888888

888888

Üye
13.08.2010
Astsubay
8.550
Hakkında

  • Konu: Corn Salad
    mısır salatası ingilizce tarif - mayonezli mısır salatası ingilizce - corn salad recipeScroll down to see more corn recipes and salads.

    Prep Time: 10 minutes
    Total Time: 10 minutes

    Ingredients:

    2 (12oz.) cans whole kernel corn, drained
    3/4 cup diced cucumbers
    1/4 cup diced onion
    2 small tomatoes, chopped
    1/4 cup sour cream
    2 tbs. mayonnaise
    1 tbs. vinegar
    1/2 tsp. salt
    1/4 tsp. dry mustard
    1/4 tsp. celery salt

    Preparation:

    Combine corn, cucumbers, onions and tomatoes in salad bowl.
    Blend sour cream with mayonnaise.
    Add remaining ingredients.
    Add sour cream mixture to corn mixture.
    Toss gently to coat vegetables.
    Chill corn salad thoroughly.

    alıntı
#08.11.2011 23:30 0 0 0
  • yoğurdun bebeklere yararları - bebekler için yoğurdun önemi - yoğurdun bebek kemik yapısına etkisi - bebeğe yoğurt kaçıncı ayda verilirBebek beslenmesinde inek sütüne 1 yaşından sonra yer veren uluslararası beslenme ve çocuk sağlığı komisyonları, yoğurdun ve peynirin 6. aydan sonra başlanmasını önermektedir.

    Her ek besin gibi önce az miktarda başlanıp, gittikçe miktar arttırılmalıdır.

    Yoğurt ile ilgili bu öneri, yine yoğurdun yukarıda belirtilen sağlıklı özellikleriyle ilişkilidir.

    Gerek “laktoz entoleransı” gerek inek sütü allerjisi olan bebekler kendilerine yetecek miktarlarda yoğurdu rahat tolere ederler ve sorun yaşanmaz.

    Ayrıca bu yaklaşım çocuklarımızın “daha sağlıklı kemikler”e sahip olmaları için uygun görülen önerilerden de biridir.

    alıntı
#08.11.2011 19:27 0 0 0
  • çocuklarda iştahsızlık neden olur - bir iki yaş çocuklarında iştahsızlık - bebeklerde yemek reddiÇocukların ilk 2 yaşta gösterdikleri hızlı gelişim ve değişime, anne-babaların uyum sağlaması bazen güç olmaktadır. Doğumdan sonra anne memesini doyana kadar emen, sonra bol bol uyuyan, ayda 500g ya da daha fazla kilo alan bir bebek 1-2 yaş arasında beslenmeyi reddeden, sürekli hareket eden ve ayda yaklaşık 50g alan bir çocuk durumuna gelir. Çocuğun doğal gelişiminin bir parçası olan bu durum, anne-babaların endişelenmesine yol açabilir. Sonuçta çocuğun beslenmesi başta anne olmak üzere bütün aile bireylerini ilgilendiren bir sorun olur, çocuk için de bazen bir oyun, bazen de bir işkenceye dönüşür . Bu yaşlarda görülen sorunlardan en önemlisi iştahsızlıktır.


    İştahsızlık, annelerin en sık şikayet ettikleri beslenme problemlerinin ilk sırasını alır.

    İştahsızlık sorunu olan bir çocukta kilo almada da sorun varsa,çocuk doktorunuz iştahsızlık yapan hastalıklar grubunu araştırır. Çocuğun kilo alamaması veya kilo kaybetmesi iştahsızlığın altındaki hastalıkları araştırmayı zorunlu kılar.

    Ancak bazen hiçbir organik hastalık olmadan da çocukta geçici kilo problemleri olabilir. Buna doktorunuz muayene ettikten sonra karar verir.

    Eğer çocuğunuzun kilosu yeterli ise ve iştahsızlık var ise, bu durum organik hastalıktan ziyade psikososyal gelişme ile ilgilidir. Bu durumda doktorunuz sizden,çocuğunuzun 3 günlük beslenme listesi ile uyuma ve yemek yeme saatlerini belirten günlük programı konusunda bilgi ister. Beslenme sorunu olan çocuklarda genellikle uyku sorunu da birlikte görülür. İştahsız çocuklar genelde geç yatıp geç kalkan, belirli bir günlük düzeni olmayan çocuklardır.

    Beslenme ve uyku sorunu çocukların %20-30′unda görülür. Uykunun düzene girmesi ile genellikle beslenme sorunu da çözülür. Doktorunuz çocuğun 3 günlük beslenme listesini, protein ve kalori içeriği açısından değerlendirir.

    Çocuğunuza öğün aralarında şeker, çikolata gibi şeyleri yedirmeyiniz, koka kola, hazır meyve suları gibi şekerli içecekleri de içirmeyiniz.

    İştahsız çocukların yemek yemeleri için oyunlar uydurabilirsiniz. Ancak bu oyunlar uzun süreli ve aşırı olmamalıdır.

    Bazen çocuğunuz miktar olarak az yiyordur ama öğünlerdeki besinlerin enerji içeriği çok yüksektir. Bunu size doktorunuz açıklayabilir.

    Çocuğa doğru beslenme davranışı kazandırma açısından doktorunuz sizi bilgilendirir.

    Aile bireyleri arasında uyumun sağlanması için bazen psikolojik destek gerekir.

    Besini soluk borusuna kaçırma

    İlk 3 yaşta çocuklarda çiğneme ve yutma fonksiyonlarının gelişimi tamamlanmamıştır. Bu nedenle besinler yumuşak bir şekilde verilmelidir. Fındık, fıstık, kabak ve ayçiçeği gibi sert ve taneli besinler kolayca soluk borusuna kaçarak boğulmaya yol açabileceği için 3 yaşından önce verilmemelidir.

    alıntı
#08.11.2011 19:15 0 0 0
  • bebek nasıl beslenir - bebek beslenmesinin önemi - bebğin beslenmesi hakkında öneriler - bir yaşındaki çocukların beslenmesiAnne içindeki şefkatle bebeğinin en iyi bir biçimde gelişimini arzu eder. Anneler Yeni doğan Bebeklerinin istenilen düzeyde gelişimi için bebek gelişimi ve bebek beslenmesi hakkında bilimsel kaynaklardan bilgi sahibi olması bu konuda bilinçlenmesi son derece önemlidir.

    Ana rahminde bebek gelişimi büyük bir hızla başlar.

    Bebeğiniz dünyaya geldikten sonra ilk altı ay sadece annenin sütü bebeğin tüm ihtiyaçlarını karşılar. Öyle ki su bile verilmesine gerek yoktur. Burada önemli olan husus anne sütünün yeterli miktarda olmasıdır.

    bebek beslenmesi için anne sütü tam yeterli gelmiyorsa ve ek besinlere geçiş için hazırlık yapılmak isteniyorsa 4-6 ay arası yoğurt, meyve ve sebze pürelerini sırayla azar azar vererek başlanabilir.

    1 yaş bebeklerde bebeğin anneden aldığı süt ana besin olma özelliğini yitirir. 1 yaşın ortalarında anne sütünün bebeğe verilmesinden vageçilebilir.

    1 yaş bebek beslenmesi aşağıdaki gibi olabilir.

    1-Her gün yarım litre süt çocuklara verilmelidir.Süt her şekilde verilebilir.Sütün içerdiği kalsiyum çocukların gelişimi için çok önemlidir.
    25 gr peynirde de 200gr sütteki kadar kalsiyum vardır.

    2-Her gün et ve baklagillerden 1-2 si listede olmalıdır.

    3-Her gün (düzenli et verilen çocuklarda gün aşırı)1 yumurta çocuğa yedirilmelidir.

    4-Günde 1 yada 2 kez sebze verilmelidir.

    5-Günde 1-2 kez meyve yenmelidir.Fazladan 1 öğün meyve vermek sebzenin yerini tutabilir.Meyve suları da meyve yerine geçebilir.

    6-Günde 1-2 kez nişastalı besinler ve 3 dilim ekmek günlük beslenme listesinde bulunmalıdır.

    alıntı
#08.11.2011 19:07 0 0 0
  • bebği emziren annaye emzirmenin faydaları - emziren annede oksitosin hormonu - oksitosinin anneye faydaları - emzirmenin anne sağlığıne etkileriKendi sağlınız için; EMZİRİN
    Anne sütünün yalnızca bebekler için yararlı olduğunu düşünmeyin. Şüphesiz ki, annenin kendi sağlığı için de gerekli. Çünkü;

    -Emzirme anne ile bebek arasındaki bağı güçlendirir.
    Emzirme annede oksitosin adı verilen hormonun salgılanmasını sağlar. Oksitosin hormonu, rahim kasılmalarının ve süt salgısının sağlanması dışında, annelik içgüdüsel davranışlarını yönlendirmeyle de ilgili bulunmuştur.

    -Emziren annelerin kendilerine güvenleri ve annelikten aldıkları haz daha fazladır
    Her geçen gün ve her geçen ay giderek gelişen ve büyüyen bir bebeği görmek ve bunun kendi verdiği süt sayesinde doyduğunu bilmenin verdiği bir anne için benzersiz bir duygu olsa gerek.

    -Emzirme, doğum sonrası rahmin toparlanmasını hızlandırır
    Emzirme sırasında salgılanan oksitosin hormonunun yardımıyla rahim gebelik öncesi büyüklüğüne (her ne kadar doğurmuş bir kadında rahim hiçbir zaman orjinal büyüklüğüne geri dönmese de) daha kolaylaşır. Bu da annenin doğum sonrası kanama riskini önemli ölçüde azaltır. Doğum sonrası emzirmeyen annelere de kanamayı azaltmak için sentetik oksitosin hormonunu veya rahmi kasılmaya sevk eden diğer bazı ilaçları daha yüksek dozlarda ve daha uzun süre kullanmak gerekebilir

    -Emziren anneler daha kolay kilo verirler
    Emzirme eylemi annenin günlük enerji gereksinimini yaklaşık 500 kalori arttırır. Bebeklerini tümüyle ya da kısman emzirmeyle besleyen annelerin doğum sonrası birinci ayda kalça çevresi ölçümlerini emzirmeyen annelere göre belirgin şekilde daha düşük bulunmuştur.

    -Emzirme doğal bir gebelikten korunma yöntemidir
    Eğer bebeğinize ek gıda vermiyorsanız emzirmenin gebelikten koruyucu özelliğinden faydalanabilirsiniz.

    -Emzirmek anne için doğal bir sakinleştiricidir
    Emzirmek gerçekten de hem sakinleştirici hem de uykuya dalmayı kolaylaştırıcı etkiler yaratır. Bu nedenle annelerin bebeklerini emzirirken uykuya dalmalarına sık rastlanır.

    -Emziren annelerde demir eksikliğine bağlı kansızlık ortaya çıkma riski azalır
    Emziren annelerde doğum sonrası kanama miktarı daha az olduğundan ve emzirmeye devam ettikleri sürece adet görme olasılıkları daha düşük olduğundan bu anneler, doğumda kaybettikleri demir depolarını daha kısa zamanda tekrar oluştururlar.

    -Emziren annelerin meme kanserine yakalanma riski nispeten daha düşüktür
    -Emzirme, şeker hastalığı olan annenin günlük insülin ihtiyacını azaltır.
    -Emziren annelerde endometriyzis hastalığının ilerleme hızı daha düşüktür.
    -Emzirmek, annenin ileride yumurtalık kanserine yakalanma riskini azaltır
    -Emzirmek annenin ileride endometrium (rahim için tabakası) kanserine yakalanma riskini azaltır
    -Emzirme anneyi ileride ortaya çıkacak kemik erimesinden korur
    Anne sütünün özellikleri ve yararları hakkında pek çok araştırma devam ediyor. Ancak bugün elimizde olan sonuçlar bile tek başına anne sütünün öneminin anlaşılması için yeterli. İşte bu yüzden annelerin daha hamilelik döneminde kendilerini emzirmeye alıştırmaları ve doğum sonrası oluşabilecek sorunlara karşı hazırlıklı olması gerekiyor. Emzirmeye hazırım ama nelere dikkat etmeliyim diyorsanız işte sizin için derlediklerimiz.

    Emzirmenin anneye pratik yararları:

    Annesütü her yerde ve her mekanda kullanıma hazırdır
    Emziren anneler zamandan tasarruf ederler
    Biberon kaynatmak, mama hazırlamak için ayrıca zaman ve enerji harcamalarına gerek yoktur.
    Emziren annelerin biberon, kutu, şişe gibi yardımcı malzemeler almak için uğraşmaları gerekmez.
    Emziren anneler doğa dostudur. Çünkü plastik kutular, biberonlar doğada geri dönüşümü olan maddeler değildir.
    Emziren annelerin temiz su bulma sorunu yoktur. Kullanılan suda kurşun ve alüminyum gibi bebeğin sağlığına zarar verecek maddelerin olmamasına dikkat etmek gerekmez.

    alıntı
#08.11.2011 18:42 0 0 0
  • bebek memeden nasıl kesilir - bebeği emeden kesilmesi - bebek ne zaman anne sütünden kesilir - memeden kesme nasıl uygulanırYenidoğanlar birkaç hafta bile olsa emzirilmekten yaralanmalıdırlar. Çünkü bu dönemde bebekler hastalıklar ile savaşmak için gerekli antikorları kazanmaya başlarlar. İlk 6 hafta bebek emzirilirse, daha az hastalık ve daha az alerji ile çok daha iyi gelişir. Bebek 4 aylık iken katı mamaya başlamak mümkündür, ancak sadece meme ile beslenen bebekler 6 ay boyunca ek gıdaya başlamadan yalnız anne sütünü almaya devam edebilirler.

    Eğer bebek emiyorsa ve ek besinlere geçiş dengeli olarak başlamışsa 2 yaşa kadar anne sütü verilebilir. Çoğu bebek 1 – 2 yaş arası kendiliğinden emmeyi bırakır, böylece doğal yoldan memeden kesme gerçekleşir.

    Bebek Ne Zaman Memeden Kesilmeli

    · Anne bebeği emzirmek istemiyorsa hemen negatif hisler bebeğe geçer ve emzirme işlemi hem anne hem bebek için zevk vermesi gerekirken bir problem halini alır. Bu durumda memeden kesmek uygun bir harekettir.

    · Bebeğinizi memeden kesmek için en uygun zaman evde herşeyin yolunda olduğu zamandır. Seyahat, diş çıkarma, bakıcı değiştirme gibi durumlarda memeden kesmemelisiniz.

    · Eğer kendinizi sürekli bitkin hissediyorsanız ve bunu emzirmenin fiziksel, duygusal gereksinimlerinden başka birşey açıklayamıyorsa doktorunuza başvurup memeden kesmeyi danışmalısınız.

