1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında


  • noimage


    Genelde daha pratik olduğu için marketten hazır milföy hamuru almayı tercih ediyoruz. Ancak evinizde de milföy hamuru yapabilirsiniz. Hem lezzeti de daha güzel oluyor. Evinizde yaptığınız milföy hamurunu buzluğunuzda hazır bulundurabilirsiniz, alışverişte almayı unuttuysanız ya da aniden bir misafiriniz geldiyse cankurtaran gibi imdadınıza yetişecektir.

    Malzemeler :

    500 gr un
    1 paket margarin
    1 fincan zeytinyağı
    2 su bardağı su
    1 yemek kaşığı sirke ya da limon suyu
    1 tatlı kaşığı tuz

    Hamur kabınıza su, tuz, sirke ve zeytinyağını koyup karıştırın, ardından unu da ekleyerek hamurunuzu yoğurmaya başlayın. Hamuru 15 dakika kadar dinlendirdikten sonra diktörtgen şeklinde ve 1 cm kalınlığında açın. Margarini 3 eşit parçaya bölün. Margarinin 1/3′ünü hamurun üzerine güzelce sürdükten sonra hamuru önce sağdan sola 3 aşamada, sonra aşağıdan yukarıya 3 aşamada katlayın, yani bir nevi kare şeklinde sarmış olacaksınız. Katlama işlemi bitince üzerine nemli bir bez örterek 15 dakika buzdolabında bekletin. Hamuru çıkarınca yine 1 cm kalınlığında dikdörtgen şeklinde açın ve yağın bir parçasını hamura sürün ardından aynı şekilde katlama işlemi yapın ve 15 dakika buzdolabında bekletin. Son olarak yine buzdolabından çıkardığınız hamuru dikdörtgen şeklinde açıp son kalann margarin parçasını da sürün ve yine aynı katlayarak buzdolabında bekletin. Daha sonra hamurunuzu kareler halinde kesip buzdolabınızın dondurucusunda ya da buzluğunda saklayabilir, istediğiniz malzemelerle değerlendirebilirsiniz.

    Alıntı
#28.04.2010 17:10 0 0 0
  • noimage


    Geleneği temsil eden dönemin değerlerine göre "İlm-i Umran"ın, modern döneme göreyse "Sosyolojinin" öncü kurucusu olarak kabul edilen İslam düşünürü İbn-i Haldun, tarih konusunda şu ifadeleri kullanır: "Bil ki tarih, önemli, çok faydalı ve gayeleri yüksek bir ilimdir. Çünkü din ve dünya işlerini sağlam temeller üzerine kurmak isteyen biri, geçmiş toplumların ahlâklarını, peygamberlerin yaşam ve mücadelelerini, hükümdarların yönetim ve siyasetlerini ancak tarih ile bilip örnek alabilir. Tarih ile ilgilenen kişinin, doğrulara ulaşmak ve yanlışlara düşmekten korunmak için değişik kaynaklara ve sistematiğe, çeşitli bilgi dallarına, dikkatli ve sağlam bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Çünkü tarihi haberler konusunda sadece nakle dayanılır, toplumsal hayattaki temel örfler, siyasal ilkeler, uygarlık ve medeniyetlerin kendine has özellikleri dikkate alınmaz ve geçmişte olan mevcut olanla ölçülüp değerlendiremezse, gelen haberlerin doğruluğundan ve yanlışa düşülmediğinden emin olunmaz."
    İbn-i Haldun'un ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, bir bilgi birikimi olan tarih, insan hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu açıdan insan, zaman ve mekânla sınırlanmış bir varlık olduğundan dolayı, elindeki zamanı iyi değerlendirmeli, mazisinde kalmış olan hatıra mirasını da iyi tahlil ederek geleceğine yön vermelidir. Zira insanın tarihini bilmemesi, hafızasını yitirmiş bir adamın düştüğü aciz durumla eş değerdedir. Bu bakımdan kültür coğrafyamızdaki insanlarımızın, geçmişteki birliktelikleri, aynı değerleri paylaşmaları ve gelecekte de birlikte yaşama istekleri neticesinde ortaya koyduğu irade sonucu meydana gelmiş olan milletimizin de, ayakta kalması kendi tarihini sistematik ve yöntemine uygun olarak iyice tahlil ederek, geleceğine istikamet tayin etmesinden geçmektedir. Yani bir ayağımız geçmişte bir ayağımız gelecekte olmalı fakat iki ayağımızı yönlendiren düşüncelerimiz ise yaşanılan zamanda olmalıdır. Mehmet Niyazi'nin de ifade ettiği gibi: "Tarihi bilmek, geçmişi anlamak ve geçmişe bağlılığı korumak içindir. İnsan ne geçmişte ne gelecekte yaşar; esasen asıl olan geçmişi ve geleceği yaşamak değil, onlarla irtibatlı olmaktır. Geçmişle irtibat mazide nasıl yaşadığımızın ve nereden geldiğimizin, gelecek ile irtibat ise nasıl yaşadığımızın, nereye gideceğimizin şuuruna, bizleri sahip kılar."
    Buraya kadar zikredilen gelişmelerin hepsi insanın ve toplumların şahsi gayretleriyle olmasına rağmen aynı zamanda da bütün bu ifade edilenlerle birlikte, şu da gözden ırak tutulmamalıdır ki tarihi sürecin sünnetullah gereği olarak kendi içinde de seçici -ayırt edici- bir özelliği de vardır. Ahlaki bakımdan bozuk olanlarla, ahlaki ve manevi anlamda kültür ve uygarlığın standart taşıyıcıları olarak iş görebilenleri birbirinden ayırması anlamında tarihin seçiciliği Kuran-ı Kerimde de açık bir şekilde görülmektedir. Yani Kuran tarihi süreci seçici görür. Kur'an bunu tabiattan alınmış bir örnekle açıklar: «Gökten bir su indirdi de de-reler kendi ölçüsünce (o su ile) çağlayıp aktı. Sel üstüne çıkan köpüğü yüklenip götürdü. Süs, yahut eşya yapmak için ateşte yakıp erittikleri Madenlerde de bunun gibi bir köpük( (posa) vardır. Allah, hak ile batılı böyle bir ben-zetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır. İşte Allah (kapalı şeyleri an-latmak için) böyle meseller verir.» (Ra'd 17.)
    Bu minvalde İslam düşünürü Mazharuddin Sıddıki de der ki: "Tarihi süreç, insanlık için değerli olanı korumak, onlar dışında kalanların yok olmasına izin verme eğiliminde olması dolayısıyla seçicidir. Zaten tarihin akışı kendi başına ahlaki bir araçtır; bu araç yoluyla ahlaki açıdan üstün olanlar zirveye çıkarken, aşağı derecede olanlar dibe çökmektedirler. Bu nedenle tarihi süreç ahlaki anlamda seçicidir." Evet, bu ifade gerçeğin tam kendisinden başka bir şey değildir. Bu görüşü destekleyici olarak Hz. Ali'nin şehit edilmesi vakası bize bir örneklik teşkil edebilir.
    Zira aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen ismi unutulmayan Hz Ali, karşısında ise onu katleden kabil örneği bir insan. Hz Ali " Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim " diyen ufuk ve gaye insanın ardından yürümekle bayraklaşmış ve şehit edilmiş bir insan; diğeri ise güzel ahlakla ahlaklanma çizgisinin dışında yok oluş çizgisine dahil olmuş aciz bir insan. Neticede tarihi sürecin hangisini ayakta tuttuğu, hangisini ise yok edip yuttuğu gerçeği ise gözler önünde, bu da bize tarihi sürecin seçiciliğini gösterir.
    Şüphesiz tarihi sürecin işleyişi neticesinde meydana gelecek değişimlerde bir de zaman faktörü vardır. Örneğin: İslam toplumları içinde dine hizmet etme noktasında bir kavmin diğer kavimlerin önüne geçmesi, Kuran-ı Kerimin Maide suresinin 54.ayetiyle yorumlanmaktadır. Söz konusu ayette şöyle denilmektedir:"Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse Allah müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir ka-vim getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler, Bu Allah'ın lütf-u inayetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı çok olan, en çok bilendir."
    Yukarıda zikredilen ayetin çok farkı tefsirleri vardır. Bazı tefsirlerde İslam tarihinin safhaları da söz konusu edilmektedir. Merhum müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır, tefsirinde bu ayetin çeşitli şekillerde yorumlanışından söz ettikten sonra, İslam'ın cihat ruhunu önce Arapların temsil ettiğini, onların duraklaması üzerine Acemlerin, sonra da Türklerin bu temsil gücünü kazandığını belirtmektedir. Yalnız, ayetin geçen yüzyıllar içinde olduğu kadar, zamanımız ve gelecek yüzyıllar için de manalandırılması mümkündür. Elmalılı Hamdi Yazır merhumun işaret ettiği gibi:"Bu kavmi bir zamana münhasır ve münferit bir kavim saymamalı... Herhangi bir suretle İslam'dan yüz çevirenlerin kendilerine yerlerini bırakmaya mecbur oldukları ve olacakları bir kavim olarak anlamalıdır". Dr. Mehmet Doğan'ın da ifade ettiği gibi: "Tarih devam ediyorsa, Kur'an'nın işaret ettiklerinin yorumu da devam edecektir."
    Zira tarihi süreç devamlı işlemektedir ve işleyen zaman neticesinde mutlaka değişiklikler meydana gelecektir. Bu da bize gösteriyor ki, tarihi sürecin işleyişi neticesinde meydana gelecek değişiklikler belirli bir zaman faktörüne bağlıdır. Önemli olan, zamanın akışıyla yaşanan tarihi iyi okuyabilmek / anlayabilmektir. Çünkü tarih bizzat Allah'ın yarattığı bir olgudur. Tarih, zamanı boşa harcama, üretimin az olmasının yanı sıra, çabaların israf edilmesi konusunda insanı ziyana uğratan üslupları yürürlükten kaldırmıştır. Bu yüzden, Cevdet Sait'in de belirttiği gibi: "İsrafı durdurma/önleme konusunda hızlı davranmak lazım, özellikle zaman israfının, kaynakların ve insanın enerjisinin boşa tüketilmesinin bir an önce önüne geçilmelidir." Zira yüce Allah da, insanlara külfet getiren yöntemleri yürürlükten kaldırmıştır. Çünkü varlığın düzeni sürekli, en kolay, en verimli ve en ideal olana doğru ilerlemektir; kolaylık, rahmete vesile olmaktır; az zaman ve az çabayla üretimin artırılmasıyla birlikte, kaynakları daha verimli şekilde kullanma yönünde ilerlemektir. Tam tersi bir işleyişte ise akıp giden tarih neticesinde ne olacağı bellidir. Zira tarih asli temizliğini koruyamayarak zaman içinde değişen ve ahlaki çözülmeyle birlikte her şeyi israf ederek zulmü hak eden insanların ne hale düştüğünü bir ibret vesikası olarak gözlerimizin önüne sermektedir. Önemli olan tarihten ders almak, ahlaki yönden gelişmeye çalışarak olumlu yönde değişmektir. Tam tersi ise ziyanda olunması demektir.
    Kısacası tarih kavramının içeriğinin insanlığa vermek isteği tüm bu mesajları kuran şöyle beyan etmektedir: " Zamana and olsun. İman eden, salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç herkes zarardadır."(Asr suresi)




