Isle of Man Hakkında Bilgi - Isle of Man tanıtımı
Konum: Batı Avrupa'da, İrlanda Denizi'nde, Liverpool'dan 114 ve Dublin'den 133 km uzakta yer alır.
Coğrafi konumu: 54 15 Kuzey enlemi, 4 30 Batı boylamı
Haritadaki konumu: Avrupa
Yüzölçümü: 572 km²
Sınırları: 0 km
Sahil şeridi: 160 km
İklimi: Serin yazlar ve ılıman kışlar.
Arazi yapısı: Adanın ortasında bir dağ serisi bulunur, en yüksek nokta olan Snaefell 620 m yüksekliğe sahiptir. Ada ayrıca en kuzey uç olan Point of Ayre'a kadar uzanan düz bir ovaya sahiptir.
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: İrlanda Denizi 0 m en yüksek noktası: Snaefell 621 m
Doğal kaynakları: yok
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %9 daimi otlaklar: %0 diğer: %91
Sosyoloji konu anlatımı - Aöf Sosyoloji Dersleri - Soslazim Nedir - Sosyalizmin Tanımı - Sosyalizmin Tarihi
Sosyalizm sözcüğünün kullanımı XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar gider. Sözcüğün ilk kez kullanıldığı tarih ve sözcüğün isim babası konusunda birçok çelişkili tez karşıtlaşır (J. Elleinstein, 1984). Kısmen anektodik olan bu tartışmalar temel bir sorun çıkarırlar gene de: sosyalizm hangi dönemde “üretilmeye” başlamıştır (E. Durkheim).
1766’da keşiş Ferdinand Facchinei socialismo sözcüğünden başlangıçta özgür ve eşit insanlardan oluşan, karşılıklı anlaşmaya dayalı bir toplum öğretisi anladığını söyler. Sözcük yirmi yıl sonra başka bir İtalyan yazarı, Appiano Buonafede tarafından kullanılmıştır. 1803’te ise Vicenze’li bir din adamının, Giacomo Giulani’nin kaleminde rastlanır bu sözcüğe; Giulani XVI yüzyılın bireyci teorilerini çürütmeye çalışmıştır. Bununla birlikte sözcüğün modern anlamda kullanılması Fransa’da ve İngiltere’de aşağı yukarı aynı zamanda 1830-1840 arasında doğmuştur (Elie Halévy)
Sözcük İngiltere’de, 1835’te Robert Owen tarafından kurulan Association of all classes off all nations tartışmaları sırasında yaygınlaşmıştır. Elie Halevy şunları söylüyor bu konuda: “Sözcük o dönemde André Lalande’ın Vocabulaire technique et critique de la philosophie adlı yapıtının çok önemli “Sosyalizm” maddesine katkısı bağlamında Robert Owen’ın son derece popüler eğilimini yansıtmaktaydı ve buna göre özgür bir kooperatif birlikleri topluluğuyla devletin yardımı olmadan, devlete başkaldırı içinde yeni bir iktisadi ve ahlaksal dünya kurulabilirdi.”
Aynı yazar, bir bölümü Supplément du Vocabulaire de la philosophie’de yayımlanan Fransız Felsefe Derneği’ne gönderdiği bir mektupta “Socialist hatta Socialism sözcüğüne 24 Ağustos 1833 tarihinde Londra’daki bir devrimci gazetede rastladığını” söyler. “Gazete A socialist imzalı bir mektubu yayımlamış. Dolayısıyla sözcüğün bu tarihte İngiltere’de yaygın biçimde kullanıldığını kabul etmek gerekir.” Sosyalist sözcüğü Fransa’da Saint-Simon’cularla birlikte ortaya çıkmıştır. Ekim 1830’un ikinci yarısında Saint-Simon’culuğa geçen gazete Le Globe 1 Şubat 1832’de Joncitres’in Victor Hugo’nun Les Feuilles d’Automne’u üstüne bir makalesini yayımlar. Yazar şöyle diyor bu yazısında: “Biz kişiliği sosyalizme feda etmek istemiyoruz, sosyalizmi de kişiliğe feda etmek istemiyoruz. Bu şu anlama gelir genel yaşamdan zevk duymak, başka insanların mutluluklarından duyulan mutlulukla titremek, başka insanlarla birlikte ağlamak... ve bunları aile mutluluğu, içe dönük şiir, iki insanın birlikte aynı düşü görmesiyle uzlaştırmak”
Bu anlayış tuhaf biçimde netlikten yoksundur kesinlikle. Bu sözcüğü büyük olasılıkla ilk kez Pierre Leroux kullanmış ve kesin anlamını vermiştir ona. Birçok vesileyle de sözcüğün isim babası olduğunu yinelemiştir. Greve de Samarez’de (1863) şöyle der: “Sosyalizm sözcüğünden ilk kez ben yararlandım. O zaman hiç kullanılmamış, yeni ve gerekli bir sözcüktü bu:ben sözcüğü geçerlilik kazanmaya başlayan bireyciliğe karşı destekledim.
Yaklaşık yirmi beş yıl önce.” Sözcüğün kullanımını yaygınlaştıran Leroux’nun yapıtının tarihi ve başlığı bilinmektedir günümüzde. Pierre Leroux Revue encyclopédque’in ekim-aralık 1833 tarihli sayısında “Bireycilik ve Sosyalizm” adlı önemli bir makale kaleme almış ve burada hem İngiliz ekonomi politiğini hem de Saint-Simon öğretisini reddetmiştir.
Elie Halevy ise onun isim babalığını reddetmiş ve Leroux’nun “bu sözcüğü, gerçekten gerekli yeni bir sözcük olduğundan çeşitli vesilelerle kullanan birçok Saint-Simon’cudan biri olduğunu” ileri sürmüştür: bütün vakitlerini “bireycilik”i lanetlemekle geçiren insanlar ondan çok zor vazgeçebilirlerdi.” Bununla birlikte şunu kesinlikle kabul etmek gerekir ki o bu sözcüğü yaratmamışsa da ilk kez sistematik biçimde kullanmış ve önce sosyalizmi Prosper Eufanıln’ın yorumladığı Saint-Slmon’cu bir öğreti gibi göstermiştir: “ezici, asimile eden yenipapalık; bu öğreti insanlığı bir makineye dönüştürecektir ve bu düzende gerçek, yaşayan doğalar, bireyler kendi kaderlerini ellerinde tutan bireyler olmaktan çıkıp yararlı maddeler haline geleceklerdir.” Bu şekilde tanımlanan sosyalizm Leroux’nun lanetlediği bir öğretidir, birlik, beraberlik düşüncesinin abartılmasıdır ve bu düşünce içinde var olan aşırılıklar “özgürlük adına insanları vahşi kurtlara dönüştüren, toplumu da en küçük parçalara ayıran İngiliz ekonomi politiğinin bireyciliğin aşırılıklarına uygunsuz biçimde denk düşer.
Ama “Bireycilik ve Sosyalizm” adlı yazısının 1847’de tekrar basımı dolayısıyla eklediği bir notta şu görüşlere yer vermiştir: “bir kaç yıldan beri toplumsal reformlarla ilgilenen, bireyciliği eleştiren ve lanetleyen bütün düşünürlere sosyalist deme alışkanlığı doğdu I...l dolayısıyla mutlak sosyalizme karşı her zaman mücadele etmiş olan bizler de sosyalist olarak tanınıyoruz bugün [....] Eğer sosyalizm Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik, Birlik kavramlarından hiçbirini feda etmeyen, tersine onları uzlaştıran bir öğretiyse hiç kuşkusuz sosyalistiz biz”. Ve gerçekten de Leroux 1834 yıllarındaki bireycilik ve “sosyalizm” eleştirisiyle sosyal demokrat idealinin tanımının taslağını çiziyordu.
Louis Reybaud, ağustos 1836, kasım 1837 ve nisan 1838’de Revue da deux mondes’da üç inceleme yazısı yayımlar “Modern sosyalistler “ ( Saint-Simon’cular, Charles Fourier, Robert Owen ). Bu yazılar sosyalizm sözcüğünün modern anlamla 1830’a doğru ortaya çıktığını kesinler. Fransa’da Fourier ve Saint-Simon’cuların yazılarında, İngiltere’de Robert Owen’ın yazılarıında dikkat çeker. Bu yenisözcük yeni gerçeklikleri karşılamaktadır.
Sosyalist ögretiler XIX. yüzyıl başında kendiliklerinden ortaya çıkmamıştır. Kökenleri sanayi devrimi ve sanayi devrimiyle birlikte gelen sefalettir. İnsanın makinelerin gelişmesine kurban edilmesinin engellenmesini isterler ve kapitalist üretim örgütlenmesinin kaçınılmaz biçimde doğurduğu yoksulluğun, işsizliğin, üretim fazlalığının yaygınlaşmasının nedenlerini araştırırlar. Birbirlerine bağlı bir üreticiler topluluğu vizyonunun bencilce kar peşinde koşmasının karşısına bir kardeşlik dayanışmasını çıkarırlar. Bu yeni öğretilerin kökleri vardır hiç kuşkusuz. Sosyalizınin entelektüel kökenleriyle ilgili çifte problem ve Fransız devrimi sırasında XVI ve XVII. yüzyıldan başlayarak sosyalist taleplerin ortaya çıkması bu şekilde gerçekleşir. 1913 yılında Lenin’in ünlü formülü, “Marx’ın öğretisinin, XIX. yüzyılda, insanlığın en iyi yaratımlarının, Alman felsefesinin, İngiliz ekonomi politiğinin ve Fransız sosyalizminin bir sonucu olduğu” düşüncesi Marksizmin uygun ve hoş bir biçimde takdim edilmesidir ama sosyalizmin kökenleri sorusuna yanıt getirmez.
Ayrıca birdenbire sosyalist öğretiler çoğalmaya başlar. L. Reybaud’nun hatırlattığı üç ad tek bir formüle indirgenmiş basitleştirici bir sosyalizm vizyonunu ifşa etmeye yeterlidir ama sosyalist öğretilerin çoğalması, Marksist sosyalizmin yayılması ve güçlenmesi, tarihi akışı içinde bu öğretileri sahiplenen bir işçi sınıfı hareketi aracılığıyla karşılaştığı güçlüklerin teorik yansımaları, nihayet gerçek sosyalizmin trajik yazgısı, sosyalizmin sorunsal birliğini ve değişim içinde sürekliliğinin anlamını tanımlamaya çalışan fikir tarihçilerinin karşılaştıkları güçlüklerin boyutları hakkında bilgi verir.
Öte yandan Leroux’nun sosyalist olmakla birlikte Saint-Simon’cu otoritarizm karşısında çekincelerinin gösterdiği gibi demokrasi ve sosyalizmin bağdaşabilirliği temel sorusu sorulmuştur artık. Sosyalizm sözcüğünün tarihi böylece bizi üç temel soruyu incelemeye götürür:
• sosyalizmin derin ve farklı kökenleri sorusu,
• sosyalizmin birliğini sağlayan belirleyici özellikler sorusu,
• demokratik sosyalizm olasılığı sorusu sıkı biçimde birbirlerine bağlıdır.
Fransız devrimi bu üç problemi birbirine bağlar çünkü toplumsal sorunları çözmeye çalışırken insan hakları talebiyle despotizmi birleştirir, çünkü bu amaçla eski formüllere, altın çağ ve ilkel komünizm düşleri ve cüretli yeniliklere dönüşü harekete geçirir ve nihayet çünkü bir çok sosyalist onun yıkıcı özelliklerini eleştirir. Böylece sosyalist geleneklerin demokrasiyle kurduğu ilişkilerin bir yorumunu taslaklandırdığını ileri süren herkes her şeyden önce bir soruyu irdelemek zorunda kalacaktır: Fransız devriminde toplumsal sorunun doğuşu (Ph. Raynaud, 1991).
Krallığın çöküşü arifesinde devrimci taleplerin yeni özellikler kazandığı çok iyi bilinir. Robespierre ve Marat Jakobenlere yansıtırlar bunu. Jakoben cumhuriyeti, kısmen koşulların etkisiyle görülmemiş bir toplumsal siyaseti yürürlüğe koyar; bu siyasetin ilkeleri (bu bağlamda söz gelimi Enragés, Dolivier, L’ange, Babeuf adları akla gelir) XIX. yüzyıl sosyalist kuramcıları arasında ve günümüze kadar çelişkili yorumlara yol açmıştır.
1792 ağustos’undan nisan’ına kadar basında olsun, çeşitli toplantılarda olsun halkın egemen sınıfa karşı mücadelesi sürekli yüceltilmiştir. Paris’te Jacques Roux temel ihtiyaç mallarına narh koyulmasını ister, Lyon’da ise L’Ange tahıl için maksimum fiyat talep eder. Enragé’lerin (Kudurmuşlar) belli başlıları Varlet, Roux, Chaher, Leclerc hayat pahalılığına karşı halkın şiddetli protestolanna tanıklık ederler. Spekülatörlere ve vurgunculara göz açtırılmamasını isterler ve “bir sınıf başka bir sınıfı hiçbir ceza görmeden aç bıraktığında özgürlüğün boş bir hayalet olduğunu, varlıklı kimse tekel aracılığıyla insanlara ölüm ve yaşam hakkı tanıdığında eşitliğin boş bir hayalet olduğunu” söylerler.
25 Haziran 1793’te kızıl papaz Jacques Roux Konvansiyon’da tarihçi Albert Mathiez’in “Kudurmuşlar Manifestosu” başlıklı metnini okur ve “bencil insanın toplumun en çalışkan sınıfına karşı ölümüne bir savaşa giriştiğinden” sözeder. “Yer yüzündeki ürünlerin, toprağın, suyun, ateşin, havanın bütün insanlara ait olduğunu, ticaretin, mülkiyet hakkının insanları sefalet ve açlıktan öldürmekten başka bir şey olmadığını” söyleyecek kadar ileri gider. Bununla birlikte Kızıl Papazın talepleri asla tutarlı bir öğreti biçimini alamaz. Eşitlikçi özlem sankülot’ların şiddetine düşman Dolivier ve L’Ange’ın sistemlerinde daha gelişmiş bir biçim altında ifadesini bulur. Jaur Histoire socialiste de la Révolution française adlı yapıtında onları çok önemser.
