ALLAH'ı karıştırma.. ( AB yasaları daha önemli, onlara uymamız lazım )
Haramı karıştırma, ( devlet işlerinde haram olmaz herşey mübah)
Helali karıştırma... ( devlet işlerinde zaten herşey helal )
sonuç olarak ; ''ALLAH DEVLET İŞLERİNE KARIŞAMAZ''... diyorlar.. Şimdi bu DİNSİZLİK DEĞİLMİDİR ? LAİKLİK KAFİRLİK DEĞİL MİDİR..?
Laikliğin ne denli illet olduğu aşağıda ki ayetlerden bellidir.
MAİDE SURESİ-44,45,46,47 48..Bu ayetlere hemen bakabilirsiniz.
Bugün sinsi bir şekilde kemalistler ve bel'amları Kur'an'ın ahkâm, yani muamelât ve ukûbat ile ilgili ayetlerini inkâr ederek, tatbik
edilemeyeceğini iddia ediyorlar. Bu hem İslam'a büyük bir iftira, hem de dünya ve ahiret azabını gerektiren büyük bir cürümdür!
"Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünyada rezil rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara, 85)
Müslüman milletimiz!
90 yılını tamamlayan ve yıkılmanın eşiğinde olan kâfir-laik kemalist rejim, şeytanın can simidi olan laikliğe sarılmakla, yok olmaktan kurtulacağını
hayal etmektedir.Müslüman halkımıza 80 senedir musallat olan laikliğin taban bulamaması, kemalist rejimin yargı organlarını tekrar harekete geçirmiştir. Müslüman halkımızı güç kullanarak laikliğe taptırmak isteyen laik güçler, kemalizmin en şiddetli yıllarını hatırlatan hıyanet-i vataniye kanunu çıkarmak için
atalarından işaret almışa benzemektedirler.Laikliğe karşı gelen müslüman halkımız işte bu kanunun hükmüne göre idam edildi.„Dinî veya dince mukaddes sayılan şeyleri, siyasî gayelere esas veya âlet ittihaz ederek cemiyetlerin teşkili yasaklanmıştır. Bu çeşit cemiyet ve dernekleri veya bu cemiyet ve derneklere dahil olanlar vatan haini addolunurlar!“
Bu kanun hükmüne göre cemaatle namaz kılanlar, bunlar dinî cemiyet kurdular diye sorgusuz-sualsiz darağacına gönderildi. Zulüm bununla da
kalmadı, hurma satın alanlar polis tarafından takibe alındı.Müslümanlar tarafından 90 senedir benimsenmeyen, rejimin tüm propaganda mekanizmalarına rağmen bir türlü destek bulamayan laikliğin güç kullanılarak kabul ettirilmesini düşünmektedirler.
Biz de diyoruz ki,Hep birlikte Kur’an’a sarılalım. „Kaynak Kur’an, Örnek Peygamber“düsturuyla hareket ederek bütün batıl ideolojileri kaldırıp atalım. Hep bir ağızdan laikliğin dinsizlik olduğunu, bir müslümanın laik olamıyacağını herkese anlatalım. Bu laikliğin dinsizlik olduğunu bilmeyenleri uyaralım diyorum..
Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Atatürk'ten hem rütbe hemde şahsiyet açısından çok çok üstündü.Lakin kemalistler M.Kemal'i ilahlaştırdıkları için Kazım Karabekir'i geri plana ittiler, onu adeta tarihten silmeye çalıştılar.Tarih kitaplarında Kazım Karabekir Paşa'dan ne hikmetse az bahseder oldular..Oysa savaşlarda şark ve garp cephelerini Kazım Karabekir Paşa idare ediyordu.Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve genel kurmay başkanlıklarında nice açılmamış arşivler var.Merak etmesinler,bunlar açıldığında yalan tarih tozlu raflara kaldırılacaktır.
Bak sen kaynağını veremedin. Senin ki kaynak olsa bile Kemalist düşüncede olduğu için uyduruk olduğu anlaşılmaktadır.Senin zihniyetini iyice anladım.Kemalist zihniyetindesin, saygı duyarım.Lakin tarihin gerçeklerinden kaçamazsınız.Şu an da halen geçerli olan,Anayasanın 5816.ıncı maddesi olan "Atatürk'ü Koruma Kanunu" hasebi ile Atatürk'e ait gerçek arşivler henüz yayınlanmamıştır.Bu madde kaldırıldığında ülkemizde büyük bir devrimin olacağı bilindiği için arşivler açılmaya cesaret edilememiştir.Elinizde ki mevcut resmi tarih bilgilerinin büyük bir kısmı uyduruk olup bazı tarihi gerçekler bu milletten saklanmaktadır.Gün gelecek, bu arşivler açıldığında artık cumhuriyet ve Atatürk'ün sorgulanması bile serbest olacaktır.Eğer bu milletin düşünce ve fikir özgürlüğü kısıtlanırsa milletimiz ayrı bir arayış içine girip asıl olan tarihin gerçeklerini geç de olsa öğrenecektir.
BİZDE DİYORUZ Kİ DEVLET BÜYÜKLERİMİZE; AÇIN BU ARŞİVLERİ!. SONU NE OLURSA OLSUN HERKES GERÇEK TARİHİNİ ÖĞRENSİN ONA GÖRE HAYATINA ÇEKİDÜZEN VERSİN" DİYORUZ.ŞAYET BU ARŞİVLER AÇILDIĞUINDA KEMALİZM VE ATATÜKÇÜLÜK TARİHİN TOZLU SAYFALARINA TERKEDİLECEKTİR.İŞTE KEMALİST VE ATATÜRKÇÜLERİN EN BÜYÜK KORKUSU DA BUDUR.
@BiR-DOST adlı üyeden alıntı: Terakkiperver;
siz dünyaya geç gelmişsiniz.Osmanlı döneminde yaşamalıymışsınız...
Cumhuriyet dönemimde üniversite okudum , Çok şükür Ahlak ve maneviyatım yerinde...
BiZ ÇAĞLAR ÖTESİ İÇİN ÇABALIYORUZ.OSMANLI DEVRİNE GİDECEK HALİMİZDE YOK.SEN AHLAK VE MANEVİYATIN NE ANLAMA GELDİĞİNİ BİLE HALA İDRAK EDEMEMİŞSİN.AHLAK VE MANEVİYATIN GENEL ANLAMI; TASAVVUFİ AHLAK YANİ İSLAM AHLAKI SAHABELERİN AHLAKI VE MANEVİYATI DEMEKTİR.MÜSBET İLİM,RİYAZET, MÜCADELE, MÜCAHEDE, SABR, TEVEKKÜL,TEFEKKÜR, RECA, HAVF ŞÜKÜR,KANAAT,ŞECAAT, CÖMERTLİK, AŞKULLAH , MARİFETULLAH GİBİ...BUNLAR SEN DE VARSA BUYUR O ZAMAN SENİN PEŞİNDEN GİDELİM.SEN BİR KERE KENDİ KENDİNİ KANDIRYORSUN.TAĞUTİ EĞİTİM SİSTEMİNDE BU SAYDIKLARIM OLAN,AHLAK VE MANEVİYAT ÖĞRENİLMEZ.LAİK DÜZENDE BUNLARA YER YOKTUR.
Tağuti sistemlerin gereği, okutulan bunca yıllara yazık ediliyor.Tek tip bir nesil yetiştirilmek isteniyor.Ahlak ve maneviyata hiç önem verilmiyor.Oysa Osmanlı'da enderun mekteplerinde her daldan ilimler okutuluyordu ve icazet veriliyordu.