    Mustafa Güçlü
#28.04.2010 16:18 0 0 0

  • noimage


    Sevilmek midir, sevmeyi gerektiren..? Ve aşk Varlığı döndüren, yokluğu öldüren gerçek Aşkın tarifi mümkün mü..? Bazı şeyler yaşanmadan bilinmez. Çok gezen mi iyi bilir? çok okuyan mı?; yoksa yaşayan mı daha iyi bilir? Yaşamak gerekir Ferhat'ı ve Mecnun'u Yaşamak gerekir Mevlana'yı Hallac-ı Mansur'u bilmek gerekir yaşayarak ki o zaman tam olarak anlayabiliriz aşkı
    Yoksa aşk havai bir şey gibi olmaktan öte gidemez hayatımızda Emily Bronte'a tepeleri uğuldattıran, Kitaro'yu ritme getiren, Yunus'a ezgileri dizdiren, Karakoç'lara resimleri şiirlere çizdiren aşkı çözmek gerekir Aşkın tanım ve tarifi o kadar eskiye dayanır ki, Platonik aşka ismini veren Platon'a(Eflatun) kadar uzar gider Platonik aşk, likten (dünyevi) çıkarak e (dünya dışı) dönüşen aşk anlamına gelir. (Günlük de, yanlış bir tanım olan karşılıksız aşk anlamında kullanılır.) Platonik aşkta, insan bir kişiye âşık olurken, önce onun güzelliğine âşık olur, sonra bu güzelliğin tanrıdan geldiğini anlar ve artık herkes güzel görünmeye başlar çünkü herkes tanrının verdiği o güzelliğe sahiptir. Son aşamada kişi tanrıya âşık olduğunu fark eder. Yani bu kişinin aşkı artık seküler değil, tamamen tinseldir. Platon bir nevi "her şeyde bir şeyi, bir şeyde her şeyi bulmak" olarak tanımlıyor aşkı Seküler olan gözün zerreleri; aşkın iksirine kapılınca baktığı her şeyde tinsel olarak aşkı buluyor
    Aşk iki yönlü, bir yönü o kadar zevkli ve renkli, diğer yönü bir o kadar tehlikeli ve komplolu kompleks Aşk insana verilen şefkat hissi kadar keskin ve derin duyu İnsan bir kere kapılınca o iksire, artık her şeyin yüzüne aşkla bakar ve her şeyde aşkı bulur Ve döner durur aşk iksiriyle maşukunun etrafında
    Şiirler sustuğunda, aşka susayan şiirlerin yazıldığı sayfaların manalarını gönüllere çözmek gerekir aşkın akışında Bilim aşkı beynin bir takım hormonlarındaki faaliyetiyle açıklamaya çalışıyor Bu hormonlara müdahale ile aşkın problemlerini çözmek istiyor Psikoloji takıntılı aşkları psikolojik problemlerle açıklayıp masaya yatırıyor Tedavi yollarını gösteriyor Psikolojiye göre bu bir hastalık Kimya gönlüyle aşk: oksijenle hidrojenin aşkı Birisi yanıcı diğeri yakıcı
    Öyle bir aşkla bir araya gelirler ki zerrelerinden abı hayat olan suyu yaşartırlar Fizik gönlüyle aşk: ay yeryüzüne yeryüzü güneşine öyle bir aşk la bağlıdır ki etrafında bir biri ardında gözünü kırpmadan meftun olarak semah eder Tıp gönlüyle aşk: aşkı yaşamayan bir organ bir doku bir hücre bir zerre bir elektron yoktur. İnsan vücudu kendi kendine öyle âşık, bağlı ve bağımlıdır ki birisi diğeri olmadan yapamaz. Ve aşkın ahengiyle bir ömür insanın yükünü omzunda taşır Gözün görme yetisindeki bakma ve görme arasındaki fark, kulağın duyma ve işitme yetisindeki fark gibi; aşk yetisinin aksının akşındaki fark söz konusudur işin aslında İnsana bahşedilen aşk sırrı diğer duygular gibi hakikati bulmak doğruya yönelmek için verilmiş bir ruhani duyudur İnsan kelimesi nisyan kelimesinden türetilmiştir.. Nisyan unutmaktır Unutmak bir kusur dur haddi zatında Ama bu kusur onun için bir çirkinlik değil bilakis güzelliktir.. Nasıl mı?...
    Bir ağaç düşünün ki, maharetli Mahir oyma sanatkârının elinde ( kırmamak ve ezmemek kaydıyla) paha biçilmez şaheser bir kapı oluyor Görünüş itibariyle, atılan çentiklerle noksanlaşan ağaç, sanatkârın maharetinde Paha biçilmez sanat oluyor İşte insanın hatası, kusurları da böyledir Yanlışını anlayıp, yanlışta ısrar etmedikçe Kalpleri kırmayıp, ruhları ezmediği müddetçe
    Yaratılışı gereği olarak eksik olan insan, kendine verilen bu duyguları bazen hislerinin yanılması sonucu aradığını varlıkların geçici yüzünde bulmaya çalışır.. Varlıklarda ki geçiciliği fark edebilenler ise artık mecazın arkasındaki gerçeğe akar gider.. Hakikate ulaşa bilen âşıklar için ayrılık söz konusu değildir artık Her varlığın yüzünde aşkı okur Şarkıların kime yakıldığı, şiirlerin kime okunduğu önemli değildir bu aşamadan sonra Baktıklarında hakiki güzeli görür, işittiklerinde hakiki ses sahibini duyarlar Aşkı hakikiyi okurlar varlıkların simalarında Ayrılık söz konusu değildir artık Her şey kavuşmak ve buluşmaktır bundan sonra Mecnun'a sormuşlar "adın nedir?" diye Mecnun "Leyla" demiş.. Öyle ki Ona ne sorulursa sorulsun cevabı artık "Leyla" olacaktır Hakiki aşkı bulanlardan Hallac 'Ben Hakikatim' demiş Bu aşkın ta kendisidir Bu aşamadan sonra aşk sessiz, sevgi ise dilsiz olacaktır Fıtratı hakiki aşkla yoğrulan insanların sinesi o kadar genişler ki burada her varlık yer bulabilir Yaratılmış her varlık sebebi aşktır onlar için Günümüz dünyasında böyle âşıklara ne kadar da ihtiyacımız var Düşünün ki; herkesin âşık olduğu bir dünyada yaşıyoruz
    Aşıklar diyarı cennet memleket olmaz mıydı dünyamız? İnsan yaratılış gereği sevecek sevilecek âşık olacak Kendine verilen duyguları ortaya koyacak İnsan bu mecazi aşkı yani seküler aşkı; hakiki yani tinsel aşka nasıl döndürecektir? Gözleri gören insana "görmeyesin!", kulağı duyan insana "duymayasın!" denilmeyeceği gibi; insanın varlığında var olan şeyleri yasaklayarak, "âşık olmayasın!", "sevmeyesin!" diyemezsiniz Bu yasaklarla insanı engelleyemezsiniz Ancak göze görülmesi gerekeni, kulağa duyulması gerekeni, gönle de âşık olunması gerekeni izah edebilirsiniz Hakiki aşkta marifet ne gözde nede görünende, marifet gören ve görünenin ardındaki güzeldedir Şimdi gönül: Aşık ol hem de deliler gibi Fakat hakiki sevgiliye âşık ol Sev Mecnun gibi
    Fakat Leyla'nın arkasındaki hakiki güzeli sev Seni severek Yaradan sevgiliyi sev Sana sevme yetisini bahşedeni sev Sana aşkı dokuyan, güzelleri ve güzellikleri Yaradan hakiki güzeli sev Sevgini aşkını bu uğurda dileğin gibi ver Karşılık bulamamak korkusu olmayan hakiki sevgiliyi sev Başında güneşi tespih tanesi, ayı atmosfere takvim, yeri ayaklarına beşik kılanı sev Seni sen gibi seven Sevgiliyi sev Korkma! O sana öyle bir aşkla karşılık verir ki seni ebediyen kendine dost ve Halil yapar Seni ebediyen sevgisinden mahrum bırakmaz
    Seni Varlığıyla hep görür, gözetir ve yokluk belasından kollar Onun varıyla hep var olursun Hakiki sevgiyi bulursun Yunus gibi: yaratılmışları, (O) severek yarattığı için yaratılmışta sevgiyi bulursun Aşkı Pir tutanların orkestrası " Beni arayan Beni bulur.
    Beni bulan Beni bilir. Beni bilen Beni sever. Beni seven Bana âşık olur. Bana âşık olana Bende âşık olurum." gaibi nidası ile "Pir Aşkın Senfonisi" olarak gönüllerde ritmini tutacak ve ruhun derinliklerin de ebediyen çınlayacaktır




    Muammer Ceylan
#28.04.2010 16:12 0 0 0
  • Abi bu değerli ,kıymetli ve de duygu yoğunluğu içinde geçirdiğin Çanakkale Şehitliği'ne ait anı ziyaretinin karelerini bizlerle paylaştığın için teşekkür ederim.Buradan pc başından dahi bu fotoğrafları görebilmek yürekleri duygulandırıyor, kabartıyor...Sağolasın abim...
#28.04.2010 07:27 0 0 0
  • Konu: Samsun
    noimage

    Samsun Genel bilgiler

    Samsun Türkiye Cumhuriyeti'nin Karadeniz Bölgesi'nin Orta Karadeniz Bölümüne dahil bir il olup, kuzeyinde Karadeniz, kuzeybatısında Sinop, güneyinde (batıdan doğuya) Çorum, Amasya ve Tokat, doğusunda ise Ordu illeri yer almaktadır. İlin yüzölçümü 9.083 km² olup, 2007 yılı ADNKS (Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi)'ye göre 725.111'i şehirde 503.848'i ilçelerde olmak üzere 1.228.959 kişilik toplam nüfusa sahiptir. Karadeniz Bölgesi'nde tek Büyükşehir Belediyesine sahip olup; tarım, sanayi ve gelişmişlik yönünden bölgenin en büyük şehridir. Tıp alanında Türkiye'nin 7. büyük üniversitesi ve köklü geçmişi olan Ondokuz Mayıs Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır.