Mauchamps papazı yurttaş Pierre Dolivier temmuz 1793’de Essai sur lajustice primitive pour servir de prrncipe genérateur au seul ordre social qui peut assurer l’homme tous ses droits et tous ses moyens de bonheur adlı metnini yayımlar. Korkunç mülkiyet eşitsizliği hukuksal eşitliği yalanlar öyle ki hukuksal eşitlik yemden başka bir şey değildir. Şöyle diyorlar: “Mağdurlar da mal mülk sahibi olabilirler. Onlar kesinlikle ve hiçbir biçimde dışlanmış değildir. Yeni yasa kişilerin kayrılmasını ortadan kaldırmış ve istisnasız herkese gelişme ve ilerleme yollarını açmıştır. İşte eşitlik sözcüğünden anladıkları! Nasıl da hayale ihtiyaç var, nasıl birtakım sözcükler zorla kabul ettiriliyor. Hiçbir şeyleri olmayanlar kazanabilirler, ama her şeyden önce, niçin hiçbir şeyleri yok bunların?”. Dolivier büyük çiftlikleri ortadan kaldırmayı ve toprağı ne kadar aile varsa o kadar küçük köy işletmesine bölmeyi önerir. Adını söyleme cesareti gösteremeyen bu tarım yasası Jakobenlerin tasarladıkları biçimde bir eşitlik mücadelesini aşar. Toplumsal eşitlik aristokratik ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasıyla karışmaz artık, malların eşit biçimde paylaşılması eğilimi ağır basar burada, mülkiyet ilkesi tehdit edilir ve bir mülksüzleştirme pahasına bireysel mülkiyetin sistematik biçimde dağıtılması önerilir. Ne var ki Dolivier, ltersine, bir küçük mülkiyet sahibi toplumu imajından kopmaz.
François Joseph Lange (L’Ange [Melek] denir) 1790’da Plaintes et representations d’un cito yen decrt passif aux citoyens désrétécés act başlıklı broşüründe yoksulları etkileyen siyasal haklardan yoksun bırakmaya karşı çıkar. 1792’de Lyon belediyesine bir bildiri sunar: ekmeğin bolluğu ve doğru fiyatını saptamanın basit ve kolay yolları. Üreticiler tarafından beslenen kooperatif ambarları bireysel çabaların uyumlu duruma getirilmesini sağlayabilir... Ertesi yıl daha da ileri gider. Reméde a tout, ou Constitution invulnérable de félicité publique, projet donné maintes fois, sous différéntes formes adlı broşüründe bir kırsal komünizm çerçevesi içinde bireysel mülkiyetin sonunu tasarlar. Broşür dağıtılmaz. L’Ange ya da Dolivier ’nin uzun vadeli görüşleri artan pahalılığın getirdiği acil sorunları çözemezdi. Jakobenler daha çok, bir dönemde Kudurmuşlar tarafından açıklanan halk hareketinin baskısıyla önlemler almışlardı ve bu önlemler vesilesiyle sosyal demokrasiden söz edilebilmişdir.
Jakobenlerin sosyal politikalarının doruk noktasını belirleyen fiyat ve ücretlerin genel maksimum değerinin saptanmasından çok Saint-Just ’ün onaylattığı ventöse (26 Şubat ve 3 Mart 1794) kararnameleridir. Bu kararnamelere göre kuşkulu yollardan edinilen mallara el konacak ve bedava dağıtılacaktır bu mallar. Ama gerçekten uygulanabilen tek ilke tazminat ilkesi olmuştur. Saint-Just Institutlons republicaines öngördüğü gibi “yoksulları giydirmek ve örtmek için zenginleri soymak” yerine dilenciliğin üstesinden gelmeye yönelik bir ulusal hayır planına dönülür. Zenginlere karşı saldırganlık, idealleri bağımsız küçük üretici statüsünün genelleştirilmesinde yatan Paris’li sankülot’un eşitlikçiliğinin aşılmasını düşündürmez asla Robespierre ’in ahlaksal eşitlikçiliği de bireysel mülkiyetle birliktedir: devletin, her insanın yaşama hakkına tecavüz etmedikçe güvencesi olduğu toplumsal konvansiyon Thermidor tepkisi içinde Eşitlerin komplosu bir dönemde desteğini gerekli bulan jakoben burjuvazinin teşvik ettiği bir halk hareketinin teorik ve pratik cüretinin son tanıklığıdır.
1828’de Buonarroti’nin belirtmiş olduğu gibi Babeuf ve arkadaşları Direktuvar’ı alaşağı etmek için komplolar düzenlemişlerdir. Mayıs 1796’da tutuklanan Babeuf 1797’de idam edilir. Sylvain Maréchal’in Eşitler Manifestosu Babeuf’çülerin toplumsal öğretisini açıklar. Temel temalar Fransız devriminden sonra, “daha büyük ve artık son olacak başka bir devrimi” bildiren bölümlerde toplanmıştır. Gerçek eşitlikle ilgilenen Eşitler “tarım yasası”nı aşarlar ve “daha ince ve daha adil bir şeye (ortak çıkar ya da çıkarların ortaklığı)” değinirler: Bireysel toprak mülkiyetine son, toprak kimsenin değildir. Dünya nimetlerinden ortak yararlanmayı talep ediyoruz, istiyoruz: meyveler herkesindir’.
L’Ange’ın v,e Robespierre’ci girişimlerin mülkiyeti ortak çıkarın emrine verme ve herkesin yaşama hakkıyla ilgili Fourier öncesi sezgilerinin yanında Fransız devriminin büyük eşitlikçi düşüncelerinin üçüncü öbeği Eşitler’in eseridir.
Bu eşitlikçilik sosyalist midir? Esasen hayır. Ama bu olumsuz yanıt bir dizi gerekli açıklamaya dayanır ve bunlar aracılığıyla sosyalizme ait olan şeyler belirir, oysa sosyalizmin uzak entelektüel kökenlerine bağlı olan şeyler daha kavranabilir kılınmıştır.
Her şeyden önce şunu belirtelim ki bütün sözleşmelerde ortak olan mağdurlara yardım önlemleri sosyalizmden kaynaklanmaz. Özel ya da genel hayır ve yardım kurumlarının gelişmesini destekleyen teorileri ortaklaşa reddettiklerini söylemek sosyalist öğretiler arasındaki ayrılıkların boyutlarını küçümsemek anlamına gelmez. Sosyalistler toplumların zararlarını gördükleri kötülüklere hiç değişmeyen bir iktisadi yaşam içinde hayır kurumları ya da yardım sandıklan oluşturarak çare getirme anlayışı içinde değildirler. Sosyalizm her zaman örgütleyici olmak ister ve hayırın hiçbir şeyi örgütlemediği kanısındadır. Öte yandan bireysel mülkiyete bağlılık egemen modalitelerini ve biçimlerini eşitlikçi gerekliliğe bağlar. 14 Haziran 179l’de Le Chape her yasasının kabul edilmesi sadece burjuvazinin çıkarlarına uygun bir çalışma özürlüğünü değil halkın özlemlerini, az ya da çok bireysel mülkiyetleri eşitleştirme iradesiyle belirlenmiş talep defterlerindeki mülkiyete feodal engel karşı protestoları egemen kılar, bu taleplerin kesinlikle dokunulmaz ve kutsal mülkiyet hakkını ancak çok istisnai durumlarda zorlamasına izin verir. Halk sınıflarının en aktif grubu da bağımsız üreticilerden, dükkan işletenlerden oluşmuştur.
Dolayısıyla ilk sosyalistlerin sanayi toplumunun düzensizliklerini ifşa etmeleri ve devrimci özgür bireysel girişimi eleştirmeleri nedensiz değildir Mülkiyet hakkının bu teorik önceliği çok katı biçimde sosyalist olmaktan çok Rousseau’cu olan eşitlikçiliğe sadece Eski Rejim’in ekonomik mevzuatının yeniden canlanmasından ve varsayımsal bir kırsal komünizm çerçevesi içinde mülkiyetin soyut biçimde olumsuzlanmasından gelen iki aldatıcı çıkış yolu bırakır. Bu özellikleriyle bu çıkış yolları gerileyicidir. Sanayi devrimi daha gücüldür hiç kuşkusuz ama tarım komünizmi sermaye birikimiyle ilgili olsun, büyük imalathanelerin işçilerinin statüsüyle ilgili olsun ilk işaretlerinin erken algılanması konusunda hiçbir işaret vermez. Buradan iki sonuç çıkar. Bir yandan bazı kilise babalarına, More, Campanella , daha sonra Moreliy ya da Mably ’ye maledilen ve Babeuf ya da L’Ange’ın düzenlerinin doğrudan yansıttıkları ilkel komünizmler sosyalizmlerin az ya da çok eski biçimlen değildir, öte yandan da sosyalizmin entelektüel kökenleri aslında bu uzak öğretilere ve onlara hayat veren soylu değerlere dayanır.
İlkel komünizmden sosyalizmlere doğru kesiklikler vardır.. Ve birçok nedene dayanır bu.
Birincisi, sosyalistler iktisadi koşulların görülmemiş biçimde alt-üst olmasından gelen ve bazıları zararlı olan sonuçlarını dikkate alırlar.
İkincisi, önerdikleri çözümler, yepyeni bir tarihsel bağlam içinde, ilkeleri daha sonra saptanacak olan çözümlerin basit aktarımına indirgenemez.
Gerçekten de Durkheim’ın belirtmiş olduğu gibi eski komünist öğretiler basit, çileci bir yaşam önerirler. Zenginliklerin üretimi gerekli bir amaçtır, kolektif bir yaşamın merkezi değildir.Esasen zenginlik zararlıdır. Toplumun yapısını bozar ve insanları hayvanlarla birlikte ortaklaşa sahip oldukları temel gereksinimlerin tatminine yönlendirirler. Sosyalistler hiç kuşkusuz zenginliklerin adaletsiz biçimde dağılmasını kabul etmemişlerdir ama sanayi yaşamının olağanüstü atılımını da dışlamamışlardır ve üretici işlevlerin Örgütlenmesinin tersine çaba harcamışlardır.
Üstelik bu tür bir örgütlenmenin en doyurucu formülünü bulabilme çabaları içinde karşılarına sürekli, Fransız devrimi sırasında tarihsel olarak egemen olmuş bireyci mantık çıkmıştır ve onlar bireyi, hem ilkel komünizmi hem hiyerarşik toplumları karakterize eden kolektiviteyle sıkı biçimde ilişkilendirmeden bu mantığı dikkate almayı becerememişlerdir.
Konjonktürel ya da yapısal karakterinin araştırılmasında yarar olan nedenlerle başarıya ulaşmış olsun ya da olmasın sosyalistlerin hedefi devrimci bireyciliği yönetmektir. “Bireylerin eşitlik adına hiyerarşiye karşı başkaldırısı”yla, “özgürlük adına geleneklerin ifşa edilmesiyle” yansıyan bir bireycilik
İşi liberal bireyciliğin ve burjuva toplumunun eleştirisinin kaçınılmaz biçimde devrimci bireyciliğin mantığında yattığını iddia etme noktasına kadar götürmemekle birlikte sosyalizmlerin iki gerekliliğin, bireysel özerkliğin ve toplumsal birliğin uzlaşması vaadini vermek istedikleri kesindir. Bu modern özerklik ilkesi siyasal ve iktisadi liberalizmin teorisyenlerinin kendi üsluplarına göre talep ettikleri ilkeyi üstlenme iradesi sosyalist tasarıları eski komünizmlerden ayırır. Ne var ki bu hırs onların bütün tarihleri boyunca dile getirilecek olan bir iç gerilimi besler. Bu anlamda Fransız devrimi sırasında ortaya çıkan eşitlikçi özlemler sosyalizmlerin daha sonraki belirsizliklerini gösterirler ve bu nedenle de insan haklarının gerçekleşmesinin işareti olarak kabul edilebilirler; çünkü gerçek eşitlik hukuksal eşitliğe gerçek anlamını ve içeriğini vermiştir bu durumda ama öte yandan da gerçek olmayan bir eşitliğin hukuksal anlamda bir hayal olduğu ve özgürlükleri de tahrip ettiği ifşa edilmiştir.
Eski komünizmlerden ayrılan sosyalist tasarıların gene de bazı ortak özellikleri ve özel gerilimleri vardır. Elie Halevy’nin belirttiği gibi bütün sosyalizmler “kendi haline bırakılmış sanayiciliğin istismarcılıklarına ve aşırılıklarına karşı tepkiler” bağlamında olumsuz biçimde tanımlanırlar. Ama önerilen sistemlerin çeşitliliği olumlu bir tanımı da mümkün kılar çünkü bunların ortak özelliği bireysel girişimlerin keyfiliğine dayalı bir toplumsal düzenin yerine yepyeni, görülmemiş bir örgütlenme biçimi getirmektir. Tüm sosyalist okullar bu atılımla beslenirler ve amaçlan toplumsal örgütlenmeyi iyileştirmek değil değiştirmektir. Öte yandan bunların tümü toplumsal örgütlenme içinde üretim dünyasının önemini de kavramışlardır ve bütün çabalarını pazarın rastlantılarının yerine bilinçli ve örgütlü araçların kullanılması, iktisadi işlemlerin bilinçli biçimde yönlendirilmesi üstünde yoğunlaştırmışlardır Ve nihayet tümü sanayileşmeyle gelen ve işçilerle yöneticileri karşı karşıya getiren sıkıntı verici ve zararlı çatışmalara duyarlıdırlar. Bu alanda Marksist vokabüler göründüğü kadar yenilikçi değildir. -Plerre Leroux 1834’te “Proleterlerin burjuvaziye karşı güncel mücadelesi mi?” ifşaatını yapmıştır. Bir an için düzenin cin zensizliğe egemen kılınması, ekonomik güçlerin örgütlenmesinin pazarın rastlantılarına egemen kılınmasının devlete ya da özyönetimli kooperatiflere ait olup olmadıkları meselesini bir yana bırakalım ve sosyalist okulların bu görece yakınlığının kaba ütopik sosyalizm ve bilimsel sosyalizm karşıtlığını saf dışı ettiğini belirtelim.
---------------------------
Miguel Abensour’un belirttiği gibi Engels ’in, el kitabı Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm ’de formüle ettiği bu karşıtlık amacı kesinlikle ütopik radikalliği dışlamak olmayan, tersine onun amacını gerçekleştirmek olan uzun bir teorik yolculuğun karmaşıklığını gizler.