    · Bebeğiniz büyüdükçe sütünüz ona az gelmeye başlayabilir. Bebeğiniz yeterli kilo almıyorsa sütünüz onun besin ihtiyacını karşılamayabilir. Memeden kesip katı gıdalara geçebilirsiniz.

    · Bebeğiniz meme dışında hiçbir yerden gıda almak istemiyorsa, biberon yada bardak kullanabilecek duruma gelinceye kadar memeden kesmeyi ertelemelisiniz.


    Memeden kesme nasıl uygulanmalıdır

    · Bebek kendiliğinden emmeyi bırakmazsa yavaş yavaş alıştırarak sütten kesilmelidir.

    · Süt yapımındaki arz-talep düzenini tersine çalıştırmalı ve birkaç hafta içinda yavaş yavaş azaltmalısınız.

    · Her öğünü kestiğinizde bir başkasını kesmek için 3 gün beklemelisiniz.

    · Aniden emmeden uzaklaştırılan bebek huysuz ve mutsuz olur. Beslenmeyi reddedebilir, hastalanabilir bu nedenle beslenme bozuklukları ortaya çıkabilir.

    · Katı yiyeceklere alışmış, çiğnemesini öğrenmiş bir çocuğa beslenmede verilen yiyecek miktarları arttırılarak seyrek emzirerek meme yavaş yavaş unutturulmalıdır.

    · Bebek emzirme sayısı azaltıldığından dolayı annenin göğüslerinde biriken sütler birkaç gün içerisinde yok olur.

    · Günde bir kez emzirmeyi atlayarak işe başlayın. Kademeli olarak bir öğün-bir öğün azaltın, bebeğiniz zamanla alışacaktır. Besin maddesi olarak varsa sağılmış anne sütü, formül süt veya 1 yaştan büyük ise inek sütü verebilirsiniz.

    · Emzirme sürenizi kısaltın. Emzirme sonrası yaşına uygun ek besin verin.

    · Emzirmeyi erteleyin ve ilgisini başka tarafa çekin.

    · 1 yaşından büyükse bebeğinize nerede ve ne zaman emzireceğinize dair kısıtlamalar koyabilirsiniz: Sadece bu koltukta ve uykudan önce emebilirsin veya sadece hava karardıktan sonra emebilirsin……gibi.

    · Bu dönemde babalara büyük iş düşer. Siz etrafta değilken eşinizin beslemesi faydalı olabilir.

    · Gece öğünlerinin kesilmesi her zaman daha zordur. Bu nedenle gece emzirmeyi kesmeyi en sona bırakın. Gece uyandığında eşiniz veya bir yakınınız kucağına alsın ve sakinleştirmeye çalışsın.

    Eğer emzirmeyi kesmeyi denediniz ve hiçbir şekilde başarılı olamadıysanız belki sizin bebeğiniz için emzirmeden kesmek için uygun zaman değildir. Bir süre sonra tekrar deneyin.

    alıntı


    Bebek Anne Sütünden Nasıl Kesilir
#08.11.2011 18:30 0 0 0
  • yalancı paça çorbası nasıl yapılır - yalancı paça çorbasının tarifiMalzeme:

    3 su bardağı kemik suyu
    (veya yerine tavuk suyu et suyu da olabilir)
    3 su bardağı su
    1 su bardağı yoğurt
    yarım su bardağı un
    1 yemek kaşığı sirke
    2 diş sarımsak
    margarin veya tereyağ
    kırmızı biber

    Yapılışı:

    Yoğurt ile unu iyice çırpın.Daha önceden kaynatıp hazırladığımız kemik suyunu süzüp ve kemikte kalan biraz etleri de didikleyip içine atarak su ilavesiyle kaynatalım. Kaynamış et suyu veya kemik suyundan bir kepçe alıp yoğurt ve un karışımına yedirip biraz açalım.

    Yavaş yavaş kaynayan suyumuza karıştırarak ilave edelim.
    çorbamızı sürekli karıştırarak pişirelim.

    Sarımsakları dövüp içine sirkeyi ekleyelim ve çorbamıza bu terbiyeyi ekleyip ocağı kapatalım.Yağ eritip içine kırmızı biberi ekleyelim ve çorbamızın üzerine dökelim.

    Not:
    Çorbamızı tavuk suyu ile yapıyorsak haşlanmış tavuklardan bir küçük parça içine lif lif ayırıp atalım.Eğer kemik suyu ise kemik haşlandıktan sonra üzerindeki etlerden küçük küçük atalım.

    alıntı
#08.11.2011 16:02 0 0 0
  • kemik suyu çorba yapılışı - kemik suyuna çorba tarifi - terbiyeli kemik suyu çorbasıMalzemeler:

    Hafif etli küçük parça dana kemiği
    4 litre kadar su
    1-2 diş sarımsak
    tuz

    Terbiyesi için:

    3 yemek kaşığı yoğurt
    2 yemek kaşığı un
    1 yumurta sarısı
    yarım limonun suyu


    Hazırlanışı:

    Dana kemiğini düdüklü tencerede yaklaşık 4 litre su ile 1 saat kadar haşlıyoruz.

    1 saatin sonunda düdüklü tenceremizin altını kapatıp birkaç dk bekleyip eviyeye alıyoruz musluğu hafif açıp suyun altında biraz bekletiyoruz. ve düdük kısmını yavaşça açıyoruz bu şekilde kapak çok kolay açılıyor.

    Kemik suyunu ayrı bir tencereye süzüyoruz ocağa alıyoruz sarımsakları ezip tencereye atıyoruz. Diğer bütün terbiye malzemelerini çırpıp tencereye yavaş yavaş döküp karıştırarak kaynatıyoruz.

    Soğuyan kemikteki etleri didikleyip çorbamıza ekliyoruz en son tuzunu ekleyip 1-2 taşım kaynatıp altını kapatıyoruz.

    Çocuklarında afiyetle yiyebileceği çok besleyici çorbamız hazır olmuş oluyor.

    alıntı

    Kemik Suyuna Çorba 1
#08.11.2011 15:55 0 0 0
  • aöf sosyoloji dersleri - Emile Durkeim özgeçmişi - Emile Durkeim sosyolojisi - Durkeim'in sosyolojiye bakışı(1858-1917)

    Durkeim sosyolojiyi biçimlendirerek sistematik bir disiplin haline getirmiştir. Düşüncelerini ve yapıtlarını incelemeye geçmeden önce özgeçmişi; yaşadığı dönem, eğitimi ve temel ilgilerine kısaca göz atalım:

    1858 15 Nisan. Durkeim Fransanın Epinal kasabasında dünyaya gelmiştir. Din adamı olan babasını çocuk yaşta kaybetmiştir. Durkeim başlangıçta Epinal kolejinde eğitim almıştır. Başarılı bir öğrencilik hayatı olup ortaöğretim sonunda ki yarışmada ödül almıştır.

    1877 Ecole Normale Superieure girmiştir.

    1882 Felsefe diplomasını alarak Parisin çeşitli liselerinde (Sens-Saint Quentin) öğretmenlik yapmaya başlamıştır.

    1885-1887 Bu yıllar arasında Almanyaya bir bursla giderek araştırmalar yapar. Wilhelm Wundtun laboratuarında çalışır, Schaeffle, Lilienfeld gibi Alman düşünürler ile tanışma fırsatı bulur. Döndüğünde iseAlmanyada Ahlakın Pozitif Bilimi,Alman Üniversitelerinde Felsefe veToplumbilimde Yeni İncelemeler adlı makalelerini yayımlamıştır.

    1887 Bordeaux Üniversitesi Edebiyat Fakültesine pedagoji ve sosyal bilim profesörü olarak atanır. Bu dersin bir özelliği Fransız Üniversitelerindeki ilk sosyoloji dersi olmasıdır.

    1891 Sosyolojinin öncüleri olarak gördüğü Aristo, Montesquieu ve Comteu anlatmak üzere felsefe öğrencilerine ders açmıştır.

    1893İşbölümü veSosyal Bilimlerin Oluşmasında Montesquieunün Katkısı adlı çalışmaları yayımlanır.

    1895Sosyolojik Metodun Kuralları adlı eseri yayımlanır.

    1896 Üniversitede kendisine sosyoloji dersleri için kürsü açılır, Sosyoloji Yıllığını çıkarmaya başlamıştır.

    1897İntihar adlı sosyal sapma ile ilgili kitabı yayımlanır.

    1900Totemizm Üzerine adlı çalışması yayımlanır.

    1902 Sorbonne Üniversitesi Pedagoji Kürsüsüne atanır, burada sosyoloji ve pedagoji derslerini okutmaya başlamıştır.

    1912Dinsel Yaşamın Temel Biçimleri adlı çalışması yayımlanır.

    1913 Sorbonne Üniversitesindeki kürsüsü Sosyoloji ismini alır.

    1917 15 Kasım Pariste ölür.

    Durkeim düşüncelerini incelemeye sosyal olgu kavramını inceleyerek başlamak uygun olacaktır çünkü Durkeim bu kavram ile neredeyse özdeşleşmiştir denilebilir. Modern terimlerle ifade ettiğimizde Sosyal olgu; bireylerin/aktörlerin zorunlu olarak uymak zorunda oldukları, dışsal olarak nitelenen değerler, kültürel normlar ve sosyal yapılar olarak tanımlayabiliriz. Örn Bir üniversite öğrencisinin eğitimi esnasında üniversite bürokrasisine uyması gerektiği güncel yaşamdan bir örnek olarak verilebilir. Benzer sosyal olgular sosyal yaşamın tüm alanlarında insanları uyum sağlamaya mecbur etmektedir.

    Durkeimın niçin sosyal olgu kavramı üzerinde durduğunu açıklayabilmek için yaşadığı dönemdeki entelektüel ortamı incelemek gerekmektedir: Durkeim a göre sosyoloji Fransada 19.yüzyılda ortaya çıkmıştır. Sosyolojinin kökenleri uzak geçmişte Platon ve Aristotelese kadar uzanmaktadır. Yakın geçmişteki öncüleri ise Montesquieu ve Condorcetdir. Durkeim Montesquieuyü sosyal bilimlerin temel ilkelerini bulan kişi olarak nitelendirir. Ancak Durkeima göre Montesquıeu ve Condorcet yeni bir disiplin oluşturmak yerine sosyal olgular konusunda yeni yorumlar yapmakla yetinmişlerdir. Durkeim Sain-Simona sosyal dünyanın bilimi kavramını oluşturması nedeni ile bir ayrıcalık vermektedir ama onun fikirlerini dağılmış ve kusurlu olarak görmektedir. Durkeima göre bu fikirler Comte tarafından mükemmelleştirilmişlerdir. Durkeim Comteun bu çabasını toplumun pozitif bilimini kurmak üzere tutarlı ve metodolojik bir çaba olarak değerlendirir.

    Sosyoloji önceden Comte tarafından adlandırılmış olmasına rağmen Fransada hemen hemen 19. Yüzyılın sonlarına kadar sosyoloji adında bir disiplin, departman ve profesör yoktur. O dönemde var olan diğer disiplinler ise sosyolojinin kapsadığı alanlarla ilgilenmekte ve yeni çıkan bu bilim dalına şüpheli yaklaşmaktadırlar. En fazla tepki ise felsefe ve psikolojiden gelmektedir. Durkeim için bu dönemde en önemli sorun sosyolojiye ayrılmış bir yer bulmaktır.

    Sosyolojiyi felsefeden ayırmak için Durkeim, sosyolojinin deneysel araştırmalara yönelmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu başlangıçta basit görülebilmektedir ancak Durkeimın düşüncesine göre, sosyoloji bizzat kendi içindeki felsefi okul tarafından tehdit edilmektedir. O'a göre kendini sosyolog olarak adlandıran o devrin önde gelen kişileri olan Comte ve Spencer soyut teoriler oluşturma ve felsefi konularla daha çok ilgilenmiş, bunun yanında deneysel sosyal dünyaya daha az ilgi göstermişlerdir. Eğer bu alan-sosyoloji- Comte ve Spencerın yönünde devam etmiş olsaydı Durkeima göre felsefenin bir kolu olmaktan öteye gidemeyecekti. Sonuç olarak şu söylenebilir ki Durkeim Comte ve Spencerı eleştirmeyi gerekli görmüştür. Her ikisini de gerçek dünyanın olgularına önyargılı davranmalarından dolayı eleştirmiştir. Comte teorik olarak toplumun evrilerek mükemmele doğru gittiğini, farklı toplumların değişen doğasını gerçek hayata dayalı çalışma yapmadan yorumlamış olduğu için Durkeim eleştirmiştir. Buna benzer olarak Spencerı da toplumda uyum olup olmadığını araştırmak yerine toplumda uyum olduğunu söylemesi nedeni ile eleştirmiştir.

    Durkeim sosyolojiyi felsefeden ayırmak ve onu diğer bilim dallarından ayıran bir kimlik kazandırmak için; sosyolojinin ayırt edici konusunun sosyal olguları incelemek olduğunu ileri sürmüştür. Sosyal olgu kavramı ile sosyolojiyi felsefeden ayıran temel düşünce; sosyal olgularınşeyler gibi incelenmesidir. Sosyal olgular şeyler gibi incelendiğinde ise, felsefi olarak değil deneysel yöntem kullanılarak incelenmiş olacaktır.

    Durkeim bu düşüncesini şöyle izah etmektedir; Ona göre fikirler içebakış yöntemi ile bilinebilmektedir amaşeyler hakkındaki bilgilerin tamamiyle zihni faaliyetlerle tasarlanamamaktadır. Sosyal olgularınşeyler olarak deneysel yöntemle incelenmesi ile Durkeimın sosyolojisi Comte ve Spencerın içebakışçı teorileştirmelerinden ayrılmaktadır.

    Sosyal olgularınşeyler gibi incelenmesi felsefeden gelen tehlikeleri önlese de psikolojiden gelen tehlikelerin bir kısmını önlemektedir. Durkeimcı sosyoloji gibi psikoloji de hai hazırda deneysel bir temel dayanmaktadır. Sosyolojiyi psikolojiden ayırmak için Durkeim sosyal olguların dışarıdan etki ettiğini ve zorlayıcı özelliklerde olduklarını ileri sürmüştür. Sosyoloji sosyal olguları incelemelidir, bunun yanında psikoloji ise, psikolojik temelli olan olgularla ilgilenmelidir, bunlar ise içsel olan olgulardır.

    Bu bağlamda şu da söylenmelidir ki Durkeim sosyolojiyi felsefe ve psikolojiden ayırmak suretiyle sosyolojiye kendine özgü konusu olan bir alan yaratmıştır ancak bu sefer sosyolojiyi sadece sosyal olgularla ilgilenen bir bilim dalı olarak sınırlamak durumunda kalmıştır.