    Samsun gezi turizm

    Karadeniz Bölgesinde yer alan Samsun, doğal tarihi ve kültürel zenginlikleri, deniz, kara, hava, demiryolu ulaşım olanakları ile bölgenin turizm potansiyeli en yüksek kentlerinden biridir. Anadolu'nun savunulmasını planlamak amacı ile Atatürk'ün 19 Mayıs, 1919'da gelmesi ile Samsun, Türk İstiklal Savaşı'nın başladığı yer olma özelliği ile önemini her zaman korumuştur.
    Daha çok bilgi: Samsun gezilecek yerler, Bandırma Vapuru, Samsun yaylaları, Samsun müzeleri

    Samsun'un ilçeleri

    Samsun ilinin merkez dahil 18 ilçesi vardır. Bunlar;

    Alaçam, Asarcık, Ayvacık, Bafra, Çarşamba, Havza, Kavak, Ladik, Ondokuzmayıs, Salıpazarı, Tekkeköy, Terme, Vezirköprü, Yakakent

    Samsun Coğrafya


    Karadeniz kıyı şeridini takiben uzanan Kuzey Anadolu Dağlarının il sınırı içindeki kesimleri daha yüksektir. Kıyıdan uzaklaştıkça basık ve yuvarlak sırtlar halinde yükselen bu dağlar 1000 ile 1500 metreye ulaşır. Batı uç kısmıyla il içine sokulan Canik Dağları, Kunduz Dağı, Bünyan Dağı, Sıralı Dağ ve Yunt Dağı ile ilin en yüksek dağı olan Akdağ (2.082 m ) başlıca dağlarıdır. Plato ve yaylalar fazla yüksek değildir. Yaylalar: Ladik, Havza, Vezirköprü ve Kavak ilçelerinde yer alır. Kızılırmak ve Yeşilırmak nehirlerinin taşıdıkları alüvyonların yüzyıllar boyunca kıyıda birikmesi sonucu verimli Bafra ve Çarşamba ovaları oluşmuştur.Samsun, akarsu bakımından zengin olup, Türkiyenin kendi sınırları içinde denize ulaşan en uzun nehri Kızılırmak Kızıldağdan doğmakta ve bafra ilçesi içinde geçerek Karadeniz'e dökülmektedir. Uzunluğu 1.182 kmolan Kızılırmk'ın başlıca kolları Delice Suyu, Devrez Çayı, Gökırmak'tır . Köse Dağ dan doğup Canik Dağlarını geçerek Samsun il sınırına gelenYeşilırmak Civa Burnundan denize dökülür. 468 km.uzunluğu olan Yeşilırmak'ın önemli kolları Tozanlı Irmağı, Tokat Çayı , Kelkit çayı ve Çekerek Suyu'dur. Bunların dışında Samsun topraklarından çıkarak Karadeniz'e dökülen batıdan doğuya Terme Çayı, Mert Irmağı, Kürtün Deresi ve Abdal Deresi gibi akarsuları vardır.

    noimage

    Samsun tarihi

    Samsun ili sınırları içerisinde devlet kurarak yaşayan en eski topluluk, Hitit kaynaklarında bahsi geçen Kaşkalar'dır. Hititler, Frigyalılar, Kimmerler, Lidyalılar ve en son Ege'den Karadeniz'e göçen Miletliler kentin yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Perslerin, Lidya Kralı Krezus'u yenmeleriyle Amisos, Pers İmparatorluğunun eline geçmiştir. M.Ö. 331 yılında Büyük İskender'in Persleri yenmesiyle Makedonya İmparatorluğu eline geçen Amisos, İskender'in ölümüyle Pers şatrapı Mithridates'er tarafından kurulan Pontus Devleti'nin sınırları içerisinde yer almış daha önemlisi bu develetin başkenti olmuştur. M.Ö. 1. asırda da Roma İmparatorluğu hakimiyetine giren Amisos, Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasıyla Bizans İmparatorluğu'nun sınırları içerisinde kalmıştır. ...

    Devamı ve daha çok Samsun tarihi makalesi için: Samsun tarihi, Bafra'da Pontusçuluk faaliyetleri, Samsun tarihi yerler, Antik Amisos,

    Samsun kültür ve folkloru

    Toplum açısından Karadeniz'in metropolü olan Samsun Şehir Merkezi, 20.YY başlarına kadar ciddi bir gayr-i müslim nüfusu barındırmakta idi . Yunanistan ile nüfus mübadelesi sırasında kentin Hristiyan nüfusu bu ülkeye gönderilmiş, Yunanistan ve Bazı Balkan ülkelerinden gelen göçmenler kente yerleştirilmiştir. Bunun yanısıra 93 harbi oalrak bilinen Osmanlı Rus savaşı sonrasında kente Kuzey Kafkasya'dan Çerkes yerleşimi de olmuştur. Günümüzde Şehir Merkezi nüfusunun büyük kısmını Doğu Karadeniz'den ve şehrin kendi ilçelerinden aldığı göç oluşturmaktadır.


    noimage

    Samsun Mutfağı

    Samsun ve çevresinde çeşitli deniz ve tatlı su balığı avcılığı yapılabilmekltedir. Mevsimine göre hamsi, barbunya, istavrit, kefal, mezgit, çinekop, palamut ve kalkan yeme imkanı bulunan Samsun'da ayrıca sazan, yayın, levrek, alabalık ve turna gibi tatlı su balıkları da her dönemde restoranlarda servis edilebilmektedir. Yer pancarı, mısır, kara lahana ve hamsi katkılı çeşitli çorba ve yemekler de Samsun yöresinin özgün yemekleri olarak bilinmektedir. Bununla birlikte "Karadeniz" adıyla bilinen Samsun pidesi özellikle Bafra ve Termeli girişimcilerin İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde açtığı fırınlarda Türk halkının beğenisini kazanmıştır.

    Alıntı
#27.04.2010 21:42 0 0 0
  • Konu: Trabzon
    noimage


    Türkiye Cumhuriyeti'nin 81 ilinden biri olan Trabzon, Doğu Karadeniz bölgesinde yer almakta ve 4.685 km2'lik yüzölçümüyle ülke topraklarının % 0,6'sını oluşturmaktadır.

    noimage

    Doğudan Rize, batıdan Giresun, güneyden Gümüşhane ve Bayburt illeriyle çevrili olan Trabzon'un kuzeyinde Karadeniz yeralmaktadır. Arazisinin % 77'si dağlarla, % 33'ü ise platolarla kaplıdır. İl topraklarının güneyinde uzanan dağlar, vadilerle yarılmış sırtlar halinde Karadeniz kıyısına kadar ulaşmakta ve yer yer ikibin metreyi de aşmaktadır. Yeraltı kaynakları açısından oldukça zengin bir konuma sahip Trabzon'da 17. yüzyıldan bugüne yerli ve yabancı şirketler tarafından işletilmiş veya işletilmekte olan birçok maden mevcuttur.
    19. yüzyılın ortalarında uzun yıllar Anadolu'da arkeolojik inceleme ve araştırmalar yapan ünlü Fransız bilim adamı Charles Texier'e göre Trabzon kentinin kuruluşu M.Ö. ikibin yılına kadar dayanmaktadır. Kentin adına ilk kez, Yunanlı filozof ve tarihçi Ksenophon'un "Anabasis" adlı eserinde "Trapezos" olarak rastlanılmaktadır.

    Tarihçilerce M.Ö. ikibinli yıllarda kurulduğu varsayılan Trabzon'dan sözeden ilk yazılı kaynak M.Ö. IV. yüzyılda yazılan Ksenophon'un Anabasis adlı eseridir. Ksenophon eserinde Trabzon'dan bahsederken, burada Kolkhlar, Makronlar ve Driller gibi birçok yerli kavimden sözetmektedir ki, son yıllarda yapılan araştırmalar bunların Turanî kavimler olduğunu ortaya koymaktadır. Yine son yıllarda yapılan araştırmalar; iskâna açıldığı tarihlerden itibaren Kimmerler, İskitler, Bunturki ve Kıpçaklar, Halaçlar, Afşarlar ve Yazgurlar gibi Türk veya Türklerle akrabalığı sözkonusu olan toplulukların bölgeye gelip yerleştiklerini belirtmekte ve bölgedeki izleri üzerinde ciddi kanıtlar ileri sürmektedir.

    Trabzon, M.Ö. VII. yüzyılda Kafkasya'dan gelen Kimmerler'in istilasına uğramış ve kent yağma edilmişse de Kimmerler'in egemenliği uzun sürmemiş, Anadolu'ya egemen olma planları yapan Medlerin Perslere yenik düşmesi üzerine bu coğrafya tamamen Perslerin kontrolüne geçmiştir. Pers kralı I: Dareios'un Perslileştirme politikası çerçevesinde yerleşim birimleri oluşturulmuş ve Trabzon da "Pontos Kapadokyası" adlı büyük satraplığın (valilik) içinde yeralmıştır. Ancak Makedonya kralı İskenderin'in Anadoludaki nüfuzunun artması ile Trabzon'daki Pers üstünlüğü sona erdi ise de, İskender'in ölümü üzerine meydana gelen kargaşadan yararlanan Pers soylusu Mithradates tarafından M.Ö. III. yüzyılda, merkezi Çankırı yakınlarında bulunan Pontos devleti kurulmuş ve bir süre sonra Trabzon da Pontos Krallığının egemenliği altına girmiştir.

    Fakat Pontos Krallığı'nın bu bölgedeki egemenliği de uzun sürmedi. Nitekim M.Ö. 86 yıllarında başlayıp 66 yılında Mithradates ordusunun, Romalı komutan Pompesius'un ordusuna Kelkit vadisinde kesin bir yenilgiye uğramasıyla bölge Romalıların kontrolü altına girdi.

    İmparator Neron zamanında "serbest şehir" statüsü elde eden Trabzon'da, ünlü Roma imparatoru Hadrian'ın döneminde önemli imar faaliyetleri olmuş, birçok dini ve askeri binalar ile yollar, kentin su sorununu çözmeye yönelik su kemerleri ve liman inşa edilmiş, Ortahisar surlarının bir bölümü yapılmış ve ayrıca kentte inşa ettirilen bir darphanede, bir yüzünde Romalı imparatorların resimleri bulunan paralar basılmıştır.

    Roma İmparatorluğunun M.S. 395 yılında ikiye ayrılması ile Trabzon, Doğu Roma / Bizans imparatorluğunun sınırları içinde kalmıştı. Bizans döneminde imparator Justinianus zamanında kentte bazı önemli imar faaliyetleri başlatılarak su kemerleri yaptırılmış, surlar onarılmış, birçok kilise yeniden restore ettirilmişti. Ancak Bizans İmparatorluğunun merkezi olan İstanbul'un, Haçlı ordusunca işgal edilerek burada bir Latin devleti kurulması üzerine imparator I. Andronikos Komnenos'un İstanbul'dan kaçan torunları Alexios ve David tarafından akrabaları olan Gürcü kraliçesi Tamara'nın da yardımıyla 1204'de Komnenos Krallığı kurulmuş ve bu krallığın başkenti de Trabzon olmuştur.

    Bir süre Selçuklu Devleti'ne, daha sonra bir süre de Akkoyunlu Devleti'ne vergi ödemeyi kabul etmek ve kendileri için tehdit olarak gördükleri Türk beylerine kızlarını vermek suretiyle varlığını sürdüren Komnenos krallığı, Moğol baskısından dolayı Anadolu'da meydana gelen otorite boşluğundan faydalanarak özellikle kıyı boyundan batıya doğru ilerleyerek Sinop yakınlarına kadar ulaşmıştır. Trabzon İmparatorluğu olarak da adlandırılan Komnenos hanedanı tarafından adlarına paralar bastırılmış, kentte önemli imar faaliyetleri gerçekleştirilmiş, Ayasofya Kilisesi başta olmak üzere bir çok dinsel yapı inşa edilmiştir.

    noimage

    FETİH (26 EKİM 1461)
    Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453 yılında İstanbul'un fethedilip Bizans imparatorluğunun yıkılarak Osmanlı İmparatorluğu'nun yaratılması ile doğu sınırlarının da güvence altına alınması açısından zorunlu bulunan Trabzon'un fethi için gerekli hazırlıklar yapılarak donanma ve kara ordusu Trabzon'a hareket etmiştir. 1461 yılında, bizzat Fatih'in komuta ettiği ordu tarafından kuşatılan Komnenos Krallığı'nın başkenti Trabzon, kuşatmaya uzun süre dayanamayarak teslim oldu ve böylece Türklerin egemenliği altına girdi.