Gerçekten Marx ve Engels’ten kesinlikle çok uzak olmayan tutucu ütopyalar eleştirisi Insani imkansızlıklar listesini çıkarmaya çalışır. Marx “bilim adına, düşçü ütopyacıları sarsan şimşekleri çaktıran bir Jupiter” değildir (M. Abensour, 1976). Üstünde düşündüğü amacın dışında değildir o, Owen, Fourier ve Saint-Simon gerçekten etkiler kendisini. Buna inanmak için Marx’ın ilk sosyalistler karşısındaki konumunun basit biçimde ifade edildiği Komünist Parti Manifestosu’nu tekrar okumak yeterlidir. Onlara bakışı ve değerlendirmesi devrimcidir. Olumludur. Marx’a göre sosyalistlerin yazıları mevcut toplumun temellerine saldırır ve “dolayısıyla o dönemde işçileri aydınlatma konusun da çok değerli gereçler sağlamışlardır”. Bu sistemlerin yaratıcılarını devrimciler olarak görür ve onları “genel bir çilecilik ve kaba bir eşitlikçilik” tasarlayan Fransız devriminin çağdaş komünist kuramcılarından kesin biçimde ayırır.
Ona göre Saint-Simon, Fourier ve Owen sanayinin gelişmesiyle atbaşı giden “sınıf çatışmasının bilincindedirler”. Marx düşüncelerini onların projesiyle birleştirmek ister ve bu projenin yetersizliğini ifşa etmek gibi bir amacı yoktur.
Genellikle belirtilenin tersine, Marx ilk sosyalist sistemlerin bilimsel yetersizliği üstünde durmaz, o daha çok bunların aradıkları “sosyal bilim”e mal ettikleri rolün altını çizer. Gerçekten de onlar bu bilimden, propagandası önce yayılmasını, daha sonra da uygulamasını sağlayacak olan bir toplum planı çıkarmak isterler. Bilim onlar için bir toplumsal etkinlik yerine geçer çünkü proletaryanın, acılarını bildikleri ama devrimci gücünden habersiz oldukları yeni sınıfın tarihsel rolünü kavrayamamışlardır.
Sonuç olarak Marx’ın arzusu büyük hayalci üstatları saf dışı etmek değildir, tersine, efendilerinin düşüncelerine manyakça bağlılıkla ve toplum düzenini yıkmak için sınıf çatışmalarından destek almayı reddetmeleriyle gerici olan sekter çömezlerini ayıplama pahasına onların giriişimine somutluk ve gerçeklik kazandırmaktır.
Çünkü söz konusu olan kesin ya da kurumsal değişimler değil yıkmadır. M. Abensour esasen “çatışkılı ütopya/bilim” ikilisinin “kısmi devrim-tam devrim”ayrımını gerçekten maskelediği düşüncesini ön plana çıkarmaya çalışır. Marx’ın öteki metinleri, özellikle Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı ve Yahudi Sorunu bu yaklaşımın temelinin kanıtlarıdır. Marx ilk sosyalistlerin projelerinde, toplumun sadece yeni siyasal örgütlenmesinden kesinlikle tatmin olmadıkları ama gerçek devrimciler olarak toplumun temellerine saldırma önerileriyle özdeşleştirir kendini. Sadece siyasal olan bir devrim kısmi bir devrimdir ve hayalci eğilimler içindedir... genç Marx’ın çeşitli yanlarında işlediği sezgi budur. Ve öte yandan Marx sözgelimi siyasal mücadelelere radikal biçimde yabancı kalan ve “mutlaka safdışı edilmesini” isteyen, uygarlığın iki temel direği evlilik ve ticarete şiddetle çatan bir Fourier’ye bu yüzden gönül borcu duyar.
Her şey burada düğümlenir çünkü sosyalistlerin buluşları aynı zamanda yanılgıları ve teorik ve pratik hatalarıdır. Bu buluş bütüncül bir olgu olarak sanayi toplumunun bulunuşudur ve bu olgu donanmış olduğu siyasal örgütlenmeye indirgenemez, aynı zamanda toplumsal sonuçlarından bağımsız olarak anlaşılabildiğinden iktisadi örgütlenmesine de indirgenemez.
Eski toplumsal ilişkileri alt üst eden, son derece tartışmalı ve gelişmesinin gizliden gizliye gerekli kıldığı ama aynı zamanda da bu toplumun frenlediği yeni toplumsallık biçimleri barındıran yeni ilişkiler getiren bir sanayi toplumu.
Bütün sosyalistler, toplumun siyasal örgütlenmesinin, işleyişinin sadece kısmi bir görünümünü verdiğini düşünürler ve dolayısıyla muhtemelen temsili demokrasiye ve insan haklarına saygılı olmaya karşı belli bir kayıtsızlığın eşlik ettiği farklı siyasal rölativizasyon biçimlerine yönelirler. Bu kayıtsızlığın hatta bu insan hakları inkarının sadece Marksistlere özgü bir tavır değil, sosyalistlerde genel olarak görülen bir tavır olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır? Saint-Si mon, 1803’te bir gerçeği dile getirmemiş midir?:“toplumsal özgürlük sorununun çözümü gibi görülen insan hakları bildirgesi aslında bu sorunun gerçek anlamda dile getirilmesinden başka bir şey değildir[....] Parlamenter yönetim biçimi kesinlikle tüm öteki yönetim biçimlerine tercih edilmelidir; ama bu sadece biçim’dir ve temel olan mülkiyet’in oluşmasıdır”. İnsan hakları karşısında sosyalist tavırlar alma konusunda Marksizmin özgünlüğü bu bağlamda aşma iradesinin bütün özelliklerini sergilemektir ve demokratik siyasal yaşama özgü gerilimleri derinleştirmek değildir.
Fransız-Alman Yıllıkları şubat 1844’de Marx’ın çok bilinen bir metnini (“Yahudi Sorunu Üstüne”) yayımlamışlardır. Bu metinde insan hakları bildirgesinin asla inkar edilmemiş ünlü bir eleştirisi yer almıştır. Sözünü ettiğimiz bu aşma iradesi dikkate alındığında bu metnin örnek bir değeri vardır. “Yahudi sorunu” denince 1840’ta Yahudilerin Prusya’daki durumunu anlamak gerekir. 4 Mayıs 1816 fermanından sonra Yahudiler siyasal görevler alamazlar ve bazı ikinci derecedeki görevlerden de uzaklaştırılırlar. Yahudi sorunu tarihsel olarak Yahudilerin hukuksal-siyasal dışlanmalarıyla tanımlanır ve bu dışlanma geleneksel Hıristiyan Yahudi düşmanlığıyla yönlendirilir ve genci bir devlet tarafından da benimsenir. Marx’ın alelacele burjuvalarla aynı kefeye koyduğu Yahudilerin statüsü diye bir derdi yoktur. Ama sürekli kaymalarla, dinsel özgürlükten siyasal özgürlüğe geçerek gerçek insan özgürlüğünün koşullarını belirlemeye çalışacaktır. Bu açıdan bakıldığında Yahudi sorunu’nun temel tezi siyasal özgürlük statüsüyle ilgilidir. Bu siyasal özgürlüğün yetersiz ve aldatıcı olduğu düşünülür. Insanların gerçek özgürlüğü konusunda siyaset masasında oyun oynanmaz. Burjuva toplumunun çelişkilerinin analizi yapılmadan insan özgürlüğü olmaz. Maddi çıkarların üretildiği dünya insanlığın ve onun özgürlük ve mutluluğuyla oynandığı dünyadır. İnsan haklarının Marksist eleştirisinin bağlamı budur. Genellikle belirtilenin tersine, Marx ilk sosyalist sistemlerin bilimsel yetersizliği üstünde durmaz, o daha çok bunların aradıkları “sosyal bilim”e mal ettikleri rolün altını çizer. Gerçekten de onlar bu bilimden, propagandası önce yayılmasını, daha sonra da uygulamasını sağlayacak olan bir toplum planı çıkarmak isterler. Bilim onlar için bir toplumsal etkinlik yerine geçer çünkü proletaryanın, acılarını bildikleri ama devrimci gücünden habersiz oldukları yeni sınıfın tarihsel rolünü kavrayamamışlardır.
Sonuç olarak Marx’ın arzusu büyük hayalci üstatları saf dışı etmek değildir, tersine, efendilerinin düşüncelerine manyakça bağlılıkla ve toplum düzenini yıkmak için sınıf çatışmalarından destek almayı reddetmeleriyle gerici olan sekter çömezlerini ayıplama pahasına onların giriişimine somutluk ve gerçeklik kazandırmaktır.
Çünkü söz konusu olan kesin ya da kurumsal değişimler değil yıkmadır. M. Abensour esasen “çatışkılı ütopya/bilim” ikilisinin “kısmi devrim-tam devrim”ayrımını gerçekten maskelediği düşüncesini ön plana çıkarmaya çalışır. Marx’ın öteki metinleri, özellikle Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı ve Yahudi Sorunu bu yaklaşımın temelinin kanıtlarıdır. Marx ilk sosyalistlerin projelerinde, toplumun sadece yeni siyasal örgütlenmesinden kesinlikle tatmin olmadıkları ama gerçek devrimciler olarak toplumun temellerine saldırma önerileriyle özdeşleştirir kendini. Sadece siyasal olan bir devrim kısmi bir devrimdir ve hayalci eğilimler içindedir... genç Marx’ın çeşitli yanlarında işlediği sezgi budur. Ve öte yandan Marx sözgelimi siyasal mücadelelere radikal biçimde yabancı kalan ve “mutlaka safdışı edilmesini” isteyen, uygarlığın iki temel direği evlilik ve ticarete şiddetle çatan bir Fourier’ye bu yüzden gönül borcu duyar.
Her şey burada düğümlenir çünkü sosyalistlerin buluşları aynı zamanda yanılgıları ve teorik ve pratik hatalarıdır. Bu buluş bütüncül bir olgu olarak sanayi toplumunun bulunuşudur ve bu olgu donanmış olduğu siyasal örgütlenmeye indirgenemez, aynı zamanda toplumsal sonuçlarından bağımsız olarak anlaşılabildiğinden iktisadi örgütlenmesine de indirgenemez. Bunun ağırlık noktası da bilinir. Buıjuva demokrasisinde sivil ve siyasal özgürlükler insanlara sadece geçici doyumlar sağlayabilirler. Esasen dinsel olan bu dünya ve öte dünya karşıtlığı gerçek yaşamın gerçek yaşamdan, olabildiğince çok sayıda insana ahlaksızca bir çalışma ve değiş tokuş empoze eden gerçek sadelikten çok uzak olduğu demokratik devlet de vardır. Siyasal haklar kolektif yaşama ancak uzaktan katılabilen yurttaşların haklarıdır. Yurttaşlık hakları burjuva toplumuna dahil olan insanların haklarıdır. Böylece Insan Hakları Bildirisi öteki insanlardan ve kolektiviteden ayrı “bencil insan”ın haklarını benimser. Sivil özgürlükler sınırlı bir özgürlük anlayışına bağlı kalırlar ve bu anlayışa göre başkası her zaman bir engeldir ve hiçbir zaman yardımcı olmaz benim eylemlerime. Özgür olmak insanın, başkalarına aldırmadan, malını mülkünü kendi çıkarına göre kullanarak “keyfine göre” davranmasıdır.
İnsan Hakları Bildirisi’nin andığı eşitlik, girişim, alma, satma konusunda eşit özgürlüğe indirgenir. Güvenlik bencilliğe dayalı bir toplumsal düzeni güvence altına almak için kamu gücüne başvurma anlamına gelir. Haklar, kesin olarak sadece biçimsel özgürlükleri sağlayabilirler. Bunlar bir sınıfın başka bir sınıfa tahakkümünü maskelemeye yönelik hukuksal hayallerdir. Bu bildiri aynı zamanda Hegelvari Aufhebung anlamında sanayi toplumunun toptan yıkılmasını destekleyen değiştirme, düzenleme ya da tamamlama demektir.
Marksizmin bir ekonomist sapmasının unsurları hiç kuşkusuz çok ince diyalektik özellikler taşıyan bu metinde gösterirler kendilerini; ama çok önemli değildir bu. Yahudi sorunu insanlığın mutluluğu, bu dünyadaki Tanrı krallığı, burjuva toplumunu belirleyen çatışmaya son verme, toplumun global ve tamamen rasyonel biçimde yeniden örgütlenmesiyle uzlaşması ve barışa kavuşmasıyla ilgili olduğundan sosyalist vizyonların temelini oluşturan siyasal karışıklıkları kesin biçimde açıklığa kavuşturur.
Totalitarizmin çağdaş eleştirileri Marksizm esasen bir çatışmalar fikri olmadığının altını çizmiştir yeteri kadar. Altını çizdiği toplumun bölünmesi, çatışmalar, zıtlıklar aslında geçicidir. Proleterlerin kurbanları oldukları bölünmeler bağlamında yeniden fethedilen bir birlik rüyası Marksizmin temelini oluşturur ve Marksizm bu bağlamda demokratik mantığa, çatışmaların giderilmesine yani aynı zamanda sürmesi mantığına karşıdır. İlk sosyalistlerin -M. Abensour’un deyişiyle büyük hayalci-potansiyel olarak totaliter olabileceklerini ileri sürerek değil, iki gereklilik arasında, bireysel özerklik ve birlik arasında gerçekten uzlaştırmadan birleştirdikleri, yeniden gündeme getirdikleri gerilimin, Marksist sosyalizmin biçimlerinden birini, sosyalist hareketler içinde tarihsel olarak empoze edilmiş biçimini oluşturduğu yeni bir teorik düzenlemeyi gerekli kılmasıyla daha ileri gitmek mümkündür.
Sözgelimi bu gerilimin “yüce hayalci” Fourier ’nin yapıtlarında gösterildiği açıktır; Fourier’nin bütün metinleri, sonsuza kadar yorumlanabilecek radikal spontanlık ve sivilize düzensizlik eleştirisi, tutkuların ve çılgınlıkların tam özgürlüğü, toplulukların uyumlu örgütlenmesi arasındaki bu paradoksal ittifakı belirtirler.
Sosyalizmlerin belirsizlikleri ve Marksist sosyalizmin bunları çok endişe verici bir biçimde sunması Claude Lefort ya da Hannah Arendt tarafından ifade edilmeden çok önce Jean Jaurés ’nin, amacı sosyalizmde insanlığın ve adaletin zaferini selamlamak olan Alman sosyalizminin kökenleri tezinde yer almıştır. Jaurés sosyalizmin “Luther’in öğretisi ve yazılarında yer aldığını gösterebilir ancak Luther sivil eşitliğin yollarını gerçekten sadece Hıristiyan eşitliği peşinde koşarak hazırlamıyordu, aynı zamanda Özgür iradeye de karşı çıkarak kutsallığın insan iradesini soyutlamayı reddediyordu ve böylelikle “ekonomi politikte sosyalizm olacak olan gerçek Özgürlük anlayışı”nın taslağını çiziyordu.
