Selvi Boylum Al Yazmalım Bir klasiktir.
İngiliz Hasta ( English Patient ).Muhteşemdir.
Benim Afrika'm ( Out of Africa ) Söze gerek yoktur.
Dr. Jivago Ne denebilir ki?
" Artık böyle filmler çekilmiyor " diyenlerdenseniz size " Zaman Yolcusunun Karısı " filmini öneriyorum.
Bu akşam ikinci kez izledim.
Amerikalı yazar Audrey Niffenegger'ın kitabından filmleştirilmiş. Bir aşk hikâyesi.
Kendini hep başka yerlerde ve zamanlarda bulan adamla ve onu hep bekleyen karısının hikâyesi.
Sabır ve özveriyle var edilen bir aşkın hikâyesi.
İnsanoğlunun geçmişine sığınma ihtiyacıyla, geçmişinden kaçma çabası arasındaki paradoksu ve aslında her insanın geçmişine yaptığı ziyaretlerle gelecek umutları arasına sıkışmış zaman yolcuları olduğunu düşündürüyor izleyene. Satır aralarında ise; zamanın uçuculuğu vurgulanırken, geçmişten ve gelecekten vazgeçip günü yaşamanın değeri hatırlatılıyor.
"Beni yeniden gördüğün zaman lütfen seni daha önce hiç görmemiş olduğumu hatırla. Sana bir yabancıymışsın gibi davranırsam sakın şaşırma; çünkü benim için yepyeni biri olacaksın."
Adam, zaman içinde yolculuk yaparken, kızı beş yaşına geldiğinde öleceğini öğreniyor. Kimden? Kendisi gibi zamanda yolculuk yapabilen kızından.
Öleceği günü bildiği için; o günü sevdiğine ayırıyor.
Kızı ile zaman içinde karşılaşacağını biliyor.
O yüzden o günü tek bir kişiye ayırıyor: Ölümsüz aşkla sevdiği, karısına.
İnsanlar genellikle, içinde yaşadıkları toplumun kendileri hakkında ne diyeceğine, ne düşüneceğine bağımlı olarak yaşarlar. Bu bağımlılık, insanları din ahlakının gereklerini yerine getirmekten alıkoyar. Kurallarını toplumun koyduğu, adeta bir din gibi benimsenen ve uygulanan bu yaşam şeklinin dayanağı, 'çoğunluğa uyma' mantığıdır. Bu batıl gelenek toplumda öyle yerleşmiştir ki, kişiler kurallara itiraz etmeye dahi güç yetiremezler. Bu 'din'in mensuplarının toplumun sayısal çoğunluğunu oluşturuyor olması, diğer insanları da yanlış yönlendirir. Çünkü insanlarda çoğunluğun yaşam şeklinin, uydukları ve uyguladıkları kuralların doğru olduğu gibi bir inanış hakimdir. Oysa Kur'an'da "Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar. (Hud Suresi, 17) ayetiyle tam aksi haber verilir.
Bir başka Kur'an ayetindeki ifadeden de çok açık anlaşılır ki; Yüce Allah insanlara haksız çoğunluğa ve onların hevalarının koyduğu kurallarına uymamalarını emreder, çözümün ise Kur'an ahlakını uygulayarak gerçekleşeceğini bildirir:
"Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevalarına uyma. Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için onlardan sakın... " (Maide Suresi, 49)
Ancak çok sayıda insan, vicdanlarına uymanın değil, onaylamıyor da olsalar çoğunluğun yaşam tarzına ayak uydurmanın zorunlu olduğunu düşünürler. Onlara göre, toplumun her bireyi bu kurallarla yaşamak zorundadır. Din dışı olan bu mantığı öylesine benimsemişlerdir ki, insanlar toplumdaki bu kurallara adeta hak dinin gereğiymiş gibi uyarlar.
Kur'an ahlakını gerçek anlamda kavramamış olan bu kişilere göre; dünyada Rabb'imizin emirleri dışında da insanların uyması gereken bazı kurallar vardır ve insan da sosyal bir birey olduğuna göre bu kurallara uymak zorundadır. Amaç, toplumun bireylerinin hoşnutluğudur ve tek endişeleri, "insanlar ne der, ne düşünürler, benim hakkımda şöyle düşünmesinler, böyle konuşmasınlar" gibi düşüncelerdir.
Kur'an'da cahiliye olarak tanımlanan bu toplumların ortak özelliği, çok açıktır ki büyük bir aldanış içinde olmalarıdır. Bu toplumun bireyleri bir bilim dalıyla ilgilenen kariyer sahibi kişiler dahi olsalar, Yüce Allah'ın kudretini ve büyüklüğünü tanıyabilecek akıl ve vicdana sahip olmadıklarından cahildirler. İnsanların çoğunun bu cahil yapıda olması ve diğerlerinin de bu çoğunluğun davranışlarını kıstas alıyor olmaları tüm toplumun cehalet batağında yaşamasına neden olur. Bu kişiler, ''Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle' yalan söylerler.'' (En'am Suresi, 116) ayetiyle de bildirildiği gibi, zan ve tahminle hareket ederler ve insanları Allah'ın yolundan saptırarak kendi sapkın yollarına çekerler.
Yüce Allah'ın yolundan farklı yollara sapan bu kimseler, kendileri gibi aciz birer kul olan insanlara tabi olur, o insanların görüşlerini kesin doğru olarak kabul ederler. Akıllarını ve vicdanlarını kullanmadıkları için, zamanla işitmeyen ve görmeyen kişiler haline gelirler. Ayetteki ifadesiyle bu kişiler, "Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler." (Bakara Suresi, 18)
Dinsizlik sisteminin hakim olduğu toplumlarda, hak din hakkında sayısız önyargı oluşmuştur. Din ahlakını samimi olarak yaşamaya çalışanlar için ise gerçek kıstas, insanların din hakkında ne dedikleri değil, kişinin kendi vicdanıdır. Ayetteki ifadesiyle hak olanı değil, zan ve tahmini kıstas alan 'insanların çoğunluğuna' uymanın kişiyi doğruya götürmeyeceği Kur'an'da birçok ayetle açık bir şekilde ifade edilir.
Vicdanı kabul etmediği halde, yalnızca insanlar tarafından kınanmaktan korkarak, kişinin bu mantığı kabullenmesi büyük bir yanılgıdır. Vicdan, bir anlamda insanı doğruya yönelten Allah'ın sesidir. O halde kişinin toplum tarafından kınanmaktan korkması ve vicdanının gösterdiği doğrulardan kaçınması son derece akıl dışı bir davranış olacaktır. Kur'an'da, insanların kınamasından korkmamanın önemli bir mümin özelliği olduğu şöyle haber verilir:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi'nin onları sevdiği, onların da Kendisi'ni sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu', Allah yolunda cehd eden (çaba harcayan) ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir."(Maide Suresi, 54)
Samimi inanan insanlar her devirde, yalnızca Allah'a kulluk etmeleri, insanların değil yalnızca O'nun hoşnutluğunu gözeterek yaşamaları ve O'nun buyruklarına uymaları nedeniyle yaşadıkları toplumlar tarafından kınanırlar. Cahiliye toplumlarının çarpık yaşam biçimini ve şeytani sistemini reddetmeleri, Kur'an'da Allah'ın tavsiye ettiği ideal ahlakı benimsemeleri nedeniyle yadırganır, tepki görürler.
Kınayanın kınamasından korkmak, aynı zamanda Allah'a ortak koşmak anlamındadır. Çünkü Allah Kur'an'da 'yalnızca Kendisi'nden korkulması gerektiğini' bildirir. Kendisinden başkasına kul olan kişinin yerine Allah, -ayette de bildirdiği gibi- kınayanın kınamasından korkmayan ve üstün özelliklere sahip müminleri getirir.
Kalben Allah'a yakın olmak isteyen insan, vicdanını tam kapasite kullanır; diğeri şeytanın sözcüsü olan nefsinin fücurunu gözetmek olacaktır. Vicdanının önüne "çoğunluk böyle yaptığına göre doğru olan budur" mantığıyla set çeken, Yaratıcısının değil, insanların hoşnutluğunu önemseyen ve toplumda kınanmaktan çekinen kişi, Kur'an ahlakından tamamen uzak yaşar.
Kur'an'da Hz. İbrahim'in ve onunla birlikte olan müminlerin, kendilerini kınayan putperest kavimlerinden çekinmeyen kararlı tavırları örnek olarak verilir. "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp- inkar ettik " (Mümtehine Suresi, 4) sözleriyle son derece kararlı davranan Hz. İbrahim'i müşrik kavmi cezalandırmak istemiş; Allah ise 'dost' edindiği Hz.İbrahim'i, içine atıldığı ateşi 'soğuk kılarak' kavminden kurtarmıştır.
Hz. İbrahim'in kararlılığını örnek alarak, vicdanını devreye sokan insan, bu Kur'an ayetinde vurgulanan gerçeği görebilir. İnsanların büyük çoğunluğunun gerçekte 'alçaltılmış' kılındığını, kendisinin ise samimi imanı nedeniyle 'üstün' olduğu gerçeğiniİşte bu konuda kararlı davranan insan, çoğunluğun yaşadığı sıkıntı ve zorluktan, aydınlığa ve güzelliklere ulaşacaktır.