    Buraya kadar sosyal olgularınşeyler olarak ele alınması gerektiğini, dışsal olduklarını ve zorlayıcı bir etkileri olduklarını görmüş olduk, ancak sosyal olguların diğer özellikleri var mıdır, varsa nelerdir? Durkeim sosyal olguları ikiye ayırmıştır: Maddi (material) ve maddi olmayan (non material) olgular. Maddi sosyal olgular gerçek maddi bütünlükler olmaları nedeni ile daha açık olarak ayırt edilebilirler. Ancak genel olarak bakıldığında Durkeimın çalışmasında daha az yer kapladıkları görülmektedir. Mimarlık ve hukuk maddi sosyal olgulara örnek olarak verilebilir. Ancak Durkeimın çalışmasında merkezi rolü maddi olmayan sosyal olgular almaktadır. Durkeimın maddi olmayan sosyal olgular grubuna örnek olarak da norm ve değerler verilebilir.

    Ancak bu düşünce bir problem ortaya çıkarmaktadır; maddi olmayan olgular norm ve değerler- nasıl oluyor da bireyi/ aktörü zorlayıcı bir etki oluşturmaktadırlar? Olguların dışsal özellikte oldukları hatırlanacak olursa bu durumda maddi olmayan sosyal olgular insan zihninin dışında nerede bulunuyorlar ve eğer aktörün/ bireyin zihninde iseler dışsal olmak yerine içsel olma özellikleri ortaya çıkmıyor mu?

    Bu sorunu aydınlatmak için Durkeim; sosyologların değerler ve normları incelerken psikologların ise bunları içgüdüsel özellikleri açısından incelemeleri gerektiğini ileri sürmüştür.

    alıntı


    Toplumsal İşbölümü Üzerine - Emile Durkeim
#08.11.2011 15:19 0 0 0
  • Aöf sosyoloji dersleri - Sosyoloji tarihi - Tönnies toplum ve topluluk kavramları - Tonnies kuramlarıTönnies'in kuramı "İrade" kavramı üzerine temellenmiştir. Tönnies irade'yi toplumsal ve bireysel olarak ikiye ayırmaktadır. Yine toplumsal iradeyi kendi içinde topluluğa ait irade ve topluma ait irade olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bireysel iradeyi de yine aynı şekilde Doğal İrade ve Akılcı İrade olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Tönnies iradeleri böyle sınıflamakla yetinmemiş bunları birbirleri ile ilişkilendirmiştir. Bu anlamda toplumsal irade biçimlerinden topluluk ile bireysel irade biçimlerinden Doğal İrade , toplumsal irade biçimlerinden toplum ile de bireysel irade biçimlerinden Akılcı irade arasında birbirleriyle koşut bir ilişki kurmuştur. Yani topluluk toplumsal iradesi doğal iradeyi, toplum toplumsal iradesi Akılcı birey iradesini gerektirmektedir. Topluluk iradesi ve doğal iradenin toplum iradesi ve akılcı iradeye tarihsel süreç içerisinde öncelliği söz konusudur. Topluluk daha çok ilksel toplum biçimlerinde belirgin olarak görülmekte iken , toplum ise daha çok çağdaş toplum biçimlerinde daha belirgin olarak görülmektedir.

    Tönnies'in bu kuramında kimi yanlış anlamaları önlemek için vurgulanması gereken bir nokta bulunmaktadır ki o da; aynı toplum ve bireyde her iki irade tipi bir arada bulunabilmektedir. Yani toplum ve bireyler kesin bir biçimde şu ya da bu irade sınıflamasına girmemektedir. Her iki iradenin görünümleri çeşitli derecelerde var olmaktadır. O zaman toplum ya da topluluk tanımlaması nasıl yapılacaktır, Tönnies bunu hangi tür iradenin başat konumda olmasına göre açıklamıştır. Yani, hangi irade toplum ya da birey de daha yaygın daha sık görülüyor ise bu niteliklere bakılarak sınıflandırma yapılacaktır. Örneğin topluluklarda doğal irade , toplumlarda ise akılcı irade daha başat konumda bulunmaktadır.

    Tönnies, topluluk (cemaat ) kavramını üç tip içinde incelemiştir:

    •Kan bağına dayalı olan topluluk (cemaat) - Akrabalık olarak tanımlanmaktadır.

    •Yerleşme yerine bağlı olan topluluk- Komşuluk olarak tanımlanmaktadır.

    •Düşünce birliğine dayalı topluluk- Arkadaşlık, Dostluk olarak tanımlanmaktadır.

    Tönnies'e göre ilk topluluklar, kan cemaati özelliği taşımaktaydı. Çünkü bireyler herşeyden önce doğumları sebebiyle anne-babalarıyla kan bağına dayalı olarak bir akrabalık bağı oluşturmaktaydılar. Bu bağ onları kaçınılmaz olarak dayanışmaya götürüyor ve onların yaşamın her aşamasında birbirlerine bağımlı kılıyor ve belirlemekteydi.

    Tönnies'e göre insanlar yerleşik hayat geçmelerini takip eden dönemlerde belirli bir coğrafyada diğer insanlarla aynı yerde bulunmaları sebebiyle akrabalık topluluğunu da içerisinde barındıran ama onu aşan bir şekilde bir topluluk oluşturmuşlardır. Oturulan yere dayalı olarak oluşan bu topluluk biçimi akrabalık temeline dayalı topluluğu da içerisine almasından dolayı bileşik bir topluluk özelliğindedir.

    Toplumsal gelişmenin daha ileri evrelerinde ise, insanlar akraba ve yere bağlı olarak beliren topluluğun içinden kendi aralarında düşünsel açıdan birliktelik oluşturdukları topluluklar meydana gelmiştir. Toplumsal açıdan görülebilen gruplar olarak arkadaşlık ve dostluklar ortaya çıkmıştır.

    Tönnies'e göre bu üç aşamadan meydana gelen cemaatlerin toplumsal ve ekonomik özellikleri ise şöyledir: Halk ortak yaşamaktadır. Belirli bir devler örgütlenmesi görülmektedir. İnsanlar arasında karşılıklı anlayış, dayanışma görülmektedir. Toplulukta esas olan aile yaşamıdır. Toplumsal yaşamda uyulması gereken kurallar aile hukuku, gelenek,örf ve adetlere dayanarak şekillenmektedir. Bu normlar yazısıdır ve aile eğitimiyle nesillerden nesillere aktarılmaktadır. Üretim tarzı ise toprağa dayalı tarımsal üretimdir. Ticaret biçimi takas şeklindedir. Para ve özel mülkiyet hakkı bulunmamaktadır. Ancak cemaat mülkiyeti ve topluluğun ortak çıkarları söz konusudur. Düşünsel alanda uğraşlar ise, din ve sanat olarak görülmektedir.

    Makineleşmenin ortaya çıkması, üretimin nitel ve nicel olarak artması, insanların gereksinimlerini karşılamak için seçeneklerin artması sonunda ticari mala karşı talepte artış olmuştur. Bu talep artışı ise insanlar arasında mücadele, rekabet ortaya çıkmış, böylelikle daha önceki toplum aşamasında ki cemaat çıkarları ve ortak çıkarlar ve biz bilinci yerine birey bilinci ve ben bilinci hakim olmaya başlamıştır.

    Tönnies'e göre bu değişimler topluluk biçiminden toplum biçimine geçişin işaretleri olmaktadır. Artık toplum biçiminde köy yaşantısı yerine metropolitan şehir yaşantısına geçilmektedir. Temel toplumsal üretim biçimi endüstriyel üretim olmuştur, ticaret ise kapitalist dünya ticaretidir. Toplumsal yaşamda uyulması gereken normlar artık devlet örgütlenmesinin yasama birimlerince resmi bir biçimde ortaya koyduğu yasalardır. Bu kurallar yazılıdır ve uyulmadığı takdirde ceza verme ve denetleme yetkisi yine devletin görevlendirdiği birimler elindedir. Toplum bir nevi sözleşme örgütlenmesidir. Temel düşünsel faaliyetler ise, bilim ve doktrinlerin denetimi altındaki soyut düşünsel faaliyetlerdir. Toplumda sözleşmeye dayalı iş bölümü vardır. Toplumsal sınıflar ortaya çıkmıştır. Topluluk da vazgeçilmez değer olan emek yerini sermayeye bırakmıştır.

    Tönnies'e göre toplumdaki bu değişme (Tönnies için bir gelişme değildir) bireylerin taşıdıkları iradeyi de değiştirmiştir (Tönnies'e göre olumsuz anlamdadır). Toplum tipleri ve iradeleri arasında karşılıklı bir koşutluk bulunmasından dolayı toplum başat olarak topluluktan topluma bireysel olarak da doğal iradeden akılcı iradeye dönüşmüştür.

    Tönnies doğal iradenin toplumsal davranış açısından somutlaşan biçimlerini, kadın davranışları, gençlik faaliyetleri ve halkoyu olarak , akılcı iradenin görünüş biçimlerini ise erkek davranışları, yaşlılık faaliyetleri ve eğitimli sınıfların oyu olarak belirlemektedir. Doğal iradenin duygusal görünümleri ise; doğrudan yüz tüze ilişki, doğal davranış, ikna, vefalılık iken, akılcı irade de ise, yapmacıklı yüzeysel ilişkiler, hırs, tartışma, şiddet, hesaplama, kendini beğenmişlik olarak belirlemektedir.

    Tönnies'in kuramını özetlersek, Tönnies'e göre büyük kültürel sistemlerde birbirlerine zıt yapıda iki dönem bulunmaktadır;Topluluk ve Toplum. Topluluk'da toplumsal istenç, uyum, adet, gelenek ve dinle belirlenirken toplum da ise, anlaşma, kamuoyu ve yasayla belirlenmektedir. Tönnies bu kavramları dışsal örgütlenme biçimlerine denk düşecek bir sınıflama ile izah etmektedir:

    Topluluk

    1. Aile Yaşamı; uyu hakimdir, denetleyici organı ise halkın kendisidir.

    2.Köy Yaşamı; gelenek- görenek hakimdir, denetleyici organı halkın kendisidir.

    3.Şehir Yaşamı; dinsel kurallar haki, denetleyici organı ise kilisedir.

    Toplum

    1.Kentsel Yaşam; anlaşmalar hakim, denetleyici organı ise toplumun kendisidir.

    2.Ulusal Yaşam; Yasama organı ile ortaya konulan yasalar hakim, denetleyici organı ise devlet örgütünün ilgili organıdır.

    3.Kozmopolitan Yaşam; kamuoyunun etkisi hakimdir, denetleyici organ ise bilim adamlarıdır.

    Bu kategorilere denk düşen uygun ekonomik ve düşünsel uğraş biçimleri ise şöyledir;

    Topluluk

    1.Ev İdaresi; bireyler tarafından yapılan ev ekonomisi .

    2.Ziraat; alışkanlıklara, geleneklere ve işbirliğine dayanan tarımsal faaliyetler.

    3.Sanat; yapılan iş ve göreve ilişkin bağlılık.

    Toplum

    1.İradeye Dayalı Ticaret; dikkatli hesaplamalar, sözleşmeler yer alır.

    2.Endüstri; sermayenin akılcı kullanımı yönünde kararlara dayalı, fabrikalarda üretim yapılır.

    3.Bilim; kavramlara dayalıdır, kendi başına açıklayıcı olan gerçek ve görüşleri daha sonra kamuoyunun bir parçası haline gelir.

    alıntı


    Sosyoloji Tarihi - Ferdinand Tönnies
#08.11.2011 15:03 0 0 0
  • Aöf sosyoloji dersleri - Ferdinand Tönnies hayatı - Tönnies genel sosyoloji tanımı - Tönnies özel sosyoloji tanımı - Kuramsal sosyoloji(1855-1936)

    Tönnies’i incelemeye geçmeden önce düşüncelerinin biçimlenmesinde etkisi olan özgeçmişi, eğitimi, etkilendiği diğer düşünürler ve kendi eserleri hakkında kısa bir inceleme ile başlayalım:

    •1855 Almanya’nın kuzeyinde bulunan Schleswig-Holstein’da doğmuştur. Babası çiftçilik ve hayvan pazarlamacılığı ile uğraşmaktadır. Annesi ise protestan bir aileden gelmektedir. Tönnies’in ağabeyi ise o dönemde yeni sayılabilecek bir geçim kaynağı olan ticaretle uğraşmaktadır.

    •1871-1877 yılları arasında Jena, Bonn,Leipzig,Tübingen üniversitelerinde Felsefe, Klasik Diller, Arkeoloji,İstatistik ve Ekonomi öğrenimi görmüştür.

    •1881 yılında Kiel Üniversitesi’nde “Gemeinschaft und Gessellschaft (Topluluk ve Toplum)” adlı çalışmasını tamamlamıştır.

    •1887 Yılında çalışması ilk basıldığında beklenen etkiyi gösterememesine karşılık ard arda yedi kez basılması Tönnies’e ün kazandırmıştır.

    •1909 yılında Adetler (Die Sitte) adlı çalışması yayımlanmıştır.

    •1913 yılında Kiel Üniversitesi’nde Ekonomi profesörü olmuştur.

    •1926 yılında Toplumda Evrim ve İlerleme adlı çalışması yayımlanmıştır.

    •1931 yılında yayımladığı Toplumbilim’ Giriş adlı eserinde kendi sosyoloji sisteminde kuramsal ve uygulamalı olarak ayırdığı toplumbilim bölümlerinin açıklamasını ve sistematik çözümlemesini yapmıştır.

    •1935 yılında ise Yeni Çağın Ruhu (Geist der Neuzeit) yayımlanır.

    •1936 yılında ölmüştür.

    Tönnies’e göre sosyoloji Biyoloji’den ,Antropoloji’ye, Psikoloji’den Hukuk’a kadar uzanan geniş bir alanı kapsamaktadır. Şüphesiz ki tüm toplumsal bilimlerin hatta fen ve matematik bilimlerinin birbiriyle ilişkisi bulunmaktadır, ancak bağımsız bir realite(gerçeklik alanı)’ye sahip bulunan bu bilimler hiçbir zaman birbirini içermemektedir. Burada daha önceden incelemiş olduğumuz Auguste Comte’un sosyolojiye tüm bilimlerin en üstünde bulunan bir yer ayıran diğer bilimleri kapsayan olarak ele aldığı sosyolojizm anlayışıyla karşılaşmaktayız.