Gerçekten de Almanların “her bireysel iradeyi kutsal ve insani şeylerin düzenine bağlamak gibi bir alışkanlıkları vardır”, öyle ki onlara göre siyasal özgürlük “ancak devletin vatandaşlar arasında kurduğu adil düzene göre değer kazanabilir”. Böylece Jaurés Alman dehası ve Fransız dehası arasındaki ayrımı getirir, bunlardan biri zıtların uzlaştırılmasına götürülür, öbürü ise ikisinden birinin ön plana çıkarılmasına.
Almanlara göre bireyin Özgürlüğü devlet tarafından sağlanmalı ve güvence altına alınmalıdır buna karşılık Fransızlar bireysel Özgürlüğün karşısına kolektif gücü çıkarırlar. Bu ayrım yapıt içinde çeşitli tarzlarda biçimlendirilmiştir. “Sivil toplumda devlet sosyalizmi denen şeyi taslaklandıran” ve “gerçek ve tam özgürlüğü kişinin bireyselliğinde, bireyin soyutlanmasında, sözde Özgür iradede değil evrensellikte ve devlette gören” Hegel’e saygı gösterilmesine duyarlıdır.
Son tahlilde bütün insanları tek ve aynı sosyalizm çatısı altında birleşmeye çağıran, Alman diyalektik sosyalizmiyle Fransız ahlaksal sosyalizmi arasında uyum kurmaya çalışan Jaurés’nin teşvik edilmesini yönlendiren bu anlayıştır. Bu uyumun ilkesi Fransız sosyalizmini, döneme göre, daha tam ve somut bir sosyalizmi getirecek olan diyalektik süreç içine oturtmaktır.
Benolt Malon’un çizgilerini belirlediği tam sosyalizm Jaurés tarafından Fransız sosyalistlerinin ayrı bir özgürlüğü ve soyut adaleti ön plana çıkarmalarının aşılması biçiminde anlaşılmıştır. Jaurés göre gerçek sosyalizm Marx ’ın ve Lassalle ’ın sosyalizmidir. Doğrudan doğruya Hegel’den gelir. Hegel
diyalektiği Mutlak’ın ve ldea’nın daha eksiksiz bir dönemi içinde çözümlenerek önceki dönemlerin çelişkilerini gösterir. Marx, ekonomi ve tarihin diyalektik yürüyüşünü sergileyerek, olayların sürecini, insanın beynine aktarımının yerine koyar.
Jaurés’nin düşündüğü sosyalizm Hegel Örgenciliğinin, sivil toplum ve siyaset toplumu ayrımını aşma konusunda Marksist iradenin, onları aşma amacıyla çatışmaları keskinleştiren ve belirsiz bildirilere meydan okuyan bir tarih anlayışının mirasıdır. İlk sosyalizmlerde görülen iç gerilimler ne olursa olsun, bu şekilde bulunan çıkış yolunun aslında, onların adil ve Özgür bir düzenle ilgili barışçı özlemlerinin bazı boyutlanudan vazgeçilmesinden geçtiğini inkar etmek boştur. Özellikle Jaurés demokrasi lehinde siyasal ve teorik tavırlarına rağmen (Discours a la jeunesse ve Discours de Toulouse) Fransız demokratik sosyalizminin bazı belirsizlikleri burada köklerini değilse bile ifadesini bulur, Jaurés’nin “ministerializm”i de, İnsan hakları bildirisi karşısında Marx ınkinden daha titiz tavrı da yapıtlarında demokrasi ve sosyalizmin sadece konjonktürel değil yapısal uyumunu da sağlayabilecek öğreti unsurları bulunmasına olanak vermez. Böyle bir uyum araştırması sosyal demokrasinin belirgin özelliğidir. Sosyal demokrasi 1890 yıllarında, doğal olarak sınıflar arasında uzlaşma sağlamaya yönelmiş parlamenter demokrasi içindeki bazı sosyalist partilerin derin angajmanından doğmuştur. 1914 öncesi revizyonist bunalım bu angajmanın yol açtığı Ortodokslar ve reformistler arasındaki gerilimleri öğretisel bağlamda ön plana çıkarır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Leninizm’in mutlak biçimde reddedilmesi daha kesin ayrılıklara yol açar. Sosyal demokrasinin iki belirgin özelliği, sosyalizmin temsili demokrasi biçimlerine saygı içinde aşamalı olarak ve barışçı yollardan kurulması tercihi ve bolşevizme kararlı bir muhalefet saptanır.
Burada gerçek anlamda işçi partileri olan, kurumlar, sendikalar ve derneklerle işçi sınıfı için de kök salmış ve Fransız karşı-örneğinin gösterdiği gibi bu özellikleriyle seçim ilişkilerine anlam ve güç veren sosyal demokrat partilerin nitelik ve stratejisini açıklamak gibi birşey söz konusu olamaz. Biz sadece, Alain Bergougnioux ve Bernard Manin (1979) gibi, Kautsky ’nin yapıtlarının ve özellikle de Proleterya Devrimi ve Programı (1922) adlı yapıtının “tüm sosyal-demokrat partileri açık ya da kapalı, sert ya da yumuşak biçimde karakterize eden Lenin’ciliğe karşı muhalefetin en derin ve en etkili kavramsallaştırmasını temsil ettiğini” belirtmek istiyoruz.
Kautsky devrimci şiddet yanlıları Lenin, Troçki, Buharin ’e karşı terörün mutlaka devrime bağlı olduğuna inanmaz. Onun bağlı olduğu proletarya devriminin iktisadi temelini üretim araçlarının kolektifleştirilmesi oluşturur. Hareket noktası demokrasidir çünkü demokrasi proletaryayı eğitir ve silahlı mücadeleden korur. Devrimden önce gerekli olan demokrasi aynı zamanda sosyalist toplumu da oluşturacaktır ona göre. Hiç kuşkusuz her toplumda baskı da gereklidir ama demokrasi için tek bir baskı türü vardır ve bu çoğunluğun azınlığa baskısıdır. İşçi sınıfının fethedilmesi olan genel seçim her halükarda proletarya için zararlı değildir öyle ki proletarya iktidarını demokrasi üzerine inşa edebilir. Buna karşılık halka baskı yapanları demokrasiden dışlamayı öneren Leninist irade her türlü muhalefeti dışlamaya yönelik müthiş bir şiddetten yanadır. Kautsky geçici bir proletarya diktatörlüğü aracılığıyla devletin ortadan kaldırılması rüyasına karşı devletin, demokratik biçimiyle var olmasının modern bir toplumun düzenli biçimde işleyebilmesi için gerekli olduğu görüşüyle karşı çıkar.
Alman sosyal-demokrasisi tarihi temelde parti ve işçi sınıfı özdeşliğini varsayan bu teorik yapının sınırlarını belirlemiştir. Daha genel olarak sosyal-demokrat partiler yavaş yavaş Keynes’çi tekniklere dayalı bir ekonomi politiği benimsemişler ve kapitalizmin reforme edilmiş yapılarındaki sosyal önlemleri ön plana çıkarmışlardır.
Sol, komünist, yıkıcı bir eleştiriyle pazar ekonomisinin temelini koruma kaygısı içindeki bir sağın eleştirisi arasında kalan sosyal demokrasi üretim araçlarının şiddete baş vurulmadan toplumsallaştırması için çaba gösterdikten sonra mülkiyet rejiminin tamamen değiştirilmesinden vazgeçmiştir. Uzun süre yinelenen devrimci üs lup bir öğretiden, yaratıcısının düşüncesinde kapitalizmin yeni bir gençliğini getirecek olan ama burada sosyal demokratların devleti iktisadi bir birey gibi gördükler Keynesçilikten esinlenen kısa vadeli makroekonomik önlemleri kapsamıştır. Nihayet 1959’da Bad Godesberg programı sosyal demokrasinin, yetersizliklerini toplum ve toplumsal eşitlik yararına devlet müdahaleleriyle kapatmak pahasına kapitalist yapılara uyarlanmasını resmileştirir. Bir açık ekonomi çerçevesi içinde Keynes’çi çarelerin iş olanakları yaratma bağlamında çaresiz kaldığı dönemde ekonomik hayatı harekete geçirme bağlamında gitgide sınırlı kalan sosyal demokrasi özünü yitirmiş gözükür. Bir demokratik sosyalizmi etkin kılma iradesi her zaman pazar ekonomisine bağlı düzensizlikleri ve sıkıntıları bir türlü aşamayan bir demokrasinin zaferinden abartılı bir keyif duymadan sosyalizmden vazgeçmeyle sonuçlanacaktır. Dolayısıyla başlangıçta sanayi toplumunun çelişkileri ve çatışmalarının aşılması iradesiyle beslenen daha sonra ise bu uzun dönemece rağmen onun formülünü iyileştirmeye katkısı olmayan temsili demokrasinin erdemlerini tanımaya götüren bir sosyalizmin kaderi bu olacaktır.
Sosyalizm başka yollar benimseyebilir miydi ya da bugün de yapabilir mi bunu? Eğer demokratik sosyalizm günümüzde haiz işlenmesi gereken bir öğretiyse bu hiç kuşkusuz doğmakta olan bir sosyalizm içinde demokrasiye özgü gerilimleri aşmaktan çok derinleştirmeyi düşünenlerin yapıtlarına bir dönüş pahasına olabilir.
Bentham yararcılığına çok şey borçlu olan Robert Owen’m düşüncesi ve eylemi bu perspektif içinde yeniden irdelenmelidir. Bununla birlikte bu şekilde düşünülen sosyalizm, Max Weber ’e göre, liberal” kapitalizmden bütünüyle kopamaz çünkü tüm etkinliklerin rasyonalizasyonu bağlamında aynı süreç içinde yer alır ve kağıt üstündeki haklarla “temel” haklar arasında, yasanın biçimsel genelliğiyle kesin müdahale talepleri arasında bölünmüş modern doğal hukukun iç çatışmasını sergiler (Weber, 1922).
Böylece, Max Weber’e göre negatif bir diyalektik insan haklarından sosyalizme götürür Aydınlanma diyalektiği bizi daha örgütlü ve daha barışçı bir topluma mı götürmektedir yoksa genel bir bürokratikleşmeye mi? Weber’in çıkardığı sonuç kabul edilsin, edilmesin çözümlemeleri sosyalizmin gündemde olduğunu düşündürür. Beğenelim, beğenmeyelim insan hakları düşüncesi ve yasalar önünde eşitlik ilkesi gerçekten demokrasinin gelişmelerine doğru götürürler ve bu gelişmeler sosyalistlerin sürekli değerlendir dikleri gerekliliklerle karşı karşıyadırlar.
Siyaset Felsefesi Sözlüğü
Jean- Paul Thomas
Çev: İsmail Yerguz.
ishali kesen bitkiler - bitkilerle ishal tedavisi - ishali kesen bitkisel reçeteler - ishal için bitkisel reçete tarifleri - ishale sebep olan hastalıklar - ishal yapan hastalıklar - ishalin bitkilerle tedavileri - ishalde sıvı tedavisiİSHAL
Üşütme, bağırsak bozukluğu, bozuk gıdalar ishale neden olabilir. Ayrıca kolera, dizanteri, tifo, gibi salgın hastalıklar da ishale neden olabilir.
İshal bir haftadan fazla sürerse mutlaka bir hekime başvurmak gerekir. Halkımız ishalin bir bardak
limonla geçmesini ister. Bu, çok az kişide sağlanır. İshalin tedavisi bir hafta sürebilir. İshalde daha düne kadar serum tedavisi uygulanırdı.
Bal bahsinde zikerettiğimiz gibi UNESCO artık ishalde oral yoldan (ağız yoluyla sulu tedavi) tedaviyi tavsiye ediyor. Ağız yoluyla şekerli su tedavisi ve ağız yoluyla bal şerbeti tedavisi.
Bitkilerle ishal tedavisi
* 200 gr, Bal, 1 şeker kaşığı tuz, 1 çay kaşığı karbonat
* 1 litre suda eritilerek günde 3-5 su bardağı içilmeye devam edilir.
Limonlar sıkılıp 1 su bardağına doldurulur, 1 çay kaşığı kahve ile karıştırılıp balla tatlandırılarak soğuk olarak içilmeye devam edilir.
* Palamut, meşe yaprağı kaynatılıp balla tatlandırılarak soğuk olarak içilmeye devam edilir.
* Üzüm koruğu, balla tatlandırılarak 1 'er su bardağı içilmeye devam edilir.
* Böğürtlen yaprağı, meşe yaprağı, ıhlamur gibi kaynatılıp balla tatlandırılarak günde 1-5 su bardağı içilmeye devam edilir.
Aöf Sosyoloji Dersleri - Aöf Sosyoloji Bölümü - Devlet Sivil Toplum ve Demokrasi Soru ve Cevapları
1. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlı Türk devletinin niteliklerinden biri değildir?
a. Güçlü bir devlet geleneğinin olması
b. Kuruluşların özerk olmaması
c. Siyasal kültürde merkezi olması
d. Arap hegemonyası altında olması
e. Güçlü ve merkezileşmiş olması
2. Osmanlı Devleti’nde kamu gelirlerini kiralamaya dayanan vergi toplama sistemine ne ad verilir?
a. iltizam
b. Âyan
c. Aşar
d. Reaya
e. Feodalizm
3. Hiyerarşik olarak düzenlenmiş ve fonksiyonel olarak farklılaşmış; devlet tarafından tanınmış ya da izin verilmiş ve liderlerin seçimlerinde destek ve taleplerinin açıklanmasında belirli kontrol karşılığı kendi kategorilerinde temsil faaliyeti bahşedilmiş kategorilerde örgütlendikleri menfaat temsil sistemine ne ad verilir?
a. Çoğulculuk
b. Demokratik
c. Bürokratik
d. Alternatif
e. Korporatizm
4. 1982 Anayasası’nın menfaat gruplarının siyasal faaliyetlerle uğraşmasını yasaklayan hükümleri hangi yıl yapılan anayasa değişiklikleri ile kaldırılmıştır?
a. 1987
b. 1990
c. 1993
d. 1995
e. 2001
5. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ilk kez hangi yasal düzenlemeyle tanınmıştır?
a. 1936 Anayasa değişikliğiyle
b. 1961 Anayasası’yla
c. 1971 Anayasa değişikliğiyle
d. 1982 Anayasası’yla
e. 1995 Anayasa değişikliğiyle
6. Aşağıdakilerden hangisi 1980 sonrasında pazar ekonomisine geçişe yönelik yapılan reformlardan biri değildir?
a. ihracata dönük ekonomi anlayışının benimsenmesi
b. Dünya ekonomisiyle entegrasyonun sağlanması
c. Serbest fiyat uygulamasına geçilmesi
d. Döviz kurlarının sabitlenmesi
e. ithalat kotalarının iptal edilmesi
7. TÜSiAD’ın “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” adlı raporu hangi yıl yayınlanmıştır?
a. 1994
b. 1995
c. 1996
d. 1997
e. 1998
8. Aşağıdakilerden hangisi 1980’lerde ortaya çıkan ve bölücü gerilla hareketine dönüşen Kürt meselesinin Demokrasinin pekişmesinin önünde bir engel olduğunu en iyi açıklar?
a. Hukukun üstünlüğünün ve demokratik devletin otoritesinin reddedilmesi
b. Doğu bölgelerinin ekonomiden daha fazla pay istemesi
c. Daha fazla sosyo-kültürel hak talebinde bulunulması
d. Daha fazla siyasal hak talebinde bulunulması
e. Yerinden yönetim anlayışına ilişkin taleplerde bulunulması
9. 1946, 1961 ve 1983 tarihlerinde yaşanan demokrasiye geçiş süreçlerinin bir elit anlaşması içermemesinin nedeni aşağıdakilerden hangisidir?
a. Elit gruplar arasındaki siyasi görüş ayrılıklarının olması
b. Elit gruplarının daha çok dış ilişkilerle ilgilenmesi
c. Dönemin otoriter gücünün elit gruplarının ittifakına olanak vermemesi
d. Elit grupların sadece kendi gruplarının çıkarlarını koruyan bir yapıda olması
e. Elit grupların örgüt içi demokrasiyi iyi işletemiyor olması
10. Her alandaki çoklukları birliğe indirgeyen öğretiye ne ad verilir?
a. Liberalizm
b. Monizm
c. Realizm
d. Küreselleşme
e. Demokrasi
Aöf Sosyoloji Dersleri - Aöf Sosyoloji Bölümü - Devlet ve Sivil Toplum Demokrasisi Konu Anlatımı
Türkiye’de sivil toplum kurumlarının anayasal düzen açısından konumunu ve bu kurumların demokrasinin pekişmesi açısından rollerini saptayabilmek.