Allah'ın hoşnut olacağı yaşam dışında bir hayat tarzını benimsemişlerse, çoğunluğa uyma mantığı kazanç değil, büyük zarar getirir. Tüm dünyada örneklerini gördüğümüz gibi, din ahlakından uzak yaşayan kişiler, çıkar kavgalarının ve düşmanlıkların yaşandığı dejenere bir toplum oluştururlar. Yaşadıkları huzursuzluk ise, Allah'ın Kendisi'ne şirk koşanlara dünyada verdiği karşılıktır. "Hiç şüphesiz bunlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır. " (Hud Suresi, 20-22)
Biz veliler ne yapacağız ya çocuklarımız;her hafta performans ödevleri.Değerli milli eğitim müdürlerim yokmu bu ödevlere bir çare,sizler öğrencilere ödev vermiyorsunuz biz velilere veriyorsunuz.Çocuklarımız eve geliyor bir dolu ödev bizlerin anlayamadığı yapmakta zorlandığımız ödevleri öğrenciler nasıl yapsınlar.Bazı evlerde bilgisayarlar var bazı evlerde olmayanlar siz söyleyin nasıl yapsınlar bu kadar ağır ödevleri.Olmuyor olmuyor büyüklerim bu devran böyle dönmüyor.Açıkcası çocuklarımız aldıkları eğitimden bir şey anlamıyor.Sanki öğrenciler biz velilerin yerine okula gidiyorlar robot misali, hani nerede çalışan çocuklar nerede.sene sonunda karneler öğrencilere verliyor kısacası velilerin sayesinde alınan notlarla.Bence eski sistem daha iyiydi öğrencilerde azim kararlılık vardı şimdi bir teknoloji tutturduk gidiyor ama efendim bu kadarda tenolojinin üzerine gidilmez ki;bırakında öğrencilerimizde üretici olsunlar herşey hazır ama neyazar hazırda olsa tembellik başlı başına devam ediyor ...
Benim fikrim efendim;az ders az araştırmacılık görüyoruz çocukları internetten faydalanalım diye çocuklarımız saptırıyorlar iki konu çıkarıp başlıyorlar dövüş oyunlarına kırıcı hırçın oluyorlar.Aileler ve öğretmenlerimiz ne derse desin çocukların bir kulağından giriyor br kulağından çıkıyor işimiz çok zor .Tek ricam sizden değerli büyüklerim;çocuklarımıza çok zor konular seçilmesin hem eğlendirici hem öğretici eğitici olsun konular.
Bir anne feryad ediyor ben seni vatan için doğurdum bu bayrak için doğurdum oğul diyor.Son mektubunda yazmış canım anam yollarımı bekleme ben bu vatan için başkoydum yola şehit oluyorum anam bekleme beni .Nasıl dayansın bu yürek nasıl akan gözyaşlarımız dursun artık dursun .Benimde bir oğlum var şuan onbir yaşında zamanı gelecek oda gidecek askere bu vatan için göğüs göğüse çarpışacak belkide şehitte olacak yada gazi kimbilir.Bizler bu vatan için evlatlarımızı büyütüyoruz helal olsun bu vatanın toprağına helal olsun.
Daha nezamana kadar sürecek dökülen kanlar ve kayıplar?Gün geçtikçe şehitlerimizin sayıları artıyor kim dur diyecek ,kim sorarım size.Yetmedimi akıtılan kanlar yetmedimi yetim bırakılan evlatlar.Bugün yurdumun heryerinden binlerce şehit daha verildi toprağa.Bu vatanın toprağı şehitlerle doldu taştı.Bizim yurdumuz nezaman gülecek ?Analar ,babalar, evlatlar ve halkımız gözyaşı denizinde boğuluyorlar.Ne olur artık susturun gözyaşlarımızı.Bu sabah haberleri dinliyordum yine her zamanki gibi;bir anne ağlıyordu gözyaşları içinde evlatlarının yollarını hasretle beklerken ayyıldızlı mukaddes bayrağımıza sarılmış tabuduyla karşılaştılar.Samsun'da bir ocak daha söndü kahrolsun pkk kahrolsun, lanet olsun.Baba gözyaşlarını saklıyordu tek amacı;lanet olacası teröristleri ve örgütlerini yüzlerini güldürmemek için.Ya Rabbim yürek dayanırmı ,bu vahşete bu acıya.Henüz 30nisan 2010 tarihinde Tunceli'de yine bir grup terörist çatışmasında dört askerimiz şehit olmuştu yedi askerimiz ise yaralanmıştı .Offffffff offfffff nezaman dinecek bu acımız nezaman.
Yüce rabbimden tüm şehit ailelerine ve sevdiklerine sabırlar diler şehitlerimizin makamları durakları cennet köşesi olsun.
SONGÜL BOZKA ÖZGÜN
03.05.2010
_________ AĞIT_____________
Geldinmi oğul geldinmi hoş geldin.asker oğul şehit oğul can oğul
Ben seni vatan için doğurdum
Ben seni bu bayrak için gönderdim
Ben seni ak süt ile besledim.
Ben seni al yıldızlı tabutunla bekledim
Oyy geldinmi oğul geldinmi hoş geldin
Asker oğul şehit oğul can ogul
Yazmışsın son mektubunda ;
Anam hakkını helalet ben bu vatan için kan dökmeye can vermeye giderim
Ah oğul o günden beri beklerim yollarını
Helal olsun oğul hakkım sana helal olsun
Oyy geldinmi oğul geldinmi hoş geldin
Asker oğul şehit oğul can oğul
oyy tabudunda renga renk güller seni bana getirmişler
Gel oğul bir kere öpem seni doya doya
Çokta yakışmış al bayrak sana ışıl ışıl oğul
Oyyyyyyyy geldinmi oğul geldinmi hoş geldin.
Asker oğul şehit oğul,bakma gözümden akan sicim gibi yaşlara,
Gururdandır onurdandır oğul.
Tabudunun arkasından baktım uzun uzun.
Kınalı kuzu gibi gidersin şehitliğe
Sen git oğul ben gelirim bu vatana bir can daha veririm
Oy geldinmi oğul geldinmi hoş geldin.
Asker oğul şehit oğul can oğulllllllllllllllll
12.12.2009
Ablam:MİNE ALTUNKAYA
Songül Boska Özgün (ağla yüreğim)
Sevgili Kızım Azra;
"Anlat babası!" dediler bana ablaların, ,amcaların,teyzelerin
Öyle bir anlatmak istiyorum ki seni;ben anlattıkça , bütün engeller kalksın istiyorum,hayatının baharındaki bütün filizlerin önünden.
Hani bir bahar sabahı güneşli bir güne uyanmışsınızdır ,pencereyi açarsınız ve kıdemli bir ağacın çiçeğe durmuş dallarının birindeki neşeli bir kuşun cıvıltısı dolar ya odanıza,hani sadece duyarsınız ya cenneti,işte ondan daha güzeldir benim kızımın sesi
İnsan her gün anımsar mı aynı gözleri? Onun gözleri;berrak akan bir derenin içindeki siyah çakıl taşlarından daha siyahtır ve yakar yüreğimi bakışları.
Her gün bir güneşin doğduğunu sanıyor bazıları.Oysa sen benim gözlerime bakıp her güldüğünde,başka bir güneş daha doğuyor benim dünyama.
Sen dünyama girdiğinde ben bir başka benle tanıştım.Sanki seninle beraber bende doğdum.Doğum gününe izinsiz ortak oldum kızım beni affet.
Umudumun filizi oldun. En çirkin yüzler bile sevimli artık senin şerefine. Güzel gözlerine umutsuzluğun gölgesi düşmesin diye,ceviz kabuğundan koca bir gemi yapar baban bu acımasız hayat okyanusunda ve daha sıkı asılır küreklere
Sana o kadar uzak bir diyardayım ki şimdi kızım.Hasretin de senin gibi nazlı biliyor musun?O da senin gibi inatçı J Hasretin de senin gibi bırakmıyor peşimi be kızım.Neden senden uzak olduğumu soruyorsundur eminim.Senin ve kardeşinin geleceği için,o narin bedeninin dayanamayacağı bir coğrafyada,üstelik akşamları koşarak gidilecek evleri olamayan amcalarınla birlikteyim kızım.
İnsan bazen tek başına aşamaz bazı engelleri,arkadaşlarına ihtiyaç duyar ve onların yardımıyla aşar.Senin kulaklarının da iki tane arkadaşa ihtiyacı varmış.Onlar yardım edeceklermiş dünyada var olan sesleri işitmene.
Korktuk önce,ama sen o küçücük yüreğinle o kadar büyük bir olgunlukla kabul ettin ki bu yeni arkadaşları,kuyumcu vitrinlerindeki pırlanta küpelerden daha değerli olduklarını hissettirdin onlara.Keşke herkes senin gibi tanımlayabilse arkadaşlığı süslü gevezem.