Kusuruma bakmayın ama demokrasi ve laik düzende dindar neslin yetiştirilemesi pek muhaldir.Boşa emek ve zaman harcamadır.Benim sözüm kimseye ağır gelmesin lakin,bugünkü eğitim sistemlerinde din derslerine pek önem verilmiyor ve yüzeysel olarak aynı klasik olarak ders okutuluyor.95 senedir öğretilenlere baktığımızda, üniversite diploması almış ama hala en basit bir soruyuyu bile bilmeyen okumuş karacahillere rastlıyoruz.Bir müslüman her daldan nasibini almalı ve herkese örnek olmalıdır.Gayesi ise vatana , devlete, millete ve İslam'a hizmet olmalıdır.İşte biz böyle neslin yetiştirilmesinden yanayız.TEKNOLOJİ VE BİLİMDE İLERLEMİŞ MUASIR İSLAM ÜLKESİ OLABİLME SEVİYESİNE ÇIKMAK İÇİN GAYRET SARFEDİLMEDİKÇE BÜTÜN BU EĞİTİM VE ÖĞRETİM SİSTEMİ BEYHUDE EMEKTİR.
@Deniz.40 adlı üyeden alıntı: sen hangi açıdan değerlendiriyorsun ki..konuy aç bakalım.. Orijinali Göster...
Konuyu açalım bakalım herkes asıl hakikati bizlerden öğrensin istiyoruz.Mesele hayli uzundur ama sabırla yazdıklarımı okursanız bizi iyi anlarsınız...
Cenabı Hak bir ayetinde:
“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır.” (Enfal Suresi- 28) buyurmaktadır.
Bu ayette Rabbimiz,bizim çocuklarımızla ve mallarımızla sınandığımızı, eğer Allah’ı bu sayılanlardan daha üstün tutarak mallarımızı ve çocuklarımızı Allah’ın razı olacağı yola yöneltirsek bizlere büyük mükafatın verileceğini, aksi halde en büyük kayıp ve en büyük pişmanlık sebebi olacaklarını haber vermektedir.
Allah’u Teala’nın yardımı ve ikramıyla sizlere, günümüz tağuti sistemlerinde okullara çocuğu göndermenin İslamdaki durumu, bu fiilin doğru olup olmadığı konusunda bilgi vermeye çalışacağım. Söyleyeceğim doğrular Allah’tandır, onun için hamdeder, yanlışlarım da nefsimden ve şeytandandır. Onlar için de Allah’u Teala’dan bağışlanma dilerim.
Konuya geçmeden önce “tağut” ve “laiklik” kelimelerinin ne anlama geldiklerini kısaca açıklayayım.
Tağut: Her sınırı aşan, şeytan, putlar anlamında kullanılır. Küfürde haddini aşan manasına da gelmektedir. Allah’tan başka ibadet edilen her şey tağuttur. Tağut, putlardan olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir. Şeytanlar, Allah’ın şeriatı dışında hüküm koyan devlet yetkilileri, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen hakim, sihirbazlar, kahinler tağut sınıflarını teşkil ederler.
Laiklik: Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Başka bir tabirle Allah’u Teala’ nın sosyal, kültürel, eğitim, askeri ve ekonomik alanlarda hayattan uzaklaştırılıp karıştırılmamasıdır. Allah’a şirk koşulan Millet Meclisi’nde büyük harflerle yazılı olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” laikliğin en önemli kuralını teşkil eder. Bu da en büyük küfür ve Allah’a karşı yapılan en şuursuz ve gafletle yapılan bir davranıştır. Çünkü Allah’u Teala: ” Hakimiyyet sadece Allah’ındır” (Yusuf Suresi-40) buyuruyor. Başka bir ayette de şöyle buyurulmaktadır:
Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur .“ (A’raf 54) Kainata, güneşe, yıldızlara, dünyaya ve her zerreye hükmeden Allah, insana da hükmetmez mi? Hem Allah’ın mülkünde yaşayacağız, onun nimetlerinden istifade edeceğiz sonra onu hayatımıza karıştırmayacağız…Bundan daha büyük nankörlük ve daha büyük bir küstahlık olabilir mi? Allah’ım seni tenzih eder, senden bağışlanma dileriz.
Sizler de çok iyi bilirsiniz ki bu dünyaya gönderiliş amacımız imtihandır. Cinler ve insanlar sınanmak üzere gönderilmiştir. Mallarla sınav, canlarla, çocuklarla, hanımlarla, aşiretlerle sınav, makam ve mevki ile sınav, şeytan ve yandaşları ile sınav, savaşçı ve barışçı kafirlerle sınav, tağutlarla ve ekibiyle sınav ve hayatın her bir devresi ve durumuyla sınanacağız. Allah’ı, peygamberini ve onun yolunda cihadı üstün tutanlar kurtuluşa erecek, dünyayı ve içindekileri tercih edenler hüsrana uğrayacaktır.
“De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” (Tevbe Suresi-24)
DEVAM EDİYORUZ...
(Tevbe Suresi- 24) Bu ayette açık bir şekilde dünyevi değerlerin, akraba baskılarının ve iş istikbalinin, dünyanın aldatıcı fani güzelliklerinin Allah’a kulluğun, peygamber efendimize (S.A.V.)’e tabi olmanın ve Allah yolunda cihad etmenin önüne geçiyorsa, Allah’ın azabını hak etmişiz, Allah katında fasıklardan olduğumuz anlamına gelir.
Bunu ister misin ey mümin kardeşim? Allah’ın azabını beklemeyi ister misin? Ya da üç günlük geçici dünya hayatını ebedi cennetlerle değişmek ister misin?
Bilindiği üzere hak ile batıl savaşı, iman ile küfür savaşı Hz. Adem’in oğulları olan Habil ve Kabil döneminde başlamış, bu mücadele günümüze kadar gelmiş ve kıyamet kopana kadar devam edecektir. Batıl ehli her zaman hak ehlini sindirmeye ve yok etmeye çalışmıştır. Batıl ehli, hak ehlinin varlığına tahammül edememiştir. Kafirler, Müslümanları kendi dinlerinden soyutlamadıkları müddetçe davalarından vazgeçmeyeceklerdir.
Şu an biz Müslümanların mübtela olduğu belalardan biride Tağutun okullarında çocuklarımızın eğitim görmeleri, onların eğitim ve öğretimlerinde uzun bir müddet kalmalarıdır. Gündüz onların terbiyesinde saatlerini geçiren çocuklar geri kalan terbiyelerini akşam televizyon başında tamamlıyorlar. Çünkü yayın organları da onların eğitim planlarının en önemlisini teşkil eder. Neticede çocuğun terbiyesi ana babasına değil, laik tağutlara verilmiştir. Allah cümlemizin yardımcısı olsun.
(DEVAM EDİYORUZ)
Şüphe duyulmaz gerçeklerden biride şudur ki, tağutlar karşılıksız olarak Müslümanların çocuklarını okutup onları faydalandırmazlar. Eğitim ve öğretim için yaptıkları büyük harcamaların karşılığını beklerler.
Bir ayette:
“Gerçek şu ki, inkâr edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” (Enfal sURESİ- 36)
Tağutların eğitim ve öğretim müesseseleri bizlere dışar’dan şirin görünebilir, masumane okuma yazma öğreten, kültürlü ve aydın nesiller yetiştiren ve insanlara parlak gelecek sunan kurumlar olarak hayal ede biliriz belki. Dışı rahmet ama içi azap olan bu müesseselere, dünyaya tapan kişilerin gözlükleriyle değil de Cenabı Hakkın razı olduğu rabbani gözlüklerle bakarsak bu müesseselerin gerçek mahiyetlerini çok daha iyi anlarız.
(DEVAM EDİYORUZ)
Balın içine zehir katılarak öğrencilere bilgi sunan bu kurumlar, Müslümanları kendi kimliklerinden soyutlama kurumlarıdır. Bu kurumlarda ki hedef; yeryüzünde fesadı yaymak, insanları haktan uzaklaştırmak, onları İslam’dan soyutlamak, Yahudi ve Hıristiyanların yeryüzüne rahat bir şekilde hakim olmalarını sağlamaktır. Günümüz İslam coğrafyasında akıtılan Müslüman kanları, işgal edilen Müslüman toprakları ve kirletilen Müslüman ırzları bunun açık bir delilidir. Bu cinayetleri işleyen Amerika, İsrail, İngiltere ve yandaşları, kuklaları olan adları Ahmet, Ömer, Abdullah gibi isimleri İslami olan ancak kendilerinin İslam ile ne uzaktan nede yakından alakası olmayan tağutların okullarında yetişmiş Mürted yada müşrik kafirlerle yardımlaşarak ve onlardan destek alarak sağlamaktadırlar. Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.