    Trabzon'u da ele geçirerek Osmanlı İmparatorluğuna katan Fatih, birkaç gün şehirde kaldıktan sonra Gelibolu Sancak Beyi Kazım Bey'i Trabzon valiliğine atayarak kentten ayrıldı. Bir süre müstakil sancak olarak idare edilen Trabzon II. Bayezid'in oğlu Ahmet'in sancakbeyi olarak atanmasından sonra "şehzade şehri" unvanını da kazanmış oldu.

    1487 yılında Yavuz Sultan Selim'in vali olarak atanmasıyla birlikte kentte imar faaliyetleri de hız kazandı ve 1515'de annesi Gülbahar Hatun adına Hatuniye Camii ve külliyesi yapıldı. Osmanlı İmparatorluğunu hemen her açıdan zirveye taşıyan, batılılarca da "Muhteşem Süleyman" olarak adlandırılan Kanuni Sultan Süleyman 1495'de Trabzon'da doğdu. 15 yaşına kadar çocukluğunu Trabzon'da geçiren ve ilk eğitimini burada alan Kanuni'nin padişah olmasından sonra Batum ile birleştirilen Trabzon bir eyalet merkezi haline getirildi.

    Türkiye Cumhuriyeti'nin 81 ilinden biri olan Trabzon, Doğu Karadeniz bölgesinde yer almakta ve 4.685 km2'lik yüzölçümüyle ülke topraklarının % 0,6'sını oluşturmaktadır.
    Doğudan Rize, batıdan Giresun, güneyden Gümüşhane ve Bayburt illeriyle çevrili olan Trabzon'un kuzeyinde Karadeniz yeralmaktadır. Arazisinin % 77'si dağlarla, % 33'ü ise platolarla kaplıdır. İl topraklarının güneyinde uzanan dağlar, vadilerle yarılmış sırtlar halinde Karadeniz kıyısına kadar ulaşmakta ve yer yer ikibin metreyi de aşmaktadır. Yeraltı kaynakları açısından oldukça zengin bir konuma sahip Trabzon'da 17. yüzyıldan bugüne yerli ve yabancı şirketler tarafından işletilmiş veya işletilmekte olan birçok maden mevcuttur.
    19. yüzyılın ortalarında uzun yıllar Anadolu'da arkeolojik inceleme ve araştırmalar yapan ünlü Fransız bilim adamı Charles Texier'e göre Trabzon kentinin kuruluşu M.Ö. ikibin yılına kadar dayanmaktadır. Kentin adına ilk kez, Yunanlı filozof ve tarihçi Ksenophon'un "Anabasis" adlı eserinde "Trapezos" olarak rastlanılmaktadır.

    Tarihçilerce M.Ö. ikibinli yıllarda kurulduğu varsayılan Trabzon'dan sözeden ilk yazılı kaynak M.Ö. IV. yüzyılda yazılan Ksenophon'un Anabasis adlı eseridir. Ksenophon eserinde Trabzon'dan bahsederken, burada Kolkhlar, Makronlar ve Driller gibi birçok yerli kavimden sözetmektedir ki, son yıllarda yapılan araştırmalar bunların Turanî kavimler olduğunu ortaya koymaktadır. Yine son yıllarda yapılan araştırmalar; iskâna açıldığı tarihlerden itibaren Kimmerler, İskitler, Bunturki ve Kıpçaklar, Halaçlar, Afşarlar ve Yazgurlar gibi Türk veya Türklerle akrabalığı sözkonusu olan toplulukların bölgeye gelip yerleştiklerini belirtmekte ve bölgedeki izleri üzerinde ciddi kanıtlar ileri sürmektedir.

    Trabzon, M.Ö. VII. yüzyılda Kafkasya'dan gelen Kimmerler'in istilasına uğramış ve kent yağma edilmişse de Kimmerler'in egemenliği uzun sürmemiş, Anadolu'ya egemen olma planları yapan Medlerin Perslere yenik düşmesi üzerine bu coğrafya tamamen Perslerin kontrolüne geçmiştir. Pers kralı I: Dareios'un Perslileştirme politikası çerçevesinde yerleşim birimleri oluşturulmuş ve Trabzon da "Pontos Kapadokyası" adlı büyük satraplığın (valilik) içinde yeralmıştır. Ancak Makedonya kralı İskenderin'in Anadoludaki nüfuzunun artması ile Trabzon'daki Pers üstünlüğü sona erdi ise de, İskender'in ölümü üzerine meydana gelen kargaşadan yararlanan Pers soylusu Mithradates tarafından M.Ö. III. yüzyılda, merkezi Çankırı yakınlarında bulunan Pontos devleti kurulmuş ve bir süre sonra Trabzon da Pontos Krallığının egemenliği altına girmiştir.

    Fakat Pontos Krallığı'nın bu bölgedeki egemenliği de uzun sürmedi. Nitekim M.Ö. 86 yıllarında başlayıp 66 yılında Mithradates ordusunun, Romalı komutan Pompesius'un ordusuna Kelkit vadisinde kesin bir yenilgiye uğramasıyla bölge Romalıların kontrolü altına girdi.

    ALINTI
#27.04.2010 21:17 0 0 0
  • Her 3 kişiden 1'i internet kullanıyor

    EIAA'nın değişik ülkelerde yaptığı Mediascope Europe araştırması Türkiye nüfusunun üçte birinin internet kullandığını ortaya koydu.

    Son araştırmaya göre, Türkiye'de her hafta İnternet kullanan, 16 yaş üzeri 18,2 milyon kişi bulunuyor. EIAA Mediascope Europe 2010 araştırması, Türkiye'de tüketiciler tarafından giderek daha fazla kullanılan İnternet'in, onların günlük yaşamı üzerindeki etkisinin de paralel bir şekilde arttığını tespit ediyor.

    Tüketicilerin İnternet, Radyo, TV, Mobil, Gazete ve Dergi kullanım alışkanlıklarına odaklanan ve İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç, Polonya, Rusya ile İsviçre'de interaktif mecra kullanımında gerçekleşen artışı gözler önüne getiren araştırmada öne çıkan bulgular şöyle:

    - Normal bir haftada, Türkiye nüfusunun üçte biri yani yüzde 33'ü İnternet kullanmaktadır



    - Bu kullanıcılar, haftada ortalama 10 saat İnternet kullanmaktadırlar. "Yoğun kullanıcı" olarak sınıflandırılan dörtte birlik yani yüzde 24'lük bir kesim ise, haftada 16 saatten fazla bir süreyi İnternet kullanarak geçirmektedir. İnternet kullanımına ayrılan ortalama zaman ise, Türk halkı tarafından gazete (4,4 saat/hafta) ve dergi (4,2 s aat/hafta) okumaya ayrılan zamanların toplamından daha fazladır.



    - Türkiye'de her 10 İnternet kullanıcısından altısı, her gün İnternete girmektedir. Bu oran yüzde 60, Avrupa ortalamasının yüzde 53 üzerindedir. Türkiye'de İnternet kullanıcılarının yüzde 35'i ise, İnternet olmaksızın yaşayamayacaklarını dile getirmektedirler.



    - Türkler, İnterneti en çok e-posta okumak (yüzde 57), sohbet etmek (yüzde 55), film, TV ya da video klip izlemek (yüzde 39), sosyal paylaşım sitelerinde zaman geçirmek, (yüzde 38, yorum okumak, (yüzde 35) ve film, TV programı ya da video klip indirmek (yüzde 34) için kullanmaktadırlar. Bu bulgu, İnternet'in Türkiye'de hem popüler bir eğlence, hem de etkin bir iletişim aracı olarak kullanıldığını göstermektedir.



    - Türk İnternet kullanıcılarının yüzde 80'i en az bir İnternet aktivitesini, yarısından fazlası ise (yüzde 54) e- postanın hayatları için vazgeçilemez olarak nitelendiriyor.



    - Türkiye'de internet kullanıcılarının üçte ikisi geniş bant bağlantısına sahip. Geniş bant internet kullanıcılarının yüzde 57 'si kablosuz ağ bağlantısı ile internete bağlanırken bu oran da Avrupa ortalamasının (yüzde 52) üzerinde.



    - Kullanıcıların yüzde 53'ü İnternet'i aile ve arkadaş çevreleri ile teması sürdürmek için kullanırken; yüzde 44'lük bir kesim tüm finansal işlemlerini İnternet kullanarak gerçekleştirmektedir. Yüzde 41 oranında kullanıcı, İnternet sayesinde daha iyi ürün ve hizmetleri seçebildiklerini, yüzde 38'lik bir kesim ise çevre konularında daha güncel bilgiye ulaşabildiğini dile getirmektedir.



    - Türk kullanıcıların en çok ziyaret ettiği İnternet siteleri ise, yüzde 49 ile haber, yüzde 37 ile emlak, yüzde 34 ile bankacılık ve finansal hizmetler, yüzde 32 ile fiyat karşılaştırma ve yine yüzde 32 ile kişisel bakım ürünleri ve yüzde 31 ile giyim kuşam olarak sıralanmaktadır.



    - Bir ürün ya da hizmet hakkında araştırma yapan kullanıcılar, fiyat karşılaştırma sitelerini yüzde 47 oranında önemli bir bilgi kaynağı olarak nitelendirmektedir. Müşteri (yüzde 39 oranında) ve uzman (yüzde 39 oranında) görüşleri de aynı şekilde büyük öneme sahiptir. Benzer şekilde, tanınmış perakende mağazalarının web siteleri de yüzde 25 oranında önemli bir haber kaynağı oluşturmaktadır. Bu bulgu, İnternet'in satın alma kararlarında oldukça etkin olduğunu gösteriyor.



    - Türkiye'de İnternet kullanıcılarının üçte ikisi (yüzde 66), online olarak gerçekleştirdikleri araştırma sonunda, satın almayı düşündükleri marka hakkında fikir değiştirebilmektedir. Bu ortalama da, yüzde 55 olan Avrupa ortalamasının üzerinde bir oran olarak ön plana çıkmaktadır. Türkiye'de yüzde 58 oranında internet kullanıcısı araştırma sonunda satın almayı planladıkları elektrikli cihaz hakkında fikir değiştirebilmektedirler.



    - Türkiye'de kullanıcıların yüzde 91'i, İnternet üzerinde alış veriş yapıyor. Son altı ayda, her bir kullanıcının satın aldığı ürün adedi ortalaması 15'tir. Yine bu dönemde kişi başı ortalama harcama da 623 Euro olarak gerçekleşmiştir.



    - Araştırma kapsamında, Avrupa çapında İnternet kullanıcıları arasında en popüler olan ürünlere de yer veriliyor. Bunlar, yüzde 52 ile seyahat biletleri, yüzde 49 ile elektrikli cihazlar, yüzde 43 ile giyim malzemesi, yüzde 36 ile indirilen müzikler ve yine yüzde 36 ile kitaplar olarak sıralanıyor."