    Tönnies en genel anlamda sosyolojiyi Genel Sosyoloji ve Özel Sosyoloji olmak üzere iki bölümde toplamıştır:

    Genel Sosyoloji: tüm insan ilişkilerini ama birbirini tanısın ya da tanımasın, birbirilerinin farkında olsun ya da olmasınlar, birlikte yaşasın veya yaşamasınlar, birbirlerini onaylasın ya da onaylamasınlar zaman ve mekan şartları içindeki tüm insan ilişkilerini içermektedir. Tönnies bu bölümün alt başlıkları olarak; Sosyal Biyoloji, Sosyal Antropoloji ve Sosyal Psikoloji olarak üç bölüm oluşturmuştur. Tönnies’e göre sosyolojiye bağlı bu alt alanlar insanın kendi alanlarıyla ilgili olarak nesnelerle ilişkisini incelemektedirler. Sosyal Biyoloji; biyoloji genel olarak insanı biyolojik anlamda ırk ve genetik açısından incelemektedir. Sosyal Biyolojinin konusu ise evrim sürecinde insan ve diğer biyolojik organizmalarla ilişkisidir. Sosyal Antropoloji; karınlarını doyurmak için üreten. Barınmak için ev yapan, araç-gereç ve kültür üreten “kültürel insan”ı incelemektedir. Toplumsal Psikoloji ise insanların, grupların iç-psişik yapılarını ve subjektif eylemlerini incelemektedir. Böylelikle Tönnies insanları birarada tutan nedir?Nasıl oluyor da gereksinim duymadıkları zamanlarda bile kendilerini birarada yaşamak zorunda hissediyor gibi sorulara cevap aramıştır.

    Tönnies’in sosyolojisinin ikinci bölümü olan Özel Sosyoloji ise yöntem ve incelendikleri alanların farklılığı ile üçe ayrılmaktadır: Saf ya da Kuramsal Sosyoloji, Uygulamalı Sosyoloji ve Deneysel Sosyoloji’ dir.

    1)- Temel Kavramlar ya da Normal Kavramlar Kuramı 2)- Toplumsal Bütünlük Tipleri Kuramı 3)- Toplumsal Normlar Kuramı 4)- Toplumsal Değerler Kuramı 5)- Toplumsal Yapılar ya da Kurumlar Kuramı.

    Şimdi bu kuramları bir şema içerisinde inceleyelim;
    1. TOPLUMBİLİMİN TEMEL KAVRAMLARI YA DA NORMAL KAVRAMLAR

    Birey ve toplum açısından incelenmektedir:

    Toplum İradesi Açısından Birey İradesi Açısından

    Gemeinschaft (Topluluk ) -----------> Wesenwille (Doğal İrade)

    Gesellschaft (Toplum) ---------- > Kürwille (Akılcı İrade )

    2. TOPLUMSAL BÜTÜNLÜK TİPLERİ KURAMI

    A. TOPLUMSAL İLİŞKİLER B. TOPLUMSAL ORTAKLIKLAR C. TOPLUMSAL İŞBİRLİĞİ

    Doğal İradeye Dayalı Ekonomi ve Politikanın Belirlediği Cemaat

    Akılcı İradeye Dayalı Zihinsel ve İdeallerin Belirlediği Toplum
    3. TOPLUMSAL NORMLAR KURAMI (DAVRANIŞ KALIPLARI)

    •Düzenin Normları (İki' ye ayrılmaktadır)

    •Topluluk Düzeni Normları

    •Toplum Düzeni Normları

    •Hukuğun Normları (İki' ye ayrılmaktadır)

    •Yazılı Hukuk Kuralları (Yasama Organı tarafından oluşturulan)-Yazısız Hukuk Kuralları (Gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkan)

    •Devlet Hukuku - Aile Hukuku

    •Ahlak Normları (İki'ye ayrılmaktadır)

    •Doktriner Ahlak

    •Dinsel Ahlak
    4. TOPLUMSAL DEĞERLER KURAMI

    •Ekonomik Değerler

    •Politik Değerler

    •Ruhsal İdeal Değerler
    5. TOPLUMSAL KURUMLAR YA DA YAPILAR KURAMI

    •Ekonomik Kurumlar (Ekonomi, Üretim İlişkileri vb.)

    •Politik Kurumlar (Partiler, Devlet, meclis vb.)

    •Ruhsal- Ahlaksal-Kurumlar (Din, Felsefe,İdeoloji vb. )

    Tönnies yukarıda adı geçen beş temel kuram boyunca Kuramsal Toplumbilim başlığı altında sosyal olguların kavramsal tanımlarını ve sistematik çatılarını vermiştir. Oluşturulan bu soyut kavramlar Tönnies'in Özel Bilimlerin ikinci bir alt başlığı olan Uygulamalı Toplumbilim'in konusu olarak tarihin dinamik süreçlerine uygulanmaktadır. Bu anlamda ele alındığında Uygulamalı Toplumbilim aslında toplumsal değişme Kuramı, Toplumsal gelişme Kuramı ve Tarih Felsefesi'nden oluşmaktadır. Diğer bir deyişle bu kavramsal yapının bir şablon gibi kullanılarak tarihsel olaylara bakılıp incelendiği anlatılmak istenmektedir.

    Tönnies'in Özel Sosyoloji içinde ele alığı üçüncü kısım Deneysel Toplubilim'dir. Oluşturulan kavramsal çatı tarihsel olaylara uygulanmakta ve bu kavramların ilgili süreçlerde ne derecede bulunduğu ortaya çıkarılmak istenmektedir. Yani bu soyut kavramsal çatı tarihsel süreç içindeki yapıyla ne derecede örtüşmekte uygun gelmektedir. Deneysel toplumbilim alan araştırmaları yapmayı ve istatistikten yararlanarak inceleme sonuçlarını nicel olarak ifade etmeği amaçlamaktadır.

    Tönnies bu yöntem anlayışı ile, Hamburg'da denizciler ve büyük toprak sahiplerinin sosyo-ekonomik durumlarını, Shleswig-Holstein' da intihar ve suçluluk üzerine monografik inceleme yapmış, yine aynı bölgede ekonomik koşullar ve geleneksel unsurlar arasındaki ilişkiyi incelemiş, bazı ekonomik verilerle kadın-erkek doğum oranları ve evlenme yaşı üzerindeki değişmeleri incelemiştir.

    Tönnies'in topluluk ve toplu kavramlarıyla oluşturduğu dikotomi (ikilik-sadece iki ayrım anlamında) tipolojisini oluşturmaktadır. Şimdiye kadar incelediğimiz sosyoloji teorisyenleri içinde Durkeim'ın mekanik-organik toplum ayrımı, Spencer'ın Savaşçı- Endüstri toplumu ayrımı örnek olarak verilebilir. Bu bahsettiğimiz tiplerin ortak noktaları; belirli bir evrim sürecini göstermeleri, toplumsal bir değişmeyi ve aynı toplum içinde iki farklı yönü işaret etmeleridir. Tönnies'in bu noktada bir farklılığı görülmektedir; bahsedilen bu diğer dikotomiler hep ilerlemeden, daha iyiye doğru gitmeden bahsederlerken Tönnies için bu toplumsal değişmenin yönü olumsuza doğru olmaktadır, yani bir ilerleme değil bir çözülme, parçalanma olmaktadır.

    Tönnies toplumbilime iki özgün kavram kazandırmaktan başka , kendi toplumbilim sınıflaması, yöntemi ve toplumbilimin alanı ve işlevine dair düşünceleri dikkat çekici olmuştur. Tönnies'in yaşadığı dönemde toplumbilim büyük ölçüde iç disiplinini oluşturmasına rağmen inceleme alanı ve yöntem kargaşası içinde bulunmaktaydı. Tönnise'in çalışmaları bu açıdan değerlendirildiğinde, çalışmaları bu kargaşaya bir çözüm bulmak amacını taşımaktadır. Tönnies'in bu çalışmaları kendinden sonra gelen sosyoloji teorilerini doğrudan etkilememiş olması nedeni ile Tönnies'e özgü bir anlayış olarak değerlendirilebilmektedir.

    alıntı


    Tonnies Toplum Kavramları
#08.11.2011 15:02 0 0 0
  • Aöf sosyoloji dersleri - Wilfedo Pareto hayatı - Wilfedo Pareto özgeçmişi - Pareto'nun metodolojik görüşleri(1848-1923)

    Klasik sosyoloji sistemleri içinde inceleyeceğimiz Pareto'nun sosyoloji sistemi de, tıpkı Durkeim gibi sosyolojinin inceleme konusu ve metodunun nasıl olması gerektiği üzerine şekillenmiştir. Öncelikle Pareto'nun kısa özgeçmişini inceleyerek yaşadığı dönem, eğitimi, ailesi, ilgi alanları hakkında bilgi edinelim:

    •1848 15 Temmuz Paris'te doğmuştur.

    •1850'lere doğru Pareto'nun ailesi İtalya'ya döner. Paret yüksek öğrenimini Turin Politeknik Üniversitesi'nde tamamlamıştır.

    •1860 "Katı Maddelerdeki Dengenin Temel Prensipleri" adlı tezini sunmuştur.

    •1874 Demiryollarında mühendis olarak çalışmaya başlar ve daha sonra aynı yerde genel müdür olur. Görevi gereği yabancı ülkelere özellikle İngiltere'ye yolculuklar yapar. O dönemde İtalyan yönetiminin korumacı , himayeci ekonomik uygulamalarına karşı Floransa Adam Smith Derneği ile birlikte karşı kampanyalara katılmıştır. O dönemlerde Pareto'nun demokrasi ve Liberalizm yanlısı olduğu görülmektedir.

    •1882 Pistoi bölgesinden milletvekili adayı olur ama seçilemez.

    •1889 Alessandra Bakounine ile evlenir. Aynı yıl Roma 'da bulunan uluslar arası bir kongrede ticaret özgürlüğü konusunda bir tavsiye kararı yayınlamıştır.

    •1891 Pareto, matematiksel ekonomi konusunda çalışan Walras ile tanışır, bu arada Milano'daki konferanslarından biri polis tarafından durdurulur, İtalyan Hükümeti ücretsiz olarak verdiği ekonomi politik derslerini yasaklamıştır.

    •1893 Lozan Üniversitesi'ne ekonomi politik profesörü olarak atanır. Bundan sonra sadece bilimsel çalışmalar yapmaya başlamıştır.

    •1896 " Ekonomi Politik Dersleri" adlı iki ciltlik kitabı yayımlanır ve oldukça itibar görmüştür.

    •1091 Sosyalist Sistemler adlı eseri Paris'te Fransızca olarak yayımlanır.

    •1907 "Ekonomi Politik El Kitabı" adlı eseri Milano'da yayımlanır.

    •1907 Pareto rahatsızlandığı için üniversitede ekonomi derslerini vermeyi bırakarak sadece sınırlı bir şekilde sosyoloji derlerini vermektedir.

    •1916 "Genel Sosyoloji Dersleri" adlı eseri Paris ve Lozan'da yayımlanır.

    •1917 " Genel Sosyoloji Dersleri" adlı eseri bu kez de Milano'da yayımlanır.

    •İtalya Krallığı Senatörü olarak tayin edilir. Bu dönemde yayımladığı iki yazısı ile o dönemdeki hükümet uygulamalarını desteklemiştir.

    •1923 19 Ağustos' ta ölmüştür.


    Pareto öncelikle sosyoloji ile ekonomi bilimi arasında ki benzerlik ve farklılıkları incelemiştir; Ekonomi de sosyoloji gibi bir sosyal bilimdir. Çünkü insanlar arası ilişkileri incelemektedir. Pareto'ya göre insanlar ekonomik eylemlerinde de çok çeşitli güdülerin etkisi altındadırlar. Mesela belirli alışkanlıklarda ısrar etmek, yakınlarına karşı bağlılık gibi. Ancak Pareto'nun ekonomi anlayışında insan bu güdülerinden ayrılmış bir şekilde sadece kazanç eğilimi tarafından belirlenen insan tipi anlamında homo economicus olarak kabul edilmektedir. Pareto ekonomide insan davranışlarının bu yönünün ele alınmasıyla ancak tam ve metodlu bir teorisinin yapılabileceğini ileri sürmüştür.

    Oysa sosyolojinin Pareto'ya göre bu şekilde ele alınması güçtür. Fakat yine de sosyolojinin deneysel yöntemle, gerçeklere bağlı kalarak ve araştırmacının sübjektif (kendi değer yargısı) görüşlerini katmadan insanların eylemlerini gözlemesi ve böylece de toplumsal olayların işleyişindeki düzenliliği tesbit etmesi mümkündür.

    Bu bağlamda Pareto'nun sosyolojiyi tanımlamasını belirtmek gerekmektedir; Paret'ya göre sosyoloji topluluk halinde yaşayan insanların bilimidir. O halde toplumsal olayların incelenmesinde etkili olabilecek bütün faktörleri, özellikle insanı davranışa yönelten tüm etmenleri gözönüne almak sosyolojinin başlıca görevidir. Pareto'ya göre sosyolojinin tam bir bilim olabilmesi için deneysel çalışmalara ağırlık vermesi gerekmektedir. Bu ise gözlem yolu ile elde edilen verilerin arasındaki kural ve düzenliliklerin tesbit edilmesi anlamına gelmektedir.

    Pareto bu aşamada geçmiş dönemdeki Comte ve Spencer'ın çalışmalarını mutlak değer kavramlarını kullanmaları, metafiziksel hipotezleri, dogmatik gerçeklere dayalı olmaları sebebi ile eleştirmiştir. Ancak bu incelemelerin toplumsal durumların gelişme ve ilerlemesine yararlı olabileceğini düşünmüştür.

    O halde sosyoloji pozitif bilimler örneğine göre şekillendirilmek isteniyorsa Pareto'ya göre tümevarım yolu ile toplumsal olgular arasında nedensellik bağı bulmaya çalışmalıdır. Örneğin A olayı meydana geldiğinde büyük ihtimalle B olayı da meydana gelecektir şeklinde bir açıklama olmalıdır. Ya da A olayı A' olarak değiştiğinde büyük ihtimalle de B olayı da B' ne dönüşecektir.

    Ancak Pareto 'ya göre sosyoloji doğa bilimlerinden farklı olarak çok karmaşık olaylarla uğraşmaktadır. Toplumsal olgulara çok sayıda çeşitli faktörler birlikte etki yapmaktadır. O halde sosyoloji incelemelerinde çok sayıda olgular arasında nedensellik ilişkisini aramakla yetinmeyecek daha çok tek tek faktörler arasındaki fonksiyonel ilişkileri bulacaktır. Üstelik bu bağlılıkları karşılıklı ilişkileri açısından açıklayacaktır. Diğer bir deyişle unsurlardan her birinin diğeri üzerinde ki etkisi açısından ele alınmalıdır. Pareto toplumsal olguların açıklanmasında bütün faktörlerin karşılıklı olarak birbirini etkileyebileceğinin göz önüne alınmasını ileri sürmüştür.

    Pareto'nun sosyolojinin metodu ile görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:

    •Olgular arasında tek yanlı bağlılık yerine karşılıklı bağlılık olması,

    •Olgular arasında nedensellik ilişkisi yerine fonksiyon ilişkisi kurmak,

    •Toplumsal yapıda düzenli olmayan geçici unsurlar yerine sürekliliği olan ve değişmez unsurları ele almak,

    •Bu değişmez unsurların zaman ve mekan şartları içinde görülen değişiklikler ile ilgili düzeni bulmak,

    •Bu değişiklikleri niteliksel özellikleri açısından değil niceliksel olarak ifade etmek.