Tarihten günümüze kadar bütün beşeri sistemler hakimiyetlerini sürdürebilmek için çocuklar üzerinde çokça durmuşlar, onları kendi ideolojileri için bekçi olarak yetiştirmeye çok uğraşmışlardır. Bilhassa İslam karşıtı otoriteler çocukların İslam’a göre yetişmelerine tahammül edememişler, onların imandan ve Kur’an’dan uzak yetişmelerini sağlamak için eğitimlerini hassaslaştırarak ciddi boyutlarda kanunlar çıkarmışlardır.
(DEVAM EDİYORUZ)
Bir çocuğun fıtrat üzere olduğu ve dünyayı yeni, yeni tanımaya çalıştığı en taze hafızanın var olduğu zamanda ve bilgiyle doldurma çağında kendi küfri müesseselerine alarak beynini istedikleri malumatlarla doldurmak istemeleri ve vatandaşları da buna mecburi kılmaları ve bunun için bütçeden büyük paraları ayırıp harcamaları onların planını su üstüne çıkarır. Ağaç yaşken eğilir yaklaşımı ile, çocukları bu tağuti müesseselerde eğip tağutu seven ve koruyan nesil yetiştirmek bunların en önemli hedeflerini teşkil eder. Buna karşı çıkan ve çocuklarını okula göndermeyenlere karşı hukuki işlemler yapmaları yahut Allah rızası için üç beş küçük çocuğu alıp evlerde dinlerini, kuranlarını öğretmeye çalışan Müslümanları cezalandırmaları böyle bir eylemi yasaklamaları, onların ne denli azgınlaştıklarını ve İslam’a ne kadar büyük bir düşmanlık beslediklerini gösteren en belirgin kanıtlardır.
(DEVAM EDİYORUZ)
Tağutlar halklarının kalplerini öldürmeye, gözlerini ve kulaklarını sağır etmeye çalışırlar.“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara 257)
Allah’u teala aydınlığa ulaştırır, tağutlar ise karanlıklara boğarlar...
İçinde yaşadığımız coğrafyada Kemalist düzen İslam’a karşı olan eğitim sistemini kendi amentüsüne göre tanzim edip insana dayatma niteliğinde uygular olmuştur. Maksadı bellidir; tek tip insan yetiştirip çocukların beynine putperestliği sokmaktır. Zaten eğitim sürecindeki süreç iyice tahkik edilirse hep küfre götüren sözler ve küfre götüren amellerle dolu olduğu görülür. T.C. ‘nin eğitimle ilgili yaklaşımının hangi düzeyde olduğunu göstermesi açısından bazı anayasa maddeleri, kanun, yönetmelik… v.s aşağıdadır;
Milli Eğitim Temel Kanunu, Kanun No;1739,
Madde 2-a) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesi bulunan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar yetiştirmek.
Madde 12- Türk milli eğitiminde laiklik esastır.
Madde 15- Okullarda kız ve erkek karma eğitim yapılması esastır.
Madde 43- İlkokulun Eğitim ve Öğretim İlkeleri
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretiminin Genel Amacı, İlköğretim ve Ortaöğretimde öğrenciye, Türk milli eğitim politikası doğrultusunda, Genel Amaçlarına, İlkelerine ve Atatürk’ün Laiklik ilkesine uygun Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi ile, ilgili yeterli temel bilgi kazandırmak… Böylece Atatürkçülüğün, insan sevgisinin pekiştirilmesini sağlamak, faziletli insan yetiştirmektir.
(DEVAM EDİYORUZ)
DERS KİTAPLARI
Eğitimde kullanılan ders kitaplarının tümü amaçlarını gerçekleştirmek için düzenlenmiş bir araç olarak görülür. Bu sebeple de İslam’ın küfür ve şirk olarak baktığı bilgilerle doludur. Çünkü genel olarak kitapları hazırlayanlar İslamla pek alakası olmayan çoğu laik kemalist düşünceye sahip olan insanlardır, yahut batıdan aldıkları bir takım İslam’a aykırı bilgilerle doludur.
Tarih bilgilerinin çoğu yalanlarla doludur. İslam ile alakası olan devlet ve yönetimler kötü olarak gösterilmeye çalışılır. Yahudi ve Hıristiyan dünyası olan Avrupa ve batı ülkeleri her zaman övülerek, bu milletlerin laiklik ve demokrasi sebebiyle ilerledikleri, çağdaş ve medeni oldukları vurgulanıp yönetimde ve hayat anlayışında onlar taklit edilmeleri sevdirilmeye çalışılır. Dikkat edilirse Tağut okullarında okuyup üniversiteyi bitirenler eğer İslam ile tanışmamışlarsa bu öğrenciler Avrupa hayranı olmakta, peygamber efendimiz (s.a.v) dönemindeki, Asrı saadet İslam devleti, Emeviler, Abbasiler ve hatta ataları olan Osmanlı devletine bile soğuk bakarlar. Çünkü bu devletlerin İslam ile bağlantıları vardı. Ama kafasına kötü olarak işlenmiştir. Bu kişi Avrupa’ya gidecek olsa kendisinin Müslüman olduğunu söylemekten utanır. Çünkü okullarda ona İslam düşmanlığı enjekte edilmiştir. Genel olarak öğrenciler şeriat kelimesinden korkarlar. Çünkü şeriat onlara barbar milletlerin yaşayış türü gibi medeniyet ve ilimden yoksun olarak bir birlerini acımasızca ezen insanların hayat düzeni olarak öğretilmiştir. Şeriat denince akıllarına hocaların ve şeyhlerin devlet makamlarında hakim oldukları, istediklerinin kolunu kestikleri, istediklerini taşladıkları ve hep gerici bir hayat yaşamayı ideal gören devlet yapısı olarak tasavvur ederler. Aslen şeriat Allah’ın egemenliğine dayanan bir hayat nizamı olduğunu, bütün kulların tağutlaşmış insanlara değil sadece Allah’a kulluk yapmaları gereken ilahi bir hayat nizamı olduğunu bilmez, kafasına laiklik işlendiği için, din ayrı siyaset ayrı, İslam ayrı devlet ve hayat nizamı ayrı diye düşünür.
Yine bu derste Atatürk o kadar çok anılır’ki, onun anıldığının onda biri kadar
peygamber efendimiz (s.a.v) ve sahabesi anılmaz. İlk okulda öğretmen çocuğa şöyle bir soru sorsa: Oğlum, peygamberimiz kimdir?
Çocuk: Peygamberimiz Atatürk’tür, cevabını verecektir.
Zavallı çocuğun kafasına Atatürk sevgisi o kadar çok işlenmeye çalışılır ki, neredeyse (haşa) bizi yaratan odur diyecek hale gelir.
“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersine gelince, aslen ne din nede ahlak ile alakası olmayan bir çok bilgilerle doldurulmuş, Laikliğin ve Kemalizmin dine aykırı olmadığı bilakis din ve inanç hürriyetini koruduğunu anlatır. Her bir yurttaşın bu küfür üzere kurulmuş vatanını çok sevmesi ve canını laik ve demokrat olan bu vatan ve bayrak uğruna seve seve feda etmesi gerektiği anlatılır.
(DEVAM EDİYORUZ)
OKULLARDA İŞLENEN BAZI KÜFÜR SÖZ VE BİLGİLER
•Atatürk sevgisinin çocuklara aşırı derecede enjekte edilmesi,
•İslam ve Müslüman düşmanlarının övülmesi,
•İslam’ın temel rüknü olan Hilafet makamının küçük gösterilmesi, Allah’ın hükümleri olan şeriatın kötü ve korkunç gösterilmesi,
•Atatürk’ün devrimlerine karşı çıkan İslam ulemasının ve Müslümanların bozguncu olarak tanıtılması,
•İslam’i olan kılık kıyafeti, sakalı, çarşafı gerici ve çağ dışı olarak tanıttırmaları,
•Kur’an’ın doğru dediği şeyleri yanlış, yanlış dediği şeyleri doğru göstermeleri,
•Darvin, Aristo,…vb. felsefesinin ölçü olarak alınması,
•İlk çağlara ait verilen bilgilerde kasıtlı yanlışlıklar yapılması, ilk insanların konuşma bilmemesi, yazının Sümerler zamanında bulunması, Arşimet suyun kaldırma kuvvetini bulduktan sonra gemi yapımının öğrenildiği,.. v.b. gibi.