    ALINTI
#27.04.2010 20:49 0 0 0

  • YGS sonuçları


    ÖSYM Başkanı'ndan flaş açıklama

    ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan, Yükseköğretime Geçiş Sınavı sonuçlarını Cuma gününe kadar yetiştirme çabasında olduklarını açıkladı.
    Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, 11 Nisan 2010 Pazar günü gerçekleştirilen ve 1 milyon 512 bin 450 adayın başvurduğu Yükseköğretime Geçiş Sınavı'nın (YGS) sonuçlarını cuma gününe kadar açıklamaya çalışacaklarını bildirdi.

    Sınav sonuçlarını değerlendirme çalışmalarının sürdüğünü ifade etti. Sonuçları bu hafta açıklamayı planladıklarını belirten Yarımağan, ''Sınav sonuçlarını bu cuma gününe kadar yetiştirmeye çalışacağız'' dedi.

    Yarımağan, şu ana kadar sınavı etkileyecek önemli bir sorunun kendilerine yansımadığını kaydetti.

    Sınavda birkaç ''münferit'' olay yaşandığını ancak sınavın genelini etkileyecek bir durum olmadığını söyleyen Yarımağan, Van'da Emniyet Müdürlüğüne ''toplu kopya'' ihbarı yapıldığını bilgisi geldiğini ancak ilgili kurumların gereken önlemleri aldığını bildirdi.

    Yarımağan, ''Van'da Emniyet Müdürlüğünün bu yönde bir duyumu varmış. Sınavdan önce Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğüne durumu bildirmiş. Onlar da gerekli önlemleri almışlardı. Böyle toplu kopya olayı sadece oradan geldi. Şu anda durumun ne olduğunu bilmiyorum. Onun dışında başka bir olay gelmedi'' dedi.

    Sınav sırasında bazı bayılanlar olduğu bilgisi de geldiğini söyleyen Yarımağan, bu kişilerin daha sonra sınava devam ettiklerini kaydetti. Yarımağan, sınav esnasında bayılanlara binadan çıkmadan müdahale edilmesi halinde bu kişilerin daha sonra sınavlarına devam edebildiklerini ancak hastaneye gitmeleri gerektiyse, sınav ortamından ayrılmaları durumunda sınava yeniden alınmadıklarını anlattı.

    LYS'YE GİRMEK İÇİN 180 PUAN ŞART

    Sonuçlar ÖSYM'nin internet adresinden duyurulacak.

    Sınavda adaylara Türkçe, Sosyal Bilimler, Temel Matematik ve Fen Bilimleri testlerinin her birinden 40'ar soru yöneltilmişti. YGS'de uygulanan testlere verilen cevaplar, her test için ayrı ayrı değerlendirmeye alınıyor.

    YGS'nin değerlendirilirken her bir aday için YGS-1, YGS-2, YGS-3, YGS-4, YGS-5 ve YGS-6 olmak üzere altı ayrı puan türü oluşturuluyor.

    Sınavda 140-180 arası puan alan adaylar sadece meslek yüksekokulu ön lisans programları ile açıköğretim programlarını tercih edebilecek. YGS puanlarının en az biri 180 olan adaylar LYS'ye girmeye hak kazanabilecek.

    Sınavda 180 ve üzeri puan alanlar, hem meslek yüksekokulu ön lisans programları ile açık öğretim programlarını hem de YGS puanı ile öğrenci alan lisans programlarını tercih edebilecek.

    Özel yetenek sınavıyla öğrenci alan yükseköğretim programlarına başvurabilmek için ise YGS puanlarından en az birinin 140 ve üzeri olması gerekecek.

    YGS sonuçları cep telefonuna gelecek

    Avea, Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı (YGS) sonuçlarını, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından açıklandığı anda abonelerine ulaştıracağını duyurdu.
    Avea'dan yapılan açıklamada, Avea'nın çözüm ortağı ESTER ve ÖSYM işbirliği ile gerçekleştirilen ''Mobilöğren ÖSYM Mobil Bilgi Servisi'' sayesinde Avea abonelerinin YGS sonuçlarını ÖSYM tarafından açıklandığı anda kısa mesaj ile öğrenilebilecekleri belirtildi.YGS geride kaldı ancak bir sonraki aşama alınan puanlarla başa çıkmak olacak. Bu noktada stresi biraz azaltmaya uğraşan Avea ve Turkcell, ÖSYM ile işbirliği yaparak YGS sonuçlarını açıklandığı anda aboneleriyle paylaşma kararı aldılar

    Servisten yararlanmak isteyen adayların ''KAYIT boşluk TC Kimlik Numarası'' yazıp, 3366'ya mesaj göndererek servise kayıt yaptırmalarının yeterli olduğu dile getirilen açıklamada, servise kayıt olduktan sonra 5 arkadaşını öneren Avealı adayların, arkadaşları da servise kayıt olurlarsa YGS ve Lisans Yerleştirme Sınavları (LYS) sonuçlarını ücretsiz olarak öğrenme şansına sahip olacakları ifade edildi.

    Kampanyadan yararlanmak isteyen Avea abonelerinin, ''ÖSYM ? boşluk ? CEP1 CEP2 CEP3 CEP4 CEP5'' yazıp 3366'ya 0,40 lira karşılığında mesaj göndermelerinin yeterli olacağı kaydedildi.

    Adayların ayrıca ''sorgulama YGS boşluk - TC Kimlik No'' yazıp, 3366'ya mesaj göndererek, sonuçlar açıklandıktan sonra da puanlarını öğrenebilecekleri, adayların LYS sonuçları için servise tekrar kayıt olmalarının gerekmediği bildirildi.

    Servise kayıt olan adayların YGS sonuçlarını 3 mesaj, LYS sonuçlarını girilen sınav sayısına bağlı olarak maksimum 10 mesaj, yerleştirme sonuçlarını ise 1 mesaj olarak alacakları belirtildi.

    YARIMAĞAN'DAN AÇIKLAMA

    Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, sınav sonuçlarını değerlendirme çalışmalarının sürdüğünü söyledi.11 Nisan 2010 Pazar günü gerçekleştirilen ve 1 milyon 512 bin 450 adayın başvurduğu Yükseköğretime Geçiş Sınavı'nın (YGS) sonuçları bu hafta açıklamayı planladıklarını belirten Yarımağan, ''Sınav sonuçlarını bu cuma gününe kadar yetiştirmeye çalışacağız'' diye konuştu.

    YGS'DE BİR PUAN İPTAL EDİLDİ

    ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, 11 Nisan'da yapılan Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) yer alan matematik testindeki 20 numaralı sorunun, çift yanıtlı olduğu için iptal edildiğini bildirdi. Yarımağan, Hürriyet'e, "Uzmanlarımız iddia edilen bütün soruları incelediler. Bu soru dışında diğer sorularda iptal edilmesini gerektirecek bir hata olmadığına karar verdiler. Adaylar tedirgin olmasınlar. Hepsinin puan hesaplamalarında soruyu doğru yanıtlamış olarak kabul edeceğiz" bilgisini verdi.

    YGS'DE BİR YANLIŞ KİTAPÇIK İDDİASI

    İddiaya göre, YGS sınav merkezlerinden Şehit Öğretmen Kubilay Lisesi'ndeki bir salonda, sınavın başlamasından yaklaşık 10 dakika sonra salon başkanı, yanlış dağıttığını belirterek soru kitapçıklarını topladı.

    Salon başkanı, bazı öğrencilerin itirazına rağmen soru kitapçıklarındaki cevapları silmelerine, zaman kaybı olmaması gerekçesiyle izin vermedi.

    Bu salonda sınava giren 18 öğrenci arasında yer alan Gamze Demir (19), bu durumdan dolayı mağdur olduğunu belirterek, salon başkanı ve gözetmeni hakkındaki şikayet dilekçesini, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanlığına iletilmek üzere İl Milli Eğitim Müdürlüğüne teslim etti.

    Demir, bu yıl ikinci kez sınava girmesi nedeniyle stres düzeyinin yüksek olduğunu ifade ederek, şöyle konuştu:

    ''Sınavda 9-10 soru çözdükten sonra salon başkanı, yanlış dağıttığını söyleyerek soru kitapçıklarını toplamaya başladı. Ben en azından kitapçıklardaki cevaplarımızı silmemiz için zaman vermelerini istememe rağmen susmamı söyleyerek bunu kabul etmedi. Başkasının cevapladığı sorular benim önüme geldi, benim cevapladıklarım da başkalarının önüne... Hem cevap anahtarını sildiğim hem de sorulara tekrar baktığım için zaman kaybı yaşadım. Ayrıca sınava böyle başlamak moralimi çok bozdu, hatta sınavdan çıkmayı bile düşündüm ama telafisi olmadığı için yaşadıklarımı unutmaya çalışıp sınava konsantre olmaya çalıştım.''

    Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmayı hedeflediğini dile getiren Demir, sınavın sonucunu merakla beklediğini ifade etti.

    Demir'in dershanedeki rehber öğretmeni Meral Garip de dalında dershanenin en başarılı 5 öğrencisi arasında yer alan öğrencisinin başına gelen olayın benzerini, bugüne kadar duymadığını söyledi.

    Bu kadar önemli bir sınavda, görevlerinin önceden kendilerine bildirilmesine rağmen salon başkanı ve gözetmeninin yaptığının tam bir sorumsuzluk örneği olduğunu iddia eden Garip, şöyle konuştu:

    ''Öğrenciler, geleceklerini belirleyecek bu sınavda hem zaman kaybı yaşamış hem moralleri bozulmuş hem de bir nevi soru kitapçıklarının değişmesiyle birbirlerine kopya vermiş gibi olmuş. Öğrenciler, önüne gelen cevaplanmış sorularla başka bir seçeneğin doğru olduğunu düşünse bile kafa karışıklığı yaşamıştır. Zaten öğrencilerin sınav stresi yüksek, bir de böyle bir olay yaşamaları büyük talihsizlik olmuş.''

    Garip, öğrencilerin soru kitapçıklarının değişmesiyle cevap anahtarlarını silmek zorunda kaldığını belirterek, ''Eğer öğrenciler cevap anahtarını iyi silemediyse ve soru kitapçığı değiştiği için farklı bir seçeneği işaretlediyse, cevap anahtarlarının okunması sırasında aynı soruda iki seçenek işaretlenmiş gibi algılanıp sorunun geçersiz sayılma riski de var'' dedi.