Aktif ve iyi örgütlenmiş sivil toplumun varlığı demokratik bir sistem için temel bir önşarttır.
Osmanlı Türk devlet sisteminde devlet otoritesinin aşırı merkezileşmesi ve iktidarın devlet elitlerinin elinde toplanması devletle birey arasındaki ilişkilerin sertliğini azaltan sivil toplumu zayıflatmıştır. Devleti kendi çıkarları için kullanacak güçlü sınıfların olmaması, tüzel ara kuruluşların bulunmaması ya da zayıflığı ile birlikte, yüksek derecede bir devlet özerkliği ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, asker ve sivil bürokrasi geleneksel olarak kendilerini devletin koruyucusu olarak görmüşlerdir.
Türkiye’de örgütsel hayatın gelişmesi güçlü devlet geleneği ve oldukça merkezileşmiş hükümetler tarafından engellenmiştir. Örgütlü hayatın gelişmesi 1961 Anayasasıyla birlikte başlamıştır. Türk hukukunda, dernekler çoğulcu modele yaklaşırken, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları korporatist modele yaklaşırlar. Karar yetkilerinin hükümette toplanmış olması ekonomiyle ilgili sivil kurumlarının ekonomik politikaları şekillendirmesini güçleştirmiştir.
Menfaat gruplarının düşük siyasal etkisinin diğer bir nedeni de bunlarla siyasal partiler arasında güçlü bağların olmamasıdır. Sivil toplum kurumları; ideolojik pazaryeri oluşturma, bilgi ve fikirlerin akışını sağlama açısından önemlidir. Son dönemde Türkiye’de sivil toplum kurumlarının gücü en iyi bir şekilde 28 Şubat 1997’de görülmüştür.
Elitler arası anlaşma ve yakınlaşmanın pekişmiş demokrasi için önemini ve Türkiye’de ne şekilde ortaya çıktığını belirleyebilmek.
Demokrasiye geçişler, yapısal etkenlerin ürünü olmaktan çok, rakip elit grupları arasındaki görüşmelerin ve uzlaşmaların sonucu olarak görülmektedir. Pekişmiş bir demokrasi için elit konsensüsü ve birliği temel bir önşarttır. Türkiye’deki üç demokrasiye geçiş, elitler arası anlaşmayı içermez Rakip parti elitleri arasında uzlaşma ve işbirliği Türk siyasetinin ayırdedici bir simgesi değildir. Bu tür bir işbirliğinin olmaması 1960 ve 1980’de demokrasinin çöküşünün ana nedenlerinden biridir.
Türkiye’de siyasal islam ve Kürt milliyetçiliğinin oluşturduğu tehditi açıklayabilmek.
1980’ler ve 1990’lar da Türk demokrasisi iki yeni tehditle karşılaştı. Bunlar; siyasal islamın yükselişi ve Kürt milliyetçiliğidir. Bu tehdit ile ilgili kurumların gerçek bir sivil toplum kurumu olup olmadıkları tartışmalıdır. 1995 seçimlerinin sonuçlarına bakıldığında Türk siyasetinde üç farklı kimliğin öne çıktığı görülür: RP islam kimliği, MHP aşırı milliyetçi Türk kimliği ve HADEP Kürt Kimliği. Dini ve etnik meselelerin artan önemi; islamcılık-laiklik sorunuyla, ulus-devlet iddiaları yetkilerin yerel kurumlara devri karşıtlığı gibi Türk demokrasisinin daha önce karşılaşmadığı birçok zor anayasal sorunları ortaya çıkarmıştır.
aöf genel işletme dersleri - aöf eşit ağırlık bölümü - aöf genel işletme konu anlatımı - insan kaynakları yönetiminin işlevleri - iş analizi süreci
İnsan kaynakları yönetiminin ana konusu üretim faktörlerinden biri olan emektir. İnsan üretimin hem amacı hem de aracıdır. İnsan kaynakları bir işletmede en üst yöneticiden en vasıfsız işçiye kadar tüm çalışanlardır.
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİM, İnsan kaynağının işletmeye ve bireyin kendisine yararlı olacak şekilde yasal çevre içinde etkin yönetilmesini sağlayan işlev ve çalışanların tümüdür.
İKY AMAÇLARI
1- Çalışanların bilgi ve becerilerini en iyi biçimde kullanmalarını sağlayarak işletmeye katkılarını en üst düzeye çıkarmaktır. –verimliliği arttırmak-
2- İş yaşamının kalitesini yükselterek çalışanların sağlıklı ve güvenli bir ortamda yaptıkları işten zevk almalarını sağlamaktır.
İKY ÖNEMİ, Emek diğer faktörleri bir araya getiren, düzenleyen, işleten ve geliştiren bir faktördür. Emek satın alınamaz, kiralanır. Sosyal bir varlıktır. Çevresiyle etkileşim içindedir. Günümüz işletmelerinde rekabette üstün duruma geçmenin yolu insan kaynağına önem vermekten geçer.
İKY GELİŞİM SÜRECİ, Personel yönetimi anlayışından İKY anlayışına geçişteki etkenler şunlardır, ülkelerin ekonomik, sosyal ve kültürel yönden gelişmeleri, yetişmiş insan gücünün artması, davranış bilimlerindeki gelişmeler, sendikacılığın gelişimi, çalışma koşullarını düzenleyen yasaların yürürlüğe girmesi, iş görenlerin eğitim-kültür düzeylerinin yükselmesi, refah seviyelerinin artması, istek ve beklentilerin değişmesi, iletişim ve bilişim teknolojilerinin gelişmesi
İKY ÇEVRE UNSURLARI
1- İÇ ÇEVRE UNSURLARI –Kontrol edilebilir-
A- BİREYSEL NİTELİKLER, İş görenin ihtiyaçları, beklentileri, motivasyonu, eğitimi, algılama yeteneği
B- İŞ NİTELİKLERİ, İş güvencesi, iş yükü, işi oluşturan görevlerin niteliği ve çalışma ortamı
C- BİREYLERARASI İLİŞKİLER, Biçimsel ve biçimsel olmayan gruplar, iletişim yoğunluğu, önderlik
D- ÖRGÜTSEL ÖZELLİKLER, Üst yönetimin insan kaynağına verdiği önem , örgütün büyüklüğü, iş kolu ve gelişme hızı, yönetim biçimi, hiyerarşik yapı, örgütsel iklim
2- DIŞ ÇEVRE UNSURLARI –Kontrol edilemez-
A- DIŞ KAYNAKLAR, İşletmelere nitelikli işgücü sağlayan arz kaynakları örn, üniversiteler, sendikalar
B- RAKİPLER, Aynı pazarı paylaşan diğer işletmeler
C- YASALAR, İş kanunu, sendikalar kanunu, toplu iş sözleşmeleri, grev ve lokavt kanunu, sosyal sigortalar kanunu, devlet memurları kanunu
İKY FAALİYETLERİNİN ÖRGÜTLENMESİ, İşletme büyüdükçe İKY işlevleri ağırlaşacak karmaşıklaşacak ve diğer bölüm yöneticilerinin zamanının önemli bir kısmını alacaktır. İKY işlevleri konusunda uzmanlaşmış kişilerden oluşan bağımsız bir insan kaynakları bölümünün oluşturulması, hem diğer bölüm yöneticilerini rahatlatacak, hem de işlevlerin ekonomik ve etkin biçimde yerine getirilmesini sağlayacaktır. İşletmelerde kurulacak insan kaynakları bölümlerinin amacı, İKY işlevlerini yürütmek ve diğer bölümlere bu konuda yardımcı olmaktır.
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİCİSİNİN GÖREVLERİ
1- İşletmenin hedeflerine uygun insan kaynakları politikalarının saptanması için gerekli araştırmaları yapmak, bilgi ve önerileri üst yönetime sunmak
2- Belirlenen politikalara uygun program ve çalışmaları düzenlemek ve yürütmek
3- Bu program ve çalışmaları denetlemek, değerlendirmek
4- İnsan kaynakları ile ilgili yenilikleri izlemek, uygulamak
5- İnsan kaynakları ile ilgili rutin işleri yürüterek, diğer yöneticilerin işlerini hafifletmek
Örgüt büyüdükçe, İKY işlev ve çalışmalarının her biri için bir alt birim oluşturmak gerekir. Alt birimlerin oluşturulmasında –organ işlev yaratmaz, işlev organ yaratır- ilkesi geçerli olmalıdır. Bir birimi o birimin yapacağı yeterince işlev –görev- varsa oluşturmak gerekir.
İnsan Kaynakları Yöneticisinin Nitelikleri, İşletmecilik eğitimi almış olmak, üretim, finans, pazarlama, satış işlevlerini biliyor olmak, çalışma yasaları konusunda yeterli bilgiye sahip olmak, kolay iletişim kurabilmek, yabancı dil bilmek.
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİCİLERİNİN YETKİ KULLANIMI
YETKİ, Bir görevin yapılmasını başkalarından isteme hakkıdır. Yetki Tipleri
1- KOMUTA YETKİSİ, Uygulayıcı yetkidir. Yukarıdan aşağıya gider. Kullanana yaptırım hakkı verir. Astları yönlendirmeyi, ödüllendirmeyi, cezalandırmayı içerir.
2- KURMAY YETKİ, Uzmanlık yetkisidir. Diğer yönetim işlevlerine destek ve danışmanlık hizmeti sağlar. Kullanana yaptırım hakkı vermez.
3- İŞLEVSEL YETKİ, İK yöneticisi diğer bölümlerdeki İKY işlevlerinin uygulanabilmesi için işlevsel yetki kullanır. Yaptırımı vardır. Bu yetki belli bir görevle sınırlıdır.
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ İŞLEVLERİ
İKY Bölümünün Üstlenmesi Gereken İşlevler
1- PLANLAMA, İnsan kaynağının planlaması, iş analizi, iş tanımı, iş gerekleri
2- KADROLAMA, Personel bulma, seçme, yerleştirme
3- DEĞERLEME VE ÖDÜLLENDİRME, Performans değerleme, disiplin, ücret, özendirici sistemler, ödüller
4- YETİŞTİRME VE GELİŞTİRME, İşe yeni alınanların oryantasyonu, personel eğitimi, kariyer planlaması
5- ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ, Toplu pazarlık, personel haklar
6- KORUMA VE GELİŞTİRME, İş güvenliği, iş gören sağlığı
İNSAN KAYNAKLARI PLANLAMASI
PLAN, Gelecekte izlenecek yolun önceden belirlenmesidir.
İNSAN KAYNAKLARI PLANLAMASI, Gereken sayıda ve nitelikte iş gücünü istenen zamanda ve yerde hazır bulundurma çabasıdır.
PLANLAMA YÖNTEMLERİ
1- DELPHİ TEKNİĞİ, Bölüm içindeki tüm yöneticilerin gelecekteki iş gücü ihtiyacı konusunda görüş birliğine varmalarına kadar devam eden bir süreçtir.
2- İNDEKS HESABI, Geçmiş yıllardaki bazı göstergelere göre, gelecekteki iş gücü talebinin saptanmasıdır. ----satış tahminlerine göre-
3- İLERİYE DÖNÜK KESTİRİM YÖNTEMİ, Geçmişteki bilgilerden yararlanılarak gelecekteki iş gücü hakkında tahmin yapılır. –geçmişte alınan personel sayısına göre-
4- KANTİTATİF TEKNİKLER, Diğer yöntemler insan kaynakları talebini etkileyen unsurları –çevresel değişiklikler, iş gören hareketleri gibi- dikkate almaz, Kantitatif tekniklerle istatistiksel analiz yöntemleri ve bilgisayar modelleri yoluyla çok daha sağlıklı tahminler yapılır.
PLANLAMADA KULLANILAN ARAÇLAR
1- İŞ GÜCÜ ENVANTERİ, İşletmenin personel arzını –mevcudunu- nitelik olarak irdeleyen çalışmadır. İnsan kaynağının profilini ortaya çıkarır.
A- İŞ GÜCÜ BECERİ ENVANTERİ, İş görenin çalıştığı işler, eğitimi, yabancı dili, kurs ve seminerleri, ceza ve ödülleri, nitelikleri, yaşı , cinsiyeti vb.
B- İŞ GÜCÜ GENEL ENVANTERİ, Tüm çalışanlar, cinsiyet, yaş, kıdem, ücret gibi unsurlara göre değerlendirilerek insan kaynağının yapısı ortaya çıkarılmaya çalışılır.
2- PERSONEL DÖNÜŞÜM ORANI, Belli bir dönemde çeşitli nedenlerle işletmeden ayrılan personelin sayısını yüzde olarak gösterir.
İŞ ANALİZİ, Önemli bir bilgi kaynağıdır. İşletmede yapılan birbirinden farklı işlere yönelik bilgilerin tek tek toplanması, değerlenmesi ve yorumlanmasıdır. Bu bilgiler daha sonra iş tanımı ve iş gerekleri haline getirilir.