•İslam düşmanı olan tağutların ve ideolojilerinin sevilip saygı ve bağlılık içerisinde bulunulması gerektiği, İslam yerine demokrasi ve laiklik dininin benimsetilmesi,
●10 Kasım Mustafa kemalin ölüm yıl dönümünde, M. Kemali sevdiklerini ve onun izinden gittiklerini ısbatlamak amacıyla öğrencilere saygı duruşu yaptırmaları,
Başbakan Yardımcı Bülent Arınç hayırseverlere seslendi.
Yalova ve Orhangazi'de Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu inşaatı ve körfez geçişinde incelemelerini tamamlayanBaşbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü'nce İşadamı Hasan Öztimur'a Uludağ Üniversitesi “Onur Doktoru', Bursa eski Valisi Şahabettin Harput'a da “Fahri Profesörlük' unvanları verilmesi ve İşadamı Hasan Öztimur adına yaptırılan İnşaat Mühendisliği Bölümü binasının açılış törenlerine katılmak üzere Bursa'ya geldi. Uludağ Üniversitesi Görükle Kampusu'ndeki tören öncesi 15 kişilik öğrenci grubu törenin yapılacağı binaya girmek istedi. Ancak, inşaat mühendisliği fakültesinde okumadıkları gerekçesiyle özel güvenlik görevlileri tarafından engellendiler. Zaman zaman sert müdahalelerinde yaşanan olayda, grupta yer alan öğrenciler, son dönemde yaşanan olaylarda yaşamanı yitiren 6 kişiyi Başbakan Yardımcısı Arınç'a soracaklarını ve bunun yanıtını almak istediklerini söylediler. "Başkaları için gözyaşı dökeceğine bu 6 kişi için gözyaşı dökmesini istiyoruz. Fakülteye Ali İsmail Korkmaz veya Ethem Sarısülük'ün adının verilmesini istiyoruz" diyen öğrencilerle güvenlik görevlileri arasında gerginlik yaşandı. Görevliler, öğrencilere cop ve kalkanlarla müdahale ettiler. Öğrencilerde üç kez tekrarlanan müdahale sonrası oturma eylemi yaparken, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, farklı bir güzergah kullanarak binaya girdi.
“BUNLAR SİVRİSİNEK ISIRIĞI KADAR BİZİ İLGİLENDİRİR"
Vali Harput ve işadamı Öztimur'a unvanlarının verildiği törende konuşan Arınç, siyasi partilerin birbirlerinin düşmanı değil, rakipleri olduğunu vurgulayarak, “Rakipler de ancak birbirlerini böyle eleştirebilir, hedefe böyle varabilirler. Şimdi dışarıda sayıları 20-25'i geçmeyen gençlerimizin bizi protesto etmek için toplandıklarını biliyorum. Çok şükür biz korkak insanlar değiliz. Ne olduğunu bilsek de gözümüzü kırpmadan gideriz. Bunlar da sadece sivrisinek ısırığı kadar bizi ilgilendirir. Bunların hiçbirisine değer vermiyorum. Ama üzüldüğüm tek şey böyle bir güzelliğin içerisinde yaşarken birilerinin üzerlerine kötü ideolojilerin deli gömleğini giymiş olarak birilerini protesto etmek için sabahtan beri toplanmış olmaları. Sayıları 50 olsa Uludağ Üniversitesi'nin binde biri demektir. Elli bin öğrencisi olan bir üniversitede 50 kişinin bağırıp çağırması sinek ısırığı kadar kimseyi etkilemez" dedi.
'CAMİ DEĞİL OKUL YAPTIRIN'
Burada, iş adamı Hasan Öztimur'a 'fahri doktora' unvanı veren Arınç, Öztimur'un mükemmel bir fakülte ve dekanlık binası yaptırarak üniversiteye bağışladığını söyledi. Eğitime katkının, geleceğe, gençlere katkı, ülkeye yapılacak en büyük, en hayırlı işler olduğunu vurgulayan Arınç, geçmişte 'hayırseverlik', 'Allah rızası' denildiğinde halkın daha çok cami, Kur'an kursu yapmayı anladığını belirtti. Bu konuda çok büyük işler yapanlar bulunduğunu ancak artık Türkiye'nin ihtiyacının eğitim kurumları olduğunu dile getiren Arınç, "Ne kadar hayırseverimiz varsa kendi imkanları yetmiyorsa başkalarıyla birleşerek eğitim kurumları yapmalı, fakülteler, liseler, meslek liseleri, ilköğretim kurumları yapmalı" değerlendirmesinde bulundu.
"İHANETİ DE TAKTİRİ DE GÖRDÜM"
Arınç 40 yıllık siyasi hayatında her şeyi gördüğünü belirterek, şöyle devam etti: 'İhaneti de gördüm, taktiri de gördüm. Zenginliği de gördüm, fakirliği de gördüm, yoksulluğu da gördüm. Bundan sonra görebileceğim bir şey kalmadı. Memlekete hizmet eden insanlara en azından saygı duymak gerekirken herkesin huzurunu bozacak bir takım şeyler yapma gayretinde olursa insanlar buna ancak üzünülür. Keşke o gençler beni protesto etmek yerine Hasan Öztimur'un elini öpmek için sıraya girselerdi. Benim yüzümden huzurun bozulduysa hepinizden özür diliyorum. Bunlar olacak şeyler. Biz her yerde varız. Üniversitesi de dahil,. Meydanı da dahil ama her şeyde bir kötülük görmek, insanlara nefretle bakabilmek çok kötü bir şey. Bu üniversite, bu fakülte sizler okuyasınız diye yapılıyor. Mutlu olasınız diye yapılıyor. Daha iyi eğitim alasınız diye yapılıyor. Yoksa bu insan başka bir şey de yapabilirdi. Nasıl mükemmel bir otel yaptı, ikincisini de dikebilirdi. Kazancın en helal tarafını gelmiş size beş yıldızlı değil altı yıldızlı mühendislik fakültesi binası yapmış. Böyle bir günde birilerini protesto etmek için gözlerinden nefret saçan sayıları az bile olsa sizleri üzebilirler."
“KİM BAĞIRDIYSA KAMERA O TARAFA DÖNDÜRÜLÜYOR"
“Üzüldüğüm ikinci bir taraf da medyanın bunlara daha çok ilgi göstermesi" diyen Arınç, sözlerini şöyle sürdürdü: 'Kim bağırdıysa kamera o tarafa döndürülüyor. Burada beş yüz kişi var. Dışarıda beş kişi bağırsa buradaki bütün kameralar onların arkasından koşacak. Türkiye'deki habercilik anlayışı da bu. Terörle mücadelede yıllardan beri kafa yoruyoruz. Herkesi dinliyoruz. Bütün ülkelerdeki örneklere bakıyoruz. Bir örnek söyleyeyim. Bir ülkede sadece iki yıl o örgütün ismini anmadan haberler yapılmış. İsmi anılmadığı için çatlamışlar ve örgüt dağılmış. İsmini andığınız zaman propagandasını yapıyorsunuz. Kamerayı çevirdiğiniz zaman propagandasını yapıyorsunuz. Üç kişi koşarken arkasından sen de koşarsan o amacına ulaşıyor.
