1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

#01.05.2010 20:07 0 0 0

  • noimage


    Tahta okul çantalarımızı, o zaman oldukça bol olan oyun alanlarından birisinin ortasına yığar, topaçlarımızla('ayı' derdik) iplerini sakladığımız bir yerlerden çıkarır, hava kararıncaya kadar çevirir, çevirirdik. Topacı olmayan arkadaşlarımız ertesi gün okulda şikayetçi olurlar, her nedense yasak olan bu meşgalemizi öğretmenimiz tektek cebimizden bizzat çıkarır ve okul müdürüne teslim ederdi. Avuçlarımıza iki cetvel vurmayı da unutmazdı.

    Bakkallarda bir sandığın içerisinde satılan topaçlar genelde 'kabaralı' ve etrafı pembe-yeşil-sarı boyalı olurdu. Amca ve ağabeylerinden ilgi gören şanslılarımız bu kabaraları söktürür, yerine sivri bir çivi çaktırırdı.

    Topaç çevirmek hüner isterdi. Deneme-yanılma yoluyla bir hayli uğraşır ve gerekli yeteneği kazandıktan sonra, yerde dönmekte olan topacı, orta ve işaret parmaklarımızı kullanarak, hoop, avucumuza alıverirdik. Açık ve teknoloji kokusundan uzak temiz havada yüzlerce kez çevirmek için fırlattığımız topaç sayesinde kol kaslarımız herhalde kuvvetlenirdi.

    Çarşamba ve Cumartesi öğle sonları, pazarları da tümden okul olmadığından, topaç, uçurtma, misket (buna da 'bilya' derdik) ve çember, bizim kopmaz parçalarımızdı. Açık havadaki bu haraketlilik yediğimiz besinleri sağlıklı bir şekilde vücudumuza yaktırır, senede bir okulda yapılan aşılar sayesinde (o gün okuldan kaçmazsak) yatağa düşmezdik.

    Araçları dokuz yassı-yuvarlak kiremit ve bir toptan oluşan, iki küme halinde oynadığımız oyunun adı önceleri 'gomünist' idi. Rakip takım, topla devirdiği kiremitleri tekrar üst üste koyduğunda, "Yaşasın koomüniiiiiiiiiist!" diye bağırırdı. Vorda kapılı evimiz Bolvadin Caddesi üzerindeydi(hoş, şimdi yerinde anamın, 'gâvurcular bakınca şapkası düşsün,' diye tam 2 trilyon harcadığı ama hâlâ bitmeyen apartıman var,) ve Said-î Nursî su deposuna zikire giderken oradan geçerdi. Bir gün oyunumuzu gözlemlemiş, çıkardığımız sevinç çığlıklarını duymuş. Bizleri çağırdı ve, "Bu oyunun adı cumhuriyettir," demişti. Ondan sonra biz, "Yaşasın! Cumhuriyeeet!" diye bağırır olmuştuk.

    Bazan renkli kağıt, çoğu kez de gazete kağıdından, yapıştırıcı olarak hamur kullanılmış uçurtmalat, rengarenk ipliklerimizin elverdiği oranda gökyüzüne süzüldüğünde, bazan yumurtalı, bazan haşhaş yağlı, bazan da şekerli dürümlerimizi ısırırdık. Ve doymak bilmezdik; yanaklarımız pancar pancar yanardı...

    Günümüz çocukları topacı kitap ve dergilerden tanıyor.

    Öğretmenler, "Öğretmenim, Hasan misket oynuyor; dersini yapmıyor," diye şikayet almıyor.

    Kaç bahar, kaç sonbahar geçti; gökyüzünde bir tek uçurtma göremedik.

    Birinci sınıf çocuğu, 'Çetin, çember çevir.' fişine yapıştırılmış, sadece çember çeviren çocuğa ait zannediyor çemberi. Ve aslını hiç görmedi; göremeyecek de...

    Günümüz çocuğunun daracık odalarda oynayabileceği oyuncakları var, ağırpahalı.

    Günümüz çocuğunun bir koltuğa tüneyip, saatlerce başını üzerine eğdiği tetrisleri var.

    Günümüz çocuğunun, babasının-anasının içtiği sigaranın dumanları arasında da oynayabileceği atarileri var.

    Günümüz çocuğunun, kendisini dört duvar arasında oynayabilme olanağı sağlayan zengin ana-babaları var.

    Günümüz çocuğunun yediği pek çok besin değeri yüksek yiyeceği var ama yanakları pancar pancar yanmıyor.

    Ve günümüz çocuğunun bol doktoru, bol ilâcı var. Onun için topaca, miskete, çembere, uçurtmaya hiç mi hiç ihtiyacı yok(!).

    Ama ben, topacımı isterim...

    Yüksel ÖNAÇAN
#01.05.2010 13:09 0 0 0

  • noimage


    Türkiye gündeminin yoğun olduğu bu dönemde; insanların siyasi konuları, siyasetçilerinde Anayasa değişikliğini konuştuğu bu günlerde, bizde futbolun ezeli rakebetinden ve sonrasında müslümanın hayatında sporun nasıl olması gerektiğine değinecez.


    Türkiye de spor denildiği zaman, ilk olarak futbol maçı akla gelir. Diğer spor dalları ise, futboldan sonra düşünülür. Futbol; cazibeliği olan, sporu seven veya sevmeyen herkesin bildiği ve konuştuğu bir spor dalı. Kimi fanatikliğinden dolayı izler, kimi de sadece zevk için izler futbolu...


    Türkiye de futboldan bahsedilince rakip olan takımların taraftarları başlar kendi takımlarını anlatmaya... Takımda oynayan futbolcuların nerden geldiğini, hangi mevkide oynadığını, kaç numara forma giydiğini hatta özel hayatlarında neler yaşadıklarını bile bilirler. Takımlarından kimlerin formayı ve aldığı parayı hak ettiğini, kimlerin hak etmediğini, kimlerin gitmesi gerektiğini ve kimlerin gelmesi gerektiğini uzun uzun konuşurlar. Öyle ki, bu konuşmalar bazen tartışmaya dönüşür, bazen de kavga bile ederler kendilerine hiçbir menfaati olmayan taraftarı oldukları takımları yüzünden...


    Fenerbahçe ve Galatasaray, Türkiye futbolunun tartışmasız en rakip iki takımı. İki takım kurulduğundan bu yana aralarında bir rekabet söz konusu olmuştur. Yapacakları maçların çok öncesinde maç skoru tahminleri yapılmaya başlanır. İki tarafta maçı kazanacaklarına dair, demeçler verirler. Maç saati gelinceye kadar açıklamalar ve tahminler yapılır. Hiç kimse bu maçı kesin bir taraf kazanır demez. Çünkü bilir ki, bu iki takım arasında oynanan maçlarda hiç beklenmedik sonuçlar yaşanabilir. (Son onbir yıl hariç)


    Maç başladığında ise artık söz futbolcularda olur. Özel hayatlarında beraber olan arkadaşlar, saha içinde birbirlerini tanımaz olurlar. Tek düşünceleri maçın skorunun kendi lehlerine olması ve bu şekilde de kendi taraftarlarını mutlu etmeleri olur. Canlı olarak onbinlerce insan ve ekran başında da milyonlarca insanın kendilerini izledikleri düşüncesinin verdiği duygularla, insan karekterine yakışmayacak agresif hareketler yaparlar. Yaptıkları bu hareketlerle de, yurdum insanına zevk ve fayda verecekleri yerde, kötü örnek olup zarar verirler.


    Doksan dakika olan maçın son düdüğü çalmadan maçta kimin galip geldiği yüzde yüz belli olmaz. Bir farkla galip olan takımın futbolcuları ve taraftarları için son dakikalar çok sıkıntılı geçer. Maçın biran evvel bitmesini isterler. Mağlup durumda olan takımın futbolcuları ve taraftarı ise, bir son dakika golü umuduyla maçı takip ederler. Hakemin uzatmayı gösterdiği anda uzatmanın daha fazla olması gerektiğini dile getirip, hakemin taraf tuttuğunu söylerler. Maçın son düdüğü ile; bir tarafın zafer sevinci, diğer tarafın ise mağlubiyet üzüntüsü kare kare resmedilir basın tarafından.


    Müslüman Şahsiyetin Hayatında Spor nasıl Olmalıdır?

    Müslümanın hayatında maç izleme sosyal bir aktivite ve İslama davet için bir vesile olmalıdır. Sporun, bilhassa futbolun insanları nasıl bağımlı bir hale getirdiğini gördüğümüz bu zamanda, müslümanın kendini kaybetmemesi gerekir. Çünkü müslümanın belli başlı sorumlulukları ve yerine getirmesi gereken görevleri vardır. Müslüman oturmasıyla, kalkmasıyla, konuşmasıyla, hal ve hareketleriyle nasıl örnek oluyorsa, futbol izlerkende kendisine yakışır bir şekilde izlemeli ve diğer insanlara bu konuda da örnek olmalıdır.


    Müslümanlar için alternatif alanların düşünüldüğü bu zamanda, İslami spor alanlarının da düşünülmesini gerekir. Çağrı Tv nin yayın hayatına başlayacağına sevinenler, müslümanların İslami spor faaliyetlerinin öncülüğündeki organizasyonlara da sevineceklerdir elbette. Zamanın herşeyin ilacı olduğunu düşünüyor, yazımızı da İbrahim Hakkı Erzurumi nin sözüyle bitiriyoruz. Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler.


    Selam ve dua ile...


    MUHAMMET ŞERİF


#01.05.2010 12:58 0 0 0

  • noimage


    "İman bir gizli sırdır görülmez; küfür örter saklar göstermez...
    İman en büyük huzur nedeni; küfür hiçliğin fani bedeni..." A.Ali Ural

    İnsanlık tarihi boyunca küfür ehli karşısında mücadele eden iman ehlini görürüz. Küfrün bütün yolları deneyip, iman ehline galip gelmek için yapmadığı desise kalmamıştır. Küfür ehlinin imanı zayıf olan gönüllere galebe çalması çok zor bir durum değildir. Belirli durumlardan sonra imanı zayıf olanın küfrün esiri olduğuna şahit oluruz.


    Allah (c.c) iyilik ve kötülük, hayır ile şer seçenekleri arasında seçme özgürlüğünü insanın hür iradesine bırakmıştır. Yapılan mücadelede devamlı hayrı düşünüp, iyilikle muamele eden karşılığnda iyilik bulacaktır. Hayatının her alanında islami kaide ve kurallara riayet etmeklede; Allah (c.c) ve Muhammed aleyhisselatu vesselamın memnuniyetini kazanmış olup, kurtuluşa erenlerden olacaktır.


    İnsanoğlu hayatının her evresinde devamlı hak ve batıl uğraşı içerisindedir. Müslüman; hak olan ve doğru olanlarla beraber olandır. İlk insan zamanından başlayıp, günümüze kadar devam eden hak ve batıl mücadelesinde olunması gereken yerde olup; mücadele edilen davanın menfaati için gerekirse istek ve arzularından ferağat edendir, Allah (c.c) ın taraftarı olan müslüman...


    Allah (c.c) taraftarı olan müslüman; hayrı büyük olan islami mücadelede karanlığın askerlerine karşı mücadele eden, aydınlığın askeri olduğuna çokça hamd ve şükür etmelidir. Allah (c.c) taraftarı olan müslüman, bugünkü dağınık ümmet içerisinde küfre boyun bükmeyen, kıyamete kadar hak üzerine galip gelecek taifeye tabi olduğu için ve insanlık içerisinde Muhammed aleyhisselatu vesselamın hayırlı ümmetinin bir ferdi olduğu için Allah (c.c) a ne kadar şükür etse azdır.


    Allah (c.c) taraftarı olan müslüman, kendisi üzerine yüklenen konum ve sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirip; başkalarını aldatmak, şaşırtmak veya beğendirmek gibi yapılan yapay davranışlardan uzak olandır. İnandığı değerler ve yaşadığı hayat tarzından dolayı; Rabbinin emir ve yasaklarında gevşemeyip üzülmeyen, bu yüzden çekilen çilelerin, yaşanılan sıkıntılarından ötürü şikayet etmeyen ve bu yaşadıkları sebebiyle üstün olandır Allah ın taraftarı olan müslüman..


    İslam davası esas alınmış mücadelede verilmesi gereken bazı bedeller vardır. Zulüm ve baskılar nedeniyle İslam ı tamamen yaşayamayan ve bunun için mücadele edemeyen, başkaca çaresi kalmadığından Allah (c.c) için tüm kurulu düzenini ve yakınlarını terk ederek göç edip muhacir olmakta vardır, tıpkı Muhammed aleyhisselatu vesselam ve ashabının Mekke den, Medine ye hicret ettikleri gibi..


    Muhacerat hakkında yerinde bir ispatta bulunmuş olan İslam davası rehberinin dediği gibi "Muhacerat kaçmak değildir. Muhacerat mü'minlerin, baş eğmezlerin güç yettiremeyince teslim olmayışlarıdır. Muhacir, yüksek dağlardan geldiği yerin kokusunu teneffüs ederken dağlar kadar büyük zulüm dağını hatırlayandır"

    İslam davası mücadelesinin gelişip büyümesinde yusufi mekanlarında büyük bir payı vardır. Çünkü, yusufi mekanlar(zindanlar), davaları için mücadele edenlerin savaş meydanlarıdır. Elbette bu davanın yükünü yüklenen veli ler, dertleriyle dertlenen rehber ler bir çok şeyi göze almışlardır. Bu mücadelede; nasıl yaşanması gerektiğini, nasıl direnmesi gerektiğini, nasıl sabredilmesi gerektiğini ve bir canın Allah yolunda nasıl feda edilmesi gerektiğini gösterenlerdir davanın yükünü yüklenen önder şahsiyetler..


    Zalimlere karşı Kahhar olan Rabbi Zülcelal, İslam davası mürşidinin "Rabbimiz üzerimize sabır dök, ayaklarımızı sağlam tut ve bize o kafir millete karşı yardım et.. Rabbimiz, bizleri İslam için mücadele eden ve karanlığın askerlerine karşı aydınlığın askerleri eyle." diye ettiği dua ile bizlerinde dularını kabul eyle...


    Selam ve dua ile...


    MUHAMMET ŞERİF
#01.05.2010 12:55 0 0 0

  • noimage


    Gıybet; bir kimsenin bir ortamda hazır bulunmadığı zaman arkasından hoşlanmayacağı bir şeyi söylemesidir. Gıybet öyle kötü bir günahtır ki, büyük günahlardan bile daha kötüdür. İnsan günah işlediği zaman günahından tevbe eder, Allah ta tevbesini kabul eder ve af olunur. Gıybette ise; gıybet eden kişi, gıybeti edilen kişi ile helalleşmedikçe Allah (cc) tarafından affedilmez. Bu konuda Resulullah (sav) şöyle buyuruyor "Gıybetten kaçınınız. Muhakkak ki gıybet zinadan daha kötüdür. Çünkü kişi bazen zina eder, tevbe eder Allah tevbesini kabul eder. Gıybet yapan bir kimse ise, gıybetini yaptığı kişi kendisini affetmedikçe Allah onu affetmez" Allah (cc), Kur an ı Kerim de, gıybet yapanı ölünün etini yiyen bir kimseye benzeterek şöyle buyurmuştur. "Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölü kardeşinin etini yemek istermi? Bundan tiksindiniz değil mi?" (Hucurat/12)

    Başkasının hakkında konuşup gıybetini yaptığımız durumlarda, konuşulan kusurun o insanda olması gıybettir, birde o kusur onda yok ise hem gıybet ve hem iftiradır. İftira cürümlerin en çirkinidir. Eğer hakkında konuştuğumuz konuyu birebir kendimiz görmemişsek, başkasından veya bir ortamdan duymuşsak muhtemelen değişime uğramıştır ve tam olarak doğru değildir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyuruyor. "Bir kimse kardeşini bir kusuru ile ayıplarsa, o kişi ölmeden o kusuru işler" Bir arkadaşımızın, bir dostumuzun eksik ve kusurlu yönü ile alay edip onu küçük düşürürsek, o eksikliği bizlerinde yaşayacağını çok iyi bilmemiz gerekir.

    Bir kimsenin kusurunu, ayıbını, eksikliğini kendimize söylediğimiz de bile gizli gıybet etmiş oluruz. İmam Gazali bunu "kalp ile gıybet" şeklinde tanımlamıştır. Yani bir kimsenin ayıbını insanın kendi kendine söylemesini bile reddetmiştir. İnsanlar bazen gıybetin konuşulduğu ortamlarda gıybeti edilen kişiyi tanıdığından konuyu kapatmak istediğini ima eder. Aslında konunun kapanmasını istemez ama "Boşver gitsin gıybet oluyor" gibi sözlerle gıybeti gerçekten engellemek istemez. Yine İmam Gazali bu gibi gıybetin en utanç verici gıybet biçimi olduğunu belirtmiştir.

    Laf taşımak, insanların arkalarından onları incitecek hareketler yapmak müslüman şahsiyetlerin hayatlarının hiçbir aşamasında yoktur, olmamalıdır. Çünkü, insanların arkasından kaş göz işaretleri ile yapılan hareketler de gıybet sınıfına girer. Allah (cc) Kuran ı Kerim de bu konu ile ilgili bizleri uyarıyor. "Arkadan çekiştirip duran kaş göz işaretleri ile alay edenlerin vay haline" (Hümeze/1) Yine konu ile ilgili Resulullah (sav) bir hadisinde şöyle buyuruyor. "Allah ın kullarının en kötüleri; başkalarının laflarını taşıyanlar, birbirlerini sevenlerin aralarını bozanlar, suçsuz günahsız kimselerin kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışanlardır"

    Bir arkadaşının gıybeti kendi yanında yapılan kişi, o konuşmaya müdahale etmesi gerekir. Çünkü gıybet yapan sadece konuşan değildir. Aynı zamanda kendi rızası ile dinleyendir. Gıybet yapıldığı zaman müdahale etmeyen tam olarak o gıybetin ortağı olacaktır. Konuşan kişi ile beraber dinleyende günah kazanacaktır. Peygamber efendimiz (sav) bir hadisinde "Kim ki yanında müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken kardeşine yardım etmezse Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar" diye buyurmuştur. İşte bu hadis gıybeti yapandan çok, yanında gıybet yapıldığı halde müdahale edip kardeşinin onurunu korumayanı tehdit ediyor. Bu yüzden yanımızda yapılan gıybete müdahale etmeliyiz. Müdahale etmezsek günahına ortak olduğumuzu bilmeliyiz. Eğer engelleme şansımız yok ise en kötü ihtimalle o ortamdan derhal kalkmalıyız, uzaklaşmalıyız.

    Gıybet edip farkına vardığımız zaman, ilk önce yapmamız gereken Allah (cc) tan af dilemek olmalıdır. Sonrasında eğer yaşıyorsalar hellalik istemeliyiz veya hellalleşmenin bir yolunu aramalıyız. Çünkü bilmemiz gerekir ki, kul hakkını ne olursa olsun ödemek zorundayız. Eğer vefat etmişseler, kendilerine ömür boyu dua etmekten ve iyilik etmekten başka çaremiz yoktur. Gıybetlerini bilmeden yapabileceğimiz veya yaptığımız ihtimaliyle de, tanıdığımız insanlarla ilk karşılaşmamızda hellallik istemeliyiz.

    İnsan kişisel hakkını affedip, muhattabı için hidayet dilerse elde edeceği mukaffat diğer yolla kazanacağından daha değerli olucaktır. İslam alimlerinden Hasan Basri kendisi hakkında gıybet edene bir tabak taze hurma göndermiş ve şöyle bir not eklemiş "Duydum ki sen ibadetini bana hediye göndermişsin, bende buna karşılık vermek istedim. Kusura bakma tam karşılığını veremedim"

    Allah u Teala Kuran ı Kerim de "Bütün müminler kardeştir"(Hucurat/10) diye buyurarak müminlerin birbirlerinin tamamlayıcısı olduğunu belirtmiştir. Çünkü müslüman müslümandan sorumludur. Eğer bir müslüman bir kardeşinin yanlışını görürse, onu güzel bir şekilde ve nazik bir dille uyarmalıdır. Bu tarz olumlu bir yaklaşım insanların karşılıklı güvenini, saygısını ve sevgisini artıracaktır. Çünkü samimi bir niyetle gıybetin terk edilmesi, sadece insanlar arasındaki sevgi ve muhabbeti artırmakla kalmaz, insanın ahiretine de büyük yarar ve fayda sağlar.

    Sevaplarımızın tamamen eriyip gitmesine sebep olan gıybetten korunmak için, konuşmalarımıza dikkat etmeliyiz. Konuştuğumuzda; övünme, başkalarını küçümseme, kıskanma ve kıskandırma olmamalıdır. İçinde bulunduğumuz zamanın salgın hastalıklarından birinin de, gıybet hastalığı olduğunu bilmeli ve bu yüzden de uzak durmalıyız. Peygamber Efendimiz bir Hadisinde şöyle buyuruyor. "Ateşin kuru odunu yakması, insanın sevaplarını yok etmekte gıybetten daha hızlı değildir"

    Allah u Teala bizleri gıybet ve gıybet gibi kalbi hastalıklarından korusun ve bizleri İslam davasında dosdoğru olanlardan eylesin... (Amin)

    Selam ve Dua ile...

    MUHAMMET ŞERİF


#01.05.2010 12:53 0 0 0
  • Konu: Tümceler

    noimage


    KARANLIKLAR yoktur gerçekte..
    karanlıkların sebebi, AYDINLIĞIN OLMAMASIDIR


    KÖTÜLÜK YOKTUR aslında..
    kötülükler iyiliklerin olmaMASIDIR..!

    GECE YOKTUR ASLINDA

    GECE GÜNEŞİN OLMAMASIDIR..!

    KARANLIK aydınlığın olmadığı
    kötülük iyiliğin görülmediği
    gece de güneşin doğmadğı ZAMANLARIN ADIDIR..!



    Davut Aydın
#01.05.2010 12:47 0 0 0

  • noimage


    Naz, bilindiği gibi insanın kendisinde gizli olan, sükun halindeki güzelliği meydana vurmasının adıdır.

    Bütün sevgililer âşıka naz ederek güzelliklerini sunarlar.
    Üstelik naz, gönüldeki coşku ve ateşi arttırır.

    Âşık bu coşku ve ateşten dolayı zevk ve lezzet içinde yaşar.
    Bu yüzden hakiki âşık sevgiliden nazlanmasını ister, o nazlanmazsa müteessir olur, o nazlandıkça aşkını arttırır.

    Sufiler naz deyince Sevgili'nin cilve ile tecellisini, âşıkını bilmezlikten gelip yüz vermemesini (âşıkın kemali için yakarışların geri çevrilerek başka lütuflarla icabet edilmesi) anlarlar.

    "Eşikte niyaz, huzurda naz!" kuralı bunun için konulmuştur.
    naz niyaza davet eder..niyaz duaya..!

    sevgiler hem nazla hem de duayla birlikte daha güzedir ya..!

    ne güzeldir naz ehlindeki cilveler..cilvelerdeki gçzemler..gizemlerdeki güzellikler..!

    naz sevgiliye..sevgili naza aşıktır da belli edilmez işte..

    naz sevgilide..sevgili nazda hoşluklardadır da yalnızlıklar ondan sevilir..
    naz sevene..sevgili sevilene..!

    Sevgilerimle


    Davut Aydın
#01.05.2010 12:42 0 0 0

  • noimage


    "....Seven insan "senin hatan" yerine "özür dilerim" diyendir. "neredesin" yerine "ben buradayım" diyendir.. "nasıl yaparsın" yerine "niye yaptığını anlıyorum" diyendir.. ve aşk "keşke" yerine daima "iyi ki" diyendir..."


    sevgiler uyum ister
    sevdalar denge ister
    aşklar taraf ister..diyerek çıkılan yolda yaşanan ve yaşanmış olayların sonunda ya "keşkeş"li ya da "iyi ki"li cümleler duyguları elbise gibi giyer..bazen daraltır..bazen serinletir bazen ısıtır bazen de örter tüm güzellikleri.

    "keşke"li cümleler genelde pişmanlıkların feryadıdır.bazen çığlıdır..bzen de gözyaşalrıdır.
    keşke insanı olmaya alışanların bu huydan kurtulması nadiren mümkündür..keşkeli hallerie sebeb olanların hediyesidrbu duygular asllında..

    "keşke"den "iyi ki"ye tek kapı,tek köprü ve tek adım vardır..SEVGİ patikasından geçilir..AŞK harabiyetine girilir veee SAYGI kontrolünden geçilerek güzellikler sarayının teresinde SEVDA ile tanışılır..!
    keşke kelimesi gidişlerin dönüşleridir aslında..
    keşke duygusu yeni başlangıçların selamıdır gerçekte..
    eğer sevenin hali yüreği ve kelbi sevgi öncesindeki gibiyse..!
    "keşke" güzel
    "iyi ki "daha güzel
    sevgi en güzeldir..!
    seven insanı bekleyenler hep kusursuz bekleyişlerle içiçedir kendisini düşünmeden ve hazırlamadan bu buluşmaya..
    seven insanın hayranı olmak nekolaydır sevgi tembellerine..
    seven insanın peşinde olmak ne maceradır geçici sevgiler avcılarına..
    seven insan nasıl da şifadır gerçek sevdalılara..!

    Sevgilerimle...



    Davut Aydın
#01.05.2010 12:36 0 0 0
  • Konu: İşaretler

    noimage


    Merhaba dünya, merhaba pırıl pırıl parlayan ayına ve yıldızına, merhaba gecene ve karanlığına. Dünya ile beraber dönüp durmamız devam ediyor. Yeri geliyor sıkılıyoruz yeri geliyor bunalıyoruz. Dünya bize hep zoru gösteriyor, olumsuz bir perde indiriyor gözümüzün önüne. Bizler bu perdeyi fark edemiyoruz, gözümüzün önünde olduğu için onu görüyoruz, istediğimiz için değil. O perde ile hiç mücadele etmiyoruz. Edecek olsak insanlar müsade etmiyo, perde biraz kalkacak olsa olumsuzluklar geçiyor önüne, hatta bir aydınlık veya bir ışık o perdenin arkasındaki bir anlık mutluluğu gölgeliyebiliyor. Evet biranlık mutluluk, yarım saatlik bir huzur, kısa süreli bir zihinsel özgürlük beni bu düşüncelere itti. Bir akşam evde tek başıma otururken birden elektirikler kesildi, kısa süreli bir şoktan sonra kapattığım perdeleri açtım, açtım ve huzuru, sıhati buldum. Bir dolunay vardı pırıl pırıl ya yıldızlar birer inci tanesi . Oturdum önümdeki koltuğa telefonumdan da dinlendirici bir müzik açtım, gözümün önündeki perdeyi de fırlatıp attım. Ve gerçek dünya ya ulaştım. Öyle bir yarım saattiki hiçbir pisikolojik tedavi bu kadar faydalı olamaz, hiçbir muhabbet bu kadar rahatlatamaz. Bütün olumsuzluklara rağmen, işsizliğe rağmen , sevgisizliğe rağmen bunlardan sıyrılarak insan gerçekleri görebiliyormuş. Herşeye rağmen çok şanslıyım, yarınki güneşi gördüğüm için , çok şanslıyım parıldayan ayı gördüğüm için, çok şanslıyım birer inci tanesine benzeyen yıdızları gördüğüm için. Şu koskoca ömrümde yaşadığım bütün güzellikleri bir kenara iterek sadece bu yarım saat için bile Allah'a binlerce şükür ettim, aileme, dostlarıma ve tüm insanlara dua ettim ve ışıklar geldi. Şu inişli çıkışlı hayatımda hep beni yönlendiren , bana iyiyi düşündüren işaretler olmuştur. Bu yarım saatlik işarette beni sıkıntılardan alan, hayatın küçük bir parıltı olduğunu gösteren, sevgiyi yüreğime , umudu beynime mıh gibi çakan güzel bir işaretti. Şu kış gününde bir damal ışık oldu bana bir kardelen gibi yeniden ulaştırdı doğaya. Evet dostlar sıkılıyorsunuz, biliyorum çekiliyor gözümüzün önüne bir perde ama yok bırakmak yok bu dünya yı artık gözümüzün önüne geleni görmek değil görmek istediğimizi görme zamanı. Hadi alalım şu güzel işaretleri kaldıralım gözümüzün önündeki perdeleri hadi doğalım güneşe kardelenler misali


    Evren Paran
#01.05.2010 12:27 0 0 0

  • noimage

    Güneş sisteminde bulunan gök cisimlerinin hiçbirinde yaşamın temel kaynağı olan su bulunmaz. Oysa yeryüzünün dörtte üçü sularla kaplıdır. İnsanlar, suyun varlığına o kadar alışıklardır ki yeryüzünün büyük bir bölümünü kaplayan suyun yaşamları için ne kadar önemli olduğunu belki de hiç düşünmezler.

    Su, hayatın temelini oluşturan, olmaması durumunda tüm canlılığın son bulacağı, hayati değer taşıyan bir maddedir. Canlı hayatın sürmesi için gerekli tüm dengeler, suyun varlığı sayesinde devamlılığını sürdürür. Yeryüzündeki bütün canlılar % 95 - % 50 sudan oluşur. Yaşam için son derece önemli olan su, Allah'ın bir lütfü olarak insanlara hazır olarak sunulmuştur. İnsanın suyu oluşturabilmesi için, elinde bütün hammaddeler olmasına rağmen, yoktan var edemeyeceği en önemli nimetlerden biri "su"'dur. Su, dünyanın oluştuğu esnada bir defaya mahsus olarak meydana gelmiş ve Rabbimiz tarafından canlılara sunulmuştur. Dünyanın varoluşundan bugüne kadar canlı hayatın devamını sağlayan su, aynı sudur.

    Su, iki hidrojen ve bir oksijen atomunun birleşmesi sonucunda ortaya çıkan bir moleküldür. Doğada bol miktarda hidrojen ve oksijen atomu bulunmasına rağmen, bu atomlar bir anda birbirlerine bağlanarak suyu oluşturamazlar. Suyun oluşabilmesi için bu iki atomun çok yüksek bir sıcaklık ve enerji seviyesinde çarpışmaları gerekmektedir. Bu çarpışma esnasında, hidrojen ve oksijen atomlarını oluşturan bağlar zayıflar ve bu iki atom, yeni bir molekül olan suyu oluşturmak üzere birleşirler. Çarpışma esnasında suyun oluşabilmesi için gerekli yüksek ısı ve enerji, şuan yeryüzünde mevcut değildir. Şuan yeryüzünde bulunun bütün sular, dünyanın oluşumu esnasındaki yüksek ısı ve enerji sonucu oluşmuştur.

    Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 3) ayetinden de anlaşıldığı gibi, yüce Rabbimiz yeryüzünde muhteşem bir sistem kurmuş ve hayati önem taşıyan suyun, yer ve gök arasında devir yapmasını sağlamıştır. Yeryüzünde bulunan su, sıcak havanın etkisi ile buharlaşır ve bulutlara ulaşır, bulutlara ulaşan su ise arınmış ve tazelenmiş olarak tekrar yeryüzüne düşer. Bu gerçek, bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:

    Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 68-69)

    Yeryüzünde sıvı, katı ve gaz halinde olmak üzere oldukça fazla miktarda su bulunmaktadır. Bu miktarın %97'si tuzludur. Dünyadaki tatlı suyun %75'i ise kutuplarda katılaşır. Toplam suyun geriye kalan %1'i içilebilir, ama bunun çoğu ulaşılamayan derinliklerdeki yer altı sularıdır. Canlılığın ihtiyacını karşılayan su ise, göllerde ve nehirlerde bulunan toplam suyun %0.05'idir. Bu az miktar bile yeryüzündeki canlıların yaşaması için yeterlidir. . P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf. 23

    Rabbimizin bir mucizesi ve aynı zamanda lütfü olarak, dünyadaki suların %97'sini oluşturan tuzlu sular, yani tüm denizler ve okyanuslar, aslında insan ve diğer kara canlılarının yaşamına hizmet ederler. Çünkü tatlı suyun insanlara ulaşması, denizlerdeki suların buharlaşarak bulutlarda birikmesi ve tekrar arınmış olarak yeryüzüne düşmesi ile mümkün olur.

    Allahın ölçü ile yaratması, deniz ve karaların yeryüzündeki oranlarına bakınca da kendini gösterir. Yeryüzünün dörtte üçü su değil de kara olsaydı, kurak bölgeler ve çöller çok artardı. Su, şu anki miktarından fazla olsaydı bu kez de insanlara yaşam ve tarım açısından az bir alan kalır ve aşırı yağmur alacağı için verimsizleşirdi. Buradan da anlaşıldığı gibi, merhameti bol Rabbimiz, yeryüzündeki kara-su oranını insanın yaşamı için en ideal ölçülerde var etmiştir.

    Sudaki mucizeler saymakla bitmez. "Suyun katı hali olan buzun yoğunluğu sudan daha azdır. Su, buz haline dönüştüğünde hidrojen bağları nedeni ile buzu oluşturan her bir molekül komşusunu sıkıca yakalar, ama buzu oluşturan bu moleküller arasındaki uzaklık çok fazladır. Dolayısıyla bu molekülleri oluşturan bağlar arasında boşluklar kalır. Katı haldeki suyun yapısı işte bu nedenle sıvı durumuna göre daha fazla boşluk içerir ve bu nedenle de daha az yoğundur." (P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf. 23-24) Bunun sonucu olarak, tüm sıvıların katı hali sıvı halinden ağırken, suyun katı hali sıvı halinden daha hafiftir ve bardağa atılan buz daima yüzeye çıkar.

    Hidrojen bağlarının bu özelliğinden dolayı su daima yüzeyden başlayarak donar. Suyun bu özelliği canlılık için oldukça önemlidir. Kutuplarda ve kış aylarında göl ve denizlerin üst kısımları buz tutar ve su yüzeyinde tonlarca ağırlıkta buz kütleleri oluşur. Buz kütlelerinin altında ise su, sıvı halde kalır. Suyun üst kısmında bulunan buz kütlesi, dışarıdaki soğuğun alt kısma geçmesine engel olur. Bu sayede alt kısımdaki su, artı 4 dereceye kadar soğur. İşte tam bu noktada suyun bu özelliğinin önemi karşımıza çıkar. Suyun yüzeyden donması ve alt katmanları izole ederek daha fazla soğumasını engellemesi vesilesiyle, suyun altındaki canlı hayat devam edebilir. Şayet su dipten donmaya başlasaydı, bir yalıtım olmadığı için donma yüzeye doğru devam edecek, deniz ve göllerin tamamı buz olacak, böylece sudaki yaşam son bulacaktı.

    Suyun bir diğer hayati özelliği ise yüzey gerilimidir. "Örneğin hafif bir metali suya bıraktığınızda bunun dibe çökmediğini, suyun üzerinde sabit olarak kaldığını görürsünüz. Bunun yanında bazı böcekler de suyun yüzeyinde rahatlıkla yürüyebilmektedirler. Metal sudan daha ağırdır, böceklerin bir kısmı da öyle" (Bilim ve Teknik, Eylül 96, Sayı 346, sf. 47 ) Peki bunlar suyun üzerinde nasıl durabilir? Yüce Rabbimizin yaratma sanatı burada tekrar karşımıza çıkar. Suyun yüzey gerilimini oluşturan, su moleküllerini birbirine bağlayan hidrojen bağlarıdır. Bu gerilim, su yüzeyindeki moleküllerin birbirleriyle ve alt kısımda kalan moleküllerle hidrojen bağı kurması ile oluşur. Bir nesnenin suyun dibine batması için, bu hidrojen bağlarından bazısının kopması gerekir. Gemileri su üstünde tutan şey de aynı yüzey gerilimidir. Şayet suyun bu özelliği olmasaydı gemilerin varlığından söz edilemezdi. Aynı zamanda balıklar da su altında yaşamak ve yüzmek için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyacakları için belki su altında bu kadar canlı türü de olmayacaktı.

    Her sıvının yüzey gerilimi farklıdır. Su, diğer tüm sıvılardan daha yüksek bir gerilime sahiptir. Burada yine bir başka yaratılış harikası kaşımıza çıkar. Örneğin bitkilerin hiçbir pompa ve kas sistemi olmadan toprağın derinlerindeki suyu en yukarıdaki yapraklara kadar iletebilmesi, suyun yüksek yüzey geriliminden kaynaklanır. Şayet suyun yüzey gerilimi diğer sıvılardaki gibi düşük olsaydı, o zaman büyük kara bitkilerinin yaşaması imkânsız hale gelirdi. Bitkilerin olmadığı bir ortamda insanların yaşamını idame ettirebilmesinin mümkün olmadığını düşünürsek, Rabbimizin üzerimizdeki lütfüne bir kez daha şahit oluruz.

    İçmemiz için en uygun şekilde yaratılmış olan suyun bir diğer mucizevî özelliği ise kokmamasıdır. Suyun kokması durumunda temizlik, yemek ve içmek insan için çekilmez hale gelebilirdi. Sudaki bu kusursuz tasarım, muhteşem ölçüler ve detaylar tesadüfle açıklanamayacak kadar karmaşık ve mükemmeldir. Elbette bu sistem, üstün bir aklın eseridir. İşte bu üstün aklın sahibi, âlemlerin Rabbi olan Allah tır.

    Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. (Müminun Suresi, 18)



    İbrahim Akın
#01.05.2010 12:16 0 0 0

  • noimage

    Sivrisineklerin doğumundan ölümüne kadar olan bütün süreçler başlı başına birer mucizedir. Hiç önemsemeden yok etmeye çalıştığımız bu mucize varlık aslında Allahın yaratma sanatına çok önemli bir delildir. Şimdi bu küçücük canlının özelliklerinden bahsetmek istiyorum sizlere.

    Sivrisineklerin çiftleşmesi havada, uçarken gerçekleşir. Erkek sinek, yaşamının ilk 24 saati çiftleşemez. Antenleri ıslak olduğu için sağır olur ve dişinin çiftleşme çağrısı olan kanat seslerini duyamaz. Dişi sinek, erkek sinekten daha hızlı kanat çırpar. Saniyede 1000 kez kanat çırpan dişi sineğin kanadından çıkan ses, erkek sineğin dişiyi ayırt etmesini için bir işarettir. Çiftleşmeden bir süre sonra erkek sinek ölür.

    Normalde bitkilerle beslenen sivrisineklerin dişileri, çiftleşmeden sonra yumurtalarının gelişebilmesi için gerekli proteini sağlamak amacı ile kan emmeye başlar. Baş kısımlarında iki anten ve antenlerin arasından çıkan emme tüpü ya da diğer adı ile emme hortumu bulunur. Yanaklarının iki yanında da dört adet kesici bıçak vardır. Kesici bıçak ve emme hortumu erkek sineklerde bulunmaz. Çünkü erkek sinekler hayatları boyunca asla kan emmezler. Dişiler, karınlarındaki ısı algılayıcılarla karanlıkta dahi insanın damarını hissedebilirler. Isırdıktan sonra bıçaklarından akıttıkları bir sıvı ile dokuların uyuşmasını sağlar ve kanın pıhtılaşmasını engelleyerek o bölgeye bir nevi lokal anestezi yaparlar. Sivrisineğin ısırdığı yerin daha sonra şişmesi ve kaşınması bu sıvıdan dolayıdır.

    Dişi sinek kan ile yumurtalarını besledikten sonra, larvalarını genelde yaz aylarında ya da sonbaharda bırakır. Larvayı bıraktığı yerin kuru olmaması gerekir. İlginçtir ki bu küçücük canlı bu bilgiye sahiptir ve larvalarını çoğu zaman ilk yağmurlardan sonra değil, iki, hatta üçüncü yağmurlardan sonra bırakır. Larvaların gelişimi için, bulundukları yerin ısısı da oldukça önemlidir. Isı 10 ile 30 derece arasında iken larvaların gelişimi hızlanır. Gereken hava koşulları oluşmazsa larvalar çatlamadan sıcak hava ve yağmurları beklerler. Kutup dairesi üzerinde "sivrisinek gölü" adında bir göl bulunur. Buradaki donmuş larvalar, buzların çözülmesi ile çatlarlar.

    Sivrisineklerin larvaları bırakma şekli de oldukça enteresandır. Bazı sinekler yumurtalarını birbirine yapıştırarak bir sal formu verir. Bu form, yumurtaların batmasını engeller. Bu formun, yumurtalarını suya batırmayacak en doğru form olduğunu sineğin bilmesi bir mucizedir.

    Sürü sivrisinekleri yumurtalarını jelâtinimsi bir madde içine ip gibi bırakır. Yumurtaların suda kaybolmaması için de bu madde ile yumurtaları, bitki ya da taşlara yapıştırır.

    Larvalar su altında yaşarlar ve sürekli yedikleri için de bir haftada 6-7 kat büyürler. Larvaların nefes alabilmek için suyun üzerinde boğulmadan asılı durmaları gerekir. Ancak suyun üzerinde durduklarında, beslenemedikleri için ölürler. İşte tam bu noktada bu mucize canlının bir özelliği daha çıkar karşımıza. Larvalar baş aşağı suyun içinde dururken, beslenebilmesi ve aynı zamanda nefes alabilmesi için gerekli mekanizmalara sahiplerdir. Ağzının iki yanında dört set halinde bulunan ince tüylü bir fırçayı hızlıca sallayarak suda akıntı oluşturur. Böylece suda oluşan bu akımla bakteriler kolaylıkla larvanın ağzına gelir.

    Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)

    Larvalar suyun içinde baş aşağı asılı dururken, vücudunun arka kısmında bulunan solunum boruları ile nefes alırlar. Bazı larvalar ise suya paralel durarak, karınlarında bulunan üç solunum deliği ile nefes alırlar. Şnorkel şeklindeki bu solunum borusu ile nefes almanın bir tehlikesi vardır. Herhangi bir dalga geldiğinde solunum borusunun içini su ile doldurursa sineğin ölmesine neden olur. Ama çok ilginçtir ki şnorkelin hava ile temas ettiği uç kısmı, doğuştan özel bir yağ ile kaplıdır. Bu yağın özelliği, suyu itmesidir. Bu sayede sinek boğulmadan rahatça nefes alır.

    Larva dönemi bir hafta sürer ve ardından pupa dönemi başlar. Pupa dönemine hazırlanan larva, başının arkasında bulunan bir organ yardımı ile sert derisini kırar. Toplam dört kez deri değiştirdikten sonra pupa dönemine giren sinek, bu dönemde beslenmez.

    Sivrisineğin şu ana kadar öğrendiğimiz bütün bu özellikleri tesadüfle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Sivrisinek larvası, başının arkasında sert bir organı olduğunu ve bu organla derisini parçalayabileceğini asla bilemez. Yine yumurtalarını beslemek için kan emmesi gerektiğini ve kanı emmeden oraya anestezi yapması gerektiğini de bilemez. Daha da önemlisi kanın pıhtılaşma özelliğini bilip buna karşı tesadüfen tedbir geliştirmesi mümkün değildir. Larvasının gelişebileceği en uygun ortamın ıslak ortamlar olduğunu bilip larvayı suya özenle yerleştirmesi de asla deneme yanılma yöntemi ile öğrenip, diğer nesillere aktaramayacağı bir başka mucizevî özelliğidir. Suyun içinde ters dururken, vücudunun yüzeyde kalan kısmı ile nefes alması ve bu kısmın su tutmayan yağlı bir madde ile kaplı olması da sivrisineğin diğer bütün özellikleri gibi üstün bir aklın ürünü olduğunun çok açık bir delilidir. Saniyede 1000 kez kanat çırpılması ise aklın alamayacağı kadar müthiş bir mucizedir. Yüce Rabbimizin yaratma sanatı, bu küçücük canlıyı da kuşatmış ve bizler için yaratılıştaki muhteşem sanatın örneklerinden biri olmuştur.

    Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkar edenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz. (Bakara Suresi, 26)


    İbrahim Akın
#01.05.2010 12:05 0 0 0

  • noimage


    Sadece gökyüzüne bakarak havanın nasıl olacağını tahmin etmek mümkün müdür? Elbette değildir. Hava durumu ile ilgili tahminler yapan kurumlar dahi ellerindeki teknolojiye rağmen her zaman doğru tahminlerde bulunamazlar. Ancak bunu, hiçbir teknolojik alete gerek duymadan tek başına yapabilen bir bitki vardır. Lupin bitkisi. Bu bitki, büyüyebilmesi için yılın belli zamanlarında havanın sıcak olmasına ihtiyaç duyar. Hava tahmin yeteneğine sahip olan Lupin, hava koşullarının olumsuz olması halinde çimlenmez ve koşulların uygun hale gelmesini bekler. Ortamdaki bütün şartlar tohumun çatlamasına elverişli olsa dahi sıcaklık istediği oranda olmazsa asla tohumlarını çatlatmaz ve donmuş toprakta bir nevi uykuya çekilir.

    Şartlar uygun hale geldiğinde ise aradan geçen zamanın uzunluğuna bakmaksızın Lupin tohumları kaldıkları yerden gelişimlerine devam ederler. Yapılan bilimsel araştırmalarda, kaya yarıkları arasında bozulmadan ve çimlenmeden yüzlerce yıl kalan bitki tohumlarına rastlanmıştır.

    Tohum, sanki dış dünyadaki hava koşullarından haberdarmış gibi değişiklikler yaşamaktadır. Peki tohumun tek başına dış dünyadaki olaylardan ve hava koşullarından haberdar olması mümkün müdür?

    Tohumun içindeki bir mekanizma ona hava durumunu haber vermektedir. Tohum ise sanki bir yerden emir gelmiş gibi gelişimini durdurmaktadır. Peki bu haberleşme sistemi nasıl oluşmuştur?

    Elbette bütün bu sistemleri bitki kendi kendine, deneme yanılma yöntemi ile elde etmemiştir. Bitki ilk ortaya çıktığı andan itibaren sahip olduğu bu özellikler genetik bilgisinde zaten kodludur. Lupin bitkisine bu özelliği veren herşeyi kontrolü altında tutan Allah'tır.


    İbrahim Akın
#01.05.2010 12:01 0 0 0

  • noimage

    Münafık kelimesi, karışıklık, bozgunculuk çıkaran anlamına gelir. Münafıklar, mümin olmadıkları halde mümin taklidi yaparak, onların içinde barınmaya çalışan, menfaatçi yapıya sahip, ikiyüzlü insanlardır. Münafıklar çeşit çeşittir. Kimi sadece maddi menfaat için müminlerin içindedir, kimi müminlere hırsından dolayı onlara zarar vermek için aralarına girer, kimi de iman eder ancak daha sonra niyetlerini bozar ve inkara saparlar. Ancak hepsinin ortak bir özelliği vardır, o da müminlere düşman olmaları ve bu yönde çaba sarf etmeleridir.

    Allah'a and içiyorlar ki (o inkar sözünü) söylemediler. Oysa andolsun, onlar inkar sözünü söylemişlerdir ve İslamlıklarından sonra inkara sapmışlardır ve erişemedikleri birşeye yeltenmişlerdir... (Tevbe Suresi -74)

    Münafıklar, müminlerin arasında yaşadıkları sürece, onlar gibi davranarak, kendilerini gizlemeye çalışırlar. Müminlerin başına bir sıkıntı ve zorluk geldiğinde ya da menfaatleri çatıştığında ise gerçek yüzleri ortaya çıkar. İman edenlerin yanından ayrılırken veya ayrıldıktan sonra onlara zarar vermeye ve müminlerin arasındaki birliği bozmaya çalışırlar.

    Münafıklar, karakter olarak şeytanla birebir aynı özellikleri taşırlar. Şeytan gibi, Allah'ın varlığını bilir ve kabul ederler. Ancak Allah'tan korkmak yerine, Allah'ın kalplerinde gizledikleri hainliği açığa çıkaracak bir sureyi indirmesinden korkarlar.

    Münafıklar, kalblerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: "Alay edin. Şüphesiz, Allah kaçınmakta olduklarınızı açığa çıkarandır." (Tevbe Suresi -64)

    Allah'a ve elçisine inandıklarını söyler, ancak itaat etmezler. Bunu yaparken de kendilerinin doğru olduğunu zannederek tevil yoluna giderler. Ama atladıkları bir konu vardır ki "Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir. (Taha Suresi - 7)"

    Münafıklar sana geldikleri zaman: "Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah'ın elçisisin" dediler (Münafikun Suresi - 1)

    ... Onlara: "Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir. (Al-i İmran Suresi - 167)

    İkiyüzlü oldukları için, elçi ve Kuran'a davet edildiklerinde var güçleriyle kaçarlar.

    Onlara: "Allah'ın indirdiğine ve elçiye gelin" denildiğinde, o münafıkların senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün. (Nisa Suresi - 61)

    Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar, müminlerin içinde yaşadıkları sürece kendilerini çeşitli şekillerde gizlemeye çalışırlar. Ancak Allah Kuran'da, müminlerin münafıkları tanımaları ve tedbirli olmaları için, onların bütün özelliklerini ortaya çıkarmıştır. Bu da Rabbimizin münafıklara kurduğu mükemmel bir tuzaktır. Örneğin müminler namazı, Allah ile buluşma vakti olarak değerlendirdikleri için bu randevuya sevinç içinde kalkarlar. Oysa münafıklar, bütün ibadetlerde olduğu gibi, namazı da Allah rızasını gözetmeden, yalnızca gösteriş olsun diye yaptıkları için isteksiz ve zoraki kalkarlar. Allah'ın anıldığı ortamlardan sıkılır ve Allah'ı çok az anarlar.

    Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi -142)

    Zorluk anlarında tevekkül göstermezler. Müminleri de tevekkülsüzlüğe sürüklemek ve aralarındaki birliği bozmak isterler.

    İşte orada, iman edenler, sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı. Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi' diyorlardı. (Ahzab Suresi - 11,12)

    Oysa müminler, zorluk anlarında münafıkların gösterdiği zaafın aksine, daha güçlü ve tevekküllü olurlar.

    Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: 'Bu, Allah'ın ve Resûlü'nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir.' Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı. (Ahzap Suresi -22)

    Münafıkların en önemli özelliklerinden biri, fitneci bir karaktere sahip olmalarıdır. Bu yönleriyle müminlere sürekli rahatsızlık vermek ve müminlerin arasındaki tesanütü bozmak isterler.

    Kendilerine: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde: 'Biz sadece ıslah edicileriz' derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değillerdir. (Bakara Suresi -11,12)

    Kuran'da fitneci karaktere örnek olarak gösterilen, Hz. Musa'nın kavmindeki münafıkların başı olan Samiri, Hz. Musa'nın yokluğundan istifade ederek, kavmin içine fitne sokmuş ve birçok inananın sapmasına neden olmuştur.

    Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı." (Taha Suresi - 85)

    Münafıkların Kuran'da bildirilen diğer özellikleri ise, inkarcılara sevgi duymaları, güç ve onuru onların yanında aramalarıdır. Oysa Allah pek çok ayetinde müminleri, inkarcıları dost edinmekten men etmiştir. Oysa münafıklar müminleri bırakıp, kendileri ile aynı özelliklere sahip, Allah'a inanmayan, ahireti unutan ve çevrelerinde bulunan herkesin de böyle olması için çaba sarf eden inkarcıları dost edinirler.

    "Onlar müminleri bırakıp kafirleri dost edinirler..." (Nisa Suresi -139)

    Doğal olarak insan, her zaman güçlü olanın yanında olmak ister. Allah tek güç sahibidir. Şeytan ve yandaşları ise zayıf ve güçsüzdür. Hepsi Allah'ın kontrolündedir. Güçlünün yanında olmak isteyen müminlerin tercihi imandır. Tek güç sahibi olan Allah'ın katında, aradıkları gücü ve onuru bulurlar. Ancak akıldan yoksun şeytan ve yandaşı olan münafıklar, sayıca daha kalabalık oldukları için, inkârcıların yakınında olmayı bir güç ve onur göstergesi zannederler. Allah'ın yarattığı insanlarda bu gücü arayarak, yine Rabbimizin kendilerine kurduğu tuzağın içine düşerler. Zira "Allah, kâfirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez" (Nisa Suresi -141) ve Allah, müminleri her zaman destekler ve galip kılar.

    "... izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resulü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar" (Münafikun Suresi - 8)

    Münafıkların en önemli özelliklerinden biri de sözlerinde durmamaları, yalancı olmaları ve biri diğerini tutmayan sözleridir.

    ... Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı... (Al-i İmran Suresi -167)

    ... Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir. (Tevbe Suresi -107)

    Müminler, iyiliği emredip kötülükten sakındırır ve ihtiyaçtan arta kalan mallarını Allah yolunda harcarlar. Münafıklar ise kötülüğü emredip iyilikten sakındırmak için çaba sarf ederler ve ellerini sımsıkı tutup isteksizce, sadece gösteriş olsun diye harcarlar.
    Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar (Tevbe Suresi - 67)

    Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar (Nisa Suresi -38)

    Münafıklar hem fiziksel, hem de manevi yönden pistirler. "Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar..." (Nisa Suresi -145) ayetinde Rabbimizin haber verdiği gibi bu dünyada da cehennemin en dibinden tanıdıkları pis ve iğrenç ortamlarda yaşarlar ve kendileri de layığıyla temizlenmezler. Kalplerindeki pislik görüntülerine de yansır.

    Kalblerinde hastalık olanların ise, iğrençliklerine iğrençlik (murdarlık) ekleyip-arttırmış ve onlar kâfir kimseler olarak ölmüşlerdir. (Tevbe Suresi -125) Şu ana kadar yaşayan bütün münafıklar, Kuran'da anlatılan münafıklarla aynı özellikleri göstermiştir. Allah'ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın. (Ahzab Suresi -62) ayeti gereği, bundan sonra yaşayacak münafıklar da aynı özellikleri göstereceklerdir.



    İbrahim Akın
#01.05.2010 11:56 0 0 0

  • noimage


    'İmana zulüm karıştırmak' insanın, Allah'ın büyüklüğünü, gücünü kavramasına, dünyada ve ahirette gerçek mutluluğu ve kurtuluşu için hak dine uyması gerektiğini bilmesine rağmen, din dışı ahlâk özelliklerinden kopamamasıdır.

    Bu kişiler imanı yaşarlar ancak nefsani istekleriyle/çıkarlarıyla çelişen durumlarda ya da zorluk zamanlarında, Kur'anî davranışlar yerine din dışı tavırlar sergilerler.

    "Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?" (Maide Suresi, 50)

    Söz ettiğimiz kimseler, Allah'ın buyruklarını yerine getirir, mümin davranışları gösterebilirler. Ancak bazı konularda yaptıkları davranışın Kur'an ahlâkına aykırı olduğunu düşünemezler ya da düşünmek istemezler.

    Örneğin, ölümün Allah'ın takdiri olduğunu ve her olay gibi ölümü de Allah'ın hayırla yarattığını her inanan insan bilir. Bu nedenle kişi, ölen bir yakınının sonsuz yaşamına başladığını düşünür ve eğer yakını müminse cennete gideceğini umut eder, mutlu olur. Dolayısıyla mümin, Allah'ın takdirinden hoşnut olur. Ancak birçok insan bu gerçeği bilmesine rağmen, ölüm karşısında aşırı tepkiler verir. Hatta Kur'an ahlâkına uygun olmayan sözler söyler. Bu davranışları gösteren kişilerin, Allah'ın beğendiği Kuran ahlâkından uzak oldukları açıktır.

    Kur'an'da müjdelenen sonsuz cenneti isteyen her insanın, dine uygun olmayan ahlâk özelliklerinden arınması ve bunun yerine Kur'an'a uygun yaşaması gereklidir. Samimi iman eden her insan, Kur'an ayetlerinde bildirilen ahlâka ters davranış ve düşüncelerden sıyrılmalıdır. Kur'an ile haber verilen gerçekleri yalnızca bilmek yeterli değildir; hissetmek ve yaşamak önemlidir. Allah, insanın içindeki gizlinin gizlisini bilir; samimiyetsizlikleri de görür. İnsan Allah aşkını ve korkusunu içinde hissetmeli, olumsuz davranışlarından kendini kurtarmalıdır. Aksi takdirde gerçek anlamda iman etmemiş olacaktır.

    "İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2-3) ayetiyle bildirildiği üzere kuluna şahdamarından daha yakın olan Rabb'i, içindekini ondan daha iyi bilir.

    İnsan, belirli ibadetleri yerine getirdiği için kendisini yeterli görerek, eksiklerini göz ardı etmemelidir. Yüce Allah, her an insanın kendisinden uzaklaştırmaya güç yetiremeyeceği bir azap verebilir. Herkes ölecek ve yapıp ettiklerinden sorgulanacaktır. İnsan iman ederek, salih amellerde bulunmalı, Allah'ın sınırları içinde yaşamalıdır. O zaman ahirette en güzel karşılığı alacağını düşünür, içten umut eder.

    İmanını zulümle karıştırmayan insanın dünyada alacağı karşılık da çok güzeldir. Allah'ın sınamak için yarattığı olaylar karşısında Rabb'inden hoşnut olmak, sabır ve tevekkülü yaşamak; imanı zulümden arındırmaktır. Yaşadığı olaylardaki hayır ve hikmetleri düşünmek, sonsuz akla sahip olan Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olmak, insana gerçek mutluluğu getirecektir. Yaşanacak mutluluk ve güven ise, Allah'ın yalnızca samimi iman sahiplerine sunduğu büyük bir nimettir.

    "İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir." (En'am Suresi, 82)



    Fuat Türker
#01.05.2010 11:50 0 0 0
  • noimage


    Kıskançlık, birçok insanı yıpratan, yıkıma uğratan bir tavır bozukluğudur. İnsanların dünyaya olan bağlılıklarından kaynaklanan kıskançlık, Allah Katında çirkin görülen bir durumdur. Yüce Allah Kuran'da "... Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır..." (Nisa Suresi, 128) ayetiyle insanların nefsindeki bu özelliğe dikkat çeker. "Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur." (Şems Suresi, 9) ifadesiyle de insanın nefsini kötülüklerden arındırdığında kurtulabileceğini haber verir. Aksi halde ise "Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 10) ayetiyle bildirildiği üzere nefsindeki bu kötülükler insanı yıkıma götürür. Kıskançlığın insanı ne denli yıprattığı ve verdiği azabın boyutları ortadadır.

    Dinden uzak cahiliye toplumu bireylerinin kıskançlığa bakış açıları Kuran'da bildirilenlerden çok farklıdır. Bu duygunun her insanda az ya da çok olması gereken insani bir özellik olduğunu düşünen bu kimseler, kıskanç olmayanları garip karşılarlar. Çünkü kendileri yaşamları boyunca çevrelerindeki insanların hemen her şeylerini; başarılarını, güzelliklerini, yeteneklerini, evlerini, arabalarını, zenginliklerini hatta ailelerini ve çocuklarını dahi kıskanırlar.

    Kıskanç kişiler diğer insanların güzelliğinden ya da başarısından rahatsız olur, sıkıntı ve hırs duyarlar. Hatta bu hırsları onları karşılarındaki kişilere zarar verme isteğine kadar götürebilir. Allah, haset edenlerin şerrine karşı "De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların şerrinden ve hased ettiği zaman, hasetçinin şerrinden." (Felak Suresi, 1-5) ayetiyle müminleri uyarır.

    Müminler ise cahiliye insanları tarafından çok normal karşılanan, hatta beğenilen kıskançlığın, gerçekte çirkin bir özellik olduğunu bilirler. Kıskanmak bir yana, tam aksine birbirlerinin iyiliği, başarısı ve daha fazla nimete kavuşmaları için Allah'a dua ederler. Kuran ahlakına uygun olan davranış da budur.

    Ancak iman ettiklerini söyledikleri ve kıskançlığı makul görmedikleri halde, zaman zaman nefislerinin telkinlerine kapılabilen insanlar da vardır. Nefislerinin bu kişilere bir diğer telkini de, bazı durumlarda kıskançlık duygusu yaşamalarının Kuran'a aykırı olmayacağı yönündedir. Müminlerin sevgi, dostluk, güven gibi konularda en önde olmak istemeleri Kuran'a uygun bir istektir. Bir mümin kendisinden daha güzel bir ahlak gösteren diğer müminle gurur duyar ve ona gıpta eder. Kıskançlık ve gıpta etme duyguları birbirinden çok farklıdır, din ahlakını tanıyan ve yaşayan samimi mümin bu farkın bilincindedir.

    Söz konusu olan, güzel ahlaka dair özellikleri dahi olsa, samimi iman eden bir insan kıskançlıktan şiddetle kaçınır. Karşısındaki müminin güzel ahlakına özenip, gıpta etmesi asla rekabete girmesini gerektirmez. Kuran'daki "hayırlarda yarışınız" (Bakara Suresi, 148) buyruğu gereği, Kuran ahlakını doruğunda yaşayan ve anlatan kişi olabilmek için rahmani bir çaba gösterir. Ancak bu rahmani yarışta kıskançlık ve rekabet olmaz. Çünkü hedef yalnızca Rabb'imize yakınlaşmaktır. Allah için yaşayan bir mümin, diğer müminlerin de Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmalarını ister; bunun için dua eder.
    Kuran ahlakının getirdiği huzuru yaşamak varken, farkında olmadan bu cahiliye ahlakının sıkıntısını yaşamak zorunda kalan kimseler, Allah'ın verdiği nimetlerle yetinmeyi ve şükretmeyi düşünemedikleri için mutsuz yaşar, azap çekerler.

    İçten içe yaşanan bu azaptan kurtulabilmek için tüm güzelliklerin, malın, mülkün her şeyin gerçek sahibinin Rabb'imiz olduğunu, Allah'ın tüm bunları insanlara farklı şekillerde vererek onları imtihan ettiğini bilmek yetecektir. Böylece mümin için her güzellik, haz alınacak birer nimete dönüşür.

    "Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah'tan O'nun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi bilendir." (Nisa Suresi, 32)

    İnsanı yaratan, sahip olduğu tüm özellikleri veren, ona nimetler lütfeden, rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren alemlerin Rabb'i Allah'tır. Her insan birbirinden farklıdır; eksikliklerimiz ya da üstün kılındığımız özellikler de dünya hayatındaki imtihan ortamının birer parçasıdır. Bu imtihanla, Allah'a yönelip şükredenlerden mi, yoksa Kuran ahlakından uzaklaşıp nankörlük edenlerden mi olacağımız ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle dünya hayatının geçici bir imtihan mekanı olduğunun bilincinde olan bir insanın, dünyanın geçici süslerine karşı kıskançlığa kapılması mümkün değildir.

    Eksikliklerimiz için Allah'a dua etmek, samimi olarak Allah'ın hoşnutluğunu uman insanlar haline gelmemizi sağlayacaktır. Üstün yönlerimiz ise nankörlükten uzaklaştıracak ve Allah'a şükrümüzü artıracaktır. Rekabet ve hırs gibi duygulara kapılanlar, kaderi, tevekkülü, dünya hayatının anlamını kavrayamamış insanlardır.

    Kuran'da ayrıca kendisini Hz. Adem'den daha üstün gören şeytanın, kıskançlık yüzünden Hz. Adem'e secde etmeyerek Allah'a isyan ettiği haber verilir. O halde kıskançlık gerçekte şeytana ait bir özelliktir ve Allah'tan korkan insan bundan şiddetle kaçınır.

    Kıskançlık büyük boyutlarda zararlara neden olabilen bir duygudur. Doğruyu gördüğü halde kabaran kıskançlık duygusu nedeniyle kişi yanlış yollara sapabilir. Çünkü bu duygu insanın akılcı davranabilmesini ve olayların muhasebesini doğru yapabilmesini engeller. İnsanların birbirlerine karşı olan kıskançlıkları nedeniyle, kendilerine gösterilen doğru yoldan saptıkları Kuran'da " Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe Kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir." (Bakara Suresi, 213) ayetiyle bildirilir.

    Sonuç olarak bu duyguyu yoğun yaşayan kişiler, bir anlamda Allah'ın sesi olan vicdanının değil, şeytanın sözcüsü olan nefsinin yönlendirdiği yola doğru sürüklenir. İnsanın nefsi ise, Kuran'da haber verildiği gibi, "var gücüyle kötülüğü emredendir" (Yusuf Suresi, 53). Bu nedenle insanın, Rabbimiz'in hoşnut olacağını umut ettiği yaşama sahip olmak için, öncelikle nefsinin bencil tutkularından arınması gerekir. Gerçek kurtuluş da budur:

    "Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur." (Şems Suresi, 9)

    Kıskançlıktan Arınabilmek İçin...

    Kıskançlıktan arınabilmek için, öncelikle bu duygunun temelinin tamamen dünyevi değerlere dayandığını bilmek gerekir. Çünkü kıskanılan maddi ya da manevi değerlerin hepsi dünyevidir ve yok olacak şeylerdir. Samimi insan dünya hayatının çıkarlarına kapılmaz ve gerçek yurt olan ahirete yönelir.

    "Yoksa onlar, Allah'ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?..." (Nisa Suresi, 54) ayetiyle bildirildiği gibi sahip olunan tüm değerler, Rabb'imizin Katından lütfettiği nimetlerdir. Ve bunları dilediği zaman alacak olan da yine Allah'tır. Mümin elindekilere şükreder; cennet ehlinde bu gibi çirkin duygulara yer olmadığının bilincindedir ve nefsani olan her şeyden arınmaya çalışır.

    Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimiz'in elçileri hak ile geldiler." Onlara: "İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir" diye seslenilecek. (Araf Suresi, 43)




    Fuat Türker
#01.05.2010 11:47 0 0 0

  • noimage


    Mutluluğun anahtarı iman etmektir. İman etmek insan hayatının en önemli konusudur; insana hem dünyada hem ahirette mutlu ve huzur dolu bir yaşam sunar. Ancak çok sayıda insan bu gerçeğin bilincinde değildir ve bazı nedenlerle Allah'tan uzak yaşar, O'na iman etmekten kaçınır.

    İnsanların iman etmemelerinin pek çok sebebi vardır. Ancak en temel iki sebepten ilki, insanın Yüce Allah'ı tanımaması, düşünmemesi, Rabb'imizin sonsuz kudretini gereği gibi takdir edememesidir. Bir diğer sebep de içinde yaşadığı toplumun telkinleri nedeniyle dinin baskıcı, sıkıntılı ve özgürlüğünü kısıtlayıcı bir hayat sunacağını zannetmesidir.

    Ancak insan ilk engeli aştığında, yani kendisini ve herşeyi yaratan tek mutlak varlık olan Yüce Yaratıcı'yı tanıdığında, iman etmenin asla 'zannettiği' gibi kabus dolu bir yaşama yol açmayacağını anlayabilir. Allah'ın Kendisini tanıttığı mesajı olan Kur'an'ı samimiyetle okur, Allah korkusunu ve sevgisini içine yerleştirir, gafletten kurtulur, kulluğunu kabullenir, Allah'ın varlığının delillerini görür, ölümü ve ahireti tefekkür ederse, onu sonsuz mutluluk ve kurtuluşa götürecek yola girmeyi başarabilir.

    İman eden insanların, Allah'a karşı duydukları sevgi, bağlılık ve kadere olan teslimiyetleri, onları huzursuz edebilecek her türlü nedeni ortadan kaldırır. Çünkü inanan insan için hayatı boyunca 'kötü' olarak nitelendirebileceği hiçbir şey yoktur. Yüce Allah'ın, zahiren 'şer' gibi görünen herşeyi, kendisi için 'hayra' dönüştüreceğini çok iyi bilmektedir. Bu da müminin her zaman imani bir coşkuya sahip olmasını sağlar. Herkesin karamsar olduğu ortamlarda bile, onu üzecek herhangi bir neden mevcut olmadığından, neşesinden hiçbir şey kaybetmez.

    Allah'a inanan, O'na dua eden ve tevekkül eden insanların, diğer insanlardan hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının sebebi, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan felsefe ve sistemler ise, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir.

    İman ile insan ruhu arasındaki özel ilişki, tıp dünyasında da çeşitli araştırmaların konusu olmuştur. Bir bilimsel araştırma sonucuna göre, inanan gençlerin inanmayan gençliğe nazaran daha mutlu oldukları ortaya çıkmıştır. Associated Press bu araştırmayı, 24 Ağustos 2007 günü "Birçok çocuk için inanç mutluluğun anahtarıdır" başlığı ile dünyaya duyurmuştu.

    Ayrıca Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Dr. Herbert Benson'ın dini inanç ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı araştırmaları da, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah'a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson, ayrıca "diğer hiçbir inancın, Allah'a olan inanç gibi zihne huzur vermediği sonucuna" vardığını açıklamaktadır. (M. Grant Gross, Oceanography, A View of Earth, 6. baskı, Englewood Cliffs, Prentice-Hall Inc., 1993, s. 205)

    Seküler bir araştırmacı olan Benson'ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin "Allah'a iman etmeye göre ayarlı" olduğudur. (Rod R. Seeley, Trent D. Stephens, Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. Baskı)

    İman etmeyen insanlar, ne kadar gayret etseler de, imani bir neşeye sahip olamadıklarından, hiçbir zaman gerçek mutluluğu yaşayamazlar. Çok isteseler bile, bir türlü samimi ve içten bir neşe ile hareket etmeyi başaramazlar. Çünkü mutluluk hissini insan ruhuna hissettiren Allah'tır ve sadece iman eden kullarına bu hissi verir. İmanın kendilerine getireceği huzurdan uzak kalan insanlar gerçek anlamda rahat olamaz, karşılarındaki insanlara da rahatsızlık verirler. Çevrelerine 'hikmetle bakan bir iç göz' leri yoktur, o nedenle olayları sadece zahiri yönden değerlendirebilirler. Batınını görmemeleri, onları Allah'a iman etmekten alıkoyar. Kısacası; sadece bakarlar, görmezler. Allah'a samimi bir şekilde iman ederek kazanacakları mutluluğu, akılsızlıkları yüzünden kaybedip mutsuz bir yaşam sürerler.

    İnanan insanlara ise Allah, O'nu veli ve dost edinmelerinin ve hoşnutluğunu gözetmelerinin karşılığında, bir nimet olarak manevi bir güç verir. Bu güç onları Allah'ın rızasını daha çok kazanmak için çalışmaya ve 'Allah'a yaklaşmak için vesile aramaya' yöneltir. Zorluk anlarında sabretmelerini de kolaylaştırır. Allah onların kalplerine 'sabır ve kararlılığı raptetmiştir' . Gösterdikleri çaba, onların her geçen gün cennet ehlinin ahlakına biraz daha yakınlaşmalarını sağlar. Salih amellerde bulunmanın verdiği mutluluk, sürekli salih amellerde bulunma isteği oluşturur. Göstermiş oldukları bu çaba ne kadar çok olursa olsun, bundan dolayı bir yorgunluğa kapılmazlar. Allah, cennette vereceklerine bir sınır koymayacaktır, nimetleri sonsuzdur. İman eden insanlar da yaptıkları salih amellere bir sınır koymazlar, Allah'ın rızasının en çoğunu ararlar. Karşılığında da Allah'ın rahmetini ve cennetini kazanmayı umarlar.

    Allah'ın emirlerine uyan ve Allah'ın rızasını kazanabilmek için durmaksızın çalışan müminler, hem dünyada hem de ahirette mutlu bir yaşam sürerler. Allah, iman edenlerin dünya ve ahiret mutluluğuyla müjdelendiğini Kuran'da birçok ayette bildirir.

    Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. Yunus Suresi, 64

    İman etmeyenler ise, mutsuzluklarını itiraf etmekten kaçınır ve bu durumun çeşitli sebepleri olduğunu ileri sürerler. Onları mutsuz eden ve 'tesadüfen' kendilerine gelip çattığını düşündükleri herşey, aslında Allah'ın onlar için yarattığı imtihanlardır. Yaşadıkları zorlukları, Allah'ın bir hikmet üzerine kendilerine verdiğinin şuurunda olmadıkları için, hoşlarına gitmeyen olaylar onları üzüp, mutsuzlaştırmaktadır.

    İnkâr edenler ile müminler arasındaki bu fark dünyada olduğu gibi ahiret gününde de ortaya çıkacaktır. Allah bu durumu Kuran'da birçok ayetle haber verir.

    O gün yüzler ışıl ışıl parlar.
    Rablerine bakıp-durur.
    O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.
    Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır. Kıyamet Suresi, 2225

    O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır;
    Güler ve sevinç içindedir.
    Ve o gün, öyle yüzler vardır ki üzerini toz bürümüştür.
    Bir karartı sarıp-kaplamıştır.
    İşte onlar da, kafir, facir olanlardır. Abese Suresi 3842



    Fuat Türker
#01.05.2010 11:45 0 0 0

  • noimage

    İnsanlar için bir imtihan ortamı olarak dünya hayatını yaratan Allah, onlar için sayılamayacak kadar fazla nimet bahşeder. İhtiyaç duyacağı veya seveceği, haz alacağı tüm koşulları daha insanı var etmeden önce onlar için hazırlar. Soluyacağı hava, gökyüzünde süzülen birbirinden güzel kuşlar, sayısız çeşitlilik ve güzellikteki bitkiler, ruhu etkileyen estetik çiçekler, eşsiz nimetler, sevdiği insanlar, yüreğini coşturacak derecede güzel ve sevimli canlılar, kusursuz dengeler, mucizevi sistemler ve daha pek çok detayı Allah kulları için var eder...

    İnsan dünyaya gözünü açtığı an, gereksinim duyduğu her şeyi hazır olarak bulur. Her şey korunmaya/beslenmeye muhtaç bu canlının minik boyutlarına ve yaşam koşullarına uygundur. Annesinin sütü dahi doğduğu andaki tüm ihtiyacına yönelik olarak hazırdır. %90 ı su olmasına rağmen

    Tüm yiyecekler, tüm dünya, tüm evren içeriğindeki her detayla insanın yaşam koşullarına uygundur. İnsanın ise bunlara sahip olmak için hemen hiç çabası olmamıştır. Muhteşem bir denge ve düzen emrindedir. İnsana daha kendisi bile habersizken bunların tümünü bahşeden Allah'tır.

    İmanı sevmek ve imanın verdiği coşkuyla maddi/manevi tüm güzelliklerden haz almak, inkarı ise çirkin görmek, -doğal gibi görünse de- gerçekte Allah'ın lütfuyla kavuşulan bir nimettir. İmanı kalplerde süsleyip çekici kılar Allah; inkârı da çirkin gösterir

    Allah aşkıyla bakarak her şeyde Rabb'inin tecellisini görebilenlerin aksine, inanmayanlar imanın içerdiği güzellikleri göremezler. Allah'tan uzak yaşayanların iç karartıcı, simsiyah, karanlık sisteminden zevk duyarlar. İnkar sistemlerinin içerdiği tüm pislikler ve kötülükler, onlar için 'süslü ve çekici' dir.

    Rabb'ini kesin bilgi ile tanıyan, O'nun kuşatıcı rahmetini görebilen, sevdiği/ beğendiği herşeyin O'nun katından bir nimet olarak kendisine sunulduğunun bilincinde olan insan ise Allah aşkını doruğunda yaşar. Üstün imana ulaşan insan Allah dışında kimsenin hoşnutluğunu amaçlamaz ve Allah'tan gayrısından yardım ummaz. Kalbi sadece Rabb'ini anarak tatmin bulur. Allah'ın hoşnutluğu için güzel işler yaparak, güzel ahlakı yaşayarak, Allah'ın buyruklarına uyup, sınırlarını gözeterek mutlu olur.

    Kuşkusuz bu güçlü ve kararlı iman, sayısız güzellikleri, rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren Allah'ın lütfu sayesindedir.
    İnsanı karanlıklardan nura, 'O güçlü ve övgüye layık olanın dosdoğru yoluna çıkarması' için bir de kitap indirmiştir Allah. İnsanın ihtiyacı olan her konuyu içinde bulduğu, doğruyu yanlıştan ayıracak, hangi davranışların Allah'ın hoşnutluğuna uygun olacağının tarif edildiği, hikmet dolu, yol gösterici bir kitap; Kur'an

    Yalnızca Allah'a yönelmiş kul, yaşamını, sonsuz aklı ve sanatıyla en güzel detayları yaratmış olan gerçek dostunun rızasına uygun olarak şekillendirecektir. Sevilmeye, yüceltilmeye, güvenilmeye, gerçek dost edinmeye tek layık olan Rabb'idir.

    Akıl ve hikmet gözüyle bakabilen bir insan, bir kelebeğin kanatlarındaki yanardöner renklerde ve desenlerinde gördüğü sanat karşısında Allah'ın üstün ilmine daha yakından tanık olur. Allah, yarattığı tüm canlılara ayetlerini/güzelliklerini yerleştirir ve varlığının delillerini insanlara gösterir.

    Detaylarda Allah'ın müthiş yaratma sanatını görmek mümkündür. Yakından bakılan her şey, detaylardaki güzellikler Allah'a 'yakin' liğimizi sağlar.

    Allah en çok sevdiklerine en çok detay gösterir. Çünkü en çok onun Kendisini sevmesini ve kendisinden korkmasını ister. İnsanda her hücre sevgiye göre programlanmıştır. İnsanda Allah sevgisi yoksa, bu her uzvuna yansır.

    Yaratılmışlar arasında en aciz varlık insandır. Evrende ve kendi bedeninde onun hiçbir müdahalesi olmadan işleyen milyonlarca sistem yaratılmıştır. Evrende güneşin, ayın, yağmurun; bedeninde kalbinin, beyninin insanın kendi kontrolünde olduğunu düşünelim Bunun düşüncesi dahi zorlar insanı. Bitkilerin bir gün fotosentez yapmaması durumunda yeryüzünde yaşam duracak iken Rabbi karşısındaki acziyle insan neyi kontrol edebilir, neyi egemenliği altında bulundurabilir?

    Yakın takibini her an hissettiği Allah'ın gücüne ve kudretine sığınan ve O'nun kendisi için hep hayır olanı dilediğini bilen insanın, tek vekili de Allah'tır. Yalnızca Kendisine sığınılan, yarattıklarını nimetlendiren, sonsuz şefkatiyle çepeçevre sarıp kuşatan Allah'a gereği gibi teslim olmak en büyük konfordur.

    Sürekli güzellikler yaratan Allah'tan başka, insanın vekil edinebileceği dost yoktur. O yaptığı her şeyi en güzel yapandır. Bize düşen; ancak Kendisine şükredilen, bütün varlığın diliyle yegane övülen Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih etmek, övmek, adını yüceltmektir

    "Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

    O, merhamet eden, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükafatlandıran, ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve irade buyuran, sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturandır. O Rahman'dır; Rahim'dir.



    Fuat Türker
#01.05.2010 11:43 0 0 0
  • Merhamet, yüce Yaradanımızın insanlara ve yarattığı tüm mahlukata verdiği en güzel hasletlerden biridir. Minik bir kedi yavrusu, rengarenk bir kelebek, mini mini bir bebek
    gördüğümüz zaman kalbimizin rikkatle titremesi, onu koruyup kollama duygusu, bu ulvi duygunun açığa çıkış biçimidir. Hangi milletten ve ırktan olursa olsun, küçük bir çocuğun ağlamasına üzülmesine, hiç bir yürek dayanmaz.
    Merhamet duygusu hanımlarda , bilhassa anne olanlarda biraz daha fazladır diye düşünüyorum. Akıl sağlığı yerinde anneler, çocukları büyüse, onlar kendileri de ana baba olsa, yine de bu sevgi, koruma kollama içgüdüsünden kendini alamaz.
    Ben şahsen, kendileri baba oldukları halde oğullarım için endişelenip, ' aman hava soğuk,
    senin üzerin ince mi? Üşümeyesin, aç mısın' gibi sorularımla, elimde olmadan hala oğullarımı
    gözetirim. Çevremde gözlemlediğim kadar, evlatlarına düşkün annelerde bu var.
    Geçen gün izlediğim bir belgesel kuşağında, yavrusunu dikkatle emziren ana leopar hafızama takıldı. Normal olarak yırtıcılar sınıfına ait bir hayvanın, minik yavrularına o şefkatli davranışı düşünmeme sebep oldu. Hiç bir şekilde evcilleştirilemez kabul edilen, özel olarak eğitilip, nispeten sahiplerine alışıp, yumuşak başlı davranan bu canlılar, içlerinde Yaradanın
    koyduğu kendini doğada koruma içgüdüsüyle, her zaman yırtıcıdırlar, güvenip de boş bulunmaya gelmez, pençeleriyle zararlı olabilirler. Ana olduğu zaman, o korkunç pençeler bile, yavrusunu incitmeden sarmalamasına mani değil.
    Bunun yanı sıra, haberleri izlediğim zaman kara kara düşünmekten kendimi alamıyorum. Bilmem kaç çocuğunu bırakıp, kendi ana babasına acımadan, geride bıraktığı yavrularını düşünmeden çekip gidenler, evlenirken sadakat sözü verdikleri eşlerini gözleri görmeden, sözde yeni aşık oldukları kişilerle sırra kadem basıyorlar.Tesadüf eseri izleri bulunur da, kendilerine, 'hiç mi acımadın çoluk çocuğuna, gözü yaşlı ana babana, diye sorulunca, arsız arsız konuşmalarıyla, herkesi çileden çıkarıyorlar.Geçinemiyorsan boşanırsın, evlatlarına sahip olarak büyütürsün. Merhamet, demek ki bu insanların bünyesine yaraşmamış, ya da vicdanlar, yaşanan ahlak dışı hayatlar yüzünden kabuk bağlamış.
    Erkek kadın ayırımı yapmadan gördüğümüz o ki, aldatmalar ahlak dışı yaşantılar arttıkça, merhamet kayboluyor.
    Şimdi bazı arkadaşlar şunu diyebilir. Geçim sıkıntısı, maddi imkansızlıklar buna sebeptir diye.
    Çok gerilere değil, Kurtuluş savaşının yaşandığı yıllara bakalım. Maddi imkansızlıklar diz boyu; ellerinde avuçlarındakini ordusuna verip, kazma ve çapalarla bu vatanı savunan nene hatunlar, kağnı peşinde cepheye mermi yetiştiren yüreği vatanı ve evlatları için çırpınan , adsız hanım kahramanlarımızdan, bu yaşanan rezillikler yüzünden, özür diliyorum, haklarını bize helal ederler mi bilmem. Bu merhametsiz, çoluk çocuk, ana baba gözü görmeden, sevgili peşinde, ardlarına bakmadan evlerini terk eden erkek ve kadınları olan günümüz insanlarını bizler yetiştirdik.Bunu düzeltmek elimizde, yetiştirdiğimiz yavrularımıza örnek ana babalar olarak, onları merhametli, haram yemeyen, harama uzanmayan, çevrelerindeki insanlara sevgi ve saygı ile davranan insanlar olarak , kalblerinde iman , örnek vatandaş olarak eğitebiliriz.
    Kalblerimizin nasır tutmasına izin vermeyelim. Maddi yönden hep kendimizden üstün olanları değil de, daha kısıtlı imkanlarla geçinenleri göz önüne alalım. Kanaatkarlık yüce bir erdemdir bunun, çocukken onların zihinlerinde filizlenmesine imkan sağlayalım. Her hal ve hareketimizle güzel örnek olalım.Mayası haramsız, helal gıda ile büyüyen neslimiz de, örnek vatandaş, hayırlı evlatlar olarak ardımızdan hayırla anılmamıza sebep olur inşallah.




    Handan Akbaş
#01.05.2010 11:40 0 0 0
  • Konu: Tümceler
    noimage
    Bazı şeyler vardır
    Hissedersin
    Görürsün ama
    Dokunamazsın
    Ateş gibi
    Bazı şeyler vardır
    Seversin
    Gerekirse uğrunda ölürsün
    Ama kavuşamazsın
    Sen gibi
    Bazı şeyler vardır, yakar
    Ateş gibi sen gibi
    Varlığını, sıcaklığını hissedersin
    Yanacağını bile bile
    Yine de ışığına giden
    Döne döne, seve seve
    Ölümü kabul eden
    Pervanesi olursun
    Vazgeçemezsin
    Ateş gibi sen gibi
    Yüreğimi yakarsın ya
    Sana da yazıktır
    Çünkü bu yüreğin içindeki sensin
    Ateş, senin gibi, sen ateş gibisin


    Gürsel İLERİ
#01.05.2010 11:30 0 0 0