    Pareto toplumu nasıl tanımlamaktadır? Toplum denge halinde bulunan bir sistemdir. Toplumsal sistemi bozmaya çalışan güçlerle tamamlamaya çalışan güçler arasında denge oldukça toplum vardır. Pareto toplumsal sistemi belirleyen etmenleri şu şekilde sınıflamıştır:

    • Coğrafi özellikler, iklim, bitki örtüsü gibi fiziksel özellikler,

    •Belirli bir toplumu dışarıdan etkileyen kültürel etkiler, örneğin komşu toplumsal yapıların etkileri gibi.

    •Toplumun kendi iç yapısından gelen unsurlar.

    Pareto birinci ve ikinci gruptaki unsurların incelenmesinin coğrafya ve tarih bilimi tarafından yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Sosyolojinin konusu ise, üçüncü grupta yer alan yani toplumun kendi bünyesinden gelen özellikler olduğunu ileri sürmüştür.

    Pareto toplumun iç yapısından gelen faktörleri ise beş grupta toplamıştır:

    •Tortular , Türemler, Ekonomik Çıkarlar, Bireylerin Ayrıcinstenliği, Toplumsal Hareketlilik ve Seçkinlerin Dolaşımı.

    Pareo'nun sisteminin anlaşılması için önce Pareto'nun bireylerin davranışlarını sınıflamasını inceleyelim:

    Pareo bireylerin eylemlerinde tasarladıkları amaç-araç ilişkisi ile (yani ulaşmak istedikleri bir amaçları var bu amaca ulaşmak için kendi düşündükleri araçsal bir yol var anlamındadır) ki bunu öznel olarak tanımlayalım, gerçekte nesnel olarak gerçekleşen amaç-araç ilişkisi ( burada kişiye göre değil daha geniş bilgisi olanlara göre bir ama-araç ilişkisi anlamındadır) arasında bir uyum olması halinde Pareto bu tür eylemleri mantıksal olarak değerlendirmektedir. Örneğin bir körü yapmak isteyen mühendisin ulaşmak istediği hedef bellidir, malzemenin dayanıklılığını incelemiştir, araçlaral amacı arasındaki ilişkiyi hesap edecek bir durumdadır. Düşüncesinde kurduğu amaç-araç ilişkisi ile gerçekte nesnel olarak gelişen amaç-araç ilişkisi arasında bir uyum vardır. Diğer taraftan Pareto öznel ve nesnel olarak mantıklı bir bağ ortaya koyamayan davranışları ya da eylemleri mantıklı olmayan olarak değerlendirir. Burada mantıklı olmayan derken mantıksız anlamında değil bahsettiğimiz amaç-araç ilişiksinin uyumu açısından değerlendirmek gerekmektedir.

    alıntı


    Pareto Tortuları - Sosyoloji Tarihi
#08.11.2011 14:42 0 0 0
  • Aöf sosyoloji dersleri - Pareto'nun değişmez eğilimleri - Pareto tortular teorisiPareto toplumsal hayatta mantıksal olmayan davranış ve eylemlerin mantıksal olanlardan çok daha fazla olduğunu bu sebeple de mantıksal olmayan eylem ve davranışların toplumsal hayat için çok daha önemli olduğunu ileri sürmüştür. O halde mantıksal olmayan eylem ve davranışların nasıl rasyonalleştirilmiş olduğu yani ne şekilde mantıksalmış gibi göründükleri problemini incelemek gerekmektedir. İşte bu problemi incelemek için Pareto Tortular (bakiyeler) teorisini geliştirmiştir. O' na göre mantıksal olmayan eylem ve davranışların sebebi insanların eğilimleridir. Bu eğilimler en geniş anlamda ele alınmalıdır. Ancak insandaki bu eğilimler son derece çeşitli olduğundan sosyolojinin bunları teke teker incelemesine imkan yoktur. Bu sebeple ancak toplumsal hayatın normal işleyişinde etki payı olanları ele almak gerekir ki bunlar da göreli olarak değişmeyen insan eğilimleridir. Bunlar değişmezdirler çünkü insanların çoğunluğunda bulunmaktadırlar. İşte insandaki bu değişmez eğilimlere Pareto Tortular adını vermiştir. Pareto bu değişmez eğilimleri yani tortuları altı grup içinde toplayarak açıklamıştır;

    1)- Bileşim ya da Kombinasyon Tortuları; Pareto buna bileşim ya da kombinasyon iç güdüsü de demektedir. O'na göre bu tortu, bu içgüdü, düşünce ile nesneler arasında bağıntı kurma, konulan bir ilkeden sonuçlar çıkarma, iyi- kötü bir akıl yürütme eğilimidir. Bu tortunun etkisinde ortaya çıkan davranışlar, eylemler, entelektüel gelişmenin, zekanın ve medeniyetin evriminin kökeninde yatmaktadır. Pareto'ya göre ahlak yönünden en üstün olmamakla beraber en parlak toplumlar bu tortuların en çok görüldüğü toplumlardır.

    2)- Grup ya da Yığınların Devamını Sağlayan Tortular; Bu tortular sınıfı birincinin tam karşıtı olmaktadır. Çünkü kombinasyon tortuları insanın, bilimin sürekli gelişmesine yol açtığı gibi, inançların alt üst olmasına yol açan belli bir davranış ya da toplum şeklinde karar kılınmasını önler. Oysa bu ikinci sınıf tortular yaratılan unsurları koruyan değişmeleri reddeden, var olan kurallara uymayı kabullenen davranışlara yön veren insan eğilimleridir. Bundan dolayı birinci ve ikinci tortular iki karşıt eğilim olmaktadır. Biri değişmeye diğeri durgunluğa, biri yeniliğe diğeri tutuculuğa, biri insanı entelektüel yapılar kurmaya diğeri ise var olan unsurlara denge kazandırmaya götürmektedir.

    3)- Duyguları Dış Eylemlerle Gösterme Tortuları: Duyguların anlatımı ihtiyacı toplumsal incelemenin konusu olan ayinsel davranışlar, törenler, beğenilen bir şeyi alkışlamak gibi davranışları kapsamaktadır.

    4)- Toplumlaşma Eğilimi İle İlgili Tortular; Burada insanları içinde bulundukları zümrenin diğer üyeleri ile karşılaştırma ve taklide yönelten eğilimler yer almaktadır. Pareto buna en uygun olarak modayı örnek vermektedir. Bu grupta insanların diğer grup üyelerinin tasvibi ve beğenisini kazanma eğilimi, grup içinde sivrilme nüfuz sahibi olma eğilimini de katmaktadır. O'na göre bu ihtiyaç insanoğlunda en güçlü ve evrensel olan eğilimlerden biridir. Birörneklik ihtiyacı da aykırı düşünce ve davranışın baskı altında tutulmasına sebep olan tortudur.

    5)- Kişiliğin Bütünlüğünü Sağlayan Tortular; Bunlar değişikliğe karşı bireyin kişiliğini koruyan örneğin eşitlik eğilimi gibi tortulardır.

    6)- Cinsel Tortular; Pareto burada salt içgüdünün sınırlarına gelinmiş olduğunu bundan ötesinin toplum bilimciyi ilgilendirmeyeceğini ileri sürmüştür. Ancak cinsel tortulara bağlı olan belirli bir davranış felesefesi, bir davranış metafiziği ya da bir davranış ahlakı geliştirdiklerinde sosyolojinin konusu olabilecektir.

    Pareto bu anlatılan tortular sınıflaması ile bir sosyal psikolojik yaklaşım geliştirmiş olmaktadır. Bu değişik tortu sınıfları tarih boyunca ve bütün toplumlarda etkin olan davranışsal eğilimlere karşılık gelmektedir.

    Buraya kadar Pareto'nun insanların davranışlarını sınıflamasında ki mantıksal olmayan eylemlerin toplumsal yaşamda daha çok görüldüğünü bunları belirleyen eğilimleri ise tortular adı altında topladığını görmüş olduk.

    TÜREMLER

    Pareto'ya göre tortular insanları davranış ve eylemlere yönelten eğilimlerdir. Bunu bir şema halinde gösterecek olursak tortulardan davranış ve eylemler çıkmaktadır. Yani A (Tortu)'dan B(Davranış) çıkmaktadır. Bu eğilimlerin sebep olduğu davranış ve eylemler adet ve alışkanlıklarla yapılan davranış ve eylemler olarak toplumsal hayatta karşılaştığımız tipten davranış ve eylemlerdir. Fakat davranış ve eylemi belirleyen eğilimlerden aynı zamanda çok sayıda değer yargıları ideolojiler vb. ortaya çıkmaktadır. Bu da şemadaki C durumunu yaratmaktadır. İşte bunlara Pareto türemler adını vermektedir.

    Pareto türemleri şöyle açıklamaktadır; eğilimlerinin etkisi altında davranış ve eylemlerde buluna insan sanki kıyafet değiştiriyor gibi davranışını açıklamak için çeşitli ideolojiler, ikna edici deliller ileri sürerek başkalarına karşı kendi davranış ve eyleminin asıl sebebi bu imiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Böylece tortulardan davranış ve eylemler çıktığı gibi bir de türemler çıkmaktadır. Bu durumda karşılıklı ilişki yani etkileşim sebebi ile, tortuların kıyafet değiştirmiş şekli olan türemler insanın davranış ve eylemlerini etkileyerek insanın kendisini de bunlara davranışının asıl sebebi imiş gibi inanmasına sebep olmaktadır.

    Pareto'ya göre türemler aynı tortunun sağladığı çeşitli elbise ya da örtülerden ibaret olmaktadır. Bu tanımlamadan da anlaşılacağı gibi herhangi bir bireyin davranış ve eylemlerinin gerçek sebebini öğrenmek istediğimiz zaman onun temelinde yatan tortuyu ortaya çıkarmamız gerekmektedir. Böylelikle de Pareto'ya göre türemlerin davranış ve eylemlerin asıl sebebinin olmadığı görülmektedir.

    Pareto 'ya göre türemler zamandan zamana değiştiği halde tortularda aynı şekilde bir değişme olmamaktadır. Pareto buna örnek olarak tarihsel süreç içerisinde insanların tanrı inancı incelenecek olursa çok faklı şekiller aldığı görülmektedir. Burada yüceltme tanrılaştırma eğilimi tortuyu aldığı çeşitli şekiller ise türemleri göstermektedir. Buradan türemlerin sürekli değiştikleri tortular ise sabit kalmaktadır. Pareto türemlerin toplum için büsbütün etkisiz hatta yararsız olduğu görüşünde değildir. Örneğin siyaset ve dünya görüşü ile ilgili ideolojiler toplumsal düzenin korunmasında önemli olabilmektedir. Ancak bu durum ideolojilerin teorik bilim anlamında gerçek oldukları yani objektif olarak kanıtlanabilecek durumda oldukları anlamında değildir.

    EKONOMİK FAKTÖRLER

    Pareto insanların istedikleri şeyleri elde etmek için çıkarlarının peşinde koştuklarını ve toplumsal dengenin belirlenmesinde bu çeşitli çıkarların rolünün büyük olduğunu düşünmektedir. Ancak ekonomik çıkarları davranış ya da eylemleri ortaya çıkaran eğilimler olarak ele alan bir görüş Pareto'ya göre basitleştirici teoriler olmaktadır. Ancak ekonomik eğilimlerin toplumsal yapıların kuruluş ve gelişmesinde özellikle toplumsal tabaka ve sınıfların kuruluş ve gelişmesinde etkili olduğunu da unutmamak gerektiğini ileri sürmüştür.

    TOPLUMSAL HETEROJENLİK VEYA BİREYLERİN AYRI CİNSTENLİĞİ

    Pareto'ya göre toplumsal heterojenlik yani bireylerin ayrıcinstenliği toplumlarda hiç değişmeyen bir olgudur. Gerçekten de bir toplumda bireyler her bakımdan birbirlerinden farklılık göstermektedirler. Toplumsal eşitsizliğin, toplumsal katların belirmesi de hep bu ayrı cinslikten ileri gelmektedir. Pareto bu açıdan demokrasi, eşitlik gibi ideolojileri eleştirmiştir. Bunların sadece bir takım türemler olduğunu gerçekle ilgisi olmadığını ileri sürmüştür. Pareto'ya göre ne yapılırsa yapılsın bireylerin aslında bulunan bu ayrıcinstenlik ister istemez eşitsizliği ve toplumsal katları doğuracaktır (Burada Pareto'nun eşitlik anlayışını yorumlamasına bir eleştiri yapılabilir çünkü insanlar birbirinden farklıdır ama hukuk ve hakları açısından birbiri ile eşit konumdadır).

    Pareto'ya göre tortuların ağır basması ile iki farklı eylem ve davranış tipi gösterebilmek mümkündür: Bunlardan birinde birinci grup tortular yani kombinasyon veya bileşim tortularının ağır bastığı insan eylemleridir; düşünce ve fikirlerin bileşiminin daha kolay yapıldığı, görünümü hareketli ve yenilikçi olan, yeni buluşlar ortay atan, daima yeni birtakım bileşimler kurup düşünmeleri şeklinde örnekler verilebilir. Pareto bu tiplere "spekülatörle" adını vermektedir.

    Diğeri ise, ikinci grup tortuların ağır bastığı bireylerin eylemleri; mevcut düzenin unsurlarını korumaya çalışan, yeniliklerden fazla hoşlanmayan, mevcut düzene karşı kendini borçlu ve görevli hissedenleri örnek olarak veren Pareto bunlara da "rantiyeler" adını vermiştir.

    İşte Pareto'ya göre bir toplumda özellikle egemen grup içinde bu tiplerden hangisi ağır basıyor ve toplumsal hayatın gidişatını etkiliyorsa toplumsal yapının türü de ona göre kurulmaktadır. Örneğin ekonomik problemlerin çözümlenmesinde yenileşme ya da eskiye bağlılık yönlerinden birine doğru bir eğilim ortaya çıkacaktır.

    TOPLUMSAL HAREKETLİLİK VE ELİTLERİN DOLAŞIMI

    Pareto'ya göre bir dereceye kadar ilerlemiş olan her toplumda birtakım toplumsal tabakalar bulunmaktadır. Böylece alt ve üst olarak nitelendireceğimiz tabakaların bulunması , alt tabakadan üst tabakaya çıkma girişimi ve isteğini de beraberinde getirmiş olacaktır. Yani her toplumsal yapılarda bir iç hareketlilik mevcuttur. Bu hareketlilik çağdan çağa toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Hatta kast tipi bir toplumsal tabakalaşmanın olduğu toplumlarda bile bir dereceye kadar bu iç hareketlilik görülebilmektedir. Bunun sonucu ise var olan seçkinler sınıfının er geç yok olma yerini yeni seçkinler grubuna bıraktığını göstermektedir.