    Alıntı
#27.04.2010 20:20 0 0 0
  • emeğine sağlık arkadaşım bu sevgiyle başlayıp sevgiyle biten sunum için


    Ben teşekkür ederim ,gözlerinize sağlık arkadaşım...
#27.04.2010 20:08 0 0 0
  • noimage



    İz bırakmadı yıllar, ömrü tüketti zaman
    Ellere huzur verdin, çile bana mı düştü
    İmzaladın fermanı, bir gün vermedin aman
    Kullara huzur verdin, çile bana mı düştü

    Hasret tasına doldum, yürek yandı közlendi
    Kader peşimde gölge, dert benimle sözlendi
    Usandı bu mısralar, ağlayıp da sızlandı
    Yollara huzur verdin, çile bana mı düştü

    Dipsiz kuyulardayım, bir gününü görmedim
    Değirmen taşı oldum, döndüm sıra ermedim
    Gönül bendini yıkıp, cana zarar vermedim
    Dallara huzur verdin, çile bana mı düştü

    Yüklendi gam katarı, elim bağlayıp durdum
    Neşeye veda ettim, her dem çağlayıp durdum
    Zaman ömürden çaldı, düne ağlayıp durdum
    Dillere huzur verdin, çile bana mı düştü

    Yordu umut deryası, dalgalar vurdu taşa
    Dert peşimde yürüdü, neler geldi bu başa
    Sürmediysen sefayı, istersen yüz yıl yaşa
    Yıllara huzur verdin, çile bana mı düştü

    Baharımı kış ettin, hayır gelmez güzlerde
    Özüm bıktı usandı, bunca acı sözlerde
    Viran ettin bağımı, yaş eyledin gözlerde
    Çöllere huzur verdin, çile bana mı düştü

    Dost yüreğe sarıldım, kor ataş oldum yandım
    Bir deli ırmak gibi, hedefe erer sandım
    Hüsranlar durağımdı, acıya ekmek bandım
    Yellere huzur verdin, çile bana mı düştü

    IŞIK derman mı kaldı, gözyaşını silecek
    Hep kör doğdu dünlerin, gönül nerden bilecek
    Bülbül erdi sevdaya, goncasına gülecek
    Güllere huzur verdin çile bana mı düştü

    Azimet IŞIK 23.02.2010 Saat.03.26 Kumbaba ŞİLE İSTANBUL


#27.04.2010 09:00 0 0 0
  • noimage


    Uzun zamandan beri,belli aralıklarla haberlerde çok sık duyduğumuz çocuk kaybolma olayları dikkatleri çekiyor .Gün geçmiyor ki,bir haber programında,ya da gazetelerde kaybolmuş veya kaçırılmış çocuklardan bahsedilmesin.Genellikle beş altı yaş ile dokuz on yaş aralığındaki çocuklar bu kayıplar.Daha küçükler anneleriyle,veya bakan kişilerden pek ayrılamadığı için,nadiren ufaklar da kayboluyor.Geçen ay içinde,yanlış hatırlamıyorsam,Bursa civarında bir kız çocuğu ,bebek denecek yaşta kaybolmuştu,sonra maalesef ölüsü bulunduydu.
    Kurban bayramında,şeker toplamak için bir arkadaşlarıyla kaybolan iki kardeşten hala bir iz yok.Nerdeyse senesi olacak,Trabzonlu küçük Yusuf'un ne ölüsü ne de dirisinden bir haber alınamadı..Bunun gibi,haberlerden hatırımda kalan,binlerle ifade edilecek kadar çok çocuğumuz ,kayıp.
    Bize neler oluyor?Bu çocukları kimler,neden kaçırır,daha kötüsü öldürür?Düşmanlığını,alıp vereceğini,kan davasını,öfkesini neleri bahane ederek böyle intikam almaya yeltenir.
    Bu kadar mı vicdanlar küflendi,sevgi merhamet duyguları köreldi?
    Millet olarak övündüğümüz asaletimiz,merhametimiz,iyi yüreğimiz,daha doğrusu insan olma özelliklerimiz rafa mı kalktı?Bu canavarları hangi ana babalar büyüttü?Beyni sağlıklı çalışan,vicdanı kurumamış insanlar,bırakın küçücük masumlara zarar vermeyi,yerdeki karıncaları ezmemek için azami gayret gösterir.Ağaçta,çatılarda mahsur kalan,kuşları kedileri kurtarmak için seferber olurken,minicik yavrulara bu fenalıkları düşünenler
    kim?
    Çocukluğum gözlerimin önüne geliyor.Arkadaşlarımızla ara sokaklarda,Fatih'in inşaatlarla dolmamış arsalarında papatyalar,dikenlikler içinde oyun oynayarak geçirirdik okuldan arta kalan zamanımızı.Bu kadar korkmazdı aileler çocuklar kaybolur diye.Bir komşu teyze bile bizlere göz kulak olurdu.Her mahalle,kendi içindekileri aşağı yukarı tanırdı.İt ,uğursuz ,aileler arasında dikkat çeker, barınamazdı.
    Organ mafyası bir yandan,düşmanlıklar bir yandan ;kimin kafası kime kızarsa hırsını,küçücük canlardan almayı düşünüyor.
    Para her şey mi demek?Bu kadar mı paragöz bir toplum olduk?Paran mı yok?çocuk kaçır sat,adam kaçır organ mafyasına sat!
    YETER ARTIK!!! O kirli ellerinizi çocuklarımızın üzerinden çekin.Kozunuzu kimle isterseniz onunla paylaşın,derdinizi muhatap alabileceğiniz büyüklerle halledin.Ama bu milletin geleceği olan minik yavrularımızdan ellerinizi çekin.Haber dinleyemez oldum gözü yaşlı ana babalara yüreğim dayanmıyor.
    Nasır tutmuş vicdanlarınıza sesleniyorum ,duyarsa tabii!Çocuklarımızla uğraşmayın!Yarın mahşer günü,huzura çekileceğinizi unutmayın.


    Handan Akbaş
#27.04.2010 08:51 0 0 0
#27.04.2010 08:42 0 0 0

  • noimage


    Akşam şehrin üzerine puslu bir gölge gibi inmeye başladı. Mart sonlarına gelinmesine rağmen, hava hala tam anlamıyla ısınamadı. Kah güneşli,kah bulutlu derken, galiba artık bahar aylarına eriştik.Rüzgarsız ve oldukça ılık ve bulutlu gün,yerini aniden esmeye başlayan, rüzgarlı ve yağmurlu akşama devretti. Sert pıtırtılarla başlayan,gittikçe hızını arttıran yağmuru dinliyorum.Önce sert damlalar halinde,birbirini kovalayan damlacıklar,gittikçe çoğalarak,uğuldayarak devam ediyor.
    Su sesi teskin edicidir, insana rahatlama hissi, sükunet verir.Camı açıp bir süre seyrediyorum,dinliyorum.
    -İnşallah hayırlı yağmurlar olur Yarabbi!Geçen yıllardaki su sıkıntılarını,ülke olarak çekmeyiz, diye düşünüyorum.Yağmur, havadaki, şehrin üzerinde birikmiş isini de temizleyerek inmeye devam ediyor.Arabalar sileceklerini hızlandırdı,yağmurla yarış edercesine.
    Yağmur yağmaya, ben düşünmeye devam ediyorum. Cadde ve sokakların,tozu toprağı köpürerek akıp gidiyor.
    Sular birden hayalimde çoğalıyor.Eşimin,yıllar önce anlattığı,onun ilk gençlik yıllarında,harman zamanı olan sel, gözümde canlanıyor.Buğdaylar harmanda tepeler halinde yığılmış,ertesi gün makine gelecek,buğdaylar sapından ayrılacak.Şimdi biçerdöverler tarlalara girdi mi,buğdayı bir taraftan ayırıp,çuvallara akıtırken, samanı da balya yapılıyor.
    O yıllarda bir harman, kırk elli gün sürermiş, tarlaların çokluğuna göre. O gece başlayan yağmur gittikçe şiddetini arttırarak büyük bir sele dönüşüyor.Oraklarla biçilip, tepeler halinde yığılmış başaklar, ceviz kabukları misali, selde sürüklenerek, yakın olan Melen nehrine, oradan da herhalde sürüklenerek nehrin götürdüğü yerlere ulaşmıştır.O yıl buğdaysız kalmalarına mı yansınlar,onca emeklerinin heba olduğuna mı?
    -Hay Allah ! Akşamın sessizliğinde birden nereden aklıma düştü, bilmiyorum?
    -Hayırlı yağmurlar Yarabbi! Kimseleri aç açık dışarıda bırakma! Garib kullarına yardım et!
    Yağmur,yavaş yavaş hızını azalttı,hafif tıpırtılarla iniyor.Topraktan yükselen, serin havaya karışan taze toprak kokusu burnuma geliyor.
    Yarın,umarım güneşli ılık hayırlı bir güne merhaba deriz,ülke olarak.Nisan ayını,tatlı tatlı yağan yağmurla karşılamaya hazırlanırken.


    Handan Akbaş
#27.04.2010 08:40 0 0 0

  • noimage


    Kral olsun, köylü olsun, en mutlu insan, evinde huzur bulabilendir.-Goethe.


    Bugün Edebiyat Defterini açınca ana sayfada gözüme takılan bu özlü söz dikkatimi çekti. Huzur insan yaşamındaki en önemli kavramlardan biridir bence. İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren, yaşadığı aile, evi, büyüdüğü muhit, aldığı eğitim, her şey ama her şey onun kişiliğinin şekillenmesinde rol oynuyor. Anne baba, birbirini seven, sayan, huzurlu bir ortamda çocuklarını yetiştiren kişilerse, özgüvenleri yüksek, iyi ahlaklı, yaşadığı topluma yararlı insanlar kazandırırlar topluma. İnsanların iyi ahlaklı, kişilikli insanlar olarak yetişmelerinde, helal lokma ile büyütülmüş olmalarının da rolü çok büyük.
    Evin geçimini sağlayan ana baba, alın teri ile çalışıp, rızkını meşru yollardan kazanıyorsa, evlatlarına helalinden getiriyorsa, verilen iyi bir eğitim ve dini terbiye sonrası, olumlu sonuçlar almak doğaldır. Çok nadir olarak, ayrık otları gibi, hayırlı insanlardan da kötü nesil gelebilir.
    Her insanın görevi, büyüyüp aklı başına geldiği andan itibaren kendini geliştirmektir.
    Hiç kimse kusursuz dünyaya gelmez. Hepimizin düzeltmemiz gereken, hatalı davranışlarımız
    olabilir. Çocuklar ufakken, anne babaya düşen, çocuklarımızın, bencillik, kıskanma paylaşamama, sahiplenme gibi duygularını, iyi telkinlerle normal seviyelerde tutmak. Aklı başına gelen yaşlarda da, kişiler uyarıldıkları huylarını düzeltme yoluna giderlerse, birlikte yaşadığımız insanlarla huzurlu yaşamayı sağlayabiliriz.
    İki aileyi örnek olarak inceleyelim:
    Hanım çalışmıyor, evde çocuklarıyla ilgileniyor. Akşam eşi işten gelmiş, kapıyı açtığı gibi, hatır sormadan aç mısın tok musun, yemeğe oturalım mı demeden açıyor ağzını:
    -Bu senin çocukların, öldürdü beni sinirden, laf söz anlamıyorlar, canım çıktı onlarla uğraşmaktan, diye başlayan bir girişle eşini karşılarsa, yorgun argın eve gelenin halini düşünün.
    Bunun tersi de olabilir, erkek işsizdir, okuldan dönen çocuklarla o ilgilenmek durumundadır, hanım iş stresiyle eve girdiği zaman, bir güler yüz göstermeden ağzını açıp:
    -Bir iş bulup da kurtulamadım evde oturmaktan, sıkıldımla başlayan girizgahlar yapıyorsa, o hanımın eve gelirken ayakları geri geri gitmez mi?
    Eşimize , çocuklarımıza sevgimizi gösterelim, dışarıdan gelen çocuk, büyük güler yüzle karşılayıp, halini hatırını soralım.Canımız çok sıkkın da olsa o gün, önce onları rahatlatalım.Yeme içme faslı bitince, sohbet eder gibi, derdimizi paylaşalım. İnsan her zaman kendi kendinin psikoloğu olmalıdır.Telkinle kendi sıkıntımızı atıp, temiz havada dolaşarak, olumsuzlukları kafamızdan atabiliriz.
    Evlerimizi yaşanabilir kılmak elimizde. Şöyle düşünelim:
    Biz bağırıp çağırıp, çıngar çıkarınca, sorun çözülür mü? Cevap büyük ihtimalle hayır olacak. Çünkü karşımızda olan, eş anne baba her kimse kalbi kırılacağı için, sorun daha da büyüyecek.Yüce Peygamberimiz şöyle buyurur:
    Sinirlenen insan, ayakta ise otursun, veya yatsın, oturuyorsa ayağa kalkıp yürüsün, bir süre sonra öfkenin azaldığını görürsünüz.
    Bunları hayatımda uygulayıp faydasını gören biriyim. Öfke, kalp ve beyin sağlığımız için zararlı etkenler.Önce kendimiz huzurlu olalım ki, beraber yaşadığımız sevdiklerimize hayatı dar etmeyelim.
    Akşam birbirimizi yorgun da olsa güler yüzle, tatlı dille karşılayıp, hatır sorarsak, keyifli ve huzurlu bir günü sona bağlamış oluruz.
    Eşler evlerine gelirken, huzur sukun içinde, mutlu yuvalarının hayaliyle, daha keyifli olurlar, inanıyorum. Belki bu yazılanları biraz ukalalık, pollyannacılık olarak algılayanlar olabilir, kendi hayat felsefemi ve yaşadıklarımı paylaştım,hayallerimi değil.
    Her zaman huzur veren olalım, huzur kaçıran değil