İş Analizinden Yararlananlar
1- Üretim bölümü yöneticileri ve tüm yöneticiler
2- İnsan kaynakları bölümü yönetici ve çalışanları
3- Sendika yönetici ve temsilcileri
4- İşi yapan personel
KULLANIM ALANLARI, İş analiziyle, iş değil işi yapan kişi analiz edilir. Başlıca şu alanlarda kullanılır.
1- İnsan kaynakları planlaması
2- Personelde aranan niteliklerin belirlenmesi
3- İşe yerleştirme, yükseltme, atama
4- Eğitime alınacak personelin belirlenmesi
5- Personel değerleme ölçütlerinin saptanması
6- Adil bir ücret sisteminin oluşturulması
İŞ ANALİZİ SÜRECİ
1- Analizi yapılacak işlerin belirlenmesi, -işlerin kimliği belirlenir.-
2- Soru formunun hazırlanması, işin kimliği, görevler, işin nitelikleri, çalışma koşulları ile ilgili soru formu
3- İşle ilgili bilgilerin toplanması, çok zaman alır. Soru formundaki bilgiler toplanır.
4- Toplanan bilgilerin değerlenmesi, iş tanımları ve iş gerekleri ortaya çıkar.
İŞ TANIMI, İşle ilgili bilgileri belirli bir sistematik altında tek bir sayfada veren iş formudur. İş analizinin özetlenmiş halidir.
İŞ GEREKLERİ, İşi yapacak personelde olması gereken nitelikleri ortaya koyar. İşi analiz eder.
İŞE ALMA, İşin gerekleri personelin nitelikleri
1- PERSONEL BULMA, İşe uygun nitelikteki adayların işletmeye başvurmasını sağlamaya yöneliktir.
Personel Bulmayı Etkileyen Unsurlar
A- İşletme Politikaları, ortak hareket planlarıdır.
-İç Kaynaklara Başvurma, öncelik hakkı işletmede çalışanındır. Yükselme, kaydırma, yatay geçiş
-Ücret Politikası, piyasa altında ücret veren işletme nitelikli personeli bulmakta zorlanır.
-İstihdam Politikası, taşeron firma, geçici, yarı zamanlı personel çalıştırma nitelikli personel bulmayı güçleştirir.
B- İnsan Kaynakları Planları, insan kaynakları planları sağlıklı yapılmışsa gelecekte sayı ve nitelik olarak personel aramada zaman kaybedilmez.
C- Çevresel Koşullar, ekonomik durum, işsizlik oranı, personel arzında yetersizlik, rakiplerin politikaları
PERSONEL BULMA YÖNTEMLERİ, Kişisel başvurular, çalışanların önerileri, duyurular, özel danışmanlık firmaları, eğitim kurumları, iş ve işçi bulma kurumları, internet, meslek kuruluşları gibi
2- PERSONEL SEÇME, İşe uygun eleman seçimidir.
A- Ön Kabul, Nezaket görüşmesi yapılır. Uygun adaylara başvuru formu verilir.
B- İşe Alma Testleri, İşe ve işyerine uygun olmayan adayları elemek için test sınavı yapılır.
C- İşe Alma Görüşmeleri, Testle ölçülemeyen nitelikleri –kişilik, kendine güven, giyim gibi- yüz yüze görüşerek belirlemedir.
-Planlı görüşme, sorular önceden bellidir.
-Plansız görüşme, soru listesi yoktur.
-Karma, planlı-plansız
D- Referans Kontrolü, Geçmiş iş yaşamı hakkında kişi ve kurumlardan alınan yazılı belge, sözlü beyandır.
B- Sağlık Kontrolü
E- İlk Amirle Görüşme, İşin ilk yöneticisi ile görüşülür.
İŞE ALIŞTIRMA –ORYANTASYON- Yeni iş göreni işletmenin bir parçası durumuna getirmeyi amaçlar. Personeli en kısa sürede üretken hale getirmektir. Şu süreç izlenir
1- İşletmenin Tanıtımı, Kuruluş öyküsü, örgüt yapısı
2- Personel Haklarının Açıklanması, ücret, izinler
3- İşle İlgili Bilgilerin Açıklanması, İşin amacı, konumu
4- Tanıştırma, Yöneticiler ve iş arkadaşlarıyla tanışma
PERSONEL EĞİTİMİ, Personelin bilgi, beceri ve yetenek düzeyini arttırarak işin gereklerine uydurma çabasıdır.
PERSONEL GELİŞTİRME, İşinde iyi olan ve gelecekte işletmenin üst düzeylerine getirilmesi düşünülen kişilerin bu görevlere hazırlanmasıdır.
PERSONEL EĞİTİMİ YÖNTEMLERİ
1- İŞ BAŞI EĞİTİMİ, Personel yaptığı işten uzaklaştırılmaz. Yararları
A- Doğal iş koşullarında yapılır.
B- Eksik yönler kolayca saptanır.
C- Yapılan hatalar anında düzeltilir.
D- Öğrenilenler hemen uygulanır.
E- Öğrenme süreci hızlıdır.
F- İş gücü kaybı yoktur
2- İŞ DIŞI EĞİTİMİ, Personel bir süre iş başından alınarak, işletme içinde veya dışında eğitilir. Yararları
A- Teorik bilgileri öğretmek daha kolaydır.
B- Düşünsel yetenek gelişimi hızlanır.
C- Öğrenme disiplin altındadır.
D- Eğitim bilinci gelişir.
E- Öğrenme isteğini arttırır.
F- Eğitim uzmanlar tarafından verilir.
Örn, konferans, seminer labratuar çalışmaları
PERFORMANS DEĞERLEME, Personelin işinde gösterdiği başarı derecesinin saptanmasıdır.
1- BİREYSEL DEĞERLEME YÖNTEMLERİ
A- BOYLANDIRMA ÇİZELGESİ YÖNTEMİ, Değerlemeyi yapana –çoğunlukla ilk amir- bir çizelge verilerek doldurulması istenir. Amir, personele belli bir puan verir,
B- KONTROL LİSTESİ YÖNTEMİ, Değerleyen, personelin işteki başarısını sorgulayan bir dizi ifade içinden, o personel için en uygun olanlarını işaretler.
2- GRUP DEĞERLEME YÖNTEMLERİ, Grup üyeleri kıyaslanarak puanlanır.
A- SIRALAMA YÖNTEMİ, Grup üyeleri en iyiden en kötüye doğru sıralanır.
B- PUAN DAĞITIM YÖNTEMİ, Değerleyen belli bir puanı ekibine başarı durumuna göre dağıtır.
C- ZORUNLU DAĞITIM YÖNTEMİ, Grup normal frekans dağılımına göre sıralandırılır. %10 çok iyi
aöf eşit ağırlık Bölümü - aöf genel işletme - Genel işletme dersi konu anlatımı - yönetim nedir - yönetim işlevleri
YÖNETİM, Belirli bir işbirliği ve ilişki sistemi içinde bir araya gelen insanların ortak amaçlarını gerçekleştirmek üzere yapacağı faaliyetlerin düzenlenmesi sürecidir.
YÖNETİM TİPLERİ
1- AİLESEL YÖNETİM, Sahipliğin, temel politik karar organlarının ve hiyerarşik yapının önemli bir kısmının belli bir ailenin üyelerinden oluşmasıdır.
2- SİYASAL YÖNETİM, Sahipliğin temel politik karar organlarının ve önemli yönetim kademelerinin belirli siyasal eğilim ve ilişkilere sahip kişiler tarafından doldurulmasıdır.
3- PROFOSYONEL YÖNETİM, Temel politik karar organlarında ve hiyerarşik yapıdaki diğer bütün kademelerde belirli bir aileye veya siyasal eğilime bağlılıktan çok uzmanlık ve yetenek esasına göre seçilen kişiler tarafından doldurulmasıdır.
YÖNETİM PİRAMİDİ, Bir işletmedeki hiyerarşik yönetim basamaklarını gösterir. Üç gruba ayrılır.
1- TEPE YÖNETİM, İşletme sahipler, yönetim kurulu, genel müdür ve yardımcılarından oluşur.
2- ORTA YÖNETİM, Orta yöneticiler, bölüm müdürleri ve yardımcılarıdır.
3- İLK BASAMAK YÖNETİM, Üretim işini fiilen gerçekleştiren ve işlerin yapılışını denetleyen ustabaşı, şef, gözetimci gibi kişilerin oluşturduğu gruptur. Temel sorumlulukları, üretimin aksamadan ve verimli bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaktır.
YÖNETİCİLERİN ROLLERİ
Mintzberg, yöneticilerin üç grup davranış içinde olduğunu ve üç çeşit rol oynadığını belirtmektedir.
1- BİREYLER ARASI ROLLER, Örgütü düzenli ve rasyonel biçimde yürütmeye yardımcıdırlar.
A- Sözde Mevki Sahibi, Törensel görevler, ziyaretçi kabul etme, çalışanların nikah törenine katılma gibi
B- Liderlik Rolü, İş görenlerin işe alınması, eğitilmesi, yerleştirilmesi, teşvik edilmesidir.
C- Birleştirici Rolü, Ast ve üstlerden başka satıcılar ve müşteriler gibi çeşitli çıkar gruplarıyla ilişki içindedir.
2- BİLGİ SAĞLAMA ROLLERİ, Mintzberge göre çok önemli bir roldür. Yönetici bilgi toplama ve dağıtma işlevini birbirinden farklı üç rol aracılığıyla yerine getirir.
A- Monitör Olarak, yönetici sürekli biçimde yararlanabilecek olan bilgilerin nereden sağlanabileceğini araştırır. Örn, astlara sorular sorar.
B- Dağıtıcı Olarak, yönetici çok önemli bilgileri astlara ve diğer birimlere dağıtır.
C- Konuşmacı Olarak, temsilci olan yönetici topladığı bilgilerin bir kısmını birime hatta örgüt dışındaki bireylere dağıtır.
3- KARAR ALMAYA İLİŞKİN ROLLER,
A- Girişimci Rolü, Yönetici şirketi geliştirme, genişletme rollerini üstlenir.
B- Uyuşmazlıkları Çözümleme Rolü, Grevler, iflas etmiş müşteriler, iş görenlerle şirket arasındaki sözleşmelerin ihlali gibi kendi denetimi dışındaki olayları çözümlemeye çalışır.
C- Kaynak Dağıtıcı Rolü, Yönetici sorumluluğundaki her bir organizasyon biriminin hangi kaynakları elde edeceğine karar vermek ve bu konuda denge kurmak zorundadır.
D- Müzakerecilik Rolü, Yönetici herhangi bir işi bir danışma firması ile tartışıp çözümleyebilir.
YÖNETSEL YETENEKLER
1- TEKNİK YETENEK, Yöneticinin doğrudan sorumlu olduğu alan hakkında gerekli bilgiye sahip olmasıdır. İşe ilişkin teknik bilgidir.
2- BEŞERİ İLİŞKİLER YETENEĞİ, İnsanları içten gelen bir istekle çalışmaya ikna edebilme ve grup olarak amaçların gerçekleştirilmesinde işbirliği yapmalarını sağlayabilme yeteneğidir.
3- KAVRAMSAL YETENEK, Gerekli bilgileri bar araya toplayarak işletmenin bütünü için yeni planlar hazırlama, politikalar saptama ve planlanmış eylemlerin uzun dönemdeki muhtemel sonuçlarını önceden tahmin edebilme yeteneğidir. Daha çok üst basamak ile ilgilidir.
YÖNETİM KAVRAMININ GELİŞİMİ, 18. yy.. dan itibaren büyük gelişme göstermiştir.
1- KLASİK YÖNETİM TEORİSİ, İnsanı makinenin bir parçası olarak görür.
A- BİLİMSEL YÖNETİM TEORİSİ –F.TAYLOR- Üretim süreçlerinin planlanması ve kontrolü üzerinde durmuştur. Üretim artışını amaçlamıştır.
B- YÖNETSEL TEORİ –H.FAYOL- Fayol, yönetimin tanımını yönetim fonksiyonlarına dayandırarak yapmış ve yönetimi ileriyi görmek, örgütlemek, kumanda etmek, koordinasyon sağlamak ve kontrol etmek şeklinde tanımlamıştır. Yapısal ilkeleri, işbölümü, yönetim birliği, merkezcilik, yetki-sorumluluk, hiyerarşi ilkesidir. –J.J. Gibson
B- BÜROKRASİ MODELİ, -M. WEBER- Yapısal ilkeleri içeren bürokrasi modeli düzen ve disiplini ifade eder. Weber, örgütsel yapılanmanın ve işleyişin belli hiyerarşik kurallara uygun biçimde gerçekleştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Klasik yönetimde özellikle bilimsel yönetimde insan makinenin bir parçası olarak görülür. Sistem standartlaştırılmıştır. Biri diğerinin yerine geçebilir. Örgüt kapalı ve mekaniktir. Çevre ile ilişkiler dikkate alınmaz. Sebebi klasik firma teorisinin etkisidir.
2- NEO-KLASİK –DAVRANIŞSAL- YÖNETİM TEORİSİ, En önemli özelliği, klasik teorinin eksik bıraktığı insan unsurunu ele almasıdır. Ana fikri, bir organizasyon yapısı içinde çalışan insan unsurunu anlamak onun yeteneklerinden yararlanmak yapı ile insan davranışları arasındaki ilişkileri incelemek, organizasyon içinde ortaya çıkan sosyal karışıklık, insan özellikleri, davranışlar motivasyon, kararlara katılma, iş tatmini gibi konulardır.
3- MODERN YÖNETİM TEORİSİ –SİSTEM YAKLAŞIMI- Örgütler dış çevreyle de karşılıklı etkileşimde olan açık sistemlerdir. Örgütler çevreden aldıkları girdileri bir dönüşüm süreciyle çıktı haline çevirerek çevreye sunarlar.
YÖNETİM İŞLEVLERİ
1- PLANLAMA, Amaçların ve bu amaçlara ulaşmak için en uygun yöntemlerin belirlendiği süreçtir Bilinçli hareket tarzının kararlaştırılmasıdır.
A- Örgütsel Amaçların Belirlenmesi, her bölüm kendi amaçlarına göre planlama önceliklerini çıkarmalıdır. İşletmenin mevcut durumu, işletme içi ve dışı etkenler değerlendirilmelidir.