    Pareto'nun burada seçkinler dediği grup veya zümre, söz konusu olan toplumsal durum için o dönemde yararlı olan özellik ve tortulara sahip kimseler anlamına gelmektedir. Örneğin tamamiyle savaşa dayana bir toplumda en yetenekli savaşçılar seçkinler zümresini oluştururken, toplumsal yapı ekonomi dünyasındaki gelişmeler doğrultusunda işliyorsa o zamanda iş adamları, tüccarlar, girişimciler seçkinler zümresini oluşturacaklardır. Yani Pareto'ya göre elit zümre o dönem o toplumda egemenliği elinde bulunduran zümre olmaktadır.

    Pareto elitlerin yani egemenliği elinde bulunduran grupların dejenere olmak suretiyle elitlik özelliklerini kaybederek zayıflamaya başladıklarını ve bu arada elitlik mevkiine yükselmek isteyen güçlerin toplumun diğer tabakalarında hazırlanmış olduklarını ileri sürmektedir. Bu değişme olayı tek tek kişilere ve tabakaların küçük bir kısmına ait olduğu zaman mevcut elitler bu yeni unsuru benimsemekte ve kendi elit zümresinin yenilenmesi, güçlenmesi, egemenliğini devam ettirmelerine imkan sağlayacak olarak yorumlarlar. Pareto'ya göre bu normal bir hal değildir. Gerçekte iş başında olan elitler, ilerlemek isteyen güçleri önlemeye çalışmaktadır. Bunun sonucunda ise toplumsal yaşamda çekişme ve çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Bu mücadelede yeni beliren güç, zorla ileleyerek eski elitleri yerinden uzaklaştırmaktadır. Elitlik mevkiini ele geçirmede başarılı olursa ki çoğunlukla başarılı olmaktadır, elitler değişmiş olmaktadır. Fakat bu olay Pareto'ya göre er ya da geç bir daha tekrarlanmaktadır ki , Pareto buna "elitlerin dolaşımı" adını vermektedir.

    Pareto'ya göre çoğu hallerde yeni elitler halk kitlesine dayanmaktadır. Onlar halkı bir çeşit devrim hareketine kışkırtmakla eski elitleri zayıflatırlar. Görünüşte bu mücadeleler iki iktidar grubunun iktidar uğruna mücadelesi şeklini göstermez. Daha çok eski iktidar sahipleri ile geniş halk kitlesinin mücadelesi olarak görülür ve bu mücadelede halk kitlesine yeni elitler önderlik eder. Bu durum mücadeleye uygun olan türem ya savunulan ideolojilere uygunluk sağlamaktadır. Burada doğrudan yeni elitler eski egemen zümrenin yerine geçmek istiyorum demiyor da kendi savundukları ideoloji ya da görüşü ortaya koyuyor. Zaten iktidar olmak istiyorum şeklinde bir söylem de halk kitlesini kazanmak için etkili olmamaktadır. Yeni elitler daha çok eski aristokrasinin yerine halk egemenliği, zümre ya da meslek eşitsizliği yerine herkesin eşitliği geçmelidir prensibini ileri sürüyor.

    Pareto'ya göre vatanperverlik, milliyetçilik gibi kavramlar bütün demokrasiler, eşitleştirici teoriler yeni bir iktidar zümresinin iktidar uğruna savaşırken örtündüğü türemlerden başka bir şey değildir. Bu sebeple de sonuç hiçbir zaman ileri sürülen ideolojik programın yerine getirilmesi değil, daha çok yeni elitler zümresinin eski elitler zümresinin yerini almasıdır. Yani var olan tortu yani iktidarı ele geçirmek farklı şekillerde kendini göstermektedir.

    alıntı


    Sosyoloji Tarihi - Wilfedo Pareto
#08.11.2011 14:41 0 0 0
  • hastalıklarda psikolojik durum - hastalığa karşı geliştirilen tepkiler - hastalıklara karşı savunma mekanizmaları - hasta psikolojisi - akut hastalıkların ruhsal etkileriAğır bir hastalığa yakalanmış kişi, güçlükler içindedir. Hastalık nedeniyle alışkanlıklarını, düşlerini, planlarını bir yana bırakıp yatakta yatmak, bazen de yakın çevresinden ve sevdiklerinden uzakta kalmak zorundadır. Vücut bütünlüğünün tehdit altında olduğunu hissederek sıkıntı duymakta ve korkmaktadır.

    Hastalık Deneyimi
    Yaşamımız süresince hepimiz, zaman zaman hastalanmışızdır. Bunların çoğu kısa zamanda iyileşen, çok büyük rahatsızlıklar vermeyen, pek ağır olmayan hastalıklardır. Geçici olduklarında insanın kişiliğini etkileyecek bir travma yaratmazlar.

    Buna karşılık derin acılara, kaygılara ve ölüm korkusuna neden olan daha ciddi, ağır ya da çaresiz hastalıklar da vardır. Bu gibi durumlarda hastalık, kişinin aile bireyleriyle olan ilişkilerinde, günlük alışkanlıklarında değişikliğe yol açar, çalışma etkinliğinin kısa ya da uzun bir süre için durdurulmasına neden olur.

    Sağlıklıyken günlük yaşamın sürdürülmesini sağlayan beden, artık kişinin yaşamla ilgili planları için bir engel oluşturmaktadır. Ayrıca çevredeki kişilerin ve dünyanın özel dikkat göstermesi gereken bir ilgi odağı, bir kaygı konusu haline gelmiştir.

    Hasta insan, yemek yemek ve geceleyin uyumak gibi çok basit gereksinimlerinden, toplumsal ve duygusal ilişkilerin doyurulması ya da çalışmak gibi daha karmaşık ikincil gereksinimlerine kadar her konuda sınırlamalarla karşı karşıyadır.

    Hastalık, insanı her yönden etkiler. Kişinin kendine duyduğu saygıyı tehdit ederek yaşam biçimini değiştirmeye zorlar. Kişinin kendi değerine ve kendi yeteneklerine duyduğu inancı yitirmesine neden olur.

    Hasta, kendini zayıf ve beceriksiz hissetmekte, tedaviye gereksinimi olduğunu kabul etmektedir. Bir yandan da başkalarına bağımlı olduğu için utanç ve aşağılık duyguları içindedir. Aynı zamanda bir de suçluluk duymaktadır (hastalık, zamanında diyetlere ya da sağlık koşullarına uymamanın cezası olarak görülebilir).

    Hastalık deneyimi, kişiyi, varlığının ne derece duyarlı olduğu ve bu varlığın her an zedelenebileceği gerçeği ile karşı karşıya bırakır. Kişi, daha da kötüleşebileceğini, hatta ölebileceğini düşünmeye başlayabilir. Buna bağlı olarak, hüzün, depresyon (ruhsal çöküntü), aile ve iş çevresine uyum sağlayamama gibi rahatsızlıklar ortaya çıkar. Bu tabloya bir de akrabaların, meslektaşların ve işverenlerin beklentilerini karşılayama maktan doğan suçluluk duygusu eklenir.

    Hastalığa Karşı Geliştirilen Tepkiler ve Savunma Mekanizmaları
    Hastalıkla ve hastalığın yarattığı duygularla mücadele sonucunda bireyin kişiliği yeniden biçimlenir; kişi hastalık deneyimine en uygun biçimde ve en az enerji harcayarak karşı koyabileceği psikolojik tepkiler vermeye başlar. Bu tepkiler kişinin yaşantıları ve kendi gereksinimleri ile hastalık gerçeği ve bunları içine alan çevre arasındaki karmaşık etkileşimlerin sonucunda ortaya çıkar.

    Hastalığı algılama ve kabullenme biçimi hastadan hastaya değişir:
    • Bazı kişiler, hastalıklarının bir işlevi olarak “yaşamlarını sürdürürler”. Bu kişilere göre hasta olmak, başkalarından sürekli ilgi görmek, dikkat konusu olmak, aileye ya da işe bağlı günlük kaygılardan uzakta olmak anlamına gelir. Bu hastalarda iyileşme yönelimi çok azdır ya da hiç yoktur.

    • Bazı kişiler ise, hasta olduklarını reddederler; hastalık onlarda büyük sıkıntı yarattığı için ya da bağımlı kalmaktan çok korktukları için ortaya çıkabilecek olası sonuçlara hiç dikkat göstermezler. Hastalık onları hiç ilgilendirmiyor görünür. Bu kişiler hastalanarak kendilerine ihanet eden bedenleriyle olan ilişkilerini keserler.

    • Bazıları ise hasta olduğunu kabul eder. Bu kişiler hastalığa bağlı olarak yaşanan sıkıntılara dayanabilecek güçte olduklarını hissederler. Bunlar, korkularının ortaya çıkmasına izin verebilen kişilerdir.

    Buraya kadar sözünü ettiğimiz çeşitli hasta tipleri arasındaki farklılıkların ötesinde her hasta, psikolojik dengesini yeniden kurabilmek amacıyla savunma mekanizmalarını harekete geçirir.

    • Gerileme (regresyon) - Hastalığa karşı geliştirilen en yaygın tepkidir. Başkalarının kendilerine özen göstermesini ve tedavi etmesini istemek ya da başkalarına bağımlı hale gelmek biçiminde ortaya çıkar.

    Ağır hastalıklar söz konusu olduğunda, bazen de her türlü hastalığın başlangıç evresinde gerileme yararlıdır.

    Hastanın durumunu kabul etmesini ve sağlık personeliyle tedavi için işbirliğine girmesini sağlar. Gerileme sonucunda hastada şu gibi durumlar ortaya çıkabilir: Hasta, tedaviyi uzattıracak ve güçleştirecek ölçüde depresif olabilir; aceleci ve kışkırtıcı davranışlarda bulunabilir; çok dikkatli ve özenli olsalar bile tedavi eden personelin davranışlarından huzursuz olup kuşkulanabilir.

    • Tepki oluşturma - Hastalıkla mücadele etmek için geliştirilen bir başka savunma mekanizmasıdır. Bu durumda hastanın içinde bulunduğu koşulları kabul etmesinde, hekimin tanısına inanmasında ve önerilerine uymasında bir zorlanma görülür.

    • Yadsıma - Hastalığın başlangıç evresinde çok sık görülen bir savunma mekanizmasıdır. Kişi, hastalığın başlangıç evresinde hasta olduğunu düşünmek ya da buna inanmak istemez. Ama zamanla yeni gerçeğe uyum sağlamayı başarır.

    • Yansıtma (projeksiyon) - Hastanın düşmanlık duygularını kendisine bakan kişiye ya da sağlık personeline yöneltmesine neden olan bir savunma mekanizmasıdır. Hasta çektiği bütün acılardan kendisiyle ilgilenen kişiyi sorumlu tutar. Hastane ortamı, başkalarına bağımlı olma ve kendini koruyamama duygusu, hastada tedaviyi yapan sağlık ekibi karşısında gerçek bir korku duymasına yol açar. Her türlü ihmal, hasta tarafından, kendine karşı yapılmış bir hareket olarak yorumlanır. Hasta, ruhsal açıdan çok hassastır ve çevresi tarafından tehdit edildiğini hissetmektedir.

    • Hayal kurma - Acı verici deneyimlerin yerini zevk verici görüntülerin alması kişinin kendisine üzüntü veren gerçeklerden uzaklaşmasını sağlayan bir savunma mekanizmasıdır.

    Yukarıda sözü edilen mekanizmaların, çok katı olmadıkça, savunma işlevinden başka, uyum sağlayıcı bir işlevi de vardır. Hastanın duygusal dengesini koruyarak kendisinde travma yaratan bu duruma dayanmasını ve hastalığın yarattığı koşullara uyum göstermesini sağlar.

    Ağrı
    Hastalığın en fazla acı verici yönlerinden biri fiziksel ağrıdır. Ağrı, şiddetli olduğunda ve uzun süre devam ettiğinde bir kişinin yaşamını önemli ölçüde etkiler. Ağrı yüzeysel olabildiği ya da yeri kolaylıkla saptanabildiği gibi derin ve yaygın da olabilir. Bazen hastalığın kaynağından başka bir merkezde ortaya çıkabilir.

    Ağrı eğer akutsa, genellikle mide bulantısı, kusma, tansiyon yükselmesi gibi otonom sinir sistemine ilişkin belirtilerle birlikte görülür. Buna karşılık kronik ağrı, uyku ritmini ve iştahı etkiler, huzursuzluğa neden olur; ilgilerin yitirilmesine ve bedenin bütünlüğüne ilişkin bir korkunun doğmasına yol açar.

    Ağrıya karşı gösterilen tepkiler, şiddet ve süresinin yanı sıra, kişinin ırk ve kültür özellikleri ile psikolojik yapısına bağlıdır. Ne türde olursa olsun ağrı, sıkıntı ve panik tepkilerine yol açar: Hasta, hekimin bu soruna ani ve kesin bir çözüm bulması beklentisi içindedir.

    Akut ve Kronik Hastalıklar
    Akut bir hastalığın kişinin ruhsal yapısı üzerindeki etkisi ile kronik bir hastalığınki arasında önemli ölçüde farklılık vardır. Akut hastalık, travmatik özelliği ile öne çıkar. Hasta hem korku, hem de sıkıntı duyar. Ama iyileştiği zaman, genellikle yeniden eski kişiliğine kavuşur. Buna karşılık hastalık kronik bir hal aldığında ya da çaresiz olduğu kesinleştiğinde hastanın kişiliği kalıcı bir depresif yapı kazanır. Aile bireyleri tarafından terk edilme ve gelecek korkusu artar. Kişinin güvensizlik ve kötümserlik duygulan güçlenir, çevreyle uyumunda bozulma gözlenir.

    alıntı
#08.11.2011 01:16 0 0 0
  • kanserde psikoloji - kanser hastalarında ruhsal çöküntü - kanser hastalığında depresyon - kanser hastalığında moralin önemiKanser hastasının karşılaştığı sorunlar çok çeşitlidir. Birçok kültürde “kanser” sözcüğü, acı çekme ve ölüm düşüncesini ifade eder. Bu nedenle ilk sorun, hastalığın tanısının konmasıyla ortaya çıkar. Hastada depresyondan (ruhsal çöküntü) kendine yönelik zarar verici hareketlere kadar çok çeşitli reaksiyonlar gelişir.

    Sık rastlanan ve en korkulan hastalıklar arasında, kanserin apayrı bir yeri vardır. Genelde bütün toplumu etkileyen kanser, hekim-hasta ilişkisinde de duygusal bir yıkılışa yol açar. Hekim “biyolojik” bir savaşın mücadelesini verirken, hasta da tedavi sonucunu bir ölçüde etkileyen psikolojik reaksiyonlar gösterir. Her türlü durumda hem hekim, hem hasta hastalıkla psikolojik bir mücadele içindedir.