    Handan Akbaş
#27.04.2010 08:27 0 0 0

  • noimage


    Havaların yavaş yavaş ısınmasıyla, köylerimizde, kasabalarımızda koyun sürülerinin içinde, o şirin minicik kuzular melemeye başlarlar. Küçük buzağılar annelerinin peşinde hoplayıp zıplayarak, baharın müjdecisi olarak, gözlerimize takılırlar.Tavuk kümeslerinde civcivler, sarı kartopları gibi oradan oraya koşuşmaya başlarlar. Kısacası yeni hayatlar, ilkbahara merhaba der.
    Bütün bu yavrular gözümün önünde canlanınca, ister istemez insan yavrusunu, çocuklarımızı düşündüm. Ne sıkıntılarla bir kadının anne olduğunu, dünyaya geldikten sonra, yeni hayata uyum sağlaması, anne sütünün yetersiz olduğu zamanlarda, ek gıdalarla beslemenin sıkıntıları, gözlerimin önünden film şeridi gibi akmaya başladı. İnsan yavrusunun, diğer canlılardan farkı, dünyaya geldikten sonra da, kendi başının çaresine bakacak hale gelmesi için, en az iki üç yıl daha geçmesi gerektiğiydi. Bir çocuğun annesine bağımlı olmadan, yemek yeyip, üzerini giyinip çıkarması için, en az dört beş yaşına gelmesi gerekir. Kısacası, diğer bütün canlılar, doğduktan kısa bir süre sonra hoplamaya başlamalarına rağmen, insan yavrusu başlı başına hareket edip, yaşamak için, daha uzunca bir süre kendine hizmet ettiriyor.
    Genelde de bu görev, çalışsa da çalışmasa da analara düşer. Ev hanımı olan annelerin hayatı, tamamen çocukları ve eşleri üzerine kurulmuştur.Yıkar, temizler,alır, taşır, getirir ve bu kısır döngü içinde, bir de bakarlar ki çocuklar büyümüş, kendileri yaşlanmaya başlamış.Çalışanların daha telaşlı ve hızlı bir marotonları vardır. Yemek, ütü, temizlik, tatil günleri yapılacak, çocuklar büyüyüp, kendi kendilerini idare edene kadar, onları baktıracak aile büyükleri, onlar yoksa bakıcı ayarlanacak. Böylece yıllar birbirini kovalayarak, bir, iki, üç, ya da sayıları daha fazla çocuklar büyütülecek . Bir de bakacaklar ki aynadaki görüntüler değişmiş. Ak düşmüş saçlar, çökmüş avurtlarBu arada, oğullar kızlar evlendirilecek, gelinler damatlar katılacak aileye.Eskiden olduğu gibi geniş aileler pek kalmadı.Gençler, hayatımızı yaşamalıyız diye ayrı evlerde, daha özgür yaşamanın sevdasında.Aslında yaşını almış ana babalar da, daha huzurluyuz diye, kendi evlerinde yaşamayı tercih ediyorlar.
    Eşler beraberken, birbirlerine can yoldaşı olurlar. Birinden biri bu dünyadan ayrılınca, yalnız kalan, ilgiye ve sevgiye muhtaç hale gelir. Sıkıntı da o noktada başlar. Evlatlar kendi hayatlarını yaşamanın telaşında, gereken ihtimamı göstermezse, o ana ya da baba için, sıkıntılı günler başlar. Çocuklar, akılları onlarda kalmasın diye, anne babalarının onlarla oturmasını isteyebilirler, doğal olarak. Anne veya baba da, yıllarca kurulu olan belli düzenlerini, bozup
    çocuklarının yanına gitmek istemezler. Böyle durumda en iyisi, onların en çok nasıl yaşamak istediklerini öğrenip, mutlu olacakları şekilde yaşamalarına saygı göstermek. Her evlat kendi anne babasını tanır. Kendi evlerinde mi daha mutlu olacaklar, yoksa çocuklarıyla mı daha huzurlu yaşayacaklar.
    Cennet anaların ayakları altındadır, yani onların rızasını kazanmaktadır, diye boşuna söylenmemiş .Bir ana baba, bir çok çocuğa bakmış da, bir sürü çocuk bir ana babaya bakamamış. Bir hadisi şerifte, yüce Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
    -Her kim ki ana ya da babasından birinin, ya da ikisinin birden yaşlılığına erişir de onların duasını alıp, Rabbinin rızasını kazanamazsa, yazıklar olsun o kula.
    Veli zatlardan birine bir gün, birisi şöyle sorar:
    -Benim anam iyice yaşlandı, ben ona bebek gibi bakıyorum, acaba hakkını ödeyebildim mi?
    Ödeyemezsin, diye cevap verir, o büyük zat. Çünkü sen bebekken ne kadar hastalansan da, annen seni:
    -Ne olur Rabbim, çocuğum ölmesin diye baktı. Annen çok hastalanırsa, sen ise:
    -Yarabbi çok çektirmeden, iyice elden ayaktan düşmeden, emanetini al diye geçirirsin, içinden, demiş.
    Anne babalarımız sağ ise gönüllerini hoş tutalım, onların kalbi çok kırılgandır, sakın ola incitecek şekilde konuşmayalım. Çok yakındır, devran döner sıra bizlere gelir, incinmek istemiyorsak, incitmeyelim.




    Handan Akbaş
#27.04.2010 08:23 0 0 0
  • Öncelikle yazımın başlığında sorduğum sorunun cevabını kendim vereyim, dayak elbette, hiçbir şekilde, meşru ya da mazur, yani olabilecek bir olay şeklinde gösterilemez. Basın yayında, çocuklara uygulanan şiddetten tutun da, eşine şiddet uygulayan, genelde erkekler tarafından, ara sıra da olsa bayan haberlerinden geçilmiyor. İnsan birini neden dövmek ister?
    Bu istek, o anda kendine karşı çıkılması, sinirlenmek daha bir çok sebep sayılabilir. Şiddet o an için, öfkenin dışa yansıma biçimidir. Hiç bir surette, ne insana ne de hayvana, dayak atılabileceğini hoş görmediğimi söylemeliyim. Sadece insanlar sevdiklerini söylediklerini, ya da sevdiklerini zannettiklerini neden döverler, veya dövmek isterler?
    Toplumlar, ailelerden, aileler de bireylerden meydana gelir. Aileleri kuran eşler, genelde karı koca, canım cicim günleri geçince, gerçek yüzlerini ortaya koyarlar.Evlenene kadar canım, gülüm, hayatımla başlayan konuşmalar, imzalar atılıp, ayaklar yere basıp, kaba tabirle, güvence sağlanınca, farklı hitap şekilleriyle devam eder.Gerçek anlamda uyumlu, sevgi dolu devam eden evliliklere, her zaman saygı ve hürmet duyarız. Burada incelediğimiz, dayak olayının neden ortaya çıkabileceği. İlk tanışma, nişanlılık, yeni evlilik günlerindeki kibarlık, sevecenlik, anlayış bir tarafa itilip, saygı sınırını aşan hitaplar, önceleri rica ile, nazikçe dile getirilen arzular, emir kipiyle muhataba ulaşınca, ilk şaşkınlık, ardından kızgınlığa yol açar.
    Önceleri:
    -Bir çay demler misin canım, şeklindeyken,
    -Bir çay yap da içelime, dönünce,
    Ya da, eksik olan ütü, ya da yetişmemiş yemek,
    -Olsun, canın sağ olsun, ya da beklerim, bu arada da, haberleri izlerim, gibi hoşgörülü cevap, yerini,
    -Bütün gün evdeydin, ne yaptın da ütüyü yapmadın, veya bu saatte mi aklına geldi yemek yapmak, cümleleriyle yer değiştirince, alın size kavga, ya da huzursuzluk ortamı.
    Böyle ortamda olan evin küçük çocuklarına olur. Eşine öfkelenen anne, hırsını çocuktan alır.
    En masum istekleri bile ona batar:
    -Sus kapa çeneni, hırsımı senden alırım!
    Evet hırsımızı o an, o küçücük masumu paylayarak belki aldığımızı zannederiz. Halbuki o belki bize okulda kazandığı başarıyı anlatıp, bir aferin alıp mutlu olmayı bekleyerek gelmişti.
    Yüce Yaradanımız bizleri, beynimizde bir hastalık yoksa, sinirlenince, bir an dikkatimizi başka yöne çevirerek, öfke kontrolü yapabilecek şekilde yaratmış. Çok öfkelendiğimiz zaman ,içimizden sakin bir şekilde yirmiye kadar sayarsak, o an tavan yapmış olan öfkenin, yerini azalan bir sinire bıraktığını görürüz.Ağzımızdan çıkan söz, bize ait değildir. Ne pişmanlık, ne özür, onun yıktığı kalpleri onamayacaktır.
    Atalarımız ne güzel söylemiş:
    -Mızrak çuvala sığmaz diye. Acı söz ve dayak da, kalplerde tarifi imkansız yara ve nefrete yol açar.
    Haberlerde izlediğimiz bir çok cinayetin ardından:
    -Bir anlık öfkeme kapıldım, pişmanım sözleri yankılanır.
    Büyüklerin hay huy, kavga gürültüleri arasında büyüyen minikler, doğrunun bu olduğunu, ana babanın, dövüşerek yaşadığını öğrenerek, ileriki hayatlarında, mutsuz insan modelleri olarak karşımıza çıkar.
    -Rüzgar eken, fırtına biçer.
    Armut dibine düşer.
    Özlü sözleri, bunların delilidir.
    Kayınvalidesinin, eşinin hırsını, kendi yavrusundan alan bir anne, sonradan pişman olsa da, geri dönüş, çocukların kalbini onarmaz.
    Az önce sövdüğü, ya da dövdüğü eşine, biraz sonra canım demek, hem zor hem de yaptığını telafi etmez.
    Öfkemizi kontrol etmeyi öğrenelim. Beceremiyorsak, profesyonel yardım alalım, tedavi olalım.
    Mutlu ve başarılı toplumlar, evinde huzurla yaşayan, sevgi dolu hayatları olan bireylerden oluşur. Çocuklarımızı sevgiyle büyütelim, onlar bu dünyaya kendileri istedikleri için gelmediler. Maddi durumumuzun yettiği kadar çocuk sahibi olalım. Sevgisiz şiddet ortamında, çok sayıda mutsuz insan büyüteceğimize, bakabileceğimiz kadar, kişilikli, başarılı,
    vatana millete yararlı, ana babasını seven sayan çocuklarımızla gurur duyalım.
    Sağlam temellere oturtulan sağlam, dayanıklı yuvalar olsun bizim evlerimiz, bizlerin ve çocuklarımızın çilehaneleri değil.