B- Koşulların İrdelenmesi, belirlenen amaçlara ulaşmayı kolaylaştıran ya da sınırlayan koşulların değerlendirilmesidir. Bunlar içsel ya da dışsal faktörlerdir. İçsel faktörler, örgütleme biçimi, üretim tekniği, yönetim tarzı, personel politikasıdır. Dışsal faktörler ise, banka faizi, işgücü ücretleri, hammadde fiyatları, vergi oranları, diğer çevre koşullarıdır.
C- Alternatiflerin Geliştirilmesi, önceki aşamada belirlenen koşullar dikkate alınarak işletme için gerçekleştirilebilir alternatifler üzerinde durulmalıdır.
D- En İyi Alternatifin Seçilmesi, temel ölçüt işletmenin içinde bulunduğu koşullara uygunluktur. Alternatifler arasından mevcut koşullara en uygun olanı seçilir ve uygulama planı olarak benimsenir.
E- Planların Eyleme Geçirilmesi, ana ve yardımcı planlar birbiriyle çevre koşullarıyla uyumlu olmalıdır. Kesintisiz uygulanmalıdır.
PLAN TÜRLERİ
1- STRATEJİK PLANLAR, Örgütsel faaliyet alanlarının ve pazarların belirlenmesi, örgütsel kaynakların bu faaliyet alanlarına yönlendirilmesi çabalarıyla ilgilidir. Üst kademe yöneticileri tarafından ve uzun faaliyet dönemleri için hazırlanır.
2- TAKTİK PLANLAR, Stratejik planlardan sonra uygulama için ihtiyaç duyulur. İşletme stratejileri kısımlara ayrılarak uygulanır.
3- EYLEMSEL PLANLAR, Taktik planların yerine getirilmesini kolaylaştırmak, destek olmak amacıyla alt kademe yöneticilerince hazırlanır.
A- TEK KULLANIMLI PLANLAR, 1defa kullanılırlar.
a- PROGRAM, Herhangi bir hedefe ulaşmak için gerekli temel adımları, bu adımlardan sorumlu birey ve örgütü, adımların tamamlanmasında izlenecek sıra ve zamanlamayı gösterir.
b- PROJE, Program kadar fazla faaliyet dizisi içermeyen bir kez kullanılan planlardır.
c- BÜTÇE, Fonksiyonel plan ve eylem programlarının maliyeti veya bedelini gösterir,
B- SÜREKLİ PLANLAR, İşletme faaliyetlerinde süreklilik ve düzen sağlar.
a- POLİTİKALAR, Karar verme sürecine yol gösteren genel açıklama ve kararların sınırlarını belirleyerek amaçlara yöneltir.
b- GENYÖNTEM, Ayrıntılara ağırlık vererek politikaların nasıl ve ne yoldan uygulanacağını gösterir.
c- KURALLAR, İşletmede çalışanların davranışlarını etkileyen dar kapsamlı kesin ifadelerdir.
2- ÖRGÜTLEME, Planlarda belirtilen hedeflere ve bunlara ulaşmak için kararlaştırılan yollara uygun örgüt oluşturma sürecidir.
ÖRGÜTLEME İLKELERİ
Örgütlemede diğer yönetim işlevlerine sağlam bir zemin hazırlamak için belli ilkelere uyulmalıdır.
1- AMAÇ BİRLİĞİ, Bir bütün olarak örgütün her düzeyi açık seçik belirlenmiş amaçlara sahip olmalıdır.
2- KOMUTA BİRLİĞİ, Her ast yalnız bir üstten emir almalıdır.
3- İŞ BÖLÜMÜ VE UZMANLAŞMA, Her personel bilgi, yetenek ve becerisine göre işe yerleştirilmelidir.
4- GÖREVLERİN TANIMI, Görevli yöneticinin yapacağı işler, yetkisi, alacağı parayı ifade eder.
5- BASAMAKLAR SIRASI, Örgütte üstten asta doğru zincirleme yetki sistemi dikkate alınmalıdır.
6- YETKİ-SORUMLULUK DENKLİĞİ, Bir personel sahip olduğu yetki kadar sorumluluğa sahip olmalıdır.
7- AYRIKLIK, Rutin işleri alt kademe yöneticisinin, stratejik ve genel işleri üst kademe yöneticilerinin yürütmesidir.
8- YÖNETİM BİRLİĞİ, Bir grup veya bölümden bir kişinin sorumlu olmasıdır.
9- FONKSİYONEL BENZERLİK, Belirli işlerin ve bu işlerde uzmanlaşmış personelin aynı bölümde toplanmasıdır.
10- YÖNETİM ALANI, Bir yöneticinin kontrol edebileceği kadar kişiden sorumlu olmasıdır.
11- ÇAPRAZ İLİŞKİLER, Aynı yönetim basamağında görevli kişilerin buluşup konunun ayrıntılarına girmelerine karar almalarına olanak sağlanmalıdır. –Kısa devre ya da Fayol Köprüsü ilkesi-
BÖLÜM, İşletmenin bir kesimi, kolu işletme ile ilgili belli çalışmaları içine alan çevre veya bölgedir.
BÖLÜMLERE AYIRMA, İşletmeyle ilgili çalışmaların, faaliyetlerin gruplandırılarak bölümlerin oluşturulması ve bu bölümler arasındaki çalışma ilişkilerinin belirlenmesidir.
BÖLÜMLERE AYIRMA TÜRLERİ
-fonksiyonlarına göre -ürün temeline göre
-coğrafya temeline göre -müşteri temeline göre
-sayı temeline göre -zaman temeline göre
-süreç ve amaca göre
3- YÖNELTME –YÜRÜTME-EMİR KOMUTA- Yöneticinin astlarının faaliyetlerini yönlendirmesi ve onlara ne yapmaları gerektiğini bildirmesiyle ilgili yönetsel süreçtir.
GÜDÜLEME, İnsanların faaliyetlerinin devamını sağlayan, harekete geçiren uygulamalardır.
A- MASLOW İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ TEORİSİ,
1- Temel gereksinmeler, su, yiyecek gibi
2- Güvenlik gereksinimi
3- Sosyal gereksinmeler, ait olma, kabul görme gibi
4- Saygınlık gereksinimi, beğeni, saygı kazanma gibi
5- Kendini gerçekleştirme, bireyin yeteneklerinin farkına varması, kendini geliştirmesidir.
B- HERZBERG VE ÇİFT FAKTÖR TEORİSİ
1- Güdüleyici Etmenler, iş başarma, sorumluluk, gelişme ve ilerlemedir. İşin içeriği ile ilgilidir.
2- Hijyen Etmenler, İşletmenin yönetimi, politikası, denetim, ücret, çalışma koşullarıdır. İşin çevresi ile ilgilidir.
C- BAŞARI İHTİYACI TEORİSİ –MC CLELLAND- Başarı ihtiyacı, güç ihtiyacı, bağlanma ihtiyacıdır.
D- BEKLENTİ TEORİSİ –VROMM- Bir insanın güdülenmesi belli bir davranışın amaca ulaştıracağı beklentisi ile o bireyin amaca verdiği önemin çarpımına eşittir. Bireyler beklentisi yüksek olan arzulanan amaçlar için çaba harcarlar.
LİDERLİK, Amaçlara ulaşmak için başkalarının davranışlarını yönlendirme ve diğerlerini etkileme sürecidir.
A- AYIRDEDİCİ YAKLAŞIM, Lider olunmaz, lider olarak doğulur. Fiziki özellik, beden yapısı, görünüş, zeka, konuşma etkinliği
B- STİL YAKLAŞIMI, Liderlik davranışları belirlenirse, bu davranışları elde etmek için kişiler eğitilebilir.
C- DURUMLARA GÖRE YAKLAŞIM, Her durum için ayrı liderlik davranışları belirlenir.
D- YENİ LİDERLİK YAKLAŞIMI, Lider örgütün gelecekteki durumunu gören ve geleceğe yönlendiren kişidir. Lider, karizmatik ve yaratıcıdır.
GÜÇ, Kişide var olan potansiyel enerjidir. Bireyin başkalarını istediği yönde davranışa yönlendirebilme yeteneğidir.
GÜÇ ALANI, Güçlü kişinin etkileyebileceği kişilerin toplamıdır.
GÜÇ KONUSU, Güç sahibinin başkalarını hangi konularda etkileyebildiğini gösterir.
GÜÇ KAYNAKLARI, Başkalarını etkileyebilmek için yararlanılan kaynaklardır. Ödüllendirme gücü, zorlayıcı güç, yasal güç, uzmanlık gücü, karizmatik güçtür.
İLETİŞİM, Bilgi, duygu, düşünce ve anlayışın bir taraftan diğer tarafa aktarılması sürecidir.
İLETİŞİMİN ÖZELLİKLERİ
A- KAYNAK, Fikir, düşünceyi sembollerle alıcıya ileten kişi ya da kurumdur.
B- İLETİ, Kaynaktan alıcıya gönderilen ortak anlayış zemini yaratmayı amaçlayan iletişim unsurudur.
C- ALICI, İletiyi alan taraftır.
BİÇİMSEL İLETİŞİM, Örgütteki yetkililerce önceden düzenlenen iletişim, bilgi akış sistemidir. Türleri
A- DİKEY İLETİŞİM, Üst ve astlarla iki yönlü gerçekleşir.
B- YATAY İLETİŞİM, Aynı düzeydeki yönetici veya fonksiyonel bölümler arasındaki iletişimdir.
C- ÇAPRAZ İLETİŞİM, Herhangi bir yöneticinin kendi fonksiyonuyla ilgili diğer bölüm astlarıyla bilgi alışverişidir.
BİÇİMSEL OLMAYAN İLETİŞİM, Bazen baskıyla, bazen doğal sonuç olarak ortaya çıkan önceden örgütlenmeyen iletişimdir.
A- DEDİKODU, Herhangi bir iletinin işletme içinde yayılmasıdır.
B- OLASILIK ZİNCİRİ, İletinin yayılma olasılığıdır.
4- DENETİM –DÜZENLEYİCİ İŞLEV- Amaçlara ulaşılıp ulaşılmadığının, ne ölçüde ulaşıldığının belirlenip düzeltici önlemlerin alınmasıdır.
DENETİM SÜRECİ
A- Hedeflerin Saptanması, Ulaşılmak istenen hedef ve standartların saptanmasıdır. Hedefler, plan, program, yönetmelikler bulunur.
B- Gerçekleşen Sonuçların Ölçülmesi, Standartlarla ulaşılan sonuçların karşılaştırılmasını kolaylaştırır.
C- Standartlarla Gerçekleşen Sonuçların Karşılaştırılması, karşılaştırma standartlardan sapmalar olup olmadığını ortaya koyar ve sonuçları kabul edilir veya kabul edilemez şeklinde değerlendirme yapılmasını sağlar.
D- Düzeltici Faaliyetler, Sonuçlar kabul edilemezse düzeltici faaliyetlere başvurulur. İstenmeyen sonuçların kaynakları saptanır.
Istanbul Fenerleri - Istanbuldaki Tarihi Fenerler - Yeşilköy Feneri Hakkında Bilgiler - Yeşilköy Feneri Resimleri - Ayastefanos Feneri
İstanbul Bakırköy ilçesi, Yeşilköy’de bulunan ve eski adı Ayastefanos Feneri olan bu fener kulesi Marmara Denizi’nden İstanbul Boğazı’na girişi yapacak gemilere yol göstererek emniyeti sağlamak için Abdülmecid’in isteği üzerine Fransız mühendisler tarafından 1856’da taş bir kule şeklinde inşa edilmiştir. 1945,1971 ve 1988’de önemli onarım geçiren bu fener Yeşilköy’ün de simgesi olmuştur.
Üzerine inşa edilen arazi düz olduğundan yığma taş ile yükseltilmiş bir platformun üzerinde iki katlı lojman ve idare binasının ortasından 23 m. boyunda on altıgen bir kule şeklinde yükselmektedir. Camlı fener odasının altında etrafı parmaklıkla çevrili bir dolaşma yeri vardır. Camlı fener odasının üzeri ise basık bir kubbe ile örtülü olup, onun da üzerinde bir bayrak direği bulunmaktadır.
Marmara Denizi’nden İstanbul’a girecek gemilere yol gösteren bu çakar fener, 15 deniz mili mesafeden görülebilmektedir. 10 saniyede bir iki gruplu ışık yayan fener sisli havalarda da 30 saniyede bir sis düdüğü çalmaktadır.
Istanbul Fenerleri - Anadolu Feneri Hakkında Bilgiler - Anadolu Feneri Tanıtım - Anadolu Fenerinin Tarihi - Anadolu Feneri Resmi
İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında, Boğaz’ın Karadeniz’e açılan kuzey ucundaki Yon (Hrom) burnu üzerindeki küçük bir tepeciktedir. 1855’deki Kırım Savaşı sırasında gemilerin rahatça Karadeniz’e girip çıkabilmeleri için karşısındaki Rumeli Feneri ile birlikte inşa edilmiştir. İki fener arasındaki uzaklık 2 deniz milidir.
Osmanlı devrinde ahşap olan bu fenerden ilk defa 1755’de İstanbul’a gelen Macar asıllı Fransız Mühendisi Baron de Tott bahsetmiştir. 1790’da ise İngiliz Doktor Olivier Boğaz’ın bu iki yakasındaki fenerlerden söz etmektedir. 1666 ve 1793 tarihli iki ayrı İtalyan haritasında ise Boğaz’ın iki yakasında yer alan fenerler açık bir şekilde gösterilmiştir. 1814’de Karadeniz yoluyla İstanbul’a gelen Polonyalı Kont Edward Raczynski “Kaptanımız 9 Ağustos günü sabaha karşı Boğaz’ın iki yakasında yanan fenerleri görmüştü” diye anılarında yazmaktadır.
Kule kısmını Fransızların inşa ettiği bu fener 100 yıllık bir imtiyazla 15 Mayıs 1856’da hizmete sokulmuştur. Fransa İmparatoriçesi Eugene’yi İstanbul’a getiren geminin kaptanı Marius Michel ve saatçi Bernard Camille Pollas’a Fenerler İdaresi tarafından hâsılatın % 28’ini devlete bırakmaları koşulu ile işletme hakkı verilmiştir.
1937’de Fransızlara 500.000 Tl. Tazminat verilerek imtiyazları iptal edilmiş ve işletme Cumhuriyet idaresine geçmiştir. Fener Kulesi deniz seviyesinden ortalama 75 m. yükseklikte olup, beyaz taştan, yuvarlak ve yukarıya doğru daralarak inşa edilmiştir. Fener Kulesinin yüksekliği ise 20 m.dir. Açık havada 20 deniz mili mesafeden bile ışığı görülen bu fenerin lambaları döner sistemli sabit ve çakıcı ışıklıdır.