İnsanlar bu dünyada hep anlaşılamamaktan veya yanlış anlaşılmaktan şikayet ederler.Bunun tek sebebi insanların birbirlerini iyi dinlememeleridir.Yani kısacası işitirler ama duymazlar.Unutma kızım! O arkadaşların sadece işitmene yardımcı olacaklar.Duyman için dinlemen gerekir.Can kulağıyla dinle sana anlattıklarımı.Belki o zaman engelleri yüzünden özürlü sayılan kardeşlerinin,ablalarının,ağabeylerinin haklı isyanlarını da duyarsın
Kızımı özledim.Artık telefonda konuşabiliyorum onunla.Her gün bir şeyler öğreniyor ve ben ne zaman arasam öğrendiklerini bana anlatıyor.Baba! diye bağırıyor telefonun diğer ucunda,aldığım her nefesin sebebi.Her gün bir şeyler öğrenmiş derken,bir senedir babasız yaşamayı da öğrendi kızım.Bir babası var onun evet tıpkı çizgi filmlerdeki hayaletler kadar gerçek bir babası var.O küçücük yüreğinden neler geçiyor kimbilir.Her dinlediği masaldaki kahramanla özdeşleştiriyor belki beni.Ne bileyim beklide gözünün biri hep kapıda,hani hemen döneceğim deyip çıktığım,onu orada bensiz bıraktığım o kapıdadır.Çıkarken onu uzun uzun öptüğümden,göz yaşlarımı saçlarına sakladığımdan anlamıştı,hemen döneceğimin o kadar da hemencecik olmayacağını.
Korkuyorum, ona kavuştuğumda bana hesap soracak gözlerine bakmaktan korkuyorum.Bakmaya doyamadığım gözlerine bakmaktan da korkacağım aklıma gelmezdi hiç.Hele onu gördüğümde nicedir gözlerimin pınarlarına hapsettiğim gözyaşlarımın özgürlük çığlıkları atarak firar etmesinden de korkar oldum.Benim kızım babasının gözyaşlarını görmemeli,çünkü biliyorum ki onun küçücük yüreğinde yaşattığı babası ağlamak bir yana dursun hiçbir güçlük karşısında sendelemeyen bir abide.Ama kızım,ölüm dahil karşıma ne çıkarsa çıksın bir adım geri atmayacağım doğru olsa da,söz konusu senin gözlerin olunca çelikten kale olan yüreğim kumdan bir kaleye dönüşüyor ve iki damla gözyaşı onu yerle bir etmeye yetiyor.
Nice ayrılıklar yaşanmış yeryüzünde,nice hasretler kol gezmiş seven yüreklerde,et bile ayrı düşmüş tırnaktan ama ne zaman ruh bedenden ayrı düşmüşse beden cansız kalmış,ruh yersiz yurtsuz.Seni ilk kucağıma aldığım o doğum günümüzde, sen benim ruhuma dokunmuştun ya hani o yumuk ellerinle işte o andan beri sende kaldı ruhum kızım.Şimdi ruhunu kaybetmiş bir bedenim sadece.Artık toprak çok kıymetli olduğundan herhalde üzerime iki kürek toprak atmamışlar da beni böylece bırakmışlar ortalık yerde.
İyi ki öldürmemişim içimdeki çocuğu,gri mesai saatlerinde,pembe hayaller yedirmişim ona gizli saklı.Bütün gözlerden kaçırdığım o çocuk seninle tanışmak için çok sabırsızlanıyor.Bana hep seni soruyor, uzun uzun anlatıyorum ona.Her kelimeyi özenle seçtiğimden midir yoksa gözlerimdeki ferden midir bilmem kıskanır oldu seni biraz.Ama endişelenmene gerek yok süslü gevezem.Ben ikinizin çok iyi arkadaş olacağınızdan eminim.Çünkü senin baban çocuk olamadı adam gibi ve bundan sebeptir koca bir adam oldu çocuk gibi.
Bu kış yine geleceğim yanına kızım.Şimdiden kırlangıçları göçe zorlamaya başladım bile.Bulutlara mektuplar yazıyorum sayfalarca ve soruyorum ne zaman geleceksiniz koynunuzda kristal kar taneleriyle buralara.Neredeyse elime fırça alıp boyayacağım her yaprağı sonbahara.Çabuk geçsin istiyorum zaman,neredesin gözlerim yollarda kaldı kardan adam.Sende suratını asma güneş, sende biliyorsun ki ben ne zaman baksam kızımın gözlerine seni görüyorum.Görüyorsun ya kızım ben seni çok özlüyorum.
Affet beni her şey için,senden ayrı geçen her saniye için, bana ihtiyacın olduğunda yanında olamadığım anlar için,baba diye seslendiğinde efendim kızım diyemediğim için,her su içeceğim dediğinde o bardağı getiren ben olamadığım için,hem seni bu dünyaya getirip hem de yalnız bıraktığım için,o küçücük omuzlarına yüklediğim tüm sorumluluklar için affet beni ve iyi bak sende kalan ruhuma
Bir kış sabahına daha uyanırken yorgun gezegen, günlerdir yüzünü esirgeyen güneş bulutlardan müsaade istemiş ve her zamanki güzelliğiyle parlamış açık mavi gökyüzünde.
İki eski dost yine kucaklaşmışlar kışa inat bir kararlılıkla.Sanki o gün dünya ve güneş gibi uyuyan tabiat da silkelenmiş biraz kendine gelmiş.Hani neredeyse ağaçlar çiçeğe duracak.
O gün başkaymış işte her şey...
Her zaman yaptığı gibi güneşe günaydınla başlamış güne adamın biri.Güneşi öyle görünce yazı ne kadar özlediğini fark etmiş hafif sıcak bir hasretle.Bütün gün yüzünde bir tebessümle gezmiş sanki akşam başına gelecek o güzel tesadüfü hissedercesine.Atlamış faytonuna düşmüş yine yollara.
Harflerden fayton yapar sonrada bir tarafı hazan bir tarafı bahar yollarda gezermiş ara sıra.Gerçi bunun adına şiir derlermiş ama neyse.Yazarmış işte içinden geldiğince.
Paylaşmalı demiş kendi kendine.Bu faytona tek başına binmek bencilce sanki paylaşmalı bu güzel günün şerefine.Bütün bunları düşünerek ilerlerken yolun hazan tarafında bekleyen bir prenses görmüş.Durdurmuş faytonu prensesin yanında.Önce yüreklerine bakmışlar birbirlerinin sonrada gözlerine.İnmiş faytondan adam ve uzatmış elini prensese tutuşacağını bile bile.Yolun bahar bahçe tarafına oturtmuş prensesi özenle ve başlamış tekrar sürmeye.Ürkek prenses çekinerek sormuş "Nereye gidiyoruz beyefendi?"Yanıtlamış adam gözünü yoldan ayırmadan "Ait olduğunuz yere prensesim,mutluluğa!"
Peki demiş prenses uzak mı buraya? Yanıtlamış adam bütün samimiyetiyle "Prensesim mutluluk hazanla bahar arasında bir yoldur aslında.Tıpkı üzerinde yol aldığımız bu yol gibi.Belli bir sonu yoktur bu yolun.Mutluluk hedef değil hedefe giden yoldur.O yüzden bu faytona at yerine harfleri koştum ben.Çünkü harfler koşar birbiri ardına kelime deriz.Kelimeler koşar birbiri ardına cümle deriz.Ama noktayı koymak bizim elimizde virgülle de idare edebiliriz.
Peki demiş prenses yorulmaz mı bu harfler?
Yorulurlar elbet demiş adam. Ama koşmaktan değil,güzelliğinizi tarif etmeye çalışmaktan...
Yüzü kızarmış utangaç prensesimizin.Yol kenarındaki ağaçlardan birinde neşeli bir saka cıvıldamış,ağırlaşmış fayton ve neredeyse duracakken tutmuş elini adam prensesin ve bakmış gözlerine susmayın lütfen sakın susmayın eğmeyin başınızı öne ben sizi ilk gördüğüm andan beri seviyorum,durmasın bu fayton bişeyler söyleyin.
Prenses başını kaldırmış ve öyle bir bakmış ki adamın gözlerine,daha konuşmadan dört nala yol almaya başlamış tekrar harfler ve adam anlamış o an prenses de onu sevmekte.
Evet onlar yol almakta mutluluğa doğru mutluluk yolunda.Bırakalım yol alsınlar günler ve geceler boyu kim bilir belki de mutluluk diye bir yer vardır hemen şu tepenin ardında
• Enerjinin birçok çeşidi vardır. Ve birçok enerji çeşidi birbirine dönüşmektedir.
• Bir elektrik ampulünde elektrik enerjisi ışık enerjisi dönüşürken aynı zamanda ısı enerjisi de açığa çıkar
• Bisiklete binildikten bir süre sonra aniden fren yapıldığında bisiklet tekerleklerinde sıcaklık açığa çıkar çünkü, mekanik enerji ısıya dönüşmüştür.
• Ütü, fırın, buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi araçlarda elektrik enerjisi ısı enerjisine dönüşür ve bu araçlar çeşitli alanlarda kullanılır.
• Hava serin olsa bile bir süre koştuktan sonra bunalmamızın sebebi: hareket enerjisinin ısıya dönüşmesidir.
• İki elinizi birbirine sürttüğünüzde ısınırsınız. Çünkü mekanik enerji, ısıya dönüşmektedir. ( birbirine sürtünen iki yüzeyde enerji dönüşümü gerçekleşir)
* Verilen örneklerden anlaşıldığı gibi maddelerin ısınması enerji dönüşümü ile gerçekleşir.
Öz ısı: Bir maddenin sıcaklığındaki artış madde miktarına bağlı olduğu gibi maddenin türüne de bağlıdır. Bir gram
maddenin sıcaklığını 1ºC artırmak için gerekli ısı miktarına o maddenin öz ısısı denir. 1 gram suyun sıcaklığını 1ºC
artırmak için gerekli ısı miktarı 1 kalori'dir. Bundan dolayı öz ısı cal/g ºC veya j/g ºC birimiyle ifade edilir. Bütün maddelerin öz ısıları farklıdır. Öz ısı madde miktarına bağlı olmayıp madde cinsine bağlı olduğundan maddeler için ayırt edici bir özelliktir. Öz ısı "c" sembolü ile gösterilir.