    Psikolojinin onkoloji (kanser bilimi) alanıyla ne tür bir ilgisinin bulunduğu, başlangıçta doğru bir biçimde belirlenmemiştir. Kesin olarak kanıtlanamamış olsa bile, tümörün psikolojik bir kökeninin bulunduğuna ilişkin varsayımları anımsamak yeterlidir. Bazı çevrelerce hâlâ geçerli sayılan bu varsayıma göre tümör, bilinçaltı düzeyindeki büyük çatışmalara bağlı olarak gelişen tümöral anlamda hücre yıkımından kaynaklanır.

    Kuşku götürür bir yanı olan bu varsayım, biyolojik cephedeki çalışmalarda uğranan başarısızlıklarla ilişkili bir hayal kırıklığını da ifade etmektedir.
    Hastalığın Bilinçaltı Reddi
    Genel olarak tıpta, özel olarak da onkoloji alanında üç girişim anının belirlenmesi önemlidir; önlem alma, zamanında tanı ve tedavi.

    Önlem alma kuşkusuz onkolojinin en başta gelen amaçlarından biridir. Ama bu yaklaşım “tedavi edilemez hastalık” anlayışı nedeniyle bilinçaltı bir engelle karşılaşır. “Affetmeyen hastalık” akla iyice yerleşir ve aynı zamanda reddedilir. Bu nedenle en ufak bir belirti ortaya çıktığında, sıklıkla tümör korkusundan kaynaklanan saplantı biçiminde davranışların geliştiği izlenir. Öte yandan aynı kişide genellikle kaygı verici belirtileri bile yadsımaya ve kendi sağlığı konusunda akılcı ve periyodik kontrollerden kaçınmaya varan reddetme davranışları görülebilir.

    Çok yakın zamanda yapılmış olmamakla birlikte sonuçta anlamlı bir ilişkiyi ortaya koyan bir araştırmaya göre, Milano’daki Ulusal Tümör Enstitüsü’nde ayakta muayene olan kadınların yüzde 70′i kendi eliyle göğsünü incelemeyi bilmekte, ama yalnızca yüzde 9′u düzenli olarak bunu yapmakta, yüzde 22’si buna cesaret etmemekte, yüzde 14′ü ise yalnızca kulaktan dolma bilgiye sahip bulunmaktaydı. Bu sonuçlar davranışlar arasındaki kararsızlığı çok açık bir biçimde göstermektedir: Bilinçaltı aklın reddettiğinden korkar. Dolayısıyla halka yönelik çağrılar ve önlem çalışmaları büyük ölçüde boşa gitmekte, bütünüyle psikolojik görüş açısından bakıldığında bilinçaltında olumsuz bir durum yaratılmaktadır.

    Bu nedenle erken tanı, bir başka deyişle gelişme halindeki patolojinin saptanması için atılacak ilk adıma karar verme önemli bir sorunu oluşturur. Tanıya dönük bazı değerlendirme ve incelemelere başvurma gereği, yukarıda sözü edilen kararsızlığın ortaya çıkmasına yol açar. Dolayısıyla hastanın kansere ilişkin pozitif bir yanıt olasılığını kabul etmeye akılcı bir biçimde hazırlanması gerekir.

    Tedavi evresine yönelme bazen psikolojik yönü çok ağır basan bir aşamayı oluşturur. Bu evrede hastayı etkileyerek hastalığı kabul etmesi sağlanabilir. Ayrıca ortaya çıkabilecek psikolojik bozukluklar denetlenebilirse, hasta radyolojik, farmakolojik ya da cerrahi girişimlere hazırlanabilir.

    Hastalıkta İletişim
    Hekimin hastaya gerekli onkolojik bilgileri vermesi, “kanser” sözcüğünün çevresinde oluşan ve bazen yersiz temellere dayanan birçok önyargı nedeniyle genellikle zordur. Tümörlerin tedavisinde son 10 yılda elde edilen önemli sonuçlara karşın, gerçek tanının hastadan bütünüyle saklanması ya da birtakım uydurmalarla maskelenmesi günümüzde bile son derece yaygındır. Olguların büyük bölümünde böyle bir davranış, yanlış olmanın ötesinde son derece zararlı da olmaktadır. Çünkü hekim ile hasta arasında kurulabilecek sağlıklı bir işbirliğinin gelişmesini engellemektedir.

    Hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın hastalık genellikle kişisel ve sosyal yaşamın normal gidişini az ya da çok etkileyecek olumsuz bir öğe olarak kabul edilir. Özellikle tümör oluşumuna bağlı hastalıklarda, tedavi girişimlerinin sonuçları ne kadar etkili olursa olsun, tabloya içgüdüsel bir ölüm düşüncesi eşlik eder. Fiziksel ağrı görüntüsü hemen her zaman vardır. Görülme sıklığının ve ölüm oranının çok yüksek olduğu kalp-damar sistemi hastalıkları gibi başka patolojik durumlarda, kanser tanısı ile ölüm kavramı arasındaki ilişkiye oranla çok daha dengeli bir yaklaşım görülmektedir.

    Günümüzde bile kanser hastası kolaylıkla kendini işe yaramayan, üretken olmayan, acı çeken ve yargılanan bir insan olarak görebilmektedir. Tümör oluşumuna bağlı hastalık karşısında sosyal çevrenin, aile bireylerinin ve hatta bazen hekimin gösterdiği bezgin tutumu değiştirmek için, şimdiye değin özellikleri anlatılan geleneksel davranış modellerini yeniden incelemek gerekir. Sorunun yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda ahlaki, sosyopsikolojik, dinsel ve hukuksal özellikler göstermesi nedeniyle, bu amaca ulaşmak elbette kolay değildir ve çok çaba gerektirmektedir. İleriye doğru atılacak ilk adım, hastanın hastalığı ve bunun gerektirdiği tedavi hakkında uygun biçimde ve doğru olarak bilgilendirilmesidir. Bütün hastalara uygulanabilecek geçerli tek bir davranış biçimini belirlemeye kuşkusuz olanak yoktur. Çünkü kişinin hastalık karşısında ortaya koyacağı psikolojik tepkilerde etkili olan etmenler çok çeşitlidir ve bunlar her zaman önceden anlaşılamaz.

    Hekimin Rolü
    Hekim hastayı klinik durumu hakkında aydınlatmak ve kaçınılmaz sorulan yanıtlamak gibi duyarlı bir görevle karşı karşıyadır. Hekim hastayla karşılaştığı andan başlayarak hastalığın bütün süresi boyunca konuşmanın yeğlendiği tek kişi olma rolünü de üstlenir. Gerçekten açık ve anlaşılabilir bir diyalog kurabilme olanağı ve isteği hasta için büyük önem taşır.

    Hastayı bilgilendirme gereği - Bir kanser hastasını tedavi eden hekim için, hastaya gerçeği söyleyip söylememe ikilemi çok güncel bir olaydır. Hastanın kişiliğine, eğitim düzeyine, geldiği sosyoekonomik ortama ve çevre öyküsüne göre en uygun tedavi biçimlerinin seçilmesi açısından, hastayı durumu hakkında bilgilendirmenin yerinde olacağı görüşü yaygın bir kabul görmektedir. Bu görüşün başlıca dayanakları şunlardır:
    • Her insan belirli bir zekâ düzeyindedir ve buna bağlı olarak amaç edinme ve isteme yeteneğiyle donanmıştır. Bu bakımdan hastalık nedeniyle vücuduna olanları ve bundan sonra olacakları bilme hakkına sahiptir.

    • Kanser hastası olan bir kişi, kendi iç dünyasını ve ilişkilerini yeni sağlık durumuna en uygun biçimde yeniden düzenleme olanağına sahip olmalıdır.

    • Yalnızca kendi konumunu değil, aynı zamanda başkalarının (eşi, çocukları, yanında çalışanlar vb.) konumunu düzenleme zorunluluğuyla karşı karşıya olan bir kişinin, hastalığının ya da en azından durumunun ağırlığının bilincinde olması gerekir.

    • Hastayı tanıya yaklaştırmak, tanı sürecindeki farklı anlara ve daha sonraki tedavi evrelerine daha iyi katılmasını sağlama anlamına gelir.

    • Son olarak hastayla hastalığı hakkında doğrudan konuşmak, hastanın gerçeği çevresindeki konuşmalardan dolaylı olarak öğrenmesi sonucunda ortaya çıkacak ve kuşkusuz daha şiddetli olacak sarsıntıyı önleyecektir.

    Hastayı bilgilendirme biçimi - Hastalık karşısında herkesin geliştirdiği kendine özgü bazı savunma mekanizmaları vardır. Aynı biçimde hekimin de kendi kişisel tutum ve inanışları doğrultusunda farklı bir anlayışla hastayla diyaloga girmesi ve bu diyalogu yürütmesi doğaldır. Bu gerçeği de hesaba katarak, hastayı bilgilendirmeye yönelik söyleşinin seçiminde yol göstermeye yarayacak bazı kurallar belirlenebilir. Bazı ülkelerde, örneğin ABD’de hastaya gerçeğin bütünüyle söylenmesi ve çeşitli tedavilere bağlı olarak iyileşme olasılıklarına ilişkin istatistiksel verilerin ayrıntılarıyla açıklanması alışkanlık halini almıştır. Buna karşılık pek çok hekim hastalığın yapısı ve ilerleyişi hakkında yalan söylemeyi yeğlemektedir. Her iki uçta da dengeli bir davranış, kuşkusuz izlenecek en iyi yoldur. Hekimin hastaya söyleyeceği gerçeği ya da gerçek derecesini seçerken bazı unsurları göz önünde bulundurması gerekir:
    • Kişinin psikolojik dayanıklılık kapasitesi;
    • eğitim durumu ve sosyal yaşam düzeyi;
    • hastalığın iyileşme olasılığı;
    • hastalığın bulunduğu evre;
    • aile ve çevreyle yapılabilecek işbirliği olasılığı.

    Tedaviden Önceki Psikolojik Evreler
    Tanıyı bekleme evresi
    İç sıkıntısı: Diyaloga kapalı olma durumu. Hasta konuşmaz. Henüz hekimle ilişki kurmaya hazır değildir. İşbirliğine yanaşmaz, çoğu kez hastalığın varlığını yadsır. Geleceğe yönelik projeler yapamaz. Her türlü duygusal ifadesine ket vurmuş durumdadır.

    Tanı iletişimi
    Kaygı: Diyaloga açık olma durumu. Hasta sorular sorar, ağlar. Duygusal düzeyde kendini daha az tutması nedeniyle, hekimle iyi bir ilişki kurmaya hazırdır. Hastalığı yadsıma duygusu zayıflar. Güvenilir ve nesnel bir iletişim sağlanırsa, yeniden iyileşmeyi umut edebilir ve gelecek için yeni planlar yapabilir.

    Cerrahi Girişime Başvurulacağı Zaman
    Kanser patolojisinde cerrahi girişim acıyı, şekil bozukluğunu, ölüm korkusunu ve bir ölçüde de işe yaramazlığı ifade eder. Yaşam niteliğinin değişime uğraması kaçınılmazdır.

    Bu dönemde iç sıkıntısının kaygıya dönüştürülebilmesi öncelikle önem taşır.

    Cerrahi girişim öncesinde garip bir biçimde hiçbir kaygı belirtisi göstermeyen insanlara özel bir dikkat gösterilmelidir. Bu hastalar sakin, akılcı ve heyecanlarına egemen bir görünüm sergilerler. Çoğu kez bunun nedeni, kaygının kuvvetli biçimde yadsınmasıdır. Ama bu savunma tarzı çoğunlukla ameliyat sonrası dönemde yıkılır. Panik, darılma ve öfke krizleri gelişir.

    Bu gibi durumlarda da hastayla kurulacak geçerli bir iletişim yarar sağlayacaktır. Böylece hastanın içinde bulunduğu düşmanca yadsıma durumu, ona daha yararlı olacak ılımlı bir kaygı haline dönüştürülecektir

    Tümör tanısı yaşam biçiminde her zaman bir değişikliğe neden olur. Uyumla ilgili psikolojik reaksiyonların ortaya çıkışında yaş, sosyokültürel çevre, zekâ düzeyi ve hekim ile hasta arasında kurulmuş olan ilişki gibi pek çok etmen rol oynar.

    Hekimin hastayla diyalogunun önem kazandığı başlıca üç dönem vardır. Bunlar tanı, seyir ve tedavi dönemleridir.

    • Tanı - Hastalıkla ve hastalığın adıyla ilk karşılaşmanın yaşandığı bu an, hastanın bütün öyküsünün en önemli anıdır. Hastanın taşıdığı tümör alındıktan sonra iyileşme oranı yüksekse, örneğin cerrahi girişim uygulanabilir meme karsinomu, başlangıç evrelerinde lenfom ya da gırtlak karsinomu söz konusuysa, en uygun yaklaşım hastalığın gerçek niteliğini hastaya açıkça anlatmaktır. Böylece bazen yıkıcı nitelikte olabilen cerrahi girişimlerde, olası yan tedavilerde ve daha sonraki rehabilitasyonlarda hastayla tam bir işbirliği sağlanmış olur. Buna karşılık konan tanı sonucunda çok az iyileşme umudu varsa, hastalığın ağırlığını değil, kronikliğini vurgulamak gerekir. Hastalık bu durumda şeker hastalığı, böbrek hastalıkları ya da yüksek tansiyon gibi herkesçe bilinen ve daha çok kabul edilen başka patolojilerle benzer biçimde ele alınmalıdır.

    Her türlü durumda eldeki bütün tedavi biçimlerini kullanarak tümörü tedavi etme olanakları üzerinde ısrar edilebilir. Ayrıca tedavi seçiminin en son bilimsel yeniliklere göre yapılacağına ilişkin güvence vermek de gerekir.

    Hastanın kanser tanısı karşısındaki psikolojik reaksiyonlarının dikkatle incelenmesi sonucunda bazı davranış biçimleri ortaya konmuştur. Buna göre olası kişisel reaksiyon türleri önceden belirlenebilir.

    Hastalığı yadsıma ve yok sayma girişimi: Hasta gerçekten kaçar ve gerçek belirtileri önceden olduğu gibi bilmezlikten gelerek ya da bilmezlikten gelme taklidi yaparak yaşamaya devam eder.

    Öfke ve saldırganlık: Hastalığın mesleğini, tutkularını ve az ya da çok güçlükler çekerek kurmuş olduğu her şeyi bozduğunu gören insanın tipik davranışıdır. Düşmanlığını hekimlere, diğer sağlık personeline, aile çevresine ve iş çevresine yansıtabilir.

    Kendi içine kapanma: Hastayı yalnızca tedaviyi değil, aynı zamanda herhangi bir psikolojik yardımı da reddetmeye götüren pek alışılmadık bir tepkidir. Bu tür bir davranışın nedeni, çok ağır bir ruhsal çöküntüde ve tıbbi olanaklara karşı duyulan tam bir güvensizlikte aranmalıdır. Sonuç alınamamış pek çok tedavi girişimlerinden ya da uzun süre hastanede kalma döneminden sonra hastalığın en ileri evrelerinde daha sıklıkla görülen bir reaksiyondur.

