğini bilir. Muz, mandalina, kiraz, elma, portakal veya kayısı gibi farklı farklı meyveler verir. Bu meyvelerin her biri renk, koku, tat ve vitamin olarak birbirinden çok farklıdır.
Her meyveyi oluşturan renkler son derece uyumlu ve göze hoş gelecek şekilde yaratılmıştır. Örneğin karpuzun dış kısmı yeşil, içi ise yeşilin zıttı olan kırmızı renktedir. Sarı renkteki muzun çizgileri, yine sarının tonu olan kahve renkte oluşur. Portakal ve mandalinanın dışı turuncu, içi ise onun bir ton daha açığıdır.
"Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi)..." (Nahl Suresi, 13)
Bu meyvelerin kokularına gelince, her bir meyvenin kokusu kendine özgüdür ve gözleriniz kapalıyken dahi hangi kokunun hangi meyveye ait olduğunu seçebilirsiniz. Parfüm sektörünün taklit etmeye çalıştığı ancak orijinalindeki kokuya asla ulaşamadığı bitkilere kokusunu veren, her şeyin yaratıcısı ve Sani (1) olan Allah'tır.
Onda meyveler ve salkımlı hurmalıklar var. Yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler. (Rahman Suresi, 11- 12)
Allah, merhamet edenlerin en merhametlisidir ve biz kulları için yarattığı meyveleri de bozulmadan uzun süre dayanabilmesi için ambalajlamıştır. Kabukları soyulmadığı sürece uzun süre bozulmadan kalabilen meyveler, soyuldukları anda dayanıklılığını koruyamaz ve bozulmaya başlarlar. Ambalajını soyduğumuz meyvelerin içleri ise rahatça yiyebileceğimiz şekilde yaratılmıştır. Örneğin portakal ve mandalina gibi sulu meyveler dilimlenmiş, yemeye hazırdır.
Bu meyvelerin bir başka özelliği daha vardır. Kış aylarında "C" vitamini yönünden zengin portakal, mandalina, greyfurt gibi meyveler yetişir. Yaz aylarında ise su ihtiyacımızı karşılayan karpuz, kavun, üzüm gibi meyveler ağırlıktadır.
Bütün bu meyveler, çamurlu toprakta yetişen bir tahta parçasının içinden çıkar. Bu mucize, üzerinde düşünüp şükretmemiz gereken çok önemli bir konudur.
Ölü toprak kendileri için bir ayettir; Biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle ondan yemektedirler. (Yasin Suresi, 33)
Bir şeftali ya da kayısı çekirdeğini toprağa atsanız, bir süre sonra büyük bir ağaca dönüştüğüne şahit olursunuz. Bu gerçekten çok büyük bir mucizedir. Bütün ağaçlar, küçücük bir tahta parçasına benzeyen tohumun, toprağa atılması ile meydana gelir. Tohum küçücük bir cisim olmasına rağmen, nasıl olur bilinmez, kısa zaman sonra yüzlerce kilo ağırlığında, metrelerce uzunlukta ağaçlara dönüşür. Bu gelişim esnasında tohumun kullanabileceği tek malzeme ise, içine gömülü olduğu topraktır.
Peki, tohum ağaç üretmeyi nereden bilebilir? İhtiyacı olan malzemeleri topraktan ayrıştırıp bunları kullanarak ağaç üretmeyi nasıl akledebilir? Ürettiği ağacın şeklini, meyve ve yapraklarının kokusunu, tadını, rengini kendi kendine nasıl oluşturabilir?
Bir ağaç resmi yapmaya çalışsanız eminim hepiniz detaylarda çok zorlanırsınız. Birbirine geçmiş sayısız dal ve üst üste gelen yüzlerce yaprağı resmetmek bile çok zor iken küçücük tohum parçası, topraktan aldığı malzemelerle ağacı sıfırdan üretir. Bu durumda tohumun bizden daha akıllı olduğu sonucuna varırız. Daha doğrusu, tohumun içinde son derece etkileyici bir aklın gizli olduğunu anlarız. Peki, cansız olan tohumdan bu kadar muhteşem bir yapı nasıl oluşur? Bu küçücük tahta parçası, bir bilgisayar gibi bu kadar bilgiyi nasıl depolayabilir? Elbette bilgisayara bilgiyi yükleyen, insanlardır. Tohuma sahip oldukları bilgiyi veren, onları ağaç üretebilecek şekilde yaratan da Yüce Allah'tır.
"Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?" (Enam Suresi, 95)
İlkokulda hepimizin yaptığı bir deney vardır. Tabağın içine pamuk doldurup, arasına kuru fasulye ve nohut koyarız. Pamukları iyice ıslattıktan sonra birkaç gün içinde de tohumların filizlendiğini görürüz. Fasulye ve nohutlar yıllarca çuvalın içinde kuru kuru beklerken hiçbir canlılık belirtisi göstermedikleri halde, uygun koşulları bulduklarında birden canlanır ve ortaya yemyeşil filizler çıkarırlar. İşte arkadaşlar, "Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır" ayeti, bu harika olayın sırrını açıklar. Bu konuyla ilgili bir diğer ayette de Allah şöyle buyurur: "O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz.." (Enam Suresi, 99)
Nefesimin daraldığını hissettim. Gözlerimi kapatıp bir süre öylece durdum. Sonra yavaş yavaş yürümeye başladım. Hızlanmak istedim ama olmuyordu işte. Ayaklarımda tonlarca ağırlık bağlıymış gibi hissediyordum. Yine durdum.
Etrafıma göz gezdirme gereği duydum. Hiç ses yoktu. Ne rüzgar esiyor, ne bir kuş cıvıldıyordu. Korkmaya başladım. Tekrar yürümeye çalıştım. Eskisi kadar olmasa da zorlanarak ilerliyordum. Bir taraftan da nerede olduğumu anlamaya çalışıyor ama bir anlam veremiyordum. Bu konudaki sorularım arttıkça korkum da artıyordu. Derken bir ses duydum. Gelen ses insan sesine benziyordu ve sahibi önümdeki ağaçların hemen arkasındaydı. Yavaşça ilerleyip ağaçların arkasına saklandım ve izlemeye başladım.
Küçük bir çocuk dizlerinin üzerine çökmüş ağlıyordu. Önündeki mezar olmalıydı ağlama nedeni. Mezar taşındaki yazıyı okumaya çalıştım ama uzak olduğundan okuyamadım. Kısa bir süre sonra çocuğun yanına bir adam geldi. Eğilip çocukla sessizce konuşmaya başladı. Ne konuştukları duyulmuyordu ama çocuk çok etkilenmiş olmalı ki adamın boynuna sıkıca sarıldı ve "Tamam gidelim hadi" dedi. İkisi beraber kalkıp mezardan uzaklaştılar.
Ben saklandığım yerden çıkıp mezara doğru yürüdüm. Mezar taşındaki yazıyı okuduğumda kendimi kaybettim. Şaşkınlık ve hüzün arası duygularla tekrar tekrar okudum. Her okumamda hayal olması ve değişmesi umuduyla okuyor ve acı sonla bir kez daha karşı karşıya kalıyordum. Mezar taşında benim ismim yazıyordu ama ben ölmemiştim. Ölseydim burda olamazdım. Nasıl bir olay içinde olduğuma henüz bir anlam verememiştim ki bir çığlık duydum. Az ileriden geliyordu. O yöne doğru koşmaya başladım. Az önce mezar(ım)ın yanından ayrılan çocuk ve adamı gördüm. Onlara yaklaşmakta olan bir kaç kadın vardı. Buluşup konuşmaya başladılar. sonra çocuk adamı bırakıp mezara doğru koşmaya başladı. Beni görmesini istemiyordum ve saklandım. Çocuk mezarın yanına geldi. Eliyle küçük bir çukur kazıp içine bir kağıt koydu. Toprağı öpüp geri döndü. Diğerlerinin yanına vardı ve beraber gittiler.
Çıkıp konuşmak istiyordum hepsiyle ama yapamadım. Daha fazla bilinmezle karşılaşmaktan korkmuştum belki de. Sonra ayağa kalkıp mezarın yanına geldim. Çocuğun bıraktığı kağıdı okumak istiyordum. Ama yapamadım önce. Çünkü bana ait değildi. Yani ben bana ait olmasını istemiyordum. Alıp okumaya başladım...
"Sevgili Babacığım,
Hatırlıyor musun bilmiyorum ama bana çok küçükken bir söz vermiştin. Ben büyüyünce bir bisiklet alıp buralardan çok uzağa gidecektik. Annemi de alacaktık tabii. Çok güzel yerler gezecektik. Bak ben büyüdüm baba ama sen yoksun. Hani sözün nerede kaldı?
Eğer bisikleti kafana takıyorsan sakın düşünme. Amcam bana bisiklet aldı. Her zaman binip geziyorum ama sen yoksun. Sen tutmayacağın söz verme derdin hep. Şimdi sen sözünü tutmadın baba!
Annem şimdi çok güzel bir bahçeden bizi izlediğini söylüyor ama ben inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Sen bizi bırakıp güzel bahçelere gitmezsin. Sen beni üzmek istemezsin baba. Ve bir daha gelmeyeceğini söylüyor. Bir kaç dakikalık olsa bile gel, gel de gitmediğini görsün annem.
Lütfen gel baba...
Biricik oğlun"
Kağıttaki yazılar böylece son buluyordu. İnanmıyordum ben böyle biri olamazdım. Diz çöktüm ve ağlamaya başladım. Korkudan, sinirden ve üzüntüden ağlıyordum. Bir süre sonra kendimi kaybettim. Uykum geliyordu ama ben uyumak istemiyordum. Çok geçmedi gözlerimi kapattım. Ve açamadım...