1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Konu: Tümceler
    noimage
    DİNLE YÜREĞİM!


    Boyundan büyük aşka ümit bağlama dedim
    Yanma pervane gibi dönüp ağlama dedim

    Her yaprağa ayrı bir sevda sözü yükledin
    Süründün yar peşinde beni de sürükledin

    İtaatkar benliğim şimdi baş kaldırıyor
    Bükme boynunu öyle sana kim aldırıyor

    Mümkün olsa içimden söküp atardım seni
    Sevda kölesi deyip pula satardım seni

    Son nasihatim sana, son uyarım yüreğim
    Tüm hikayelerinin sonu yarım yüreğim

    Ya aklını başına toplayıp uslanırsın
    Ya ömrünce yağmurda ağlayıp ıslanırsın

    İşte sözün tükenip sükuta erdiği an
    Ya vazgeç inadından ya da alev alev yan!

    .../

    KULOĞLU

    03042010
#25.04.2010 20:52 0 0 0
  • Günden güne anlıyorum, günlerle birlikte anlıyorum, sözlerin önemli olmadığını, özlerin önemli olduğunu.

    Ecdadın ne kadar haklı olduğunu günden güne anlıyorum. "Kal'e değil, hâl'e itibar edin" diyen Ecdad ne kadar da haklıymış. Bir insanın sözüne değil de özüne itibar edilmesi gerektiğini günden güne anlıyorum. Bir insan hakkında fikir yürütürken de, temel anlayışım, o insanın sözü değil, siması, yani yüzü artık. Günden güne anlıyorum ve günlerle birlikte anlıyorum. Adamın yüzü bana bir şeyler anlatıyorsa, anlıyorum. Yoksa, yüzü itibar telkin etmiyorsa, yani hâli yanlış ise, sözüyle anlattıklarını alıp çöpe atıyorum.
    Bir insanın yüzüyle sözü, sözüyle yüzü uyumlu olmalı. Hâli ile kali de uyumlu olmalı elbet. Eğer sözü göklerde dolaşıyor da yüzü yerlerde sürünüyorsa, acıyorum o insana. Eğer yüzü bir nur parçası gibiyse, yüzü göklerdeki hilal gibi parlıyorsa ve hâli de düzgün ise, isterse sözü olmasın, o insanı seviyorum.
    Günlerle birlikte, günden güne anlıyorum, "ruhu yüce insanın, ruhu cüce insana baktıkça küçüldüğünü ve insanın kainata baktıkça büyüdüğünü." Günlerle birlikte anlıyorum, "insanın zamana baktıkça ve "zamane şartları" dedikçe küçüldüğünü." Çocuklar zamana bakmıyor, kainata bakıyor ve ruhça büyüyor. Günlerle birlikte anlıyorum ruhça küçüldüğümüzü. Ve çocukların ruhlarının dev gibi olduğunu. İnsanı zaman mı küçültüyor, yoksa mekan mı, yoksa insan mı? İşte asıl soru bu, işte asıl bunu çözmeye çalışıyorum.
    İnsan ruhuna baktıkça büyüyor. Ruhunu besledikçe büyüyor insan, bedenini besledikçe küçülüyor. İşte bundan dolayı çocuklar yaşça ve bedence küçüktür, amma ruhça büyüktür. Çocuklar kainata bakıyor. Çocuklar ruhuna bakıyor ve besliyor. Hiç düşündünüz mü, tüm canlıların çocukluk halleri, küçüklük hâlleri neden çok güzel. Ve neden büyüdükçe çirkinleşiyor. Cevabı çok basit, küçüklerin ruhları güzel de ondan.
    Bir insan yavrusu, bebekken dünyalar tatlısı, insan gördükçe huzur ve nur görüyor yüzünde. Büyüdükçe, eğer ruhunu güzel tutmazsa, inan çirkinleştikçe çirkinleşiyor. Bir yeni doğmuş kuzuyu alın kırlarda, annesinin peşi sıra giderken, alın sevin. Sevmeye kıyamazsınız. Bir çam fidanını toprakta filizlenirken bir görün, içiniz kıpır kıpır eder, dokunamazsınız. Sözü uzatmaya gerek yok, "küçük güzeldir." Küçüğün ruhu güzeldir çünkü.
    Günlerle birlikte anlıyorum ki, insanlar, keşke yüzlerini güzelleştirmek için harcadıkları makyaj parasının onda birini ruhlarını güzelleştirmek için harcasalardı. Ruhlarını güzelleştiren kitaplara para harcasalardı keşke. Bu kitapları okusalar, anlasalar ve uygulasalardı, yüzleri pırıl pırıl olurdu.
    Makyaj insanı güzelleştirmiyor, aksine, "zelilleştiriyor". Zelil ne demek? İnsanın küçülmesi, hor ve hakir hâle gelmesi, aşağılaşmasıdır. İşte yüze yapılan o maddi makyaj, insanı böyle rezil ediyor, zelil ediyor, kadın olsun, erkek olsun. Fakat, ruha yapılan o manevi makyaj var ya, insanı yüceltiyor ve ay parçası gibi ediyor.
    Günlerle birlikte anlıyorum, "bakmak ve görmek" arasındaki büyük farkı. Günler geçtikçe anlıyorum, "okumak ve anlamak" arasındaki büyük farkı. En çok çocuklar ve takva sahipleri görüyor. Biz bakıyoruz, onlar görüyor. Çocuklar, en büyük takva sahipleridir. Biz büyüdükçe takva bizden uzaklaşıyor mu? Büyüdükçe dünya derdi, iş-güç, meşgale falan-filan derken takvayı rafa mı kaldırıyoruz? Bu soruların cevabı evetse, "vay hâlimize!"
    Okuduğumuzu anlıyor muyuz? Gün geçtikçe bu sorunun da önemli olduğunu, anlıyorum. Gün geçtikçe anlıyorum, "yazarın yazdığıyla, okurun okuduğunun aynı şey olmadığını." Hz. Mevlana'yı da çok iyi anlıyorum gün geçtikçe. "Ne kadar konuşursan konuş, anlattığın karşındakinin anladığı kadardır" diyor Hz. Mevlana.
    Günlerle birlikte anlıyorum, "takvaya sıkı sıkı sarılmam gerektiğini, bir çocuk gibi." Günlerle birlikte anlıyorum.

    Ahmet Sandal
#25.04.2010 20:29 0 0 0
  • noimage



    Güzellikler, dostluklar, huzur ve güven özveri ister. İnsanlar kendi çıkarlarını düşünerek konuşur, çıkarlarını gözetir ve yalnızca kendi rahatlarını düşünürlerse, toplumda çatışma ve huzursuzluk olması kaçınılmazdır. Ancak Kuran ahlakını yaşayan ve Yüce Allah'ın sınırlarını koruyan müminler bu şekilde davranışlar göstermezler. Onlar Allah'ın Kuran'daki tavsiyesi gereği bağışlayıcı ve özverilidirler. Haksızlıkla karşı karşıya kaldıklarında dahi, insanların huzurunu sağlamak için "insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir" (Al-i imran Suresi, 134) ayetiyle haber verildiği üzere en güzel tavrı sergilerler.

    "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir." (Nahl Suresi, 125)

    Güzel söz söylemek, Yüce Allah'ın insanlara verdiği çok önemli bir yükümlülüktür. Kur'an'da, "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle" (İsra Suresi, 53) ayetiyle Allah, insanlara güzel söz söylemelerini buyurur.

    Samimi iman edenler yaşamları boyunca bir ibadet olarak güzel ahlakı anlatmakla, kendileri de yaşamak ve insanlara iyiliği tavsiye edip, onları kötülüklerden sakındırmakla sorumludurlar. "Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirilen bu yükümlülükleri gereği, yakınlarını, ailelerini ve ulaşabildikleri herkesi Allah'ın dosdoğru yoluna, korkup sakınmaya ve güzel ahlakı yaşamaya çağırırlar.

    Güzel bir yaşam isteyen insanın güzelliklere, iyilik isteyenin iyiliğe, doğruluk isteyen insanın da diğer insanları doğruya çağırması zorunludur. Bu çağrıyı yaparken bilinmesi gereken, güzel sözü insanlar üzerinde etkili kılacak olanın ancak Allah olduğudur.

    Sonsuz azaptan kurtulmanın yollarından biri de Kur'an ayetleriyle yapılan öğüt ve hatırlatmalardır. Bu nedenle Allah'a imana ve din ahlakına ilişkin yapılan her çağrıya icabet etmek her insanın kendi yararına olacaktır. Şu an dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın her biri için sonsuz azaba sürüklenme tehlikesi vardır. Allah'ın sınırlarını korumaya çalışarak yaşayan insanın en önemli amaçlarından biri bu tehlikeden uzak kalma isteğidir.

    Diğer taraftan insan, tehlikeden uzaklaşmak için bu kadar çabaladığı gibi, nimeti elde etmek için de çaba harcamalıdır. O halde kişinin, kendisini Allah'a çağıran her güzel söze uyması, bu azaptan kurtuluşu için yaşamsal önem taşımaktadır. İnsan, güzel söze uyduğu, uyarıları dikkate aldığı takdirde ise Yüce Allah'ın izniyle dünyada ve ahirette güzel bir yaşama kavuşabilecektir.