2 SENE PKK DEMESEK PKK KENDİLİĞİNDEN ÇÖKERDİ"
O yüzden elindeki lav silahıyla hedef aldığı binalara ateş edenler ne kadar kötüyse bu güzellikleri görmemek veya göstermemek için bir takım provakatif eylemeleri yapan da aynı hataya düşüyor. İki sene PKK demesek bu ülkede, PKK kendiliğinden çökerdi. Ama bizim televizyonlarımızın bir kısmı kanlı kanlı, canlı canlı reality programı yapar gibi propagandayı kendiliğinden üstlendiği için bu örgütler yaşayabiliyor. Mesela bu örgütlerin liderlerinden her gün isimlerinden bahsedilmesi bana şimdi diyorlar ki filan kişi şöyle demiş, benim muhatabım değil diyorum. Ben Türkiye Cumhuriyet hükümetinin başbakan yardımcısıyım. O bahsettiğiniz adam kimse, o bahsettiğiniz adam neyse onun sıfatını siz biliyorsunuz, isminden bahsetmediğim için çarpıyor adamları. Siz de böyle yapıyorsunuz ey Bursa'nın güzel basını. Gazeteciler Cemiyeti Başkanı da burada beni dikkatle dinliyor. Tasvip etmeseniz bile bu sözlerim kulağınızda kalsın. Dışarıda beş kişi bağıracak diye tetikte olmayalım. Siz buraya bakın. Hasan Öztimur'a bakın, Şahabettin Harput'a bakın, rektöre bakın, dekanlara, profesörlere bakın. İlim okumak için bu üniversitelere yıllarını vermiş tertemiz şerefli insanların katkılarına bakın."
ARINÇ'TAN TÜSİAD'A YANIT
Ekonomik büyüme ile ilgili değerlendirmelerde de bulunan Arınç, 10 yıl içinde büyüme hızının iki defa düştüğünü söyledi. Son olarak büyüme hızının yüzde 4.4 olduğuna işaret eden Arınç, Avrupa'nın büyümede ekside yer aldığını kaydetti.Yüzde 5'lik büyümenin altında kalmayacaklarını düşündüğünü dile getiren Arınç, konuşmasında Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Erkut Yücaoğlu'nun 'Geldiğimizi noktada Türkiye'nin siyaset, ekonomi ve dış politika alanlarında anlatacak hikayesi kalmadı' sözlerini eleştirip, "Kriz dönemlerinde bile yatırımlara devam ettik. İşçi de çıkarmayacağız ve öz kaynaklara yöneleceğiz. IMF ile irtibatı kesecek noktaya geldik. Çok akıllı olduğunu söyleyenler, bize hep 'Aman IMF ile anlaşın. Stand by yapın. Oradaki sıcak parayı ekonomiye pompalayın' dediler. Şöyle bir sayfayı çevirirseniz bunun tercümesi şu: 'IMF'den parayı alın, bize verin. O çok akıllılar bir sürü isimleri var. Geçenlerde bir tanesi 'Türkiye'nin hikayeleri bitti galiba' demiş. Onlar çok akıllıydı. Bize verin diyorlardı parayı. 'Biz IMF ile ilişkimizi keseceğiz. Geçmişten kalan bir para var. Bunun son kuruşuna kadar ödeyeceğiz' dedik. Ülkeyi IMF ile yönetmekten vazgeçtik. İftihar etmemiz lazım. Kitabın öbür tarafında da alacaklıyız. IMF'ye 5 milyar dolar borç verecek durumdayız. Bunlar ülke ekonomisinin iyi olduğunu gösterir. Ama dünya ölçeğinde kırılgan bir ekonomi var. Akıllıyız her alanı ve gelişmeyi yakından takip ediyoruz” dedi.
Çanakkale'nin baş komutanı kimdi? Amiral Liman Von Sanders -
Otto Liman Von Sanders 1915’te, Çanakkale Savaşlarında Osmanlı kuvvetlerini yöneten Alman Deniz generali(amiral). Çanakkale'yi savunan Osmanlı 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders Osmanlı Devleti'ndeki Alman Danışma Kurulu Başkanıydı. ... Bakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı makamlarından sonra, cephe içerisindeki en yetkli komutandı. Bu yönden bakıldığında Çanakkale Savaşında Başkomutandı.. Miralay (Alay komutanı, albay) Mustafa Kemal ise O'nun emrine bağlı albaylardan sadece biriydi ve 19. ihtiyat (yedek) tümen komutanıydı. Liman paşa, Esad paşa ve Enver paşa ile sıkı bir iletişim halinde Çanakkale'de ki savaşlarımızı yönetmiştir. O tarihlerde Osmanlı ordusu ve donanması içerisinde 40.000 e yakın Alman subayının görev aldığı bilinmektedir. Almanlarla bu derece içli dışlı olmamız ve 1. Dünya savaşında yanlış bir kararla Almanlarla müttefik olup, tamamen onların menfaatine uygun olarak savaşmamız, Talat, Enver ve Cemal paşa üçlüsünün gafleti yada ihanetidir. Otto Liman Von Sanders: 17 Şubat 1855 senesinde Pomeranya’da, Stolp şehrinde dünyâya geldi.
1913 senesinde Kasel’deki 22’nci Piyade Alayında Orgeneral iken Balkan Savaşlarında yıpranan Osmanlı ordularını ıslah etmek için Türkiye’ye gönderildi. Rusya, Osmanlı kuvvetlerine bir Alman generalinin gönderilmesini şiddetle protesto etti. Liman, askerî yönetimde yaptığı reformlar yüzünden Enver Paşa ile anlaşamadı. 1915 senesinde Beşinci Ordunun başında, Çanakkale ve Gelibolu’yu İngiliz ve Avustralya donanmalarına karşı başarılı bir şekilde savundu. İngilizlerin câsusluk faaliyetleri sonucu, verdikleri büyük zâyiatı, istihbârât tedbirleri aldırarak önledi. Câsusluk faaliyetlerini Padişah’a rapor etti. Liman, bu başarısından sonra 1 Mart 1918’de Suriye ve Filistin’deki Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci ordulardan meydana gelen Yıldırım Orduları grubunun başına getirilerek, İngilizlerin daha fazla ilerlemesini durdurdu. Ancak İngiliz generali Edmund Allenby, başarı göstererek bu cepheyi çökertti (Eylül 1918). Liman, Birinci DünyâSavaşı sona erip Mondros Mütârekesi imzâlanınca Almanya’ya döndü ve 22 Ağustos 1929 senesinde öldü. İngiliz Generali Hamilton, Liman’ın Gelibolu’daki başarısını Hâtırât’nda övmüştür.Türkiyede Beş Sene (Fünf Jahre in Türkei) ve Silahlanmış Millet adlı iki eseri vardır. Çanakkale'nin gerçek tarihi için Mehmed Niyazi Özdemir 'in "Çanakkale Mahşeri" isimli mükemmel eserini okumanızı tavsiye ederiz.. -
Dün gece non-stop ders çalıştım.
Bu hafta full doluyum.
Feasible , aksiyon almak, prezentabl, finanse etmek, çek etmek, konsept, trend, farklı bir sound yakalamak, backgroundunuz çok iyi, opsiyon vesair.
Prezentabl hale getirmek.
Start almak.
Cool olmak.
Depoyu fullle bu gün full çalıştım full doluyum vs...
Hay damn.
First lady.
Reel ekonomi.
Haydi spontane şiir yazalım!
Mantalite.
free takılmak.
Vesair.................
Entel gençliğin bu Türkçesi yeni moda olmuş.Vatana millete hayırlı olsun diyorum..
İslâm düşüncesinin, gücünün bu düşünce metoduyla birleşmesi, İslâm Devleti'nin kurulması ve İslâm hayatının yeniden başlatılması için kâfidir. Bu düşünce, kalplere girip nefislerde yerleşince ve müslümanlarda cisimleşince hayatta çalışan canlı İslâm haline gelir. Fakat buna rağmen devleti kurabilmek için hayli büyük işler yapılmalıdır. İslâmî hayatı yeniden başlatmak için de çok güçlü çabalar sarfedilmelidir. Bundan dolayı, devleti kurabilmek için mücerret istek ve ümit kâfi değildir. İslâm hayatını yeniden başlatmak için heyecan ve iyimser olmak da yeterli değildir. Zira yapılması gerekenlerin en önemlisi, İslâm karşısında duran hayli büyük engelleri ortadan kaldırabilmek için tam hakkıyla onlara takdir etmektir. Bu gaye için kalkacak kişileri bekleyen yükün ağırlığına müslümanların önem vermeleri, düşünürlerin bu mühim konu hakkında verecekleri her fikir ve görüşün büyük mesuliyetine dikkatlerinin çekilmesi de gerekli hususlardandır. Ta ki söz ve amel; uyanıklık, irade, azim ve cesaretle beraber doğru yolda yürüsünler.