    Handan Akbaş
#27.04.2010 08:20 0 0 0
  • Yine sorumsuz bir kamyon şoförünün sebep olduğu bir trafik kazası, yitip giden bir can, yaşamının baharında, kırık kaburgasının zedelediği akciğeriyle yaşama tutunmaya uğraşan, gencecik bir delikanlı.
    Çok üzgünüm, kızgınım, öfkeliyim, tarif edemeyeceğim duygularla doluyum. Bugün, eşimin amcasının torunu, Düzce'den ailesini ziyaretten dönünce aradı, üzücü haberi verdi. Geçen hafta, eşimin çocukluk arkadaşının eşi, ayni zamanda memleketlisi ve amcasının torununun çocuğu sevdiğimiz bir kuzenimiz, eşi ve bebeği Düzce'ye gitmek için Kartal'dan yola çıkıyorlar. Bizim kuzen direksiyonda, eşi ve bebeği arkada, arkadaşımızın eşi de, şoförün yanındaki koltukta. Dil ovasından itibaren iki büyük harç kamyonu, yolda birbirleriyle yarışmaya başlıyorlar. Kimi zaman biri diğerini geçerek, Hereke tüneline yaklaşırken, bizim akrabaların olduğu arabayı öyle bir sıkıştırıyorlar ki, tünel girişine yaklaşırken, arkadan bindirerek, arabayı hurdaya çeviriyor.Arkadaşımızın eşi Fevziye kardeşimiz olay yerinde vefat ediyor. Bizim kuzen Selçuk, kırık kaburga, bir kısmı sönmüş akciğerle hastanede, yaşama mücadelesi veriyor.
    Çok üzgünüm, ama çok.Üzgün olduğumdan fazla kızgınım, kırgınım, öfke doluyum, böylesi sorumsuz şoförlere.İçleri rahat mı acaba, yoksa hala ayni vurdumduymazlıkla, yine yollarda yarışlarına devam ederler mi?
    Sorumlu, kurallara uyan, dikkatli kamyon şoförlerini, bir tarafa ayırıyorum, sözüm onlara değil.
    Doksaniki yılında, sorumsuz bir kamyon şoförü babanın, onbeş yaşında ehliyetsiz oğluna verdiği kamyon, diğer amcamızın torununu, kendisine kırmızı ışık yanarken, kavşakta durmayıp geçerek, ağır yaralayıp, ondört gün sonra vefatına sebep olmuştu.Yirmisekiz yaşında, iki üniversite mezunu, pırıl pırıl hayat dolu bir gencin katili, doğru dürüst ceza almadan, bir süre sonra cezaevinden çıkmıştı.
    Aradan onsekiz yıl geçti, bizim trafik cezaları hala caydırıcı hala getirilmedi ki, sorumsuzların
    elinde yine kamyonlar can almaya devam ediyor. Ne zamana kadar bu böyle devam edecek?
    Neden bizim insanlarımız bu kadar lakayt, yaptıkları işin önemine dikkat etmeyerek, otoyollarda hokkabazlığa kalkıyorlar.
    Artık yeter, başka canlar gitmeden, trafik cezaları, bizim ülke şoförlerine caydırıcı olana kadar artırılmalı.Yola çıkanların, evlerine sağ salim dönmeleri, hayal olmamalı.
    Trafik hafife alınamaz, çok dikkat gerektirir. Direksiyon başına geçenler, Allah rızası için, kendi ailenizin, karşınızdaki insanların ailelerinin artık yürekleri yanmasın. Elinizden gelen
    dikkati gösterin, başka canlar yanmasın, bir insan çok kolay yetişmiyor.
    Acele ederek, sorumsuzca araç kullanarak, başkalarının belki de kendinizin azraili olmayın!

    Handan Akbaş
#27.04.2010 08:18 0 0 0

  • noimage


    Ben küçük bir kızken annemin yarınlar için hayalleri vardı.Yağmurlu günlerde pencere kenarına oturur tatlı bir tebessümle hayale dalardı.Sonra beni kucağına alır,yarın sen kocaman kız olacaksın,çok güzel bir hayatın olacak diye gözyaşları içinde yarı niyaz yarı inanç kokan cümleler kurardı,anlamazdım.

    Hiç ağlamayacaktı.Çatısından su akmayan bir evi, her biri bir yanda da olsa mutlu çocukları olacaktı.Annesinin felçli beli düzelecek,saçları asla beyazlamayacaktı.Yarın nedir anne diye sorduğumda "uyuyacağız uyanacağız yarın olacak "derdi.Çok uyuduk çok uyandık..Bir sürü yarınlar oldu.Bir sürüAnnemin hayalleri gerçek olmadı.Hiç biriAma sabırla bekler hala yağmurlu günlerde penceresi önünde.Saçları beyazdır ve çatıdan su damlayan yerlere leğen koyar.Suyun her leğene değişinde annem yarın için hayal kurar inatla.

    Hani derler ya ön teker nereye,arka teker oraya diye.Yarınların birinde büyüdüm ben.Annemin yanında yerimi aldım.Belki başka pencerede,ama yağmurlu günlerde ben de yarın için çok hayal kurdum.Benim yarın için dilediğim,annem gibi olmamaktı.Gerçek oldu hayalim.Anneme benzemedim.Onun hiçbir şeyi yok ama hayalleri vardı.Benim her şeyim var ama hayallerim yok.Beklediğim bir yarın bile yok.Nasılsa gelecek.Sürpriz olsun getirdikleri ki paketlerden düşlerim çıkmadığı an tek sermayem,ömrüm başıma yıkılmasın.

    Düşünüyorum da,yarınlara ne çok yük yüklemişiz.Daha şimdiden yarının bütün kredilerini tüketmişiz.

    Gelecekte emekli olacağız.Dingin bir hayatın koynunda hayalsiz,sereserpe yatacağız.O kadar rahat ve huzurlu olacağız ki hayal edecek hayalimiz kalmayacak.Çocuklarımız büyümüş,masraflarımız,sıkıntılarımız,öfkelerimiz küçülmüş olacak.Belki patron olacağız.Okulumuzu bitireceğiz.Anne ya da baba olacağız,gelin veya damatZengin olcağız.Hepsi yarın,hepsi ertelenmiş düş.Yarınlar bunca yükü kaldıramazsa halimiz ne olacak.Bir şey olmaz değil mi.Nasılsa "Allahın beş yüz günleri çuvala girmediyse" yarınlar da tükenmeyecek.Ta ki son gün son nefes gelene kadar.

    İteceğiz hayatı,ya da tespih gibi çekeceğiz sabırla.Beklediklerimizin eteklerinde kaybettiklerimizden habersiz.

    Ama en değerli hazinemiz,ömrümüz gidecek.Yıllarla beraber çocukluğumuz gençliğimiz,hatta çocuklarımız gidecek elimizden.Annemiz babamız hayatta olmayacak belki yarın. Bir banka kredisi gibi gelecekten yiyoruz hayatı.Bugünden kestiğimiz ümitleri yarınının semerine vuruyoruz.Ertelenen düşler,geç kalınan trenler,bozuk paralar,bozuk musluklar,kara bulutlar,kubbesi kesilmiş gök,çıplak kalmış ve sayısız tecavüze uğramış semaYarın kendi namına bunları koymuş cebine zaten.Yarın daha karanlık bir insanoğlu hükmedecek hayata.

    Yarın dişlerimiz bile olmayacak.Hiç tükenmeyen düşler gibi tükenecek birer birer dişlerimiz de.

    Yüzümüzde,ruhumuzu tavaf eden çilelerin salyangoz izleri olacak.Bir zamanlar porselen bir tabak gibi parlayan yüzümüz de yazılıp silinmiş kareli defterlere dönecek.

    Titreyecek ellerimiz,bir orkestra şefi gibi.Hayat son bir güçle seslenecek "maestro hadi yönet titrek ellerinle kalbinin arsız korosunu. Hadi şunu sustur bunu çaldır..Hadi gücün yeterseVe söyler koro son şarkıyı

    " Şu dağlar kömürdendir
    Geçen gün ömürdendir
    Feleğin bir kuşu var
    Tırnağı demirdendir"

    Ne çok geç kalmışlık,ne yaman çaresizliktir titreten şu elleri..

    Yarın bugünün aynı da olmayacak ümitlerin harman yeri de
    Denize attığımız pabucu oltamızda çektiğimiz gün,hayatın kısır bir döngü olduğunu anlayacağız.Gayretle fırlatıp sabırla beklediğimiz oltamızın teli kesilse de yılmayacak,yenisini takıp tekrar atacak ve bekleyeceğiz.Ama karşımıza çocukken ayağımıza soktukları lastik ayakkabılar çıkacak..Ayağımıza giyeceğiz.Ve yeniden,yeniden yaşayacağız hayatı.Kapı hep aynı yere açılacak,tünel hep aynı yerde bitecek.

    Bir labirent gibi kendimizi arayacağız yarınlarda,aslında hayatta.Yorulacağız,çok ağlayacağız çok...Terkedecekler bizi.Bazen sonsuza gidecek görmezden geldiklerimiz.Hırsızlar dadanacak ilhamlarımıza.Aslında biz çalmışızdır oysa,o ilhamları yarınlardan.Çaldıklarımızı çaldırınca,boşu boşuna yatacağız zaman zindanında kimbilir kaç sene..

    .
    Yarın olunca da yarın için hayallerimiz olacak.O yüzden iş işten geçmeden bugünü yaşamalıyız.Bugünlerin bir yerlerinde dünlerden kalmış bir hayalimiz vardır mutlaka.Onu bulalım.Bugün onu gerçekleştirelim.Çünkü yarınımız olmayabilir de..


    Aynur Engindeniz
#26.04.2010 15:48 0 0 0