    Bağımlılık ve çocukluk dönemine gerileme: Bu tip hastalar sürekli sağlık durumları hakkında sorular sorar, kendilerini hep güven içinde ve koruma altında hissetmek isterler. Hekimden ya da tedavi merkezinden uzakta bulundukları zaman kendilerini kaybolmuş hissederler.

    Gözüpeklik: Belki de en zor hastalar bunlardır. Tedavinin başarısızlıkları ve hastalığın ilerlemesi karşısında başkalarından daha önce teslim olurlar. Görünüşte eski yaşamlarını hemen hemen aynı biçimde sürdürür, herhangi bir şeye gereksinimleri olduğunu yadsır, kendilerinden emin ve sağlıklı görünmek isterler. Çevrelerindeki insanların kendilerine acımalarını istemezler.

    Dindarlık: Kanser hastası çoğu kez dinsel değerleri yeniden keşfeder ve kanserle mücadeleyi kazanmak için sıkı sıkıya dine sarılır. Ama pek az kişi kaderci tipte davranışlara girmeden hastalığı ve ölümü “tanrının isteği” olarak sakin bir biçimde kabul eder.

    Akılcı kılma: Olayı akılcı kılan, yani rasyonelleştiren hasta kuramsal olarak ideal hastadır. Çünkü hastalığıyla ilgili durumu bilinçli olarak kabul eder. Tedavinin etkisini göstermesine değin sağlık ekibiyle işbirliği yapmaya devam eder. Çevresinde olup bitenin ve kendisi için yapılan her şeyin farkındadır. Yeni yaşam koşullarına uyum sağlar.

    Kendi davranışını tek bir hastanın gereksinimleri ve istekleriyle bütünleştirmek isteyen hekim, yukarıda verilen bu kısa örneklerden kendine, yararlı bir pay çıkarabilir. Her türlü durumda içten bir tartışma ve sakin bir karşılaştırma, herkesin kişiliğine göre en uygun ilişkinin oluşturulmasında yararlı ön tahminlerde bulunma olanağını sağlayacaktır.

    • Hastalığın gidişi - Tanı dönemi hastanın psikolojik kapasitesini zorlayıcı bir biçimde geçmişse, hastalığın gidişi sırasında hekimin çok dikkatli davranması gerekir. Bu dönemde hekim, hastanın “Yaşamak için daha ne kadar zamanım var?”, “Nasıl öleceğim?”, “Çok acı çekecek miyim?” gibi duyarlı sorularını yanıtlamak zorunda kalabilir. Olağandışı durumlar olmadıkça, hastalığın gidişiyle ilgili olarak hem süreye, hem de hastalığın sonlanma dönemine ilişkin çok kesin yargılardan kaçınılmalıdır.

    Hasta son evreden önceki dönemde bile yarar görebileceği bir tedavi türünün ya da denenecek yeni bir tedavinin bulunduğuna ilişkin inancım yitirmemeli ve umut etmeyi sürdürmelidir. Hastalığın gidişi hakkında tek bir düşünceye takılıp kalmak yerine, son yıllarda kanserle mücadelede elde edilmiş tedavi sonuçlarını öne çıkarmak çoğu kez daha uygundur.

    Tedavi edilebilme şansıyla ilgili değinmeler hekimin ve onkoloji servisinde çalışanların konuşmalarında çok sık yer almalıdır. Böylece hasta seçilecek tedavi yöntemlerini daha kolaylıkla anlar. Olanakların el verdiği ölçüde hastaya, daha iyi gidişli tümörlerle, iyileşen ya da çok sorunlu olmayan hastalar örnek gösterilebilir.

    • Tedavi - Tümörlerin tedavisinde hekimin gösterdiği çabalara daha iyi dayanabilmesi ve hekime daha iyi destek verebilmesi için, hastayı zaman zaman uygulanan tedavi biçimleri ve uygulama süreleri hakkında düzenli olarak bilgilendirmek gerekir.

    Sağlık ekibinin uygulamaya karar verdiği tedavinin sonuçları hakkında hastanın yeterince bilgilendirilmesi, onun gerekli görülen çeşitli girişimlere (cerrahi, radyoterapi, kemoterapi) katılımını daha da güçlendirecektir. Hastalığının ve uygulanan tedavinin bilincine varan hastanın özgüveni artar: Artık o sağlığını çoğu kez anlamadığı bir dili konuşan uzmanların eline bütünüyle teslim etmeyecektir. Hastalıkla tek başına mücadele etmek olanaksızdır. Hastalığı hiçbir zaman hastanın ait olduğu bireysel ve sosyal gerçeğin bütününden soyutlanmış bir olgu olarak ele almamak gerekir.

    Tedavilerin yinelenmesine ve tedavi biçimleriyle ilgili bilgi eksikliğine bağlı sarsıntı, uygulanması ne kadar zor ya da insanın vücut bütünlüğünü bozucu olursa olsun, girişimin kendisinin yarattığı sarsıntıdan çok daha ağırdır. Hekim mastektomi (memenin cerrahi olarak alınması), kolostomi (kalınbağırsağın karın duvarına ağızlaştırılması), larenjektomi (gırtlağın alınması) gibi cerrahi girişimlerin sonuçları, radyoterapi ve/ya da kemoterapinin yan etkileri (kusma, baş dönmesi, halsizlik vb.) hakkında hastayı geniş ölçüde aydınlatmalıdır. Bunların iyi bir biçimde anlaşılması hastanın daha bilinçli bir işbirliği göstermesini sağlayabilir.

    Tedavi programı ve olası sonuçlar hakkında bilgilenen hasta gerek hastalığının sorumluluğunu, gerek en uygun tedavinin seçimiyle ilgili karan sağlık ekibiyle paylaşabilecektir. Böylece tedavi sürelerine uymaya ve periyodik kontrollere gitmeye çok daha büyük bir dikkat ve özen gösterecektir.

    Hastalığın kaybolduğu dönemde de hasta sürekli sıkıntı içinde yaşar. Bütünüyle iyileşmediğinden ve az ya da çok uzak bir gelecekte “kanserin yeniden uyanacağından” korkar. Dolayısıyla doktor kontrolü için saptanan tarih, korkulan ve aynı zamanda umutla beklenen bir gündür. Bu beklenti süresince hastada karşıt ve aynı zamanda zararlı düşünceler gelişir. Bir yandan kurtuluşunu ya da mahkûmiyetini açıklama bakımından hekimin mutlak bir gücü olduğunu kabul ederken, öte yandan tümörün yayılmasını engelleyemeyeceği düşüncesiyle geleneksel tıptan kaçmaya, hocaların ya da şarlatanların sözlerine ve uygulamalarına sığınmaya karar verir.

    Psikolojik Sorunlar
    Kanser hastasındaki başlıca psikolojik değişiklikler üç önemli etmene bağlı olarak meydana gelir: Kaygı, depresyon (ruhsal çöküntü) ve öfke. Birbirine bağlı olan bu üç etmen, ağrı deneyimini değişikliğe uğratır.

    Kaygı şunlara bağlıdır:
    • Kontrol edilemeyecek ağrı korkusu;
    • ölüm korkusu;
    • kişinin özdenetimini yitirme korkusu;
    • gelecek hakkında kararsızlık;
    • cerrahi girişimin sonucunda değişikliğe uğrama korkusu;
    • sosyal konumunu yitirme korkusu.

    Depresyon şunlara bağlıdır:
    • Bedensel işlevselliği yitirme;
    • yardım yokluğu;
    • vücut görünümünü yitirme;
    • ekonomik problemler;
    • işini yitirme.

    Öfke şunlardan ileri gelir:
    • Tedavinin başarısızlığından kaynaklanan düş kırıklığı;
    • hastalığa içerleme ve kızgınlık duyma;
    • huzursuzluk.

    Cerrahi Girişim
    Kanser hastası için en önemli an, cerrahi girişimin beklenmesidir. Bu dönemde hastada çoğu kez derin bir iç sıkıntısı vardır. Bu iç sıkıntısı hastanın hekimlerle ve hastane personeliyle iletişimini engeller.

    Cerrahi girişim sonrasında ortaya çıkabilecek durumun, cerrahi girişimin getireceği sınırlama ve sonuçların bilincine varılması, özellikle hastalığın olası gelişimine yönelik kaygıyla birleştiğinde depresyona (ruhsal çöküntü) neden olabilir. Kanser hastalarında depresyona özel bir dikkat göstermek gerekir. Tersi bir yaklaşım ağrı belirtilerini önemli ölçüde ağırlaştırabilir ve bunun farkına yanlamaması tümörden kaynaklanan ağrı tedavisini güçleştirebilir.

    Aileye ve Sosyal Ortama Geri Dönme
    Hastanın aile ortamına ve sosyal çevresine yeniden katılması, ruhsal çöküntüyü ağrılaştırabilir. Hasta bir yandan daha önceki rollerini yeniden kazandığı için büyük bir hoşnutluk duymaktadır. Öte yandan geçirdiği cerrahi girişim sonucunda uğradığı değişiklikten dolayı, bu rollerin eskisi gibi olamayacağının farkındadır. Geleceğe yönelik planlarında bir yıkılma vardır. Yapay anüsü olan kişi, torbayı tam önünde taşıdığı için, uğramış olduğu değişikliği her gün yaşamak zorundadır. Her gün torbasını yerleştirmek zorunda olduğu için bir yandan fiziksel bir stres yaşarken, diğer yandan kronik bir hastalığın taşıyıcısı olduğunu anımsayarak ruhsal bir strese de girer. Kanser hastası kronik bir hastalık taşıdığının, sürekli tedavi görmek zorunda kaldığının ve başkalarına bağındı olduğunun farkındadır. Kendi kendine yetebilme yeteneğini bir daha kapanamamaktan dolayı korku duymaktadır.

    Aile bireyleri hastayı kabul etmeye, ona her zamanki gibi davranmaya ve henüz kısıtlı yapabildiği etkinlikleri yeniden kazanmada ona yardımcı olmaya hazırlanmalıdır. Hastalığın ilerlediği olgularda kötüleşme derecesi ve hızı hakkında bilgilendirilmeli, böylelikle korkmamaları ve iletişim engelleri ortaya çıkmadan, olanaklar ölçüsünde hastayla ruhsal ilişki içinde kalabilmeleri sağlanmalıdır.

    alıntı
#08.11.2011 00:36 0 0 0
  • havuç salatası ingilizce tarif - üzümlü havuç salatası - carrot salad recipeIngredients:

    2 cups shredded carrots
    1/2 cup raisins
    1 teaspoon grated onion, optional
    mayonnaise or French dressing
    lettuce

    Preparation:

    Combine carrots and raisins in a bowl.
    Add grated onion and moisten with mayonnaise or French dressing. Serve on lettuce.

    alıntı
#07.11.2011 23:50 0 0 0
  • otlu havuç ingilizce tarif - karabiberli havuç - kekikli havuç - carrots recipeCook Time: 30 minutes
    Total Time: 30 minutes

    Ingredients:

    2 pounds carrots
    2 tablespoons olive oil
    freshly ground black pepper
    1/2 cup chopped onions, about 1 medium onion
    1 tablespoon chopped fresh thyme leaves
    1 tablespoon chopped fresh rosemary
    1 orange cut into 8 wedges

    Preparation:

    Carrot recipe directions
    Wash and trim carrots, peel if desired, then cut in half crosswise. Heat oil on high in a large 12-inch skillet; place carrots closely together in pan in single layer. Sprinkle with chopped onion and freshly ground pepper. Reduce heat to medium-low; cover and cook, turning once after about 15 minutes. Continue cooking for about 15 minutes longer, or until fork-tender. Liquid should be evaporated and carrots beginning to caramelize at end of cooking time. Sprinkle with fresh herbs. Squeeze two of the orange wedges over carrots. Toss well and serve with remaining orange wedges.

    alıntı
#07.11.2011 23:46 0 0 0
  • kadayıf nasıl yapılır - kadayıf şerbeti nasıl hazırlanır - kadayıf şerbeti tarifi - kadayıf yapımıTel kadayıf (Yarım kg)
    Pekmez (2 çorba kaşığı)
    Tereyağı (3 çorba kaşığı)
    Ceviz içi (1,5 su bardağı)

    Şerbeti için:
    Su (3-4 su bardağı, sıcak)
    Limon (Yarım adet)
    Şeker (Yarım kg.)

    Yarım kg tel kadayıfı tel tel ayırın. Derin cam bir kaba koyun. Tavada 1 çorba kaşığı tereyağı eritin. Eriyen yağı tel kadayıfının içine dökün. Yağın kadayıfa iyice yayılması için karıştırın.

    2 çorba kaşığı tereyağı ile 2 çorba kaşığı pekmezi karıştırarak tepsiye iyice yayın. Üzerine yarım su bardağı ceviz içini bütün halinde sırayla dizin.

    Tel kadayıfının yarısını bir kat tepsiye dizin. 1 su bardağı cevizi rendeleyin ya da dibekte dövün. Tel kadayıfın üzerine dövülmüş cevizleri her tarafa gelecek şekilde yayarak serpin. Üzerine 2. kat olarak kalan tel kadayıfı yayın. Önceden ısıtılmış fırında 170 derecede üzeri kızarıncaya kadar yaklaşık yarım saat pişirin.

    Pişen tel kadayıfı bir başka fırın tepsisine ters çevirerek koyun. Böylece alta dizdiğiniz cevizler üste gelecektir.


    Şerbetinin Yapımı:
    Bu sırada tencereye 3-4 su bardağı sıcak su dökün. Suyun içine yarım kesilmiş limonu ve yarım kg. şekeri koyun. Su, limon ve şekeri orta ateşte 10 dakika kaynamaya bırakın. Hazırladığınız şerbeti soğuttuktan sonra bir kepçe yardımıyla sıcak kadayıfın üzerine dökün. Tel kadayıfınız servise hazır.


    alıntı
#07.11.2011 21:48 0 0 0
  • çedar peyniri ile patates türesi - patates püresi ingilizce tarif - potato puff recipeThis potato puff recipe makes a great holiday side dish, and it's a nice change from everyday mashed potatoes.

    Ingredients:

    8 cups potatoes, hot, mashed or riced
    4 tablespoons butter
    3/4 cup milk
    2 large eggs
    1 scant teaspoon salt
    1/8 teaspoon pepper
    3/4 cup shredded sharp or mild Cheddar cheese
    4 green onions, thinly sliced

    Preparation:

    Mash hot mashed potatoes with butter, milk, eggs, salt, pepper, cheese, and onions. Beat until well blended.
    Pile into a buttered 2 to 2 1/2-quart baking dish. Bake at 350° for 35 to 45 minutes, or until puffed and nicely browned.

    alıntı
#06.11.2011 23:39 0 0 0