İslâmî hayatı yeniden başlatma yolunda yürüyenler sert bir kayayı yonttukklarını bilmelidirler. Fakat kazmaları öyle güçlü ve serttir ki bu kayaları parçalamaya yeterlidir. Onlar çok hassas ve ince bir konuyu tedavi etmektedirler. Fakat onların dikkatleri ve sağlam adımları konunun güzel bir şekilde tedavisinin garantisidir. Onlar büyük olaylarla karşılaşırlar. Fakat buna galip geleceklerdir. Yollarından/metodlarından sapmazlar. Çünkü bu metod, Resulullah (u)'in üzerinde yürüdüğü metoddur. Bu yolu doğru şekilde izlemek şüphesiz kesin neticelere götürür ve zaferi gerçekleştirir.
İşte bu metod, bugün müslümanlar tarafından ince şekilde takip edilmesi gereken yoldur. Ancak şu şart var: Resulullah (u)'i tam ve ince şekilde örnek edinmek gerekir. Seyr onun adımlarını izleyerek sahih bir şekilde olmalıdır. Ta ki yürüyen düşüp çelmesin. Çünkü o metodla kıyas hususunda herhangi bir hata ve o metoddan herhangi bir ayrılma seyirde düşmeye ve çalışmada kısırlığa götürür.
İşte bundan dolayı İslâm Devleti'ni kurmak için Hilâfet'le ilgili
(İslâm Ülkeleri Konferansı gibi) konferanslar yapmak bir metod değildir. Bunun yanında müslüman halkları yöneten devletleri federasyona ve işbirliğine çağırmak, İslâm Devleti'ni kurmaya yönelik bir çalışma değildir. Yine İslâm halkları için konferanslar yapmak, İslâm hayatını yeniden başlatmaya sebeb olmaz. İşte bunlar ve buna benzer olanlar metod değildir. Bunlar ancak müslümanların duygularını boşaltacak birer oyuncak ve meşgalelerdir. Böylece müslümanların heyecanı ve çoşkusu boşalır. Ondan sonra iş yapmadan otururlar. Buna ek olarak bunların tümü İslâm metoduna muhaliftir.
İslâm Devleti kurmanın tek yolu İslâm Davetini yüklenmek ve İslâm hayatını yeniden başlatmak için çalışmaktır. Bu İslâm beldelerinin tümünü tekbir ünite olarak ele almayı gerektirir. Çünkü müslümanlar tek bir ümmettir. Bu ümmet, içinden nizamının fışkırdığı tek bir akidenin topladığı insanlar topluluğudur. Bunun için herhangi bir İslâmî bölgedeki herhangi bir çalışma, diğer bölgeleri de etkiler. Orada fikir ve duyguları tahrik eder. Bu sebeble bütün İslâm beldelerini tek bir belde olarak ele almak gerekir. Bunların hepsine daveti yükleyip götürmek gerekir. Ta ki oralardaki toplum etkilensin. Çünkü ümmeti oluşturan tek toplum kazandaki su gibi olur. Altında ateş yaktığın zaman su ısınır ondan sonra galeyan/kaynama derecesine ulaşır ve bundan sonra bu kaynayış itici buhar enerjisine dönüşür. Böylece hareketi ve itilmeyi ihdas eder. Topluma İslâm idielojisi konulursa sıcaklığı ısınma ve ondan sonra galeyanı doğurur. Bu galeyan, toplumu harekete ve çalışmaya sevkeder.
Bundan dolayı İslâm hayatını yeniden başlatmaya yönelik bir çalışma yapabilmek için İslâm dünyasına daveti götürmek gerekir. Kitaplarla, risalelerle, temaslarla ve davetin bütün vesilelerini kullanmak gerekir. Özellikle temaslarla. Çünkü, davetin en başarılı yolu temastır. Şu var ki, daveti bu şekilde her tarafa götürmek ancak topluma yakıt vermek için olur. Ta ki oradaki donma hararete dönüşsün. Fakat galeyan ve ondan sonra harekete dönüşebilmesi böyle tahakkuk etmez. Ancak pratik davet siyasî çalışmasında çalışmayı bir veya bir kaç memlekette münhasır kılmakla olur. Ondan sonra Davet oradan bütün İslâm aleminin diğer cüzlerine intikal eder. Sonra çalışmanın münhasır olduğu bölgeler İslâm Devleti kurmak için istinat noktası olarak ittihaz edilir. İslâm risalesini dünyaya taşıyacak büyük İslâm Devleti'nin oluşumunda büyüme oradan başlar, Resulullah (u)'in yaptığı gibi. Zira o (u), davetini bütün insanlara tebliğ etti.
Tebliğ adımları pratik yolda seyrediyordu. Önce Mekke ahalisini davet etti, sona hac mevsimlerinde bütün Arapları. Daveti Arap Yarımdası'nın bütün bölgelerinde yayılıyordu. Sanki o (u) Arap Yarımadasında, bütün Araplarda harareti yaymak için oradaki toplumun altına yakıt koyuyordu. Araplar temaslarla hac mevsimlerinde konaklama yerlerinde ve kabilelerinde davetle Resulullah (u) tarafından İslâm'a davet ediliyorlardı. Nitekim davet Resulullah (u)'in Kureyş'le sürtüşmesiyle bütün Araplara ulaşıyordu. Çünkü bu sürtüşme ve çarpışma yankıları Arapların kulaklarına geliyordu. Ve onlarda merak etmeyi, bilmeyi tahrik ediyordu. Şu var ki, davetin bütün Araplara gönderilmesine rağmen davetin alanı Mekke'de sınırlı kalıyordu. Daha sonra Medine'ye uzandı. Oradan da devletin kuruluşu ile Hicaz bölgesini kapladı. O zaman davetin sıcaklığı ve Resulullah (u)'in zaferleri Araplarda galeyanı, ondan sonra da hareketi ortaya çıkardı. Böylece hepsi de iman ettiler. Ta ki İslâm Devleti bütün Arap Yarımadasını kapladı ve İslâm'ın risaletini dünyaya taşıdı.
Bu sebeble İslâm Devleti kurmak için İslâm hayatını yeniden başlatmak ve İslâm Davetini yüklenmeyi bir metod olarak benimsemek gerekir. Aynı zamanda bütün İslâm beldelerini davet için hedef edinip tek bir toplum saymamız lazım. Fakat davetin çalışma alanını bir veya birkaç bölgeyle sınırlandırmalıyız. Burada insanları İslâm'la kültürleştireceğiz ki, İslâm onlar da canlansın ve onlar ona göre yaşasın, onun uğruna hayatta var olsunlar. Ayrıca o bölgelerde İslâm ile genel uyanıklık ve onun için kamuoyu oluşturmaya çalışmalıyız ta ki, davet adamları ile toplum arasında uyuşma sağlansın ki bu daveti kaynaşmaya ve netice vermeye yönelik, etkili bir hale dönüştürsün ve bu kaynaşma bu memleketlerde ümmetin gücüne dayalı İslâm Devleti kurmayı hedef edinecek mücadeleci bir hareket doğursun. O zaman davet zihinde bir düşünce oluşumundan toplumun sahasında bir varlığa doğru yürümüş olur. Aynı anda toplumsal bir hareketten bir devlet haline gelir. Böylece davet, bütün merhalelerini geçmiş olur. Başlangıç noktasından harekete geçme noktasına girer. Ondan sonra devletin unsurlarını tamamlayan ve davetin gücünü oluşturan bir devlette tutunmak ve yerleşmek için istinat noktasına girer. O zaman bu devlete ve devletin sultasının hakim olmadığı bölgelerde yaşayan müslümanlara şeriatın farz kıldığı Davetin pratik merhalesi başlar.