    İnanan insanlar, Allah aşkıyla, sevgiyle bakmaları ve alçak gönüllü olmaları nedeniyle güler yüzlü ve güzel sözlü insanlardır. Yüce Allah, "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." (Isra Suresi, 53) ayetiyle iman edenlerin sahip olmaları gereken üslubu bildirmiştir. Bu nedenle müminlerin insanlara karşı da incitici, iğneleyici, alaycı, sert ve kınayıcı sözlerden şiddetle kaçınmaları gerekir.

    Allah insana apaçık düşmanı işaret eder. Kötü söz söylendiğinde şeytan mutlu olur; çünkü güzel sözden hoşlanmaz. Rabbimiz ise güzel sözden hoşlanır, o halde O'nun rızasını gözeten insanın güzel söz söylemesi gerekir...

    Güzel söz söylemek insanların kalplerini birbirine ısındırır ve aralarında dostluk ve güven oluşmasına neden olur. Kalbinde Allah aşkını taşıyan insan, etrafına da Allah aşkıyla bakar. Sözleriyle Allah'a olan yakınlığını ve sevgisini gösteren kişiye, çevresindekiler de sevgi ve saygı duyarlar. Bu durum müminlerin arasındaki sevgi ve bağlılığı pekiştirir. Rabbimiz müminlerin bu güzel davranışlarına karşılık olarak, onlara düşmanca bakanları dahi 'sıcak bir dost'a çevirir. Kalpleri çeviren Allah, dilediği kişinin kalbini değiştirebilir.

    İnanan insan karşısındaki mümine güzel söz söylemelidir. İnsanın buna ihtiyacı vardır. Aksi halde o kendine söyler; bu da onun nefsini kabartır, büyüklenmesine neden olur.

    Yüce Allah'ın indirdiklerinin en güzeline uymak için her an yeni bir fırsattır. Yapamadıklarımız dolayısıyla kararsızlığa ya da ümitsizliğe düşmemeliyiz. Önemli olan geçmiş değil, yaşadığımız andır; vicdanımızın, doğrunun, güzelin ve hak olanın sözünü dinlemek, nefsimizin olumsuz telkinlerine karşı çıkmaktır.

    Sözün güzel olanını söylemek inanan insan için rahatlık olur. Her güzel sözü O'na yükselen ve O'na yakınlığı artan insan Rabb'inin tecellisini üzerinde görebilecektir.

    "Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir." (İbrahim Suresi, 24)




    Fuat Türker
#25.04.2010 20:26 0 0 0
  • Büyük küçük her yaştaki insanın mutlaka bir hayali vardır. Hayallerimiz yaşamımızdaki belirleyicilerin başında gelir. Evet, hayal kurduğumuz oranda yaşıyoruz aslında. Yada diğer bir ifadeyle yaşadıklarımız, hayallerimizin büyüklüğü ile orantılı oluyor.
    Yaşları kırkların üstünde olanların çok iyi hatırlayacağı gibi, şu anki yaşantımızın vazgeçilmezleri kabul ettiğimiz, bir çok araç gerecin, yıllar önce sadece filmlerde yaşandığı bir gerçekti. O yıllar bunları düşünenler sayesinde bu gün bu gelişmelerden herkes yararlanmaktadır. Düşünülenler yaşanıyor! Düşünüyoruz yaşıyoruz.. Düşündükçe yaşıyoruz... Hani köyün çobanına sormuşlar "çok paran olsa ne yaparsın?" "hep soğanın cücüğünü yerim" demiş. Diğer çobana sormuşlar "sen ne yaparsın?" "bana bir şey bırakmadı ki!" demiş...
    Hayallerimizin büyüklüğü, gelecekten beklentilerimize ve ufkumuzun genişliğine bağlıdır. Yaşayacaklarımızı da, hayallerimizin büyüklüğü ve sıradışılığımız belirleyecektir. Öyleyse enerjimizi, yaşanmış bitmiş olaylara değil, hayallerimize ve hayatımıza katkı sağlayacak sıra dışı şeyleri yapmaya harcamalıyız.

    "Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden? Ama ben olmayan şeyleri hayal ederim ve derim ki: Neden olmasın?.."Bernard Shaw

    Deneyimlerimiz ölçüsünde mantıklı düşünebilir ve davranabiliriz. Mantık sınırları içerisinde kaldıkça da değişim yapmamız mümkün olmaz. Çağımızda yaşadığımız teknolojik gelişmeleri, aykırı düşünen, fikirlerini kışkırtan ve böylece orijinal şeyler üreten- bulan beyinlere borçlu olduğumuzu unutmayalım. Kendimizi yapılmışlarla sınırlamak yerine yapılmamışlara açalım. Korkmayalım! Hayal kurmak korkulacak yada suçluluk duygusu oluşturacak bir şey değildir. Aksine daha güzel ve daha iyi yaşamanın vazgeçilmezidir bence.

    "Düş gücü bizi bildiğimizden daha bilge, duyduğumuzdan daha iyi, olduğumuzdan daha soylu kılar; yaşamı bir bütün olarak görmemizi sağlar"Oscar Wilde

    İş hayatımızda yada özel hayatımızda ki çıkmazları standart işleri yapmakla aşamayız. Sıra dışı ve aykırı fikirler geliştirebilmeliyiz. Her doğan güneş yeni bir günün habercisidir. Yeni günler ise yeni başlangıçlar demektir. Yeni başlangıçta Afrika'da aslan olmak da var, ceylan olmakta... Önemli olan ne yapacağını bilmektir.
    Hayallerimize mutlaka ulaşmamız gerekmez. Çünkü, hayallerimiz hedeflerimiz değildir. Ancak hedeflerimizin büyüklüğünün hayal gücümüze bağlı olduğunu unutmamalıyız.
    Gelecek; hayalleri büyük olan ve enerjisini yaratıcılığına yansıtanların olacaktır. Bence, Neden Olmasın?.. Sizce?..

    Gülenadam.