Istanbul Fenerleri - Fenerbahçe Feneri Tanıtımı - Fenerbahçe Feneri Hakkında Bilgiler - Fenerbahçe Fenerinin Resimleri - Fenerbahçe Fenerinin Tarihi
İstanbul Kadıköy ilçesinde, semte adını veren Fenerbahçe Burnu’ndaki bu fenerin tarihi Bizans dönemine kadar inmektedir. Burada tanrıça Hera’ya atanmış bir tapınak olup, Hera ve İreas diye adlandırılan kayalıklara yakın bir yerde imiş. Bu kayalıkların üzerine ise bir ateş kulesi yapılmış. Osmanlı dönemi kaynaklarında bu “Bağçe-i fener “ adı ile 1570 senelerinde kullanıldığı yazılıdır. Kanuni Sultan Süleyman Recep 969 (Mart 1562) tarihli bir fermanında bu fenerden şöyle bahsedilmektedir:
“Kalemiç burnu nâm mahalde Müslümanların ve gayrin gemileri gece ile gelüp geçerken fânûs olmamağın, ekser zamanda taşa çalup zarar ve ziyan olmağın mahâll-i mezkûrda bir fânûs yeri bina etmek murad edinmeğin, buyurdum ki.”
Bu fermandan anlaşıldığına göre, bugün Fenerbahçe Burnu dediğimiz o zamanki (Kalemiç ) Burnunda çalışan bir fener olmadığı ve ilk defa Kanuni Sultan Süleyman zamanında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Kömürciyan 1661’de yazdığı “İstanbul Tarihi” isimli kitabında buradan, “ …denizin içine atılmış metin bir temel üzerinde yekpare bir heykel gibi yükselen kulenin tepesinde yanan ve gemileri kayalara çarpmaktan korumak için her gece sabaha kadar bir yıldız gibi parlayan” diye bahsetmektedir.
XVII. yüzyıl Vakanüvistlerinden Râşid 1720-1721’deki tarihinde bu feneri yeni yapılacak fenerlere örnek olarak gösterir. Hüseyin Ayvansarayî de Hadîkatü’l-Cevâmi isimli eserinde “Fenerbahçesinde bir mahsus kule vardır ki sefinelerin gecelerde mürûr ve ubûrları içün bâlâsından kebîr kandil yanar” diye buradan bahsetmektedir. XVIII. yüzyıla ait tarihlerde ise burasının sadrazam ve devlet ricalinden sürgüne gönderildiklerinde kısa bir süre burada tutulduklarını yazar. 1707’de III. Ahmed’in kubbe veziri olan Seyyid Firarî Hasan Paşa Fenerbahçe Feneri’nin fenerci odasında, fenere çıkan kapının dibinde boğdurulmuş ve başı kesilerek vücudu buradan denize atılmıştır. Kesik baş, önce saraya götürülmüş sonra da Sarayburnu’ndan denize atılmıştır.
Bugünkü Fener binası 1837’de II. Mahmut zamanında yenilenmiş ve daha sonra da zaman zaman tamir edilmiştir. Zeminden 21 m. yükseklikteki yuvarlak kulesinin üzerinde iki ayrı kat halinde etrafı parmaklıklı gezinti yeri bulunmaktadır. Kulenin dibinde ise tek katlı bir bina fenere ait depo ve lojman olarak kullanılmaktadır.
Istanbul Fenerleri - Tarihi Fenerler - Rumeli Feneri Hakkında Bilgiler - Rumeli Fenerinin Tarihi - Rumeli Fenerini Resimleri
İstanbul Boğazı’nın Rumeli yakasında, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı kuzey ucundadır. Çeşitli efsanelerde adı geçen bu fenerin önündeki kayalıklar ile ilgili en eski mitolojik öykü Argonatlar’a dayanmaktadır.
Mitolojiye göre altın postu bulmak için Karadeniz’e doğru kürekli gemilerle yola çıkan Argonatlar buraya da uğramışlardır. O çağda kıyıdan 100 m. kadar açıkta yer alan çarpışan kayalıklar diye bilinen Simplegat kayaları aralarından geçen gemileri birbirlerine çarparak yutarlarmış. Argonatlar bu kayalıklardan geçmek için yanlarında getirdikleri kuşları kayalara yaklaşınca serbest bırakmışlar kuşların hareketinde çarpışan kayalıklar bir daha açılarak birbirlerine vurmak üzere iken Argonatlar gemilerini bu kısa andan yararlanarak geçirmişler. Yine mitolojiye göre onlara bu fikri bugünkü Garipçe’de oturan ve lanetlenmiş Kral Phineas kendisini Harpilere karşı savundukları için vermiştir.
Osmanlı deniz haritalarının en eskilerinden biri olan 1567 tarihli Ali Macar Reis haritasında bu fenerin yeri işaretlidir. Rumeli Fenerinden ilk bahsedenlerden biri olan P. Gyllius’un tanımlaması ise şöyledir:
“Faros ucunda her gece denizciler için ışık yayan bir feneri taşıyan sekizgen bir kulenin adıdır. Bu kule her yönde camlı pencerelerle kaplıdır ve bunlar alçıyla değil kurşunla birleştirilmişlerdir, bu da bunun Türklerin değil de Hıristiyanların eseri olduğunu gösterir. Paneion Burnu’nun tepesinden her yöne doğru enine boyuna Karadeniz gözükür.”
Busbecq ise P. Gyllius’a benzer bir ifade kullanarak şöyle yazmaktadır: “Orada, Avrupa akasında, denizciler için geceleri ışık yanan bir kule vardır. Bu kuleye Faros derler.”
Rumeli Feneri’nin 1583’de onarıldığını eski kayıtlar da yazmaktadır. Bunlara göre Fener’in yüksekliği 120 basamak olup, üzerinde etrafı camlarla kaplı 12 pencereli bir odası varmış. Ortada etrafında halka şeklinde sıralanmış fitilleri bulunan yağ dolu kap, geceleri tutuşturularak ışık vermesi sağlanıyormuş. 1616’da İstanbul’a gelen gezgin Wenner bu fenerden şöyle bahsetmektedir:
“ yüksek haşmetli bir kule, üstünde ve çepeçevre duvarlarında yüksek pencereleri büyük camlarla korunmuş, ortada büyük bir demir levha dudu. Yaklaşık dört parmak kalınlığında ve eni üstten bir kulaçtan fazla, çok köşelidir. İçine fitiller ve levhanın içine de yağ konulur ve geceleri tutuşturulur ki gemiciler bunu çok uzaktan görür.”
Günümüzdeki fener 1855’deki Kırım Savaşı sırasında Fransız ve İngiliz savaş gemilerinin İstanbul Boğazından Karadeniz’e çıkarmalarını kolaylaştırmak amacıyla yapılmıştır. 15 Mayıs 1856’da açılışı yapılan fener karşı kıyısındaki Anadolu Feneri ile birlikte hizmete girmiştir.
Bir söylenceye göre de; inşaat sırasında Fener Kulesi’nin üst üste birkaç kez yıkılmasından dolayı köylüler burada Sarı Saltuk’un makamının bulunduğunu ama zamanla yıkıldığını, bu nedenle bu zatın kendi üzerinde bu kuleyi yükseltmediğini söylerler. Fransızlar da köylülerin gönlünü almak için yatırın bulunduğu söylenen türbeyi inşa etmişler üzerini örttükten sonra da kuleyi örmüşlerdir.
Fener deniz seviyesinden 58 m. yüksekliktedir. Işığı ise 18 mil uzaktan bile seçilebilmektedir. Fener kulesi 30 m. yükseklikte olup yukarıya doğru daralan üç kademe şeklindedir. Fenerin yer aldığı tepeliğin altında ise bir balıkçı barınağı bulunmaktadır.
kıl dönmesi nedir - kıl dönmesi sebepleri - erkeklerde kıl dönmesi - kıl batması - kıl dönmesini tetikleyen sebepler - kuyruk sokumunda kıl dönmesi
Trabzon Fatih Devlet Hastanesi Başhekim Yardımcısı Genel Cerrahi Uzmanı Opr. Dr. Köksal Güney, kıl dönmesinin özellikle oturarak çalışan kişilerde ve genç erkeklerde daha sık görüldüğünü söyledi.
Kuyruk sokumundaki kılların terlemeyle birlikte deri içerisine yönelerek burada iltihaplanma oluşturduğunu belirten Dr. Güney, ameliyat sonrası da bakımın çok önemli olduğunu kaydetti. Dar giysilerin hastalığı tetiklediğine dikkat çeken Dr. Güney, "Kıl dönmesi, kuyruk sokumunda bulunan kılların terlemeyle birlikte deri içine yönelerek iltihaplanmasıdır. Genellikle oturarak çalışan kişilerde daha çok rastlanırken, genç erkeklerde sık görülüyor.
Cerrahi müdahale ne kadar erken olursa tedavide başarı oranı o kadar fazla olur. Ameliyat sonrası da bakım çok önemli, çünkü tekrarlanma durumu da olabilir. Bu sebeple kuyruk sokumundaki kılların temizlenmesi çok önemlidir. Belirtileri ağrı, akıntı ve kaşıntıdır. Daha çok 15-30 yaş arası gençlerde görülür. Erkeklerde kadınlara göre daha sıktır. Kıllar, kuyruk sokumunu tercih etmekle beraber koltuk altı ve göbek çukuru gibi vücudun diğer yerlerinde de ortaya çıkmaktadır. Kilolu ve terleyen kişilerde risk fazladır. Kuyruk sokumu oluğunun derin olması burada terleme ve cildin yumuşamasına, kılların kolayca birikebileceği doğal bir vadi oluşumuna neden olur.
Ailevi yakınlık, kıl tiplerinin benzemesinden kaynaklanıyor görünmektedir. Uzun süre ve kaykılarak oturma hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır. Dar giysiler de sürtünme ve terlemeyi arttırdığı için kıl batmasına zemin hazırlayabilir. Kuyruk sokumunda toplu iğne başı büyüklüğünde veya misket sığacak büyüklüğe kadar değişen büyüklüklerde bir veya birden fazla delikle karşımıza çıkabilmektedir. Kıl zamanla cilt altında ilerleyip tüneller oluşturabilir. Bir süre sonra iltihapla beraber deriyi bir yerden patlatır. Akıntıyla beraber kılların bir kısmını da vücut dışarı atmış olur" dedi.
Dr. Güney, fazla kiloların kıl dönmesini tetiklediğine dikkat çekerek, alınacak tedbirlerle hastalığın önüne geçilmesinin mümkün olduğunu söyledi. Dr. Güney, "Kilo almaktan kaçınmalı, fazla kilolar verilmeli. Aşırı terleme gibi sorun varsa uygun önlemler alınmalı, kuyruk sokumu gibi doğal oluklar gerekirse pudrayla kurutulmalı. Uzun süre ve bilhassa kaykılarak oturmaktan kaçınılmalı. Erkekler ve aşırı kıllı bayanlar, kuyruk sokumu kıllarını 30 yaşına kadar tıraş etmelidirler. Hastalık 30 yaşından sonra ortaya çıktığından tedavi sonrası en az 2 yıl tıraş işlemi uygulanmalıdır. Özellikle günde birçok kez kuyruk sokumunda biriken kıl, pamukçuk gibi şeyler temizlenmelidir" diye konuştu.
Pasifik Okyanusu Atolleri - Palmira Atolu Hakkında Bilgi - Palmira Atolu Tanıtımı
Konum: Okyanusya, Kuzey Pasifik okyanusunda atol.
Coğrafi konumu: 5 53 Kuzey enlemi, 162 05 Batı boylamı
Haritadaki konumu: Okyanusya
Yüzölçümü: toplam: 11.9 km²
Sınırları: 0 km
Sahil şeridi: 14.5 km
İklimi: Ekvator, sıcak ve yağmurlu.
Arazi yapısı: Çok alçak
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m
en yüksek noktası: 2 m
Doğal kaynakları: Kara ve suda canlı tabiat
Sulanan arazi: 0 km² (2006)
Nüfus: Sürekli sakin yok. (Temmuz 2006 verileri)
Ülke adı: Palmira Atolu
Bağımsızlık durumu: ABD'nin birleşik topraklarındandır. Washington yönetimi tarafından yönetilir.
Hukuk sistemi: ABD hukuku
Bayrak: ABD bayrağı kullanılmaktadır.
Barbaros Anıtı Hakkında Bilgiler - Barbaros Anıtı Tanıtımı - Barbaros Anıtının Tarihi - Istanbul Anıtları
İstanbul Beşiktaş ilçesi, Barbaros Türbesi’nin önündeki alanda bulunan bu heykel 1941–1943 yılları arasında hazırlanmış ve 1944 yılında da yerine konulmuştur. Barbaros Heykelini Güzel Sanatlar Akademisi Öğretim Üyelerinden Heykeltıraş Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu yapmışlardır. Anıtın bronz işleri Yusuf Akpınar ile Ali Haydar Seymen’e aittir. Anıtın bronz kısmı altı ton dokuz yüz ton ağırlığındadır.
Anıt birkaç basamaklı mermer bir platform üzerinde, on metre yüksekliğinde kademeli kaide üzerine üç bronz figürden meydana gelmiştir. Kaidenin ön kısmı gemi pruvası ve güvertesini simgeleyecek biçimde iki buçuk metre yüksekliğinde bir platform şeklindedir. Burada Barbaros, normal bir insan boyundan 1/3 daha büyük ölçüde iki leventin ortasında yer almaktadır. Arkalarında sivri bir köşe ile sonuçlanan soyut bir kütle bulunmaktadır.
Heykelin deniz tarafındaki taş kaidesinde Barbaros’u Kanuni Sultan Süleyman huzurunda gösteren alçak bir kabartmaya yer verilmiştir. Heykelin kara tarafında ise bronzdan saray ile ilgili alçak kabartma panolar yer almaktadır. Heykelin arkasında ise Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı” isimli şiirinden alınmış dizelere yer verilmiştir:
”Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor
Adalardan mı? Tunustan mı, Cezayirden mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor
O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?”
Bu dizelerin üzerinde de bir dal motifi ile 1944 tarihi bulunmaktadır.
Barbaros Anıtı üzerindeki tiplerin giysileri Nigâri’nin minyatüründen esinlenilerek yapılmıştır. Bununla beraber bu tiplemelerde yabancı ressamların çizgilerinden de esinlenildiği sanılmaktadır. Nitekim Barbaros’un hemen arkasındaki levent, o yıllarda yeni yeni kullanılmaya başlanan bir tabanca ile sol elinde bir sancak tutmaktadır. Soldaki levendin elinde ise bir kılıç vardır. Bunlar ayakları açık savaşa hazır durumda yapılmışlardır.