Bu devletin görevine gelince; eksiksiz ve kâmil bir şekilde Allah'ın indirdikleriyle yönetmek ve diğer beldeleri, bölgeleri kendisiyle birleştirmek için çalışmak ve onu iç siyasetinden saymaktır. Tüm İslâm bölgelerinde özellikle komşu bölgelerde İslâm hayatını yeniden başlatmak için propaganda yapmaya ve daveti yüklenmeye hemen başlamaktır. Daha sonra sömürgecilerin çizip kendilerine bağlı beldelerin yöneticilerini onlar üzerine bekçi kıldıkları yersiz siyasî sınırları kaldırmaktır. Onun için bu devletin şunu yapması zorunludur: Komşu İslâm bölgeleri; sınırları ilga etmezse bile o kendisi ilga etmelidir. Şöyle ki; vizeyi, giriş-çıkışları, gümrük merkezlerini ilga eder. İslâm bölgelerinin ahalisine kapılarını açar. Böylece İslâm bölgelerinde yaşayan bütün insanlara, bu devletin kendilerine ait İslâm Devleti olduğunu hissettirir. Onlar da gözleriyle İslâm'ın uygulanması ve infazını görürler.
Diğer müslümanların görevine gelince; ülkelerini küfürden Dâr-ül İslâm'a çevirip İslâm Devleti'ne katmak için davet ve propagandayla çalışmaktır. Böylece İslâm aleminde bütün memleketlerdeki toplumlar galeyan haline girerler. Bu hal, onları tek bir devlet içerisinde müslümanları birleştirecek sahih bir harekete doğru sevkeder. Bunun sayesinde büyük İslâm Devleti oluşur. Bu şekilde de evrensel fikrî liderliği temsil eden İslâm Devleti meydana gelir. Onun tehlikesi ve merkezi, davetini yüklenmeye ve dünyayı şerden kurtarmaya imkân verir.
İslâm ümmeti eskiden Arap Yarımadası'nda ve sayısı bir kaç milyon iken, İslâm'ı kabul edip davetini yüklenince o zaman mevcut olan iki askerî blok önünde evrensel bir kuvvet oluşturdu. İkisini aynı anda vurdu ve memleketlerine hakim oldu. Ondan sonra İslâm'ı o zamanki dünyanın çoğunda yaydı. Bize ne oldu ki; bugün müslümanlar 1 milyar, memleketleri de birbirine bitişik tek bir memleket oluşuyor, Fas'tan Hindistan ve Endonezya'ya kadar uzanıyor, servet ve merkez bakımından en güzel toprakları işgal ediyor ve tek sahih ideolojiyi taşıyor. O halde bu ümmet, şimdiki iki bloktan her hususta daha kuvvetli bir cephe oluşturur şüphesiz. Bunun için her müslümana dünyaya İslâm risalesini taşıyacak büyük İslâm Devleti'ni kurmak için çalışmak farzdır. Bu çalışmanın, İslâm Davetini yüklenerek ve bütün İslâm beldelerinde İslâmî hayatı başlatmak için çalışarak başlaması da farzdır. Fakat istinat noktası oluşturabilmek ve ciddî bir çalışma yapabilmek için çalışma alanını bir veya birkaç memlekette münhasır kılmalıdır.
Müslüman için hedef edinilmesi farz olan bu büyük gaye, takip edilmesi farz olan bu vazıh ve pratik metod uğrunda her meşekkate tahammüle, onun için her çabayı sarfetmeye layıktır. Müslüman aynı anda Allah'a tevekkül ederek yürümeli ve O'nun rızasının dışında başka bir ödül beklememelidir.
Dinlerarası diyalog adım adım hedefine ulaşıyor. Diyalogçuların gönlü rahat olsun! Müslümanların, noel ayinlerine katılması, ortak nikah merasimi ve Hıristiyan temsilcilerin Ramazanlarda iftar yemeklerinde beraberce dua etmelerinin ardından, şimdi de, ortak cenaze merasimi beraberliği başladı.
Geçenlerde biliyorsunuz, Patrik Selçuk Erenerol öldü.Toprağı bol olsun. Fakat, cenaze merasimi daha önceki bildiğimiz gayri müslim cenaze merasimlerinden farklı oldu. Cenazeye Hıristiyan ve Müslüman din adamları da katılarak dua ettiler. Şimdi bununla ilgili habere bir göz atalım:
“Patrik Selçuk Erenerol’un cenaze töreni, hem Ortodoks, hem de İslam usulüne uygun yapıldı. Bulgar Kilisesi Başpapazı Kostas’ın yönettiği ayine ilahiyat mensupları da katılarak dua ettiler. Profesör Zekeriya Beyaz, 'Selçuk kulun dinine, milletine, vatanına, bayrağına bağlı yaşadı. Onu Hazreti Muhammed, Hazreti İsa aleyhisselam şefaatine nail eyle yarabbim. Allah rahmet eylesin' dedi ve Fatiha okudu. Bazı parti yöneticileri bizzat katılırken, bazıları da çelenk gönderdi. Selçuk Erenerol , Kilisedeki törenden sonra, Papa Eftim II Turgut Erenerol'un mezarının yanına defnedildi.” ( 23.12.2002 tarihli gazeteler)
Hani derler ya, buyurun cenaze namazına...Son günlerde olanlar tam buna uygun. Şimdi sormak lazım; merasim niçin sadece Hıristiyan adetlerine göre yapılmadı da, İslam adetleri de karıştırıldı. Bırakalım İslam açısından doğruluğunu yanlışlığını, Hıristiyanlık açısından da uygun bir iş değil bu. En azından, patriğe ve Hıristiyanlığa saygısızlıktır yapılan. Adam Hıristiyan olduğuna göre, merasimin sadece kendi dinine göre yapılması onun tabii hakkı değil mi?
Bütün bunlar “Dinlerarası Diyalog” rezaletinin neticesidir. Ben diyaloga karşı değilim. Fakat, ben diyaloğu onların anladığı gibi anlamıyorum. Zaten asırlardır bunlarla diyaloğumuz vardı. Her mahallede, aynı sokakta bunlarla beraber yaşadık. Birbirimizin sıkıntısına, yardımına koştuk. Aç iseler doyurduk, bakacak kimseleri yoksa, Devlet olarak, millet olarak baktık bakıştırdık. Fakat günlük yaşayışla ibadetlerimizi birbirine karıştırmadık. Onlar Kiliselerinde biz camilerimizde, herkes kendi dinine göre ibadetini serbestçe yaptı. Kimse, kimsenin ibadetine, ayinine karışmadı. İşte gerçek diyalog budur, benim anladığım, dinimizin de emrettiği diyalog budur. Hoşgörü budur.
Peki, diyalogçuluğun mimarı olan Vatikan bunu bilmiyor mu? Tabii ki biliyor. Öyleyse maksatları ne? Maksatları şu: Peygamber efendimizin bildirdiği ve 14 asırdır sarsılmadan devam ettirilen, dinimizin Hıristiyanlığa karşı olan bakış açısını değiştirmek. Müslümanlara, “Hıristiyanlığı da, İslamiyet gibi hak din olarak göstermek. Onlar da Allaha inanıyor biz de Allah’a inanıyoruz, Peygamberlerin farklı olması önemli değil” inancını yayarak, Müslümanların imanını sarsmak, dinden çıkartmak.
Halbuki İslâmiyete göre, bir insan, son peygamber Muhammed aleyhisselama inanmadıkça, O’na tabi olmadıkça, İslamiyeti son ve hak din, diğerlerini batıl, geçersiz din kabul etmedikçe Müslüman olamaz.
Eğer Hıristiyanlık ve diğer dinler, bozulmasaydı, doğru olsaydı, Muhammed aleyhisselamın gönderilmesi luzumsuz olmaz mıydı? Yine Peygamberimizin bütün ömrü boyunca, insanların kendisine inanmaları için mücadele etmesi, herkesi müslüman olmaya davet etmesi haşa lüzümsuz muydu?
Yine Muhammed aleyhisselâmın yolunda olan, İslam devletlerinin bütün dünyaya yayılıp, halkı müslüman olmaya davet etmeleri, bunu kabul etmeyenlerle, mücadele etmeleri, bu yolda milyonlarca şehid vermeleri boş şeyler miydi?