#25.04.2010 20:22 0 0 0
#25.04.2010 20:21 0 0 0
  • Bu sabah gözlerimi güçlükle açabildim. Vücudumda garip bir sızı vardı. Pencereden sızıp gözlerimi öpen gün ışığı, her vakit ki gibi neşe vermiyordu nedense
    Hareket etmeye çalıştım, ama nafile. Kendi bedenimde hükmüm geçmiyordu artık. Yalnız gözlerimi oynatabiliyordum. Başucumda ağlayan anneme baktım. Kapı aralığından beni seyreden babamı gördüm. Eşimin yan odadan gelen feryatlarını işittim. Garip bir şey vardı, bir gecede ne olmuştu bu insanlara?
    Dün akşam ne de güzel konuşup eğlenmiştik eşimle. Annemle telefonta konuşmuştuk akşam. Geleceğini söylememişti bana. Bugün için çeşitli planlar yapmıştık eşimle. Erkenden evden çıkıp, yıllardır hayalini kurduğumuz bahçeli evimizi bakmaya gidecektik. Şimdi neden ağlıyordu acaba?
    Ya annemler onca yolu ne vakit aşıp gelmişlerdi? Kelimelerimi toparlayıp, aklıma dizilen soruları sormaya çabaladım, o da nafileKonuşamıyordum daKorkmaya başladım, bildiğim hiçbir hastalığım yoktu. Öylesine kıpır kıpır bir insanken, şimdi cansız bir ceset gibi hareketsizdim.
    Gözlerimi açtığımı gören annem, elini yanaklarımda gezdirmeye başladı.
    _ Metin, Tuncay! Çabuk gelin, gözlerini açtı!
    Gözlerimi neden açamayacaktım, ya da otuz yıldır uyanabildiğime sevinmeyen annem, şimdi neden gözyaşları ve şükürler içinde sevinçten çılgına dönmüştü?
    Uyuyup uyanmak, bir yere gidip geri dönmek, insanoğlu için ne tabii şeylerdi. Evden çıkmadan, geri döndüğünde yemek için yemek yaparsın, uyumadan önce, yarın seni vaktinde uyandırması için saati kurarsın, bir hafta önceden doktorundan sıra alırsınBunlardan tabii ne olabilir ki? Bir sabah uyanamayacağın hiç aklına gelmez, ya da pişirdiğin yemeği dönüp yiyemeyeceğin.
    Bir halam vardı. Yıllar önce dünyadaki hesabını kapatıp gitti. Öldüğü gün sabah erken saatte kalkmış, ertesi gün bayram olduğu için tatlısını açmış, kahvaltısını hazırlayıp eşini çağırmış. Eşini beklerken pencere önündeki divanın üzerene uzanıvermiş, bir daha da uyanmak nasip olmamış. En hüzünlendiğim taraf da, bayram için yaptığı tatlıların, ölümünün yedinci günü mevlidinde misafirlere dağıtılması olmuştu.
    Babamla eşim koşarak odaya girdiler. Daha önce hiç babamın önünde yatmadığım için, toplanmaya çalıştım, en azından bacaklarımı toplamalıydım, nafileO an anladım ki, hoyratça kullandığımız bu beden de gün gelir hesabını sorarmış
    Babam ellerimi tuttu:
    _Ne olur kızım, cevap ver bize, kalk ne olur?
    Ah babacığım, seni duyuyorum ama, bedenimin sevki benden alındı, diyemiyordum. Eşim telaşla telefonla konuşuyordu. Galiba ambulans çağırıyor, dedim içimden. Bir yerim ağarmıyordu, ama yine de böyle hareketsiz yatmak istemiyordum. Doktorlar bir çaresini bulacaktı elbet , kaldıracaklardı beni. Zaten önemli bir şeyim olamazdı, çünkü daha akşam hayat doluydum. Başım bile ağarmazdı ki benim.
    Annemle Tuncay'ın konuştuklarına kulak verdim.
    _Oğlum Allah'ını seversen söyle, ne oldu kızıma. Akşam telefonda konuştuk. Bana hasta olduğunu söylemedi.
    _Bilmiyorum anne, gece aniden fenalaştı. Birden ağzından burnundan kan geldi. Hemen hastaneye götürdüm. Yüksek tansiyon dediler, bir müddet sonra eve gönderdiler. Eve gelince yatırdım. Sabah düzeleceğini ümit etmiştim.
    _ Tansiyonu vardı da neden çaresine bakmadınız?
    _ Tansiyonu olduğunu bilmiyorduk anne. Gizli tansiyonmuş
    Demek vaka buydu. Aman çok şükür önemli bir şeyim yokmuş dedim içimden, moralimi destekleyici şeyler düşündüm. Komşum Selma Ablanın da tansiyon sorunu vardı. Hastanede bir iğne vurulduktan sonra bir şeyciği kalmıyormuş
    Babam yüzüme bakarken ağlamaya başladı:
    _ Hanım, kızın rengine bak. Ben daha önce böyle bir yüz rengi görmedim. Morarmış baksana!
    Annem sürekli benimle konuşuyor, sorular soruyor, ara sıra da hafifçe kollarımı sallıyordu.
    Vakit geçtikçe sesleri, konuşulanları net duyamaz oldum, üstelik gözlerim de puslanmıştı. Ambulansa bindirildim, siren sesi öyle derinlerden geliyordu ki kulağıma, evin içindeyken çok uzaklardan duyduğum ambulans sesleri geldi aklıma. Her siren duyuşumda, o hasta için şifa dilerdim Allah'tan. Şimdi benim sirenim çalıyor, acaba bana da dua edenler var mıdır dedim içimden.
    Dakikalar içinde şiddetli ağrılarla feryat etmeye başladım. Beynim eziliyor, yüreğim boğazımda atıyor gibiydi. Doktorun iğneleri hiç bir işe yaramıyordu.
    _ Tansiyonu düşmüyor, gittikçe kötüleşiyor, diye bağırdı hemşire. Doktor göz kapaklarımı açıyor, daha önce hiç görmediğim aletlerle, beni normale döndürmeye çalışıyordu.
    Sonra her şey garip bir şekilde silindi. Ayaklarımın dibinde oturan bir adam gördüm. Öylece bana bakıyordu. Daha önce hiç görmediğim, tuhaf bir adam. Bu da kim, yanımda ne işi var diye kendi kendime sorarken, o tuhaf adam ayaklarımı avuçları içine aldı. ÜşüdümBaşımı kaldırıp, sen de kimsin diye sordum.
    _Ben emaneti almaya geldim. Bugün senin için, dünya defterinin kapandığı gündür, dedi.
    _Ama nasıl olur, ben gelemem, hiçbir hazırlığım yok!
    _ Kaç yaşındasın?
    _ Otuz
    _ Peki on beş yıldır ne yaptın? Bu çok uzun bir vakitti. Sana okuma öğretildi, sana kitap alma imkanları nasip edildi. Cahildim diyemezsin artık.
    _Evet, ben Allah'ın kitabını okudum, alimlerin görüşlerini deAma daha vaktim var nasılsa, diye hiç birini uygulamadım.
    _Namazı bilir misin?
    _ Çok şükür bilirim, ama şeyPek sadık olamadım namaza. İşlerim vardı. Hem ben memurum, işyerinde kılacak yer yoktu. Bütün suç benim değil günahı onların olsun, dedim hep.
    _Şu an mazeretlerin geçersiz. Kılacak yerin mi yoktu, ya camiler, onları da mı görmedin? Orda kılacak yer bol. Hem kılamadığın vakitleri kaza edebilirdin, şüphesiz Allah duaları kabul eden, gönüldeki niyeti, gönlün sahibinden iyi bilendir.
    _Öyle, bilirim!
    _Bilip yapmamak, en kötüsüdür
    _Ne olur, müddet ver bana, yarım işlerimi tamamlayayım. Hiç uyumadan ibadet edeyim. İyilik yapayım, hayır hasenatta bulunayım. Yalvarırım bir gün müsaade ver bana. Sonra gene gelirsin.
    Adam gülümseyerek yüzüme baktı ellerini ayaklarımdan çekti.
    _Haydi sana Allah'ın izniyle bir gün müsaade.
    _Hani imkansızdı, vade dolunca bir saniye daha kalamazdık, öyle okumuştum kitaplardan.
    _Allah'a imkansız yoktur. Az önce ambulans, Allah katında muteber bir kulun evinin önünden geçti. O kul senin için dua etti. Allah da sana mağfiret etti. Sana bir gün daha müddet verdi. Haydi şimdi dön hayata, bir günün var.
    Tuhaf adam kaybolup gitti. Ağrılarım dindi, ama hala gözlerimi açamıyordum. Vaktim çok azdı. On beş yılın kazasını edecektim. Hem de bir günde
    _Doktor, mucize, mucize!
    Hemşirenin çığlığıyla kulaklarım açıldı. Konuşmalardan anladığım kadarıyla, her şey normale dönüyordu. Çok şükür dedim içimden. Her nefesime binlerce şükür. Meğer gerçekten sayılıymış bu nefes dedikleri
    Hastaneye vardığımızda, sapasağlamdım artık. Doktorlar gerekli tetkikleri yaptıktan sonra odama götürüldüm. Yanımda oturan annemin ellerine sarıldım.
    _Anne, beni seviyorsan çıkart beni buradan. Ne olur anne!
    _Çıkamazsın kızım, ölümden döndün az önce.
    Hastaneden kaçmak zorunda kaldım. Doğruca evime gittim. Saate baktım, öğle olmuştu neredeyse. Abdest aldım, namaz kılmaya başladım. Bir süre sonra annemlerin sesini duydum. İçeri kimse girmesin diye odamın kapısını kilitlemiştim. Selam verip onlara iyi olduğumu, namazda olduğumu söyledim. Tekrar namaza döndüm. Ama bir saat sonra yorgunluktan ayakta duramaz hale geldim. Meğer her şey zamanında yapılmalıymış. Vaktiyle geniş geniş yapmadığım ibadeti yıllar sonra hızlandırılmış bir şekilde nasıl telafi edecektim. Hem kıymeti olacak mıydı Hak katında? Hem her şey namaz da değildi. Ya kul hakları, onlardan nasıl kurtulacaktım. Ya imkanım olduğu halde elinden tutmadığım fakirler, televizyonlarda görüp, hakkında olur olmaz konuştuğumuz artistlerin bile hakkı vardı üzerimde. Nerden bulur da helallik dilenirdim şimdi ben. Çok ağladım, çok dua ettim. Kitaplarda okuduğum azabı düşündüm. Ben nasıl dayanacaktım buna? Bir yandan namaz kılıyor, bir yandan ağlaya ağlaya dua ediyordum.
    Saatler böylece geçti. Kapı önünde yemek yemem için yalvaran annemi bile durup dinleyecek vaktim yoktu. Böylece akşam oldu. Yarın öğleye kadar vaktim vardı, ama ben daha birkaç aylık kazamı bile yapamamıştım.
    Ah ben nasıl böyle bir cahillik yaptım, nasıl bile bile günaha girdim, hak yedim. Her ezan sesinde, kalbimde kopan çatışmayı şeytandan yana bastırdım. Vakit var dedim, işim var dedimŞimdi hiç vaktim yok
    Ağlamak çırpınmak nafile artık. Ben bittim artık. Sayılı nefesim kaldı. Pencereden dışarı baktım. Kuşlar balkona koyduğum ekmekleri yiyordu. Hava da iyice kararmıştı artık. Odamın kapısını açtım. Hiç olmazsa annemle vedalaşmalıydım. Kapı dibinde oturan anneme sarıldım.
    _Ah kızım, ne diye kendini ihmal ettin bu kadar? Sanki karnen yoktu. Çok şükür Allah'ıma seni bana bağışladı.
    Kolunda iğne izi vardı. Bu ne diye sordum.
    _ Sen hastanede uyurken, ben de babanın ısrarıyla tahliller yaptırdım. Senden Allah sonsuz kere razı olsun yavrum, sen olmasan ben doktora bile gidemezdim. Bize karne çıkardın, Allah seni Cehennem ateşinden uzak eylesin, uzun ömürler nasip etsin sana inşallah.
    Annemle konuşurken gözlerim karardı, bayıldım. Karşımda yine o tuhaf adam vardı ve gülüyordu.
    _Daha sürem dolmadı neden geldin?
    _Sana müjdeler olsun. Allah ömrünü sana bağışladı. Bu sana küçük bir ihtardı. Haydi şimdi Allah'ın izniyle aç gözlerini ve bu olanları tamamen unut.
    Adam başımın üzerinde ellerini gezdirdikten sonra kayboldu. Şükretmek, insan gibi yaşamak, görevlerimi yerine getirmek, ve her anımı Allahtan bir gün müsaade almışım gibi yaşamak için hayata döndüm
    Farz edin ki, bir gününüz var.