İnsan acizdir. Bir felaket mallarını alır götürür, bir hastalık onu yatağa salar, bir iftira hayatını berbat eder Dertler çok Milyonlarca bela dolaşıyor Amma hepsi 'ın emrinde Onlar bir bakıma melektir. o dertlere diyor ki: "Şu kuluma git. Cenneti istiyor bu kulum benden. Sen, git ki, o adamın günahları azalsın, sevapları artsın."
Dert gidip, saplanıyor o adama! Adam başlıyor oflamaya Derdi vereni bilmiyor adam.
Derdi vereni bildinse sefa ender sefadır bil Bediüzzaman buyurmuş ki:
"Nefis daima ıztıraplar, kalâklar (can sıkıntısı, gönül darlığı) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor Hâlbuki şemsin tulû ve gurubu (güneşin doğuşu ve batışı) muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin, fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!.." (Risale-i nur, Mesnevi-i Nuriye)
Her halin 'tan geldiğini bilen insanı, hangi mesele isyana götürür? 'ın her verdiğine razı olan, huzursuz olur mu? "Benim için , bu hali uygun bulmuş, elhamdülillah!" diyen insan, rahat eder kurtulur. Merkez Efendi buyurmuş ki: "Her şey merkez-i mahsusundadır!" Yani her şey kendi hususi, olması gereken yerindedir. Öyleyse başımıza gelen her şey, Sevk-i İlahi'nin tayin etmesiyledir. Bu tayin, bizim için en güzel olanıdır. Başımıza gelene razı olmak kadar insanı rahat ettiren bir şey yoktur.
Ümitsiz olursak ne olur? Ümitsiz olursak biteriz. Aşırı bir kedere düşeriz. Her insanın "yorum" hakkı vardır. Yorumlarımızı karamsar da yapabiliriz, iyimser de Bu, insanın elindedir. O halde niye ümitsiz olalım? Nefsi, insana bazen öyle şeyler söyler ki, insanın düşmanı söyleyemez. Akıl büyük bir nimettir. Fakat akıl, pişmanlıkları, evhamları bize taşırsa o zaman akıl başa bela olur!
Bazen bana kötü düşünceler geliyor. Bir bakıyorum dakikalar, saatler geçmiş. "Ya Rabbi; bu düşünceler bana ait değil. Kurtar beni onlardan!" diye dua ediyorum. "Lâ ilahe illallah, Lâ ilahe illallah" demeye başlıyorum ve kurtuluyorum o halden.
Organizmanın ruha, ruhun organizmaya tesiri vardır. Karamsar ruh, organizmayı hasta eder. Adam beş karış suratla geziyor. Bundan büyük hastalık mı var?
İnsanı çıkmaz sokağa düşüren, kendi düşünceleridir. Ben bazen diyorum ki kendi kendime: "Yok. Ben bu hastalıktan kurtulamam" İşte kendi kendimi çıkmaz sokağa soktum. Sonra diyorum ki; "Niye iyileşmeyeyim? Şifa 'tan." Şimdi çıkmaz sokaktan çıktım. Beni şehir dışından, yurtdışından konferans vermem için çağırıyorlar. Onlara diyorum ki: "İyileşince geleceğim." Ümidim var, iyileşeceğim. Geçmişte ne hastaları iyi etmiş Adam diyor ki: "Ağabey iyileşeceksin, iyileşeceksin"
Diyorum ki: Söyle yahu; dua niyetiyle söyle!"
Sıkıntılara, felaketlere, hastalıklara sabır içinde şükreden de şükretmeyen de aynı sonuca ulaşacak, fakat biri sabretmenin rahatlığını ve sevabını kazanacak; diğeri hem günaha girecek hem de çile çekecek.
Güzelliği neye göre tanımlayacağız? Gözün bakmakla mükellef olduğu ve bakmaktan sorumlu olduğu güzellikler nelerdir?"
Güzel, nefs-i emmârenin hoşlandığı ve mânâ-yı ismiyle baktığı nesne midir? Yoksa güzel kalbin, akl-ı selimle marifet ve ilim devşirdiği ve mânâ-yı harfiyle baktığı şey midir?
Bunlardan birincisi nefs-i emmârenin güzeli, ikincisi kalbin ve gönlün güzelidir. Birincisinde nefs-i emmâre, gördüğü güzele kendi hesabına bakar ve çirkinleştirir. İkincisinde kalp ve gönül, gördüğü güzele Allah hesabına bakar ve daha da güzelleştirir.
Birincisinde nefs-i emmârenin çıkış noktası kendi açısıdır, niyeti ve nazarı kendi zevkidir. Burada göz bir kavvat ve bir tahrik âleti derecesine inmiştir. Bakılan şey nâmahrem olmasa da, bu bakışta hayır yoktur. Bu bakış şükürsüzdür, nankörcedir; bundan dolayı haramdır. Namahrem açık da olsa, örtülü de olsa, güzel de olsa, çirkin de olsa, ona nefs-i emmâre hesabına bakmak haramdır.
İkincisinde kalbin ve gönlün çıkış noktası, niyeti ve nazarı Allah'ın sonsuz güzelliğine ulaşmaktır, yaptığı iş ilim, marifet ve şükürdür. Gayesi Allah'ın rızasını tahsildir. Göz, Üstad Bedîüzzaman'a göre burada her şeye gözün Yaratıcısı hesabına bakar, her şeyi güzel görür, bu büyük kâinat kitabının okuyucusudur, Allah'ın san'at mu'cizelerinin bir seyircisidir ve yeryüzü bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısıdır.1
Bu ikinci yaklaşımda her şey güzeldir. Bu bakışta lütuf da güzeldir, kahır da güzeldir. Huzur da güzeldir, belâ da güzeldir. Göz, Kur'ân gibi, "Allah her şeyi güzel yaratmıştır"2 der, her tecellîde güzellik arar, güzellik bulur. Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının eserlerini büyük bir saadet ve huzur içinde izler, görür. Bu bakışta kalb Bedîüzzaman gibi, "Melekûtiyet ve hakikat canibinde her şey şeffaftır, güzeldir"3 der, Allah'ın isimlerinin tecellilerinden ilim, marifet ve şükür balı devşirir. Gönül, bu bakışta İbrahim Hakkı gibi her tecellî için, "Görelim Mevlâ'm neyler, Neylerse güzel eyler!" der, Mevlâ'nın tasarruflarına teslim olur.
Göz ya birinci yaklaşımla âdî bir derekeye düşecek, ya da ikinci yaklaşımla değeri yükselecek, kâinat kütüphanesinde her şeyi okuyacak, her şeyi güzel görecektir. Bedîüzzaman Hazretleri bu noktada göze şöyle hitap eder: "Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvat nerede? Kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nazırı nerede?"
Nefs-i emmâre hesabına nâmahreme bakmak sevap değil, günahtır. Nikâhımız altında olan güzele, ya da bakışı haram olmayan yaratılış, fıtrat ve tabiat güzelliklerine Yaratıcı hesabına bakmak ise sevaptır.
Peygamber Efendimiz'in (asm) muaf olduğunu bildirdiği bakış, ansızın göze çarpan ilk bakıştır. Göz namahrem üzerinde çivilenmiş gibi kalırsa, bu, "bakışı bakışa eklemek" olur, yani ikinci bakışa intikal olur ki, yasaklanan budur. Burada haram olan nefs-i emmârenin pis, hasis ve hakir lezzeti hesabına bakıştır.
Kur'ân, haram bakışı "hâinete'l-a'yün", (gözlerin ihaneti) sözüyle ifade eder. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Allah gözlerin ihanetini de bilir, gönüllerin sakladığını da."4
Gözlerin ihaneti ifadesi, Kur'ân'ın eşsiz dilinde, gözlerin gizlice harama kayması demektir. Burada nefs-i emmâre, birer kudret harikası olan gözleri kendi hesabına kullanıyor. O iki inci tanesini insanlardan gizleyerek harama yönlendiriyor. Oysa bu esnada gözlerin haram noktaya kayıp gidişini Allah görmektedir. Nefs-i emmâre ise, Allah'ın, gözlerin bakışını görüyor olduğunu ya nazara almıyor, ya da unutuyor. İşte Kur'ân buna "gözlerin ihaneti" diyor.
İşte bu nefsanî ve haram bakış, Peygamber Efendimiz'in (asm) dilinde "göz zinası" olarak nitelendirilmiştir. Aynı şekilde Peygamber (asm) dilinde nefsanî ve haram söyleyiş "dil zinası"5; nefsanî ve haram dokunuş "el zinası"; nefse hoş gelen haram sözleri işitmek "kulak zinası"; haram yere haram işlemek niyetiyle yürümek "ayak zinası"dır.6
Bu hadis-i şeriflerde göz, dil, el, kulak, ayak vs. zinâsı tâbirleri mecazi birer tâbirdir. Kast olunan şey gerçek zina değil; bakış, dokunuş, işitiş ve yürüyüş gibi fiillerin harama götürecek şekilde yapılmasıdır. Peygamber Efendimiz (asm) ümmetini zinaya götüren bakıştan, dokunuştan, söyleyişten, işitişten ve yürüyüşten sakındırmıştır.
Hiç şüphesiz bakışın, dokunuşun, söyleyişin, işitişin ve yürüyüşün haram oluşunu niyet belirleyecektir. Namahreme her bakış haram değildir. Zorunlu olan, bir iş ve ihtiyacın gereği olan, kötü niyet taşımayan ve ansızın olan bakışlar, muaftırlar, haram değildirler. Nefsanî haz ve lezzet niyetiyle sarf edilen bakış ise haramdır.
Kadınlık meziyetlerinin başında anne olmak şerefi gelir. Annelik, bir gönül
ve mânâ şiiridir. Toplumu ihyâ edip âbâd eden de ve tersine berbâd eden de
yine annedir. Toplumun kurtuluşu, hakîkî annelerin yetiştirilmesiyle
mümkündür.
İslâmiyet, anne olmak sıfatıyla kadına en yüksek ve pek muhterem bir mevkî
vermiştir. Târihin çeşitli dönemlerinde zillet ve hakâret içinde yaşayan
kadın, lâyık olduğu en yüksek şerefe İslâm sâyesinde kavuşmuştur.
Herkese iyilik etmeyi, herkesin hakkını gözetmeyi emreden İslâm Dîni,
kişinin babasına, özellikle annesine karşı en iyi şekilde davranmasını,
haklarına dikkatle riâyet etmesini emretmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de
şöyle buyurulmuştur:
"Biz insana ana-babasını (onlara iyilik yapmasını) da tavsiye ettik. Anası
onu (karnında) meşakkat üstüne meşekkatle taşımıştır. Sütten ayrılması da
iki yıl sürmüştür. Bana, ana ve babana şükret! Dönüşün ancak banadır
(dedik).." (10)
Gerçek anne, hayâtı boyunca maddesini ve mânâsını evlâdına fedâ eder. Anne,
yavrusunu bir müddet cisminde, ondan sonra kollarında ve hayâtı boyunca
kabre kadar da kalbinde taşır. (11)
Abdullâh b. Mes'ûd (r.a.) der ki: Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'e:
"Allah katında en sevgili amel hangisidir?" diye sordum. Şöyle buyurdular:
"Vaktinde kılınan namazdır." "Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir?" diye
tekrar sorduğumda:
"Anaya babaya iyilik etmektir." buyurdular.
Bunlardan sonra hangisinin en sevgili olduğunu sordum:
"Allah yolunda cihaddır.." buyurdular. (12)
*
Müslüman olmasa dahi, anneye iyilik etmenin İslâmî açıdan ne kadar önemli
olduğunu Hz. Ebûbekir (r.a.)'ın kızı Hz. Esmâ' (r. anha)'nın şu rivâyeti
apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır:
"Müşrike olan (Allâh'a ortak koşan) annem Rasûlullah (s.a.v.) zamanında bana
gelmişti. Rasûlullah (s.a.v.)'den sordum ve dedim ki:
"Anam geldi. Bana ümid bağlamıştır. Ben onu görüp gözetebilir miyim?"
Rasûlullah (s.a.v.):
"Evet, ananı görüp gözet!" buyurdu. (13)
Ana-babaya itâat, Kur'ân-ı Kerîm'de ısrarla tavsiye edilmiştir. Konu ile
ilgili olarak İsrâ Sûresi 23 ve 24. âyetlerinde şöyle buyurulur:
"Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana-babaya iyi muâmele edin!"
diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin nezdinde ihtiyarlığa
ererlerse, onlara "öff!." (bile) deme! Onları azarlama! Onlara çok güzel (ve
tatlı) söz (ler) söyle! Onlara acıyarak tevâzû kanadını (yerlere kadar)
indir! Ve: Yâ Rab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de
kendilerini (öylece) esirge!. de.."
Hz. Peygamber (s.a.v.), ana-babaya iyi muâmele hakkında:
"Siz iffetli olun ki, hanımlarınız da iffetli olsun! Siz ana-babanıza iyi
davranın ki, evlâdlarınız da size iyi davransınlar!" buyurur. (14)
"Kimin burnu sürtülsün ey Allâh'ın Rasûlü?." diye sorulunca, şu açıklamada
bulundu:
"Ana-babasının her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde
cennete giremeyenin" (15)
Ana ve babaların en itâat ve hizmete ihtiyaç duydukları ihtiyarlık
çağlarında onlara gereken hizmet, hürmet ve şefkati göstermeyip, Cenâb-ı
Hakk'ın rızâsını ve cenneti kazanamayan çocukların elbette burunları
sürtülmeyi hak etmiş olurlar.
*
İslâm Dîni, ana-babaya itâate son derece önem vermiş, ana-babaya karşı
gelmeyi de büyük günahlar arasında saymıştır.
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bu konuda şöyle buyurmuşlardır:
"Büyük günahlar; Allâh'a eş koşmak, ana-babaya âsî olmak, haksız yere adam
öldürmek ve yalan yere yemîn etmektir." (16)
Yine Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:
"Bir kimsenin ana ve babasına sövmesi büyük günahlardandır." buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm:
"Yâ Rasûlallah! Bir adam ana ve babasına söver mi?" dediler. Hz. Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz de:
"Evet, bir kimse başkasının babasına söver, o da buna karşılık onun babasına
söver. (Eğer yine bir kimse) başkasının anasına söverse, o da onun anasına
söver." buyurdu. (17)
Diğer bir hadîs-i şerîfde de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"En büyük günahlardan size haber vereyim mi?" buyurdu.
buyurdu. Dayanmış olduğu yerden doğrulup oturdu ve:
"Haberiniz olsun, aman yalan sözden ve yalan şehâdetten sakınınız!" buyurdu.
Ve bu cümleyi defalarca tekrarladı. (1 *
Ana ve babaların emir ve istekleri, dîne uygun olduğu sürece yerine
getirilir. Dîne aykırı olan emirlerine itâat edilmez. Nitekim Kur'ân-ı
Kerîm'de Lokman Sûresi'nin 15. âyetinde:
"Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak
koşman için zorlarlarsa, onlara itâat etme! (Ancak) onlarla dünyada iyi
geçin!.." buyurulur.
Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, Sa'd b. Ebî Vakkâs Hazretleri'nin müslüman
olmasıdır. Hz. Sa'd (r.a.), Hz. Ebûbekir (r.a.)'ın vâsıtası ile müslüman
olunca annesi, öfkesinden üç gün yememiş, içmemiş ve tâkatten düşmüştü. Bunu
gören Hz. Sa'd (r.a.):
"Anneciğim!
Allâh'ı ve Rasûlü'nü senden daha çok seviyorum. Vallâhi senin bin canın olsa
ve bunları, birer birer İslâmiyet'i bırakmam için versen, ben yine dînimden
vazgeçmem!.. Artık dilersen ye, dilersen yeme!." demişti.
Bunun üzerine annesi, oğlunun îmânındaki sebât ve kararlılığını görünce
çâresiz kalarak yemeğini yemiştir. (19)
Bebek henüz anne karnındayken önce anneyi sesinden ve çeşitli titreşimler göndermesinden tanır. Sonraki aşamalarda babayı tanır. Çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminin anne karnında başlaması bu aşamaları cazip bir araştırma konusu haline getiriyor.
Annenin çocuğun her türlü eğitimindeki rolünün hayati öneme sahip olmasında en büyük etken çocuğun beden ve ruh yapısının anne karnında gelişmeye başlamasıdır. Çocuğun doğumdan önceki beden ve ruh gelişimi anne karnında başladığı için bu aşamalarda anneye büyük görev düşer. Anne bu safhalarda ruh sağlığına ve maneviyatının güçlü olmasına daha çok özen göstermeli. Babaları da hayli sorumluluk bekler. Baba bu süreçte annenin moralinin yüksek olmasına itina göstermeli. Zira annenin mutlu olmasının çocuk üzerindeki etkileri açık bir şekilde gözlemlenebiliyor. Anne karnında yedi aylık bir çocuğu ultrason makinesinde gözlemleyen doktorlar çocuk tekme atmaya başladığında anne ile babaya rol gereği kavga etmelerini söylüyorlar. Bu esnada çocuğun tekmelemeyi bırakıp korkuyla büzüldüğünü görüyorlar. Bu küçük deney bile çocuğun dış etkilere ne ölçüde açık olduğunu izah etmeye yetebiliyor.
Kimi araştırmalara göre çocuğun anne karnında dört aydan sonra beyinsel gelişimi başlıyor. Bu aylarda annenin kitap okuması, zekâ ve beyni geliştirecek çalışmalar yapması, beslenmesine dikkat etmesi tavsiye ediliyor. Kimi araştırmalar ise çocuğun ilk aylardan itibaren titreşimler yoluyla anneyi hissettiğini ileri sürüyor ve çocuğa pozitif mesajlar gönderme yönünde anneyi teşvik ediyor. Çocuk eğitiminin anne karnında başladığına inanılması bu gibi sebepler dolayısıyla hayli önemseniyor.
Psikologlar anne karnında bebeği eğitmeye çalışıyor
Hamileliğin 2. dönemi denilen 3. ve 6. ayları arasında çocuğun zihinsel gelişiminin başladığını ileri süren psikologlara göre, bu dönemlerde çocuk annenin heyecana bağlı ortamından etkilendiğine göre onun çeşitli uğraşlarından da etkilenebilir. Bu tür tezlerden hareketle çocuğunuzun sanat, bilim, din, dil gibi hangi yönlerinin daha çok gelişmesini istiyorsanız bir yığın öneriler sizi bekliyor demektir.
Bazı psikologlar anne karnında bebeğin koşullama yöntemiyle belirli alanlara ilgisinin artabileceğini bile ileri sürüyor. Hamileliğin 2. döneminde sürekli yabancı dil konuşan ve dinleyen annenin çocuğunun o dile kolayca hakim olduğu; matematik, fizik gibi bilimlerle ilgilenen annenin de çocuğunun bu alanlarda daha başarı gösterdiği tespit edilmiş. İlginç bir diğer bulgu ise doğumdan sonra sesten fazla etkilenmeyen çocukların anne karnında gürültülü ortamlara alışkın olduğu.
Artık pek çok ebeveyn anne karnındaki çocuk için bir şeyler yapılması gerektiğine inanıyor ve bunu kendi bilgisi doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışıyor. Annelerle konuştuğunuzda hepsinin kendine özgü yöntemleri olduğunu fark edebilirsiniz. Kimi her sabah namazdan sonra derslerini yapıyor, kimi dini sohbetleri hiç kaçırmıyor. Her sabah İnsan suresini okuyan, her akşam Yasin suresini ihmal etmeyen, çocuğumun yüzü ve ahlakı güzel olsun diye Yusuf suresine devam eden ve üzerinde taşıyan gibi, neredeyse anne sayısı adedince çocuğun hayırlı bir evlat olması için denenen değişik yöntemler göze çarpıyor. Ancak bu annelerin epey bir kısmının düştüğü hatalardan biri de anne karnında çocuğunun manevi gelişimi için harcadıkları çabayı doğumdan sonra devam ettirmeyişleri. Dokuz ay boyunca okudukları Kur'an'ı daha sonraları ihmal edebiliyorlar mesela.
Anne karnında eğitim her çağda önem arz etmiş. Dinimizde yer alan pek çok kaynak ve kıssalarda bu konuya değiniliyor. Çokça bilinen bir kıssa vardır: Çocuk kuyudan su taşıyan insanların su tuluklarını iğneyle patlatır. İnsanlar çocuğu kadıya şikâyet ederler. Kadı çocuğun babasını çağırarak eşine hamilelik döneminde yaptığı hataları olup olmadığını sormasını ister. Eşi hamileyken komşusunun evindeki limonları görmüş ve canı çekmiştir. İstemeye utandığı için evin hanımı odadan çıkınca limona iğne batırıp suyunu emmeye çalışır. İki olay arasındaki bağlantıyı birleştiren karı koca hemen komşuya gidip helâllik diler. Hamilelikte annenin haramlardan kaçınmaya bilhassa dikkat etmesi bu kıssa gibi çok farklı kaynaklarla tavsiye edilen bir gerçektir.
Bunlara ilaveten anneye vakit namazlarını kaçırmaması, Kur'an okuyup günlük virdlerini ihmal etmemesi de önerilir. İslamiyet'in haricinde dünya üzerinde farklı milletlerde de anne karnındaki eğitimin önemsendiğine ilişkin bilgilere rastlarız. Afrika kabileleri dansları, Japonlar Taikyo adlı çalgıları, Çinliler müzikleri ve diyetleriyle bebeklerine uygun uyarıcılar vererek eğitirler.
Anne-babanın çocuklarına dini terbiyeyi vermesi,
Allah'ın emirlerine yapabilecek ve yasaklardan
Kaçınabilecek malumatı öğretmesi aslı görevidir.
Bunu temeli de Kur'an öğrenmeye ,Kur'an-i sevdirmeye
Bağlıdır..
Çocuğa ilk verilmesi ve öğretilmesi gereken terbiye,
Allah'ın varlığı,Birliğini öğretmektir.
Buna göre çocuğun temel din eğitiminde öğreneceği
İlk söz,Kelim-i tevhit olmalıdır.
Çocuğa verilecek ilki terbiyenin çok erken başlamalıdır..
Yeni doğan çocuk kulağına okunan ezan ve Kamet,
Pratik olarak yapılacak eğitimin erkenden
Başladığını göstermektedir.
""Çocuklarınıza ilk öğreteceksiniz kelime,"La ilahe illallah "
Olsun
Yedi yaşına geldiklerinde çocuklara namaz öğrettin""
Gibi Hadis'ler konumunu en iyi ve güzel bir şekilde
Aydınlatmaktadır..
Erginlik çağına gelmeden çocuklar ,dini emirlerle sorumlu
Değillerdir.
Ancak,çocuğa küçük yaşlarda namaz öğretilmeli,
Ve alıştırmalıdır..
Ayrıca Kur'an okumayı,öğrenmeyi,ve ezberlemeyi
Neslimize sevdirmek gerekir..
Hz.Peygamberimiz(s.a.v.) bu konuda söyle buyurmuş..
"çocuklarınız üç hususta yetiştirdiniz.Birincisi,
Peygamberimizin sevgisi,ikincisi,Hz.Peygamberin aile
Halkının sevgisi,üçüncüsü,Kur'an okuma sevgisi.Çünkü,
Kur'an'ın hafızları hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet
Gününde Peygamberlerle ve asfiyalar birlikte Allah'ın
Gölgesindedir.""
Evet,Müslümanlar çocuklarına Kur'an'-i öğrenme,okuma
Sevgisini aşılamalarını gerekir.
Çünkü Kur'an Müslümanların temel kitabıdır.
Gençliğimizin ,iyi bir Müslüman,iyi bir insan olarak yetişmesini,Kur'anla
eğitilmelerine ,terbiye edilmelerine bağlıdır.
Çocuk,anne-babasının yanında ilahi bir emanettir.
Onu kalbi saf bir cevherdir.Nakşedilen her şeyi
Kabule müsaittir.
Şayet Hayır ile alıştırıp yetiştirilir,ve terbiye edilirse,
Dünya ve Ahirette mutlu olur.
Yazımıza başlık olarak aldığımız cümle, peygamberler hariç hemen her insan için geçerli olan bir ikaz cümlesidir. Hiç kimse kendini bu ikazdan istisna edemez.
Benim çizgim bugün çok iyidir, yarın da aynı şekilde iyi olacaktır, öyle ise ben garantideyim, bir iltica içinde olmaya gerek yoktur, diye bir şımarıklık duygusuna giremez. Nitekim bugünkü çizgim çok kötüdür, yarın da böyle çok kötü olacaktır, diye bir karamsarlık kuyusuna da düşemeyeceği gibi.
Öyle ise kimse çizgisinin doğru olduğu günlerinde şımarmasın, üzerinde Allah'ın tecelli ettirdiği nimetlerini nefsine alıp da benlik duygusuna yönelmesin, hep Allah'a iltica halinde olmaktan bir an olsun geri durmasın. Şunu unutmasın ki, her halin kendine göre imtihanı vardır. Bugün ayağın kaymıyor, yarın da inşallah kaymaz, sabit kalırsın. Ama unutma ki bu hayattan imtihan kalkmaz, ömür boyu devam eder.
Hayatın böylesine sürpriz imtihan tecellilerinden dolayıdır ki, maneviyat büyükleri ikazlarda bulunmuşlar, "Ne oldum deme ne olacağım de!" diye tembihlerden geri kalmamışlardır. Bu ikazcılardan biri de Şah-ı Nakşibend Hazretleri olmuştur. O, bu konuda unutulması imkansız ikazını şöyle yapmıştır:
Bir ara adamın birinin düzgün çizgisinden söz ederler, hatta açık kerametlerini de sıralayarak anlatırlar. 'Öylesine istikameti düzgün biri ki, sabah namazlarını hep Kâbe'de kılıyor!' derler. Şah-ı Nakşibend, 'Mühim değil!' der.
Dicle nehri kenarına geldiğinde besmele çeker, suyun üzerinden yürüyerek geçer, ayağına su girmez.' derler. 'O da mühim değil!' der. 'Bahçesinde çalışılırken yağmur yağar da yer çamur olursa seccadesini havaya atıp namazlarını üzerinde kılar.' derler. 'O da mühim değildir!' deyince şaşıran insanlar, bu defa sorularını şöyle sorarlar:
-Efendi Hazretleri o mühim değil, bu mühim değil de, sizin için ne mühimdir? Bir de onu söyleyin lütfen Büyük veli hepimizi ikaz eden kitaplık çaptaki cevabını şöyle verir:
-Benim için mühim olan, onu o makama yükselten hali var ya, işte o halini son nefesine kadar düşmeden, kaymadan devam ettirmesidir, devam! Anladınız mı şimdi mühim olanın ne olduğunu? Sözlerine şunu da ekler. Der ki: Bugün, sabah namazlarını Kâbe'de kılacak makamdadır. Yarın? Yarınından emin misiniz? Yarın ne duygu ve düşünceye gireceğinden emin misiniz? Şöyle tamamlar sözlerini:
-Kimse bugününe bakıp da ne oldum dememeli, yarınını düşünüp de ne olacağım diyerek Allah'a iltica halinde olmalıdır. Yoksa Allah korusun ayağının kayması an meselesidir insanın. İnsanı ayakta ancak Allah tutar. Ona iltica halinde olmaktan başka çare yoktur. Evet, hiç kimse şu anki iyi haline bakıp da kendini garantide görmesin. Hep Allah'a iltica halinde olsun.
Allah kendine iltica edenleri korur, nefsine itimat edip de benlik duygusuna girenleri ise itimat ettiği nefsiyle baş başa bırakır. Ne olursa işte kendi benliğiyle baş başa kalmasından sonra olur. Bir de bakarsınız ki nefsiyle baş edemeyen insan, minare başından kuyu dibine aşağı inişe geçmiş.
Şu da unutulmasın ki bu da bir son değildir. Yine dönüş, yine yükseliş söz konusu olabilir. Yeter ki niyet bozulmasın, ümit kesilmesin!.. Sakın 'bu imtihanlar falan ve filanlar içindir, benim için değildir' demeyesiniz.
Senin, benim ve hemen her nefis taşıyan insan için bu türlü imtihanlar hayat boyu söz konusudur. Cennetle müjdelenmiş büyük insan Hazreti Ömer'in şu sözünü hiç unutmamak gerekir.
Der ki, bu nefsine hiç güvenmeyip hep iltica halinde olan insan: 'Herkes cennete gidecektir, bir tek kişi cehenneme.' deseler, o bir kişinin ben olabileceğimi düşünür, hep Allah'a iltica halinde olurum, cennetle müjdelenmem bile bana garantideyim duygusu vermez.
Utanmak, insanın kalitesini gösteren bir güzelliktir. Utancından dolayı
yanakları kızaran bir insan, gerçekten ve hala insan olduğunu gösteriyor
demektir.
Bu güzellik bütün insanlara yakışır ama, asıl hanımların süsüdür.
Bu gerçeği, açıkça ve ilk ifade eden Güzeller Güzeli'dir.
Halkımız da, o nebevi ifadeden ilhamla, utangaç, iffetli, edepli ve hayâlı
delikanlıları tarif etmek için, "Kız gibi çocuk" der.
Ne yazık ki, şimdi utanmaktan utanan bir nesil yetişiyor.
Utanması gerekenden utanmayan, ama utanmaması gerekenden utanan bir nesil
Utandırması gereken, ahlaksızlık, faziletsizlik, haksızlık, merhametsizlik
ve sevgisizlik değil midir?
Şimdi, bu insani güzelliklerden dolayı utananlar ayıplanıyorlar, eksik ve
noksan olarak görülüyorlar.
Rahmetli Necip Fazıl Bey, Kahraman Maraş'taki bir konferansında, "Pek
yakında utanmaktan utanan bir nesil gelecektir" dediği zaman, o zamanın
gençleri olan ben ve arkadaşlarım, bu cümleyi çok yadırgamış ve bir türlü
kabullenememiştik.
Ama Şairler Sultanı, bir şair hassasiyetiyle demek ki bugünleri görüp haber
vermiş Şimdilerde, giderek utanmaya yabancılaşan ve hatta bazı kesimlerde,
maalesef, UTANMAKTAN UTANAN bir nesli hep birlikte ayan beyan görmekteyiz.
Güzeller Güzeli Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "Haya imandandır"
buyurur Ancak günümüzde, hayânın bir insani güzellik olarak yaşanılması bir
yana, artık kelimesi de dilimizden ve lügatimizden kalkmaktadır.
Sahi, dilimizde kaldı mı hayâ? Ya hayatımızda
Dilimizde olmayan hayatımızda bulunur mu ki?.. Önce kavramlar kalkıyor
âlemimizden sonra da yaşanan manaları
Her insani güzellik gibi, hayânın, utanmanın ve bu güzelliklerden dolayı
yüzlerin kızarmasının temelinde İMAN vardır. Görürcesine bir Allah ve ahiret
imanı yoksa, ne utanma kalıyor, ne de hayâ Çünkü insanı sınırlayan ve
kurallara bağlayan imandır.
Eğer insana iman hâkim değilse, egemenlik nefsin ve işbirlikçisi olan
Şeytan'in eline geçiyor. Nefs ve Şeytan ortaklığının en önemli silahı ise,
utanmazlıktır.
Utanmazlığı ele alıp, insan gibi değil, çok ayaklılar gibi yaşayanlar için,
Akif'imiz şöyle der:
"-Bir utanmaz yüz, kızarmaz yüz bütün sermayesi"
Niçin böyledir?
Bu sorunun en açık ve net cevabı şöyle olmalı diye düşünüyorum:
-Allah'tan utanmayanı, kimden ve neden utandırabiliriz ki?..
Ve bu hale gelmiş bir insanı, kötülükten, edepsizlikten, ahlaksızlıktan
nasıl vazgeçirebiliriz ki?
Batılı insan, Allah'tan uzaklaşıp da nefsinin kölesi olmaya yönelince,
birçok insani özelliklerini de birer birer terk etmeye başladı. Fakat en
önce ve hemen terk ettiği güzellik, hayâ duygusu oldu Hayâ gidince ne ayıp
kaldı, ne de günah Ne yapsan caiz, ne etsen uygun, nasıl yaşasan güzel
Böylece hayat, kuralsız, sınırsız bir nefsaniyet yarışına dönüştürüldü.
İnsan, "Allah'ın kulu olmaktan kurtulup hürriyetimi kazanayım" derken,
nefsinin kölesi olup, bütün varlığın esiri durumuna düştü. Bir başka
deyişle, insan, Allah'tan uzaklaşınca, insanlıktan da uzaklaştı. Allah'tan
ve dolayısiyle de insanlıktan da uzaklaşan insan, nereye yaklaştı?
Allah'tan ve insanlıktan uzaklaşan insanın yaklaştığı yer, utanmanın bittiği
yerdir. Böyle bir insan, haksızlıktan utanmıyor. Kan dökmekten,
hırsızlıktan, kalp kırmaktan utanmıyor. Utanmıyor ve bu sebeple de her
hayâsızlığı yapmakta kendini serbest hissediyor.
Böylelerine, AR DAMARI ÇATLAMIŞ denirdi. Hala arsızlık diye bir şeyden
bahsediliyor mu, bilmiyorum ama benim anacığım derdi ki:
"-İnsanın manevi bir damarı vardır. Ar ve hayâ duygusu o damarı güçlü ve
sağlam kılar. İnsan utanmazlığa başlar ve devam ederse, nihayet bir gün o
damar çatlar Ar damarının çatlaması, insanı insanlıktan çıkarır. Çünkü
utanmaktan uzaklaşır ve artık yüzü hiç kızarmaz olur.
Ar damarı, çaaat dile kırılınca, insanı kötülüğe götüren fren bozulmuş olur.
Artık böyle birinin yapamayacağı kötülük yoktur. Suçüstü yakalasanız bile,
yaptığından asla utanmaz, hatta edepsizliğinden dolayı yüzüne tükürseniz
bile, arsızca sırıtır da, suratına yağmur yağdığını sanır."
Bu gerçek de gösteriyor ki, hayâ imanın eseridir Kesin ve kesintisiz bir
Allah inancı olmadan, hayâlı olmak da mümkün değildir.
Bu sebeple de, imandaki zayıflık, ilk önce utanma azlığı sonucunu
doğurmaktadır.
Batılı insan, Allah'tan uzaklaşınca nefsinin kölesi oldu. Allah'ın emirleri
ve kuralları yerine nefsinin arzularını koyunca, ilk olarak utanma
duygusundan sıyrılmıştır. Zira nefsinin arzularını sınırsızca yaşayabilmek
için utanmaktan utanması gerekmektedir.
Hayvanları bile utandıracak bir utanmazlık içinde, sadece benini,
bencilliğini tatmin için yaşamaya başlamıştır.
Bugün ortaya çıkmış olan acı gerçeği, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem
asırlar önce haber vermişti:
"-UTANMIYORSAN, DİLEDİĞİNİ YAP!"
Bu hakikat, aslında bütün peygamberlerin ve Allah Dostlarının ortak
ifadesidir.
Bu gerçek iyi bilinirse, bu gün yeryüzünde yapılan zulüm ve bir damla petrol
için akıtılan bin damla kan kolay anlaşılabilir.
Giyinmeyi gereksiz gördüğünü gösteren kıyafetler içindeki kişiler de,
durumlarında utanacak bir şey görmüyorlar.
Yalancı yalanından utanmıyor.
Hırsız, da hırsızlığından
Sonuç olarak da, utanma duygusu utanmazlığımızdan utanıp, bir bilinmez
diyara hicret ediyor. Bizi de, utanmazlığın normal kabul edildiği bir
yaşanılamaz, haksız, kaba ve katı bir hayat karşılıyor.
Böyle olmasın, "Her insan her dilediğini sınırsızca yaşamasın!" dediğiniz
zaman da, ünlü bir gazeteciniz çıkıp, "Biz hayvanlar kadar bile özgürce
yaşayamayacak mıyız?"diye yazıyor
Oysaki hayvanlar kadar özgür olabilmek için gereken utanmazlık, sadece
Şeytan'ın işine yarar Utanmayı öğretemediğimiz çocuklar, Şeytan'ın rahatça
yağmalamasına sunulmuş olur.
Eğitim seminerlerimizde, anne-babalardan bazen şöyle bir şikâyet duyarım:
"-Çocuğum çok utangaç,çok çekingen Ne yapayım,onu nasıl açayım?.."
Ben de bu sorulara genellikle şu cevabı veririm:
"-Önce şunu iyi biliniz ki, utangaçlık kötü bir şey değildir. Böylesine
utanmazlaşmış bir dünyada, ne mutlu o evlada ki, hala utanabiliyormuş Zaman
içinde, yaş baş geliştikçe, çocukluktaki utangaçlık zaten kendiliğinden
törpülenir, azalır ve dengelenir. Ama siz şimdi çocuğun başarısını ve hayata
uyumunu azaltan utangaçlığını abartır, tehlikeli bir hastalık gibi görür
üstüne yürürseniz, belki çocuğu utanma duygusundan kurtarırsınız ama utanmaz
yapma ihtimaliniz de ortaya çıkar. Asıl tehlikeli olan da budur. Çünkü her
utanma, her utanmazlıktan daha iyidir. Bu duyguyu iptal etmek çok kolaydır
ama tekrar diriltmek çok zordur.
Bu sebeple, utanma duygusuna bütünüyle cephe almak çok tehlikelidir. Ancak,
utangaçlık çok aşırı boyutlarda ise ve mesela okul başarısını engelleyecek
boyutlara varmışsa, ancak o zaman müdahale edilmelidir. O halde de çok
dikkatli olmalı, utanma duygusu rencide edilmemeli, büsbütün ortadan
kaldırılacak biçimde hırpalanmamalıdır.
İnsanlığın çektiği belaların temelinde, daima utanmazlık vardır. Mü'minin
mizacında hayâ vardır. Yüce Yaratıcı'nın huzurunda kurulacak olan o Büyük
Mahkeme'de utanmamak için, bu fani hayatta çok mahcup olur, fazla utanır ve
her halinden hayâ sezilir.
Utanmazlığın arttığı ve insanların adeta hayâsızlık yarışına çıktığı bir yaz
mevsiminde, hanımların çıplaklığından şikâyet edenlere bir Allah Dostu şu
ibretli tavsiyede bulunmuş:
"-Evladım, madem onlar hadlerini bilememiş ve kendilerini sergilemişler
Peki siz, niçin bakışlarınızla onları örtmediniz"
Her ortamda ve her zaman, hayâda hayır vardır
Hz Peygamber (sa) buyurur: "Şu üç özeliğe sahip olan kimse imanın tadını bulur: 1 Allah ve resulünü her şeyden çok sevmek, 2 Sevdiğini ancak Allah için sevmek, 3 Küfre dönmekten, ateşe atılmaktan çekindiği gibi çekinmek" (Buhari, iman,9: Müslim, iman, 67)
Hadisimizdeki "imanın tadı" sözü ilgi çekici bir ifadedir Demek ki iman tad veren bir şeymiş Bu bir manevi taddır, lezzettir, huzurdur Maddi lezzetlerle kıyaslanamaz Bedenimize, organlarımıza hitap eden lezzetler, tadlar sınırlıdır Doyum noktasına ulaştıktan sonra sıkıntı vermeye başlar Susuzluktan yanıp tutuşan bir kimse belli miktar su içtikten sonra fazlasını içemez, içmeye kalkarsa bünyesi kabul etmez Bütün maddi lezzetleri buna benzetebiliriz
mehmet Akif "İmansız olan paslı yürek sinede yüktür" der Gerçekten inanan insan daha güçlüdür, inancı köklü ve tad alma seviyesine çıkmışsa bu gücü daha da artar
Her inanç kendine göre değerlidir Hadiste söz konusu olan ise elbette İslam dininin inancıdır Dinimizde iman esasları bellidir Bunları kabul eden, diliyle söyleyip içinden benimseyen kimse iman etmiş sayılır Bu ön şartları yerine getirdiği halde, manevi huzuru bulamayan, mutlu olamayan çok insan vardır Bu ek***lik nasıl giderilebilir?
Bunun yollarından biri, Hz Peygamber'in ifadesiyle söylersek "imanın tadını bulmak" suretiyle mümkün olur İmanın tadını elde etmek için gerekli görülen üç şarttan ikisi "sevgi"ye dayanıyor: Allah ve Resulünü her şeyden daha çok sevmek ve bir kimseyi severse ancak Allah için sevmek
Sevginin gücü
Kur'an-ı Kerim'de "sevgi" sözü sıkça geçer Mâide suresinin 54 ayetinde "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler" buyrulur Yani sevmek ve sevilmek Allah'ın vasfıdır "Sevelim sevilelim" sözünün menşei bu ayet olsa gerektir Bakara suresinin 165 ayetinde de: "Mü'minlerin Allah'a karşı pek şiddetli bir sevgisi vardır" denir Buradaki şiddetli sevgi (eşeddü hubben) Allah aşkı olarak değerlendirilir
Sevgi en güçlü ve yapıcı duygumuzdur Onu pek çok objeye yöneltebiliriz Bunlara beşeri/mecazi sevgi de denir Dini-tasavvufi inanışa göre en çok sevilmesi gereken Allah'tır Allah kâinatı bir sevgi eseri olarak yaratmıştır Bir bakıma yaratmak sevmek demektir Buna göre sevginin kaynağı Allah'tır, o sevmiş de yaratmıştır Ona yakın olmanın en kestirme yolu O'nu sevmektir
Allah'ı sevmek nasıl olur? O'nu sevmek, kendisini yanımızda, yakınımızda, içimizde hissetmek; O'nunla ilgiyi, iletişimi devam ettirmektir O'nun rahmeti ve şefkati gazabından üstündür "Bana bir adım yaklaşana ben on adım yaklaşırım" buyurur Onun rızası, hoşnutluğu bizim iyi insan, olgun insan olmamız yönündedir
Bu bakış açısından sevgi dindarlığı dediğimiz anlayış çıkmaktadır Sevgi ve aşka dayalı din ve iman anlayışı daha içten, daha sıcak ve daha kucaklayıcı bir görünüm taşır Aşka dayalı iman, sahibinin eşyaya, çevresine, öteki insanlara ve Allah'a karşı daha içten ve candan yaklaşmasını sağlar
Sâdece kitâbî bilgilere dayanan bir îmân anlayışı vecd ve heyecandan mahrum, son derece "kuru" bir mâhiyet arzeder Böyle bir dindarlık da mânevî zevkten yoksun, âdetâ robotlaşmış ve mekanik bir görüntüye sâhip olur Îman ve dîne ruh ve revnak verecek olan sevgidir, aşktır Kur'an'da da bir kaç yerde "Kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun" denir (Bk Zümer,39/22; Hacc, 22/53)
Peygamber'i sevmek
Hadisteki ikinci nokta Hz Peygamber'i sevmektir Peygamber bize Allah'ı tanıtan yüce bir şahsiyettir Onun meşhur isimlerinden biri "Habîbullah" (Allah'ın sevgilisi)'dir Allah'ı seven kimsenin onun sevdiğini sevmesi tabii bir sonuçtur Peygamberi sevmek demek onun yolunda gitmek demektir "Kişi sevdiğiyle beraberdir" hadisi sevenlere bir müjdedir
Hz Peygamber zamanında abdullah adında birisi vardı, halk arasında kendisine hımâr (eşek) lakabı takılmıştı Hoş sohbet biriydi, ara sıra latifeleriyle Hz Peygamber'i güldürürdü Şarap içtiği için zaman zaman Hz Peygamber kendisine hadd (bir tür ceza) vurdururdu Anlaşılan müzmin alkolik olmalı ki yine bir gün sarhoş halde huzura getirilmişti Gene hadd vurulacaktı, orada bulunanlardan Hz Ömer adama lanet okuyup "içki yüzünden ne kadar çok yakalanıp geliyor!" diye söylendi Bunu duyan Resulullah dedi ki : "Ey Ömer ona lanet etme, vallahi kesin olarak bildiğim bir şey varsa, o da, abdullah'ın Allah'ı ve Resulünü sevdiğidir" (Bk Tecrid-i sarih terc, II, 253-54)
Bilinmelidir ki, bir kimse ile Allah (cc) için dostluk ve kardeşlik yapmak din yolunda üstün ibadetlerden ve büyük işlerdendir
Peygamber Efendimiz (SAV) buyurur ki: "Allah Teâlâ bir kimseye hayır irade buyurursa, din yolunda ona hayırlı bir dost ihsan eder Allah Teâlâ'yı unutursa, dostu, ona hatırlatır, hatırlarsa, dostu ona yardım eder;"
Yine buyurur ki: 'İki mü'min bir araya gelirse, mutlaka birbirlerinden dini faydalar görürler',
Yine buyurdu ki: 'Bir kimse bir kimseyi Allah yolunda kardeş edinirse, Cennette ona hiçbir amelle verilmiyecek yüksek derece verilir'
İdris-i Hûlani Muaz bin Cebel'e: "Ey Muaz! Ben seni Allah için severim, dedi Muaz: Ey İdris! Sana müjdeler olsun Çünkü Peygamberimizden duydum, Buyurdu ki:
"Kıyamet gününde Arşın etrafında kürsüler kurulur Üzerlerine bazı insanlar oturur ki, yüzleri ayın ondördü gibi parlarBütün insanlar korku ve endişe içinde iken, onların ne korkusu, ne de endişesi yokturOnlar kimlerdir ya Resûl dediler Allah için birbirlerini sevip dost edinenlerdir, buyurdu
Yine buyurdu: 'Allah için sevenlerden hangisi diğerini çok severse, Allah da onu daha çok sever'
Allah Teâlâ buyurur ki: 'Benim için birbirlerini ziyaret edenlere, benim için sevenlere, benim için yardımlaşanlara sevgim vâcip olur'
Allah Teâlâ kıyâmet gününde buyurur ki: "Dünyada benim için sevip dost olanlar nerdedir?"
İnsanların sığınacağı hiçbir gölge olmayan bu günde, onları arşımın altında gölgelendiririm