İşte bütün mesele burada düğümleniyor. Yavaş yavaş sinsice, başta Peygamber efendimiz olmak üzere, Müslümanların bugüne kadar yaptıklarının yanlış ve yersiz olduğu intibaını hafızalara hissettirmeden yerleştirmek.
Müslümanların dini yaymak gayretlerini yok etmek. Madem ki diğerleri de doğru, onlar da Cennete gidecek, benim İslamiyeti yaymama, insanların Müslüman olmaları için çalışmama ne gerek var, düşüncesini yerleştirmek. İslâmiyetin esası olan, emri marufu, nehyi münkeri yok etmektir.
Cemevlerinde; çalgılı çengili karı kızlarla beraber semah gösterileri İslam'ın neresinde vardır?Hz.Ali efendimiz bunu yapmış mıdır?Bu gibi etkinlikler Vallahi ibadet değil hıurefa ve bid'attır.Aleviler aslında Ali'yi aslı gibi bilmezler.Öncelikle Hz.Ali'nin ibadet şeklini hele bir öğrensinler bakalım neymiş?Namazsız alevilik olmaz.Buyursunlar bize delil getirsinler.Her kim ki namazı hafife alıp onu kılmıyorsa Vallahi kafir olur."Bizim namazımızı ezelde Ali kıldırmıştır bizim namaz kılmaya gerek yoktur" gibi safsata ve uyduruk bahanelerle bir yere varamazlar.Hiç bir delil ve kanıt olmayan bu fikir aslında namazsız alevilik masonların ürünüdür.
Aslında Hacı Bektaşi Veli Hz.leri ehli sünnet ulemasındandır."Şeriat Tarikat, Sırrı Hakikat!" nitemelesiyle ehli sünnet tqsavvufunu tüm dünyaya yaydığı halde bu şimdi ki aleviler neden İslam şeriatının gelmesini istemezler?.Nerde şimdi onların bektaşilik yolu?Günümüzde gerçek alevi pek fazla kalmamıştır.Esasen aleviliği bir koz olarak kullanan solcular, laikçiler, kemalistler ateistler, komünistler ve sosyalistler bu güzelim aleviliğin içine ettiler.Sıkıntı burdadır.Bu densiz ve dinsizleri alevilerin arasından ayırmadıkları müddetçe gerçek olan alevilik anlaşılamayacaktır.Aleviliği siyaseten kullanlar aleviliği gerçek anlamdan tahriç etmişlerdir.Şimdi ki alevilik asıl alevilik değildir.Osmanlı ordusunda yer alan bektaşi alevilerin cihada çıktıklarını bilmiyorlarsa alayı yalancılardır.Bektaşiliği yaşatan osmanlı'dır.Şimdi kalkmış alevi geçinen zırzoplar, Osmanlı düşmanlığı yapmaktadırlar.Bunlar alevi değildir.Gözünüzü dört açın!. Aleviliği kullanan İslam düşmanlarını alevilerin arasından çekip ayıklamak istiyoruz.Müslümanların toplu olarak ibadet yeri cemevi değil, camii veya mesciddir.İtirazı olan var mı?
Yahu hem müslümanım diyorlar hem de laiklik ve demokrasiden vazgeçmek istemiyorlar.Anlaşılan o ki, Allah'ın hükmü rafa kaldırılsın biz bundan razıyız ve dünyacığımızda rahat ve keyifli bir hayat yaşayalım" demek istiyorlar.Oysa Allah, kıyamet günü, "benim gönderdiğim Kur'an'ımın içindeki hükümleri ne yaptınız?" diye onları şiddetli bir hesaba çekecektir.Bir müslüman eğer şeriatın ülkemize gelmesini istemiyorsa imanını tazelesin.Zira Allah'ın hükmünü beğenmeyen ve istemeyen Maazallah kafir olur.
Cami ile cemevinin yanyana olma projesi ve bu projenin Fethullah Gülen tarafından organize edilmesi akıllarda soru işaretleri bıraktı. Çünkü kendisi daha önce de dinleri birleştirme projesinden bahsetmiş ve hatta “budizm bir ahlak dini” demişti. Türkiye’deki dinler bahçesi projesiyle cami kilise ve havranın yanyana koyulması da yine “dinler arası diyalog” masalına dayanıyordu.
Bu nedenle ortaya koyulan projenin hayır mı şer mi olduğu konusu tereddütlere sebep oldu.
Öncelikle aleviler şunun cevabını vermeli: Namazsız İslam ve müslümanlık olur mu?
Hazreti Ali ve şehit olan iki oğlu Hasan ve Hüseyin efendilerimiz ve onlarin soyundan gelenler son nefeslerine kadar mescitte namaz kılmışlarken “cem ibadeti” diyerek namazı bırakmak ve peşinden gittiğinizi iddia ettiğiniz Hazreti Ali’nin hiç çıkmadığı ve şehit edildiği camiden “cem evi” bahanesiyle kaçmak neyin nesi?
Bu onların cevaplayacağı iki soru… Bir de bu projeye maddi olarak da katkı verenlerin cevaplayacağı sorular var.
Bu proje neden alevilerin yoğun olarak yaşadığı köylerde ve ilçelerde değil de merkezi yerlerde yapılıyor?
Bu güne kadar böyle bir proje yoktu da sunniler aleviler birbirine mi giriyordu?
Yarın provakatörler yanyana olan bu cami ve cem evinden birbirlerine saldırarak kavga gürültü çıkarırsa
Veya bu provakatörler camideki namazı cem evinden, cem evindeki toplantıyı camiden bozmaya çalışıp istenen çatışma ortamını hazırlarsa bunun vebalini kim üstlenecek?
Cemevinde olan herhangi olumsuzluğu cami cemaatinden bilmeyecekler mi?
İki ağacı bahane edip ortalığı yıkanların bu provokasyonlar sayesinde neler yapmaya kalkışacağını hiç mi düşünmüyorsunuz?
Geçtiğimiz günlerde “alevilere ölüm” diyerek kapıların provakatorler tarafından işaretlendiğini ne çabuk unuttunuz.
Aynısının ve daha kötülerinin cami ve cemevinde karşılıklı yapılmayacağını kim taahhüt edebilir?
Evet bu projeler aslında birleştiricilik için değil zamanı gelince çatışma ortamını hazırlamak ve hızlandırmak için yapılıyor.
Şunun altını çok net bir şekilde çizebiliriz: Amerika’dan gelen hiçbir projeden hayır gelmez… Dinler Arası diyalog safsatasında olduğu gibi.
Ve bu projelerin gerçekleştirilme hızına da dikkat çekmek istiyoruz. Dün tavsiye olan proje nedense hemen hayata geçti. Çooook önceden planlanmış gibi bir hava var.
Sanki ortadoğuda bir çok şeyin ardındnan sıra Türkiye’ye geliyor ve hızla alt yapı hazırlanmaya çalışılıyor… Dinler arası ditalog safsatasında olduğu gibi buna da hoşgörü kılıfı geçiriyorlar.
Mesela TRT her muharrem ayında aleviliği ayrı bir dinmiş gibi gösterip duruyor.
Aslında devlet kendi ayağina kurşun sıkıyor. Çünkü bütün bu programlar esasen toplumu ayriştırıyor…
Eğer anlatılacaksa İslam dini anlatılır. Ordan isteyen istediğini alır. “sunniler böyle ibadet ediyor” “aleviler şöyle ibadet ediyor” derseniz asıl bölüşturmeyi siz yapıyorsunuz demektir.
Madem alevilik İslamın içinde olan bir mezheptir, Rabbimiz kitabımız ve Peygamberimiz birdir o halde sunnilikten-alevilikten degil İslam’dan bahsedilsin. Bütünlük ancak böyle sağlanabilir…
Biz uyarıyoruz… Uyarılarımızda da çoğu zaman haklı çıkıyoruz… O yüzden özellikle devlet ricaline bu konuda dikkat etmelerini tavsiye ediyoruz…