    AYNUR ENGİNDENİZ

#25.04.2010 19:57 0 0 0
  • noimage


    VATAN ARDIR VATAN NAMUSTUR

    Vatan ardır, Vatan Şereftir
    Vatan onurdur ,Vatan haysiyettir,
    Vatan, anadır, bacıdır yardır
    Vatan _______________namustur

    Vatanımızı , namusumuzu ,benliğimizi
    AB ve ABD nin ellerine,zihniyetine bırakamayız
    Biz asaletimize, özümüze, şanlı ,şerefli ,tarihimize aşığız
    Namusumuzu başkalarına bırakacak kadar ölmedik
    İstiklalimiz için, gözümüzü kırpmadan ölmeye hazırız

    Onurumuzu, 2kg makarna 5 çuval kömüre satacak kadar
    __________________________________________Alçak değiliz
    Kandildeki canileri, habur da zılgıtlarla ,davullarla çiçeklerle
    Mobil mahkemeler kurarak, Mehmetçiğe kurşun sıktı diye
    Yedi dakikada ,sorgulayıp affetmedik,kansızlık örneği vermedik
    Aşağılanmadık ,_____________________yani haramzade değiliz

    Tarihimiz inkar edecek kadar ,gömlek değiştirmedik
    Katillere Sayın, Şehidimize kelle diyecek kadar zalim olmadık
    Biz istiklalimiz uğruna başı açık, yalın ayak yokluk içinde
    Vatan için kefensiz Çanakkale yarattık
    Yedi düvelle mücadele eden,onurlu bir milletiz
    Yani biz______________________________Mustafa Kemaliz

    _______Şair67______
    Ali Cemal AĞIRMAN

    Vatan 30 Kupona alınmadı Vatan AB ve ABD bize armağanda değil
    Vatan hibe edilen eski nato silahıda değil, vatan miyadı dolmuş zamanda değil
    Vatan Osmanlının küllerinden oluşan, Lazı kürdü , çerkezi avşarı gürcüsü,kıvırcığı,türkmeni ,çerkezi,alevisi sünnisi, müslümü gayri müslümü ile güç birliği ile oluşturulan bir Ordu ile kan göz yaşı yoklukla mücadele edilerek
    Kadını kızı,yaşlısı genci ile bedel önerek kazanıldı ,yer gök ağladı ,nene hatunlar zöhre analar cephaneye mermi taşıdı ordusuna yün çorap kazak ördü yalnız bırakmadı
    Evladı için ağladı, kefensiz çanakkalede düşmanı hezimete uğratarak mustafa Kemali önderliğinde Vatan oluştu misak-ı Milli oluştu,Onurlu şerefli Meclis-i mebusan oluştu
    Bu tarihi inkar eden görmezlikten gelenlere Ilımlı islamla Vatanı başkalarının boyunduruğuna sokanlara etnik milliyetçilik ve dinsel milliyetçilikle demokrasi maskesi altında Ülkeyi satan haramzadelere, eşinin göz yaşlarını Şehit Analarının göz yaşlarından değerli sayan karanlık beyni sulanmış yobaz zihniyete
    lütfen, lütfen, lütfen izin vermeyelim
    Ata Kemalin değerleri için canımız feda edilmesi gerekiyorsa çekinmeyelim
    Vatan Sana Canım Feda
    ____________________Ne Mutlu Türküm Diyene

    Saygılarımla

    ____Şair67______
    Ali Cemal AĞIRMAN

#25.04.2010 13:22 0 0 0
  • Konu: Üç Öğüt
    noimage


    OLMAYACAK HAYALLERE
    DÜŞLERE ACABA NEDEN KANIYORUZ
    NEDEN KAFA YORUYORUZ
    NEDEN HAVANDA SU DÖVÜYORUZ
    İŞTE 3 ÖGÜT LE ANLATILMAK İSTENEN NE

    Adamın biri küçük bir kuş avladı. Kuş avcıya sordu:
    -Beni ne yapacaksın ?
    -Kesip yiyeceğim.
    -Vallahi ben de senin et ihtiyacını karşılayacak et yok. Gel, beni yeme, sana üç öğüt vereyim.
    Bunlar, beni yemenden hayırlıdır. Adam kabul edince kuş devam etti
    -Öğüdümün birini senin elinde, ikincisini uçup dala konduktan sonra, üçüncüyü de daldan uçup ovaya açıldığımda söyleyecegim. Adamin elinde iken ilk ögüdünü verdi : "Elde edemeyeceğin şeyin hasretini çekme." Sonra ağaca kondu ve ikinciyi söyledi: "Olmayan bir şeyin olacağına inanma." Ovaya açılırken de, "Firsatı elden kaçırdın. Beni kesseydin yirmi miskal ağırlığında iki tane inci bulacaktın." dedi.
    Adam , "Eyvah !" diye çırpınmaya başladı. Kuş havada seslenedi: "Sen daha şimdiden öğütlerimi unuttun. Sana, elde edemeyeceğin şeyin hasretini çekme demiştim. Uçtum gittim. Hala niye ah edersin? olmayacak şeyin arkasına düşme dedim. Benim ağırlığım yirmi miskal gelmez. Yirmi miskal inci neremde olsun ? Olmayacak hayale kapıldın. Sana nasihat ne kâr eylesin! Hırs ve tamah gözünü boyamış. " Uçtu gitti
    Dünya kuş misali, biz de o kuşu avlayan avcı misaliyiz. Olmayacak hayallere kapılırız.
    Duygu dünyamızı neden yoruyoruz
    Ne dersiniz dostlar

    Saygılar

    _____Şair67_____
#25.04.2010 13:11 0 0 0

  • noimage


    90'lı yıllardan itibaren gitgide endüstrileşen futbolun ülkemizde de büyük bir sektör ve insanlar üzerinde fanatizm oluşturduğu bir gerçek.Bugün Türkiye Süper Ligi'nde onsekiz takım mücadele etmekte ve yüzmilyonlarca euroluk pazardan söz edilmekte.

    Şüphesiz bu pazarın müşterileri biz taraftarlar olurken,satıcıları da futbolcular ve kulüpler.Ancak başka bir kesim var ki futbolcusundan,teknik direktörüne,başkanından,yöneticisine herkesten daha farklı bir konumda.

    Kim peki bunlar.? Hakemlerimiz.Sıcacık evlerinde,koltuklarında çaylarını yudumlarken maç izleyen bizlerin en ufak hatalarında sövmekten geri kalmadığımız Türk Futbolu'nun ''yalnız adamları.''

    Onların arka çıkanı yok.Doğruyu yaptığında sırtlarını sıvazlayanları da.Aldıkları paralarda öyle çok astronomik rakamlar değil.Çoğunun ikinci işi.Belki de onlara sorsanız yapılacak bir iş değil.Ancak,her mesleğin kabul edilebilir güzel yönleri olduğunu düşündükleri kesin.

    Yalnız adam dedim onlara.Gerçekten de öyle.Belki de onlara tek sahip çıkan, aileleri,eş ve çocukları.Çaldığı bir düdükten sonra ,mahalle bakkalından,berberine,iş arkadaşlarından,dostlarına onlara sitem edenler mutlaka oluyordur.

    Onlara sitem edenlere kendimi de katmalıyım.Gönül verdiğim takımın mücadelesindeki bir hakemi haksız yere eleştirdiğimi,kırıcı sözler sarfettiğimi ve o hakemimizin bana yazdığı mesajında benim yanlış düşünceler içerisinde bulunduğumu bana hatırlattığını belirtmeliyim.

    Güven ortamının olmadığı ülkemizde takımının kaybettiği her puan için '' hakem bizi yaktı,Allah onun belasını'' mantalitesini beyinlerine kazıyan ülke insanı var olduğu sürece hakemlerimiz hep yalnız kalacak ve hata yapacak.

    Dikkat çekmek istediğim bir nokta da hakemlerimizin mükemmel olmadıkları.Elbette ki çok çalışmaları,az hata yapmaları ve Avrupa'da bizleri temsil etmeleri tek dileğimiz.Amma velakin elimize kağıt kalem alıp onların hatalarını not etmek yerine,suçu gönül verdiğimiz renklerde ve kendimizde ararsak daha doğru olur diye düşünüyorum.

    Son olarak,her maç gerek tribünde gerekse tv başında onlara sinkaflı ağır küfürler etmek ne insanlıkla bağdaşır ne ahlâkla.Onlarda insan,onlarda hata yapabilir,lakin küfürle,şiddetle hiçbir yere varılmaz.

    Şahsım adına Türk Futbolu'nun Yalnız Adamları'ndan özür diliyorum.Özellikle bir kişiden.O kişi bu satırları okuyup beni affedecektir umarım

    Eren Y.

#25.04.2010 12:59 0 0 0

  • noimage


    Başlık bir yerlerden tanıdık olmalı.Serdar Akar yönetmenliğinde çekilen '' Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'' isimli Türk filminde merhum Savaş Dinçel'in ağzından çıkan repliğin ta kendisi oysa.

    Hayatın futbola fena halde benzemesini sadece başlık olarak filmden alıp biraz da içeriğini sorgulama gereği hissettim.

    Hayatın çok zor olduğu muhakkak olmakla birlikte uzun bir maraton olduğu kesin değildir.İnsanoğlunun ömrünün ne zaman ve nerede noktalanacağı bir soru işareti.Hemde en büyüğünden...

    Hayat zor dedik.Futbol da öyle.Rakibiniz çok dişli olabilir.

    Hayatta olmadık işler gelir başa.Planlarınız tutmaz,hatalara düşersiniz.Futbol da ofsayta düştüğünüz gibi.

    Güvendiğiniz insanlar size kazık atar.Kendini düşünür.Ortada kalırsınız.Takım arkadaşınızın müsait durumda olmanıza rağmen pası size atmayıp golü kendisinin atmasını istediği gibi.

    Hayat bu hastalıklar sizi bulur,yatalak dahi kalma durumunuz var.Futbol da ayağınızın kırılması gibi.

    Canınızdan bir parçayı kaybettiniz mi hayata karşı bir kişi eksik mücadele edersiniz.Futbolda da takımınızın en önemli oyuncusu kırmızı kart görüp sizi yarı yolda bırakmıştır.

    Sevgiliniz sizi bırakıp,en yakın arkadaşınızla evlenmiştir.İhanetin en büyüğü. Futbolda takım kaptanınızın ezeli rakibinize transfer olması gibi.

    Hayatınızın kadını ile evlenmeye karar verir ve imzaları atarsınız.Allah bir yastıkta kocatsın.Futbolda ise gönül verdiğiniz renklere transfer olarak atarsınız imzayı.Allah tamamına erdirsin.

    Bir bakmışsınız baba olmuşsunuz.Futbolda ise gol kralı olursanız size ait bir eser bırakmış oluyorsunuz bu aleme.

    Eşinizden,sevgilinizden ya da işinizden ayrılırsınız.Hayat bu ,ayrılıklar da vardır.Futbolda bir bakmışsınız kulübünüz biletinizi kesmiş.Kulüp ararsınız kendinize.


    Ve hayatın acı kanunu.Vakit gelir ayrılırsınız bu dünyadan ebediyete.Futbol bu jübilenizi yapar,çekilirsiniz bir kenara.

    Merhum Savaş Dinçel daha bi güzel söylerdi filmde: '' Hayat futbola fena hâlde benzer'' repliğimi.Ama gerçekten de öyleymiş belli açılardan baktığımızda.

    Hayat futbola fena halde benziyormuş

    Eren Y.
    Alıntı
#25.04.2010 12:56 0 0 0
  • (anlatılanlar tamamen yaşanmıştır)
    Bazen öyle olaylar yaşarız veya duyarız ki kulaklarımıza inanamayız. "Bu kadar da değil" cümlesi dökülür dudaklarımızdan. Oysa bunları görenler gerçekten yaşandığını bilir ve o ana tanıklık ettikleri için kendilerini şanslı sayarlar. Haksız da sayılmazlar. Çünkü anlatılanlar her zaman ve her insanın tanık olabileceği cinsten şeyler değildir. Bu kadarlık kafa şişkinliği yeter değil mi? Öyleyse buyurun

    Güneş, beyinlerini alatav hale getiricesine yakıyordu; pamuk tarlasındaki işçilerin. Ara sıra uzaktan birbirlerine takılmalar dışında bir eğlence yoktu. Yoktu ama az sonra yaşanacaklar gerekli rengi verecekti bu güneş yanığı ovaya. Herkes bellerine bağladığı çantalarıyla var gücüyle pamuk topluyordu. Bazen mırıldanılan türküler veya sorulan bilmeceler zamanın geçmesine yardımcı oluyordu. Ovada tek ses onların sesiydi. Uzaklardan bir toz bulutu yükseldi. Bu toz bulutu birilerinin işçilerin yanına geldiğinin habercisiydi. Merakla beklenen bu ziyaretçi arabasıyla onları ziyarete gelen; pamuk ağasının oğluydu.Birkaç kişi etrafına toplandı. Hoş geldin faslından sonra bir kenara oturup laflamaya başladılar.

    Hasan işçilerden biriydi ancak muzip bir insandı. Kısa ve çelimsiz bir görüntüsü vardı. Ağanın oğlu ona sürekli takılırdı. Hasan arabaya bakıyor ve iç çekiyordu.Ağanın oğluna:
    -Fadıl, senden bir şey istesem yapar mısın? dedi.
    -Tabi Hasan. Söyle ne istiyorsun?
    Hasan ıkına sıkıla:
    -Şey, arabanı biraz sürebilir miyim?
    -Ne demek Hasan , tabi zaten çalışıyor ,çık sür.

    Hasan keyifle oturduğu yerden fırladı, bir çırpıda şoför koltuğuna oturuverdi.Fadıl el frenini çekme gereği duymamıştı.Çünkü durduğu yer düzdü. Ancak Fadıl'ın bilmediği şeyler vardı: Hasan araba kullanmayı bilmezdi. Öbürleri sesini çıkarmadı. Hasan ayaklarını gaz, debriyaj ve fren arasında gezdirirken nasıl olduysa hareket ettirmeyi başarmıştı. Araba yavaş yavaş gidiyordu ve Hasan'ın ağzı kulaklarına varıyordu. Yol boyunca biraz gitti. Fakat araba durmuyordu. Hasan direksiyonu düz tutuyor ve yoldan çıkmasına engel oluyordu. O'nun şoförlüğü olmadığını bilenlerden biri:
    -Fadıl Bey, Hasan şoförlüğü bilmez , haberin olsun.
    Fadıl hızla ayağa fırladı. Kuşkuyla :
    -Peki nereye gidiyor, arabayı nasıl durduracak, ya durduramaz bir yere çarparsa , babam beni öldürür, diyerek telaşlanmaya başlamıştı.Hasan'ın arkasından bağırdı:
    -Hasan, dur artık.
    Hasan durmuyordu, duramıyordu. Pencereden kafasını çıkarıp bağırmaya başladı:
    -Durmuyor bu. Nasıl durduracağım bunu?
    Hep beraber arabaya doğru koşmaya başladılar.
    -Frene bas, frene.Direksiyonu çevir, dön gel.
    Hasan bu cümlenin "Dön gel" bölümünü iyice duymuştu.Kendince de bu doğruydu. Dönüp onlara doğru gitmeliydi. O telaşla ayağını bastığı hiçbir şeyden çekmiyor, arabayı bağırtıyor ama durduramıyordu.Birden direksiyonu çevirmeye başladı. Nasılsa tüm şoförler böyle yapıyordu. Araba pamuk tarlasına doğru yöneldi. Dışarıdakiler ona epey yaklaşmıştı.
    -Hasan, Hasan, Hasan
    Hasan'ın onları duyacak hali yoktu. Direksiyonu çevirdikçe çevirdi. En sonunda olanlar oldu ve araba pamuk tarlasına girdi, biraz yürüdü ve çalılara takılan tekerler yürümez oldu. Araba kendiliğinden durmuştu. Hasan kapıyı açıp arabadan indi ve koşar adım oradan kaçmaya başladı. Biraz uzaklaştıktan sonra durdu ve derin bir oh çekti.
    - Tövbe, tövbe, tövbe. Bir daha araba sürmem.
    Hasan'a bir bardak su içirdiler.Hasan boncuk boncuk terlemiş halde düşmanına, biraz önce zevkle bindiği ancak şimdi nefret ettiği arabaya bakıyordu.



    Mehmet Ali Türkan
#25.04.2010 12:52 0 0 0

  • noimage


    Bugün dağlara atasım var kendimi,
    Taşlara bırakıp zift karası derdimi,
    Ruhumu emanet edip çimenlere,
    Unutasım var dehliz gibi kuytu hiçliğimi,

    Sevdanın zehrini iple bağlayıp,
    Gri bir bulutun kuyruğuna,
    Kaçasım var içimdeki yalnızlıktan,
    Çaresizliğin ortasında tükenmeden,
    Medet arayışıma sebep uzaklardan,
    Sessizce ölesim var,
    Kimselerin haberi olmadan,

    Acılarımı çizip bir tuvale,
    Bir kadın resmedesim var üryan,
    Düşlerimi rengârenk boyayıp,
    Huzura yalın ayak koşasım var,
    Terk edilmişliklerimi unutup,
    Pencüse gelmese de zar,
    Genç bir kadının teninde yok olup,
    Tepeden tırnağa sevesim var,
    Gözlerimde kapanmadan perde,
    Sahnemde bitişi tatmadan oyunlar,
    Kimselerin haberi olmadan,
    Sessizce ölesim var.

    25.04.2010
    PARK KAHVESİ BAHÇESİNDE
    BAKİ EVKARALI

    Alıntı
#25.04.2010 00:10 0 0 0

  • noimage


    hazan mevsimi geldi yine
    kuşlar göçüp gitti buralardan
    ufuklarda yankısı kaldı son çığlıklarının
    ve rüzgarın şarkısı sustu
    bir geçmiş daha yaşandı
    gözler uzaklara bakar oldu
    akıllarında çocukluk zamanlardaki delişmenlikler
    bir çizgi daha eklendi yaşlı yüzlere

    hazan mevsimi geldi
    ihtiyar omuzlara bir eğim daha eklendi toprağa doğru
    kızıl yapraklar yere kapaklandı.
    doğa yorgun, gökyüzü bulanık
    gidişlerin mevsimi hazan geldi
    ve bir mesafe daha eklendi uzaklıklara
    kapılara hüzün bulandı

    ölümler yakın hissedilir bu mevsimde
    apansız bir yolculuğa hazırlık yapılmaktadır
    ihtiyar yüreklerde
    biraz korkulu, biraz buruk ve küskün bazı şeylere
    eksik kalmış cümleler
    hafızalarda capcanlı çocukluk
    söylenmemiş sırlar, ertelenmiş mutluluklar
    erken biten zaman,
    gözlerin ardında bir yığın yaşanmamışlık
    gitmeler zamanı şimdi
    hüzünle beraber geldi hazan

    17.01.2006
    Ankara

    Şemsettin Kaya
#25.04.2010 00:02 0 0 0
  • Düzce Genel Bilgi


    Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Düzce'nin kuzeyinde Akçakoca, kuzeydoğusunda Yığılca, kuzeybatısında Çilimli ve Cumayeri, batısında Gümüşova ile güneydoğusunda Gölkaya ilçesi bulunmaktadır.Düzce, Bolu ili topraklarının batı ve kuzeyinde, Sakarya ilinin doğusunda ve Zonguldak İlinin güneybatısında yer alır. Kuzeyinde Karadeniz ile sınırdır. Diğer illerle sınırlarını tabii sınırlar oluşturur. Bu sınırlar kuzeybatıda Sakarya ile Melen Çayı, batı ve güneyde dağların üst kısımları oluşturur. İli çeviren dağların ortasında Düzce Ovası yer alır. Düzce Ovasını Büyük ve Küçük Melen çayları, Aksu ve Uğur Suyu sulamaktadır. Efteni Gölü'nün (Melen) kuzeybatısından çıkan Büyük Melen Çayı kuzeyde Karadeniz'e dökülür. Babadağı'nın eteklerinden kaynaklanarak batıya doğru akan Küçük Melen Çayı Efteni Gölü'nü besler. Küçük Melen'in üzerinde Hasanlar Barajı kurulmuştur. Hasanlar Baraj Gölü de ilin en büyük gölüdür. Deniz seviyesinden yüksekliği 160 m. olan Düzce'nin yüzölçümü 2.593 km2 olup, toplam nüfusu 314.266'dır.

    Düzce'nin jeolojik yapısı, I. Jeolojik (paleozoik) zamanda oluşmuş arazi üzerinde II. Jeolojik (Mezozoik) zamanda biriken tortulların III. Jeolojik (Tersiyer) dönem başlarında, Alp - Himalaya kıvrımları oluşurken ortaya çıkmıştır. Zamanın ortalarındaki aşınmadan sonra bütün halinde tekrar yükselmiştir. Bu yükselme esnasında Kuzey Anadolu Fay Hattı oluşmuştur. Bu hat Düzce ovasının güneyinden geçmektedir.

    İlin ekonomisi, tarım, hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. Düzce Ovasında çeşitli ürünler yetiştirilmektedir. Belli başlı yetiştirilen ürünler; şeker pancarı, patates, buğday, mısır, soğan, fındık, elma ve armuttur. Sanayi bitki ürünleri de son yıllarda artmıştır. Eski yıllarda tarımın temelini oluşturan, kendine özgü kokusu olan ve nikotin oranının düşüklüğü ile ünlü Düzce tütünü önemlidir. Hayvancılık ilde önemli bir yer tutmakta olup, büyükbaş hayvancılık, koyun, keçi ve özellikle kıvırcık koyunu yetiştirilmektedir.

    Düzce'nin tarihi ile ilgili bilgiler veren kaynak Konuralp'tir. Düzce'nin 7 km. kuzeyindeki Konuralp'in kuruluşunun Helenistik Çağ öncesine dayandığı bilinmektedir. Kieros, Bthynia Kralı I.Prousias yöreyi ele geçirdikten sonra Prousias adını almıştır. Romalılar döneminde, bu isimle anılan diğer kentlerden ayırmak için adına ad Hypium eklenmiştir. Prousias ad Hypium, Hypios'daki Prousias demektir. Hypios, o yöredeki Melen Suyu'nun İlkçağ'daki adıdır. Kentin II.yüzyılda geliştiği ve surlarının dışına kadar yayıldığı günümüze gelebilen kalıntılardan anlaşılmaktadır.

    Konuralp ve çevresinde Antik Dönemden kalma çok sayıda eser bulunmuştur. Bunlar arasında bronzdan ve pişmiş topraktan kandiller, sikkeler, yüzük taşları, heykelcikler, ünlü Milo Venüs'ünün benzeri bir heykelcik sayılabilir. Bu buluntuların en ilginçlerinden biri Tepecik yöresindeki mezarlıkta bulunan I.yüzyıla tarihlendirilen büyük mermer lahittir. Buluntuların en önemlisi kentin koruyucu tanrıçası Tyche'nin II.yüzyıldan kalma 2,60 m boyundaki heykelidir. Bunların yanı sıra, III.yüzyıldan kalma mermer bir çocuk başı, Sophocles biçimi giyimli bir erkek heykeli sayılabilir. Bu yapıtların bir bölümü İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde, bir bölümü de Üskübü Müzesi'nde sergilenmektedir. Konuralp M.Ö. 74 yılına kadar Bilecik, Bolu, Kocaeli ve Sakarya şehirlerini kaplayan bir alanda hakimiyet süren Bithynia Devleti'nin önemli şehirlerinden birisiydi. Kısa bir süre Pontus istilasına uğrayan şehir, ardından Roma hakimiyetine geçmiştir.

    Osman Gazi'nin komutanlarından Konuralp Bey, Düzce ve çevresini 1321-1323'te Bizans tekfurları ile yapmış oldukları savaşlar sonrasında Osmanlı topraklarına katmıştır. XIV.yüzyıldan sonra bölgeye Konuralp ili veya Konrapa denilmiştir. Bolu'nun fethinden sonra da Düzce, Bolu sancağına bağlı bir nahiye olmuştur. XVI.yüzyılın ikinci yarısında Düzce, çevredeki köylerin Pazar yeri konumuna gelmiş ve buraya Düzce Pazarı denilmiştir.

    Ormanlık bir bölgede bulunuşundan ötürü, Osmanlı donanmasının kereste gereksinimi Düzce'den sağlanmış, Anadolu ile İstanbul'un ulaşım yolu üzerinde bulunuşundan dolayı önemi daha da artmıştır. XVIII. Ve XIX.yüzyıllarda Kafkasya'dan, Doğu Karadeniz'den, Doğu Anadolu'dan ve Rumeli'den gelen göçmenler buraya yerleştirilmiş ve onlara ücretsiz toprak verilmiştir. 1869 yılına kadar Düzce nahiye olarak Göynük'e bağlıydı. 1870 yılında kaza oldu ve Kastamonu vilayetinin Bolu Sancağı'na bağlandı. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla Fransız askerleri komşu kazalara kadar çıkartma yapmışlardır. Bu dönemde Bulgaristan göçmeni Nuri Bey, Düzce Müdafa-i Hukuk Cemiyetini kurmuştur.
    Milli Mücadeleye karşı 13 Nisan 1920'de Düzce'de başlayarak kısa sürede Bolu, Gerede, Mudurnu, Beypazarı ve Nallıhan'a yayılan Düzce Ayaklanması İstanbul Hükümetince yaptırılmıştır. Ancak isyancılar Ankara yakınlarına kadar ilerlemişler, Kuvayi Milliye bütün güçleri ile isyana karşı koymuş, 26-27 Mayıs'ta bu isyan bastırılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra Düzce Bolu'ya bağlı ilçe konumuna getirilmiş, 1999 yılında da İl statüsüne getirilmiştir.

    Düzce 1944 Düzce Depremi, 1957 Abant Depremi, 1967 Adapazarı Depremi ve 17 Ağustos Körfez Depremlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. 12 Kasım 1999 Düzce Depremi ise şehri yerle bir etmiştir. Deprem yaralarının daha kolay ve hızlı sarılabilmesi amacıyla Bakanlar Kurulu kararınca Düzce "Türkiye'nin 81. ili" olmuştur.

    İlde günümüze gelebilen eserler arasında; Prousias ad Hypium kentinden tiyatro, surlar, mozaik döşemeler, su kanalları, mermer köprü, su kemerleri, Bizans dönemi kilisesinin yerine yapılan Konuralp Camisi (1323), Konuralp Hamamı


    GENEL BİLGİLER

    Yüzölçümü: 1065 km2

    Nüfus: 156.326 (2000)

    İl Trafik No: 81

    Düzce Batı Karadeniz'in tek antik kenti olarak ayakta kalan, günümüzün önemli idari, ekonomik ve sosyal gelişmelerle hep yükselme yolunda; bir çok alanda gelişimini sağlayacak alt yapısı mevcut; ancak 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 Depremlerinden sonra kısa sürede yeniden kalkınabilmesi için; 09 Aralık 1999 tarihinde 81. İl oldu.

    Yağmur ormanları olarak adlandırılan ormanları, birbirinden güzel yaylaları, Tabiat harikası Samandere ve Güzeldere Şelaleleri, Efteni Kuş Cenneti, Kaplıcaları, Yaylaları ve Akarsuları ve Batı Karadeniz Bölgesinin ayakta kalan tek Antik Kenti Prusias - Konuralp Müzesi ile görülmeye değer bir ildir.

    İLÇELER:

    Düzce ilinin ilçeleri; Akçakoca, Cumayeri, Çilimli, Gökyaka, Gümüşova, Kaynaşlı ve Yığılca'dır.

    Akçakoca: Akçakoca, Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nün en batısındadır.

    İlçenin 35 km uzunluğundaki kıyı şeridinde yer alan geniş ve kaliteli kumsalı, berrak ve temiz denizi, Ceneviz Kalesi, Fakıllı Mağarası ve hepsinden önemlisi halkının candan ve sıcak oluşu şehri aranan merkez haline getirmektedir.

    Gölyaka: Gölyaka ilçesi Batı Karadeniz Bölgesi, batı sınırları içerisinde Düzce İlinin en batı ucunda yer almaktadır. Gölyaka su kaynakları yaylaları ve ormanlarıyla bir çekim merkezi olarak kendisini göstermektedir.

    Cumayeri: Düzce'nin kuzeybatısında yer alan Cumayeri ilçesi Aralık 1999'da Düzce'nin il olmasıyla birlikte bu ile bağlanmıştır.

    Çilimli: Çilimli Batı Karadeniz Bölgesinde yer almakta olup, doğusunda ve güneyinde Düzce ili, batısında Cumayeri ilçesi ve kuzeyinde Akçakoca ilçesi bulunmaktadır.Özellikle kış aylarında Düzce Ovası'nda görülen sis tabakasına Çilimli ve civarında rastalınmamakta bu nedenle yerleşim alanı olarak ideal bir konumdadır.

    Gümüşova: İlçe Düzce iline 18 km. mesafede olup Düzce ovasının bitişiğindedir. Avlanmanın serbest olduğu dönemlerde ilçeden geçen Melen Çayı'nda balık avcılığı yapılmaktadır. İlçe fındık, çay, kayın ve ceviz gibi Karadeniz iklimine has bitki dokusuna sahiptir.

    Kaynaşlı: Kaynaşlı, İstanbul-Ankara yolu üzerinde, Bolu Dağı'nın Düzce Ovası'yla birleştiği boğazda kurulmuştur.

    12 Kasım 1999'da meydana gelen Düzce depreminde Kaynaşlı yerle bir olmuştur. Uzun fay kırıklarının ve çatlaklarının oluştuğu ilçede 313 kişi hayatını kaybetmiş, 544 kişide yaralanmıştır.12 Kasım depreminde Kuzey Anadolu Fayı kırığı Kaynaşlı'da son bulmuştur. Fayın ucunda bulunan Kaynaşlı bu nedenle 12 Kasım depreminden en fazla etkilenen yerleşim yeridir. Şehirde bulunan binaların %90'ından fazlası hasar almıştır.

    Yığılca: Batıdan Düzce ili ve Akçakoca ilçesi, güneyden Kaynaşlı ilçesi ve Bolu ili, kuzeyden Zonguldak ilinin Alaplı ilçesi, doğudan Bolu ilinin Mengen ilçesi ile çevrili bulunmaktadır.

    GEZİLECEK YERLER

    Müzeler

    Konuralp Müzesi: Batı Karadeniz'in tek antik Kenti olan Konuralp Düzce'nin beldesi ve iç içe Antik Roma Kenti olan " Prusias Ad Hypium" üzerine kurulmuştur. Konuralp müzesinde, 1825 adet arkeolojik, 456 adet etnoğrafik, 3837 adet sikke olmak üzere toplam 6118 adet eser bulunmaktadır. Bu eserler müze bahçesi, arkeoloji, etnoğrafya, taş eserler salonları ile sikke bölümlerinde sergilenmektedir.

    Cami ve Türbeler

    Konuralp Beldesi'nde bulunan Konuralp Camii 14. yy' da yapıldığı bilinmektedir. Yüz yıl kadar önce Dilaver Ağa isimli bir şahıs tarafından onarılarak bugüne kadar korunabilmiştir. Konuralp Türbesi, Karaköy Türbeleri, Cumayeri ve Ahmet Dede Türbesi Düzce'nin önemli türbeleridir.

    Korunan Alanlar

    Düzce - Demirciönü Tabiatı Koruma Alanı

    Konumu: Batı Karadeniz Bölgesinde, Düzce ili, Akçakoca ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Saha; 430 Ha. büyüklüğündedir.

    Ulaşım: Akçakoca'ya 10 km. uzaklıktadır.

    Özellikleri: Sahada; kayın,gürgen,kestane ve meşe türlerinin yer yer saf, yer yer karışık meşcereleri oluşturması, optimum yağış alanlarından doğal özellikleri bozulmamış bir örneğini teşkil etmesi yanı sıra zengin bir alt flora ve fauna potansiyeline sahipyöre nadir bir ekosistemi özelliği göstermektedir.

    Kayın,gürgen, kestane, meşe, kavak, ıhlamur, kızıl ağaç, yabani fındık, orman gülü, ayı üzümü, böğürtlen, kocayemiş, orman sarmaşığı, ısırgan ve çayır otları sahada bulunan başlıca bitki türleridir.

    Sahada; ayı, yaban domuzu, tilki, tavşan, kurt, çakal, karaca, keklik, kartal, karga, yabani güvercin, atmaca bulunmaktadır.

    Göl ve Şelaleler

    Efteni Gölü: Efteni Gölü 100 metre yükseklikte, Düzce ile Gölyaka'nın sınırları içinde kalmaktadır. Düzce'nin 14 km. güney batısında, Elmacık Dağı silsilesinin eteğinde Asar, Uğur, Küçük Melen sularının ve yan derelerin oluşturmuş olduğu tatlı su gölüdür. Efteni Gölü, göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan önemli ve ender merkezlerden biridir. Göl, 1992 yılında Orman Bakanlığı Milli Parklar Av-Yaban Hayatı Koruma Genel Müdürlüğü tarafından koruma statüsüne alınmış olup, avlanmak yasaktır.

    Yaklaşık 150 çeşit su kuşu türüne ev sahipliği yapan gölde, Kuğu, Karabatak, Flamingo, Su Tavuğu, Boz Kaz, Yeşilbaş Ördek, Sakar Meke, Sumru, Kız Kuşu, Çulluk, Balık Kartalı, Balıkçıl, Yılan Boyun, Angıt ilk göze çarpan kuş türleridir. Efteni Gölü çevresinde gölün izlenebilmesi için Kuş Seyir Terasları ile ziyaretçilerin bilgi alabileceği bir de tanıtım merkezi bulunmaktadır.

    Güzeldere Şelalesi: Güzeldere Şelalesi, Düzce'nin Gölyaka ilçesinin sınırları içerisinde Düzce'ye 28, Gölyaka'ya ise 16 km mesafedeki Güzeldere Şelalesi 135 m. yüksekliktedir ve estetik yönden yörede ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.

    Samandere Şelalesi: (Tabiat Anıtı) Düzce'nin güneydoğusunda, il merkezine 26 km. mesafede Samandere Köyü sınırları içinde bulunan ve tabiat olaylarının meydana getirdiği özellikler ile oluşan Samandere Şelalesi, Orman Bakanlığı'nca "Tabiat Anıtı" olarak tescil edilmiştir. Samandere Şelalesi'nin de bulunduğu 500 metrelik dere boyunca, anıt ağaçlar, 3 adet şelale ve 1 de Cadı Kazanı adı verilen derin bölüm bulunmaktadır.

    Plajlar

    Akçakoca: Düzce'nin kuzeyinde ve Karadeniz kıyısında yer alan şirin ilçesi Akçakoca, bir tatil ve turizm cennetidir. Karadeniz sahilinde doğal yapısı ile dikkat çekin bu ilçe yaz ayları boyunca özellikle çevre ilçelerde yaşayanların ve bir çok turistin uğrak yeridir. Bu sahil şehrinde çok sayıda otel, pansiyon, kamping ve restorantlar turizme hizmet vermektedir.

    Melenağzı Köyü ve Plajı: Akçakoca'nın 13 km batısında bulunan bu Melenağzı Köyü'nde balıkçılık hayli önemlidir .Köy içinden geçerek Karadeniz'e dökülen Melen Çayı, balıkçı teknelerinin barındığı doğal bir liman görünümündedir. Irmak boyunca teknelerle gezi imkanı vardır. Sahil boyunca geniş plajlar, kır kahveleri, gazinolar ve kamping alanları bulunmaktadır.

    Karaburun Köyü ve Plajı: Akçakoca ilçesine 10 km. uzaklıktadır. Yeşil ile mavinin içiçe geçtiği Karaburun Plajı, doğal kumsalı, şirin ev ve pansiyonları, kır kahveleri, lokanta ve gazinolarıyla yaz aylarının en önde gelen dinlenme ve eğlenme yerlerindendir.

    Edilli Ağzı Plajı: Ormanla denizin adeta kucaklaştığı bu alanda geniş ve doğal plajlar, özellikle sakin yer arayanlar için ideal bir ortamdır.

    Çayağzı Kumpınar ve Akkaya Köyü: Karadeniz Ereğli yolu üzerinde, Akçakoca merkezinin 7 km doğusunda başlayan ve sahil boyunca uzanan geniş doğal plajları büyük rağbet gören bu yörede, ormanlar arasında akan derelerde balıkçılık yapılabiliyor. Orman içi piknik ve yürüyüş alanları bulunan bölge kuş avcılığı için de uygundur.

    Mağaralar

    Düzce'nin Akçakoca ilçesinin 8 km. güneydoğusundaki Fakıllı Köyü'nde bulunan Fakıllı Mağarası ilgi çekmektedir. Mağaraya, 1 metre yüksekliğinde, 15 metre uzunluğundaki bir galeriden ulaşılmaktadır. Hala doğal özelliğini koruyan mağaranın içinde çeşitli yönlere giden galeriler, ilgi çekici sarkıt ve dikitler mevcuttur.

    Yaylalar

    Kocayayla-Şehirli Yayla, Odayeri Yaylası, Torkul Yaylası, Topuk Yayla, Kardüz Yaylası Düzce'nin önemli yaylalarıdır.

    COĞRAFYA

    Düzce Batı Karadeniz havzası içinde yer alır. Düzce doğusunda Bolu, batısında Sakarya ve kuzeydoğusunda Zonguldak illeri ile komşudur. Denizden yüksekliği 120-180 metre arasında değişmektedir. Belli başlı akarsuları Büyük Melen Çayı, Küçük Melen Çayı, Asar Suyu, Uğur Suyu ve Aksu Deresidir.

    Bitki örtüsü olarak oldukça zengin ve yeşilin her görüntüsü vardır. Ovada kavak, fındık ve çeşitli meyve ağaçlarına, yüksek kesimlerde kayın, meşe, köknar, kızılağaç, çam ağaçların bulunduğu zengin orman alanlarına sahiptir. Ayrıca dik meyilli yüksek olan yerlerde zamanla açılmış fındık bahçeleri geniş yer teşkil etmektedir.

    Bölgede yazlar sıcak kışlar soğuk geçmesine rağmen iklimi, Batı Karadeniz iklimi ile Orta Anadolu iklimi arasında geçiş niteliğindedir.

    TARİHÇE

    Düzce'nin bilinen tarihi M.Ö. 1390 yıllarına kadar gitmektedir. Bu zaman içinde yöre, birçok kavmin ve Devletin istilasına maruz kalmıştır. Bu nedenle, çevre tarih öncesi ve sonrası Frig, Lidya, Pers, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı uygarlıklarının izlerini taşımaktadır. Yörenin Osmanlı hakimiyetine geçişi Orhan Gazi'nin Komutanlarından Konuralp Bey tarafından 1323 yılında gerçekleşmiştir.

    17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999 depremlerini yaşayan Düzce 1′i yeni 6'sı eski ilçe dahil edilerek 09 Aralık 1999 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla İl Statüsüne kavuşturulmuştur.

    NE YENİR?

    Düzce ilinde yöresel yemekler olarak, Arnavut Böreği, Şıl Börek, Göbete ve Mantısı, Katlama, Sarı Burma ve Su Böreği, Boşnak Böreği ve Tatlısı, Gözleme, Höşmerim ve Tavuklu Keşkeği, Lepsi, Mamursa ve Halujları, Kara Lahana Yemeği ve Mısır Ekmeği sayılabilir.

    NE ALINIR?

    Düzce'den alınabilecek şeyler olarak yörenin en önemli tarımsal ürünü olan fındık ile tütün kolonyası sayılabilir.


#24.04.2010 23:34 0 0 0
  • İLÇE OTEL SINIFI
    Zorlu Grand Otel Trabzon Merkez
    Zorlu grubu bünyesin'de 1997 yılın'da hizmete giren Trabzon'un ilk 5 yıldızlı Otel'i olarak Zorlu Grand Otel misafirlerine hizmet vermektedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Büyük Sümela Otel Trabzon Sumela
    Trabzon'da bulunan Büyük Sümela Otel misafirlerine kaliteyi ve konforu sunar.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Saylamlar Otel Trabzon Yalıncak
    Saylamlar otel 33 twin standart odası, 30 king standart odası, ve 3 deluxe odası olmakla birlikte toplamda 66 odası bulunmaktadır.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Nov Otel Trabzon Yomra
    Nov Otel Trabzon; Dünya Ticaret Merkezi'nin hemen yanında ve deniz kenarındaki konumuyla şehrin ve bölgenin ilk uluslararası zincir oteli özelliğine sahiptir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Usta Park Otel Trabzon Merkez
    Usta Park Otel Doğu Karadeniz Bölgesinin tarihi ve doğal güzelliklerinin içerisinde yer alan, Sümela Manastırı bir saatten az, Ayasofya Müzesi'ne ise on dakika mesafede bulunmaktadır.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Horon Otel Trabzon Merkez
    4 Suit oda olmak üzere toplam 44 oda, 90 yatak kapatisesinde hizmet vermektedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Uzunkum Otel Trabzon Merkez
    Uzunkum Otel Özellikleri: 1 Suit oda olmak üzere toplam 32 oda, 70 yatak kapatisesindedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Aksular Otel Trabzon Merkez
    Karadeniz sahil şeridinde deniz kenarında bulunan Aksular Otel misafirlerinin hizmetindedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Demirgrand Otel Trabzon Merkez
    Temiz ve ilgili hizmeti Demirgrand Otel misafirlerine sunar.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Grand Yeşilyalı Otel Trabzon Arsin
    Denize sıfır konumda bulunan Grand Yeşil Yalı Otel misafirlerinin hizmetindedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Zarha Mountain Resort Otel Trabzon Sürmene
    Panoramik manzaralı bir konumda bulunan Zarha Mountain Resort Otel misafirlerinin hizmetindedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Bestt Otel Trabzon Beşikdüzü
    Karadeniz'in eşsiz güzelliklerini gören bir konumda bulunan Bestt Otel misafirlerine temiz ve güleryüzlü hizmet sunar.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Sağıroğlu Otel Trabzon Merkez
    Sağıroğlu Otel Özellikleri: toplam 40 yatak kapatisesi bulunmaktadır.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Yeni Hora Otel Trabzon Merkez
    Deniz, dağ ve şehir manzarasını gören bir konumda bulunan Yeni Hora misafirlerine hizmet vermektedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    İnan Kardeşler Otel Trabzon Çaykara
    Zengin bir flora ve faunaya sahip olan Uzungöl'de İnan Kardeşler Otel misafirlerinin hizmetindedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Zigana Yayla Holiday Village Otel Trabzon Maçka
    1992 yılın'da hizmete giren Zitaş Zigana Yayla Tatil Köyü, Karadeniz'in muhteşem çam ormanları arasında doğası ile iç içe olabileceğiniz bir konumda hizmet vermektedir.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Sandal Otel Trabzon Yomra
    2009 Ocak otel açılmış olup bulunduğu konum ve özellikleriyle bölgeye yeni bir tarz ve nefes getiren Sandal Otel, 8 adet suit, 31 oda bulunmaktadır.
#24.04.2010 22:23 0 0 0

  • noimage


    UMUDUN ADI ŞEFKAT

    Bizi mutlu eden nedenleri yüreğimizin müstesna yerinde muhafaza ediyoruz..
    O mutluluk nedeninin adına "Umut ışığı." Demişiz.


    Umut ışıklarının önüne perde çekmeyiz
    Umutlarımızı o ışık süsleyecektir.
    En karanlık anlarda elimizi yüreğimize götürdüğümüzde, ışık hemen
    yayılacak, her yanımızı kaplayacaktır.
    Umut ışıklarımızı incitemeyiz. Onları ne kadar incitsek bile o bize
    ışık vermeye devam edecektir.
    Ne zaman "Ey umudum." Dersek... Sesimiz ışıkla karşılık bulacaktır.

    Umutlarımızı kırmayalım
    Onlar karanfil yaprağı kadar hassastır.
    Onlar kaynak başındaki billur sular gibi berraktır.
    Onlar;
    Bizden gelecek seslenişi; bekleyen "Verim." Adlı topraktır.
    Onlar;
    Bizden aldığı işaretle dalgalanan "Huzur." Adlı bayraktır.
    Umut;
    Kimi zaman bir gül bağı,
    Kimi zaman çiçek dağı
    Ama her zaman gönül ağı olur...

    Gül bağlarının solmaması için; onları sevgi pınarı ile ıslattık...
    Çiçek dağlarımız kaybolmaması için sümbüllerle hislettik...
    Gönül ağımızın kopmaması için; yüreklere sevda zincirleriyle bağladık...
    Bu "Sonsuz huzur." Otağının anahtarı hep yüreğimizde kalacak...

    Canımız daraldığında, yalnızlıklarımızda, kendimizle baş başa
    kaldığımızda bize ilk selam verecek olan; "Umut ışığı." Olacaktır.

    Umudumuz bizim sevdamızdır...
    Zaman zaman sevdamıza da kızdığımız olur. O kızgınlıklar esnasında
    kırgınlık olmamasına azami özen ve dikkat göstermek ise; "Olmazsa
    olmazımız." ...
    Sevdasıyla sınanmayı değil; sevdasıyla sınavı kazanmanın kapısını
    aralamaya andımız var...

    Sevgili bayraktır.
    Sevgili vatandır, sevgili topraktır...
    Sevgili gecenin yalnızlığını bitiren, rüyaları süsleyen, şafaklara
    mutluluk getiren yâr'dır...
    Ve;
    Sevgili gönüldeki sır diyardadır...

    Umut ışığımız bizim her isteğimizi yerine getirmek için beklemektedir.
    Umut ışığımız bize; gecelerde gün, günlerde yön olmaya devam edecektir.
    Kimi zaman isteklerin çizgilerini çizerken; ışık huzmeleri bizim
    isteklerinizin ötesine geçebilir.
    O ışık huzmesini istediğimiz çizgiye getirmek bizim elimizdedir...
    Işığın aşk mandalını azcık kısınca; Umut ışığı istediğimiz çizgide
    kalacak, daha daha aydınlık yayacaktır...
    Umut ışığının anahtarı bizim elimiz, adresi yüreğimiz...
    Işıklarının sahası gönlümüzde otağ olan aşk süreğimizdir.
    Kırgınlıkların asla olmaması için ışığın gayreti karanlıkta bırakmamaktır...
    Kendimize soruyoruz;
    Işığı özledik mi?
    İçimizden bir volkan yanmaya başlıyor....
    Yangının kıvılcımı ışığa yön tayin ediyor...
    Yüreğimizin mandalını aralıyor;
    Umut yüreğimizden bütün bedenimize, tenimize yayılıyor....
    Bizi saran ışık;
    Artıyor; katmer katmer yükseliyor kat be kat
    Işığın tek huzmesi; bütün bir ömre şefkat
    Ömrümüzün umudu; bizi güldürmek için
    Hem samandan, mekândan
    Hem her türlü imkândan
    Kendi eder feragat...
    Umut hep bizi bekler
    Etmek için şefaat
    Umudun adı şefkat...

    Kadir Durak
#24.04.2010 18:45